Kültür, Uygarlık ve Medeniyet Kavramları
Değerli okurlar,
Kitaplarda, makalelerde, günlük konuşmalarda “kültür”,
“uygarlık” ve “medeniyet” kavramları çoğu zaman birbirlerinin
yerine kullanılsa da, bu terimler arasında farklılıklar vardır. Bu kavramlar
arasındaki ilişki de tarihsel, karşılıklı ve çoğu zaman da gerilimlidir.
Kültür, gündelik yaşamın anlam dokusunu kurarken; uygarlık bu anlamların
kurumsal ve maddi formlarını üretir; medeniyet ise çoğu zaman bu iki alanın
tarihsel olarak idealize edilmiş bütünsel anlatısıdır (Not 1).
Kültür, en geniş
anlamıyla, bir toplumun dünyayı anlamlandırma ve yaşama biçimlerinin bütününü
kapsar. Edward B. Tylor’un klasik tanımıyla kültür; bilgi, inanç, sanat, ahlak,
hukuk, gelenek ve bireyin toplumun bir üyesi olarak kazandığı diğer tüm yetenek
ve alışkanlıkları içerir (Not 2). Ancak çağdaş antropolojide kültür yalnızca
“sahip olunan” bir şey değil, Clifford Geertz’in vurguladığı üzere, insanların
sürekli olarak ürettiği ve yorumlanan bir anlamlar ağıdır (Not 3). Bu
nedenle kültür, durağan değil; tarihsel olarak değişken, çoğul ve katmanlıdır.
Aynı toplum içinde farklı sınıflar, kuşaklar ve etnik gruplar, farklı kültürel
repertuarlar geliştirebilir.
Uygarlık ise kültürden
farklı olarak, öncelikle maddi ve kurumsal ölçekle tanımlanır. Kentleşme,
tarımsal üretimin örgütlenmesi, ulaşım ağları, yazılı hukuk, bürokrasi ve
teknik uzmanlaşma, uygarlığın temel göstergeleri arasında yer alır (Not 4).
Arnold J. Toynbee’ye göre uygarlıklar, çevresel ve toplumsal meydan okumalara
verilen yaratıcı yanıtlar sonucunda ortaya çıkar; yükselir, kurumsallaşır ve
zamanla çözülür (Not 5). Oswald Spengler ise uygarlığı, kültürlerin “yaşlanmış”
ve biçimsel hâli olarak görerek, onu kültürel yaratıcılığın son evresi olarak
tanımlar (Not 6). Bu yaklaşımlar, uygarlığın yalnızca teknik ilerleme değil,
aynı zamanda tarihsel bir yazgı anlatısı olduğunu gösterir.
Medeniyet kavramı ise bu iki
düzlemi — kültürel anlam dünyası ile kurumsal-maddi yapı — daha geniş ve çoğu
zaman normatif bir çerçevede birleştirir. Medeniyet, yalnızca “olanı” değil,
aynı zamanda “olması gerekeni” de ima eder. Hukuk, etik, estetik normlar ve entelektüel
gelenekler, medeniyet söyleminin merkezinde yer alır. Bu yönüyle medeniyet,
betimleyici olduğu kadar değerlendirici bir kavramdır da. Nitekim tarihsel
olarak “medenî” olma iddiası, sıklıkla kültürel üstünlük ve meşrulaştırma aracı
olarak kullanılmıştır (Not 7).
Bu üç kavram arasındaki ilişki tek yönlü değildir.
Kültürel değerler ve normlar, hangi kurumların meşru sayılacağını ve hangi
teknolojilerin benimseneceğini belirler. Örneğin miras, mülkiyet veya aile
yapısına ilişkin kültürel kabuller, ekonomik ve hukuksal kurumların
biçimlenmesinde belirleyici rol oynar (Not 8). Tersine, yeni teknolojiler ve
kurumsal düzenlemeler de kültürü dönüştürür. Matbaanın yaygınlaşması, yalnızca
bilgi üretimini değil, okuma alışkanlıklarını, düşünme biçimlerini ve kamusal
tartışma kültürünü kökten değiştirmiştir (Not 9).
Medeniyet söylemi ise çoğu zaman bu karşılıklı etkileşimi
büyük tarihsel anlatılar içinde düzenler. “Batı medeniyeti” veya “İslam
medeniyeti” gibi kavramsallaştırmalar, hem kültürel çeşitliliği hem de kurumsal
sürekliliği tek bir çatı altında toplar. Ancak bu tür anlatılar, hangi
unsurların merkeze alındığı ve hangilerinin dışarıda bırakıldığı sorusunu da
beraberinde getirir. Sömürgecilik sonrası (Postkolonyal) yaklaşımlar, medeniyet
söyleminin sıklıkla güç ilişkilerini gizleyen bir retorik işlev gördüğünü
vurgular (Not 10).
Tarihsel örnekler bu etkileşimi somut biçimde ortaya
koyar. Geçmiş imparatorluklarda, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda, farklı
etnik ve dinsel toplulukların bir arada yaşaması, kültürel çoğulluğun güçlü bir
örneğidir; buna karşılık merkezi bürokrasi, hukuk düzeni ve altyapı
yatırımları, gelişmiş bir uygarlık örgütlenmesine işaret eder. Bu nedenle
“Osmanlı medeniyeti” ifadesi, çok katmanlı bir kültürel düzeni ima eder. Benzer
biçimde, Sanayi Devrimi sonrası Britanya’da teknolojik ve kurumsal dönüşüm,
yeni sınıfsal kültürlerin ve kentsel yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına yol
açmış; bu süreç “modern Batı medeniyeti” anlatısının temel taşlarından biri
hâline gelmiştir (Not 11).
Sonuç olarak kültür, uygarlık ve medeniyet, birbirinden
bağımsız değil; karşılıklı etkileşim içinde, farklı analitik düzeylere işaret
eden kavramlardır. Kültür, anlam üretiminin ve gündelik yaşamın dokusunu
oluşturur; uygarlık, bu dokunun kurumsal ve maddi biçimlerini oluşturur;
medeniyet ise bu iki alanı tarihsel ve normatif bir anlatı içinde
bütünleştirir. Bu nedenle kavramların her biri, ancak birlikte ve eleştirel bir
bakışla ele alındığında toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını açıklama gücüne
ulaşır.
Esenlikler diliyorum.
Notlar
Not 1. Williams, R. (1958). Culture and society,
1780–1950. London: Chatto & Windus.
Not 2. Tylor, E. B. (1871). Primitive culture.
London: John Murray.
Not 3. Geertz, C. (1973). The interpretation of
cultures. New York, NY: Basic Books.
Not 4. Childe, V. G. (1950). The urban revolution.
Town Planning Review, 21(1), 3–17.
Not 5. Toynbee, A. J. (1934–1961). A study of history.
Oxford, UK: Oxford University Press.
Not 6. Spengler, O. (1918–1922). The decline of the
West. New York, NY: Alfred A. Knopf.
Not 7. Elias, N. (1939). The civilizing process.
Oxford, UK: Blackwell.
Not 8. Weber, M. (1905). The Protestant ethic and the
spirit of capitalism. London: Unwin Hyman.
Not 9. Eisenstein, E. L. (1979). The printing press as
an agent of change. Cambridge, UK: Cambridge University Press.
Not 10. Said, E. W. (1978). Orientalism. New York,
NY: Pantheon Books.
Not 11. Hobsbawm, E. (1962). The age of revolution:
1789–1848. London: Weidenfeld & Nicolson.