6 Mart 2025 Perşembe

Ahlak Üzerine

 AHLAK: İnsanın dinsel düşünce geliştirmesinden çok çok önce edindiği bir YETİ. Araştırmalar ahlakın insanın iki ayak üzerine yürümesi sonucu erken doğan ve bu yüzden bakıma gereksinim duyan bebek bakımı ile başladığını gösteriyor. Bu kadar uzun geçmişi olan bir insan yetisinin zamanla yozlaşması kaçınılmaz. Çok daha sonra ortaya çıkan dinler, ahlak kurallarını kendi görüşleri doğrultusunda yeniden düzenlemiştir. Ancak insan yerleşik düzene geçince devletlerin ortaya çıkmasıyla ahlak kuralları yalnızca dinlerin değil hukuk alnının da konusu olmuştur.

Giriş

Değeli okurlar, toplumsal barış ve adaletin sağlanmasında ahlak öncelikli bir kavramdır. Ahlak bilincinin bireyden başlayarak toplumun her düzeyindeki görevlilerde özümsenmesi zorunludur.

Bu amaçla, ahlak nedir, insanda nasıl başladı, hangi aşamalardan geçti, din ve felsefe ilişkisi nedir? Yozlaşmasının nedenleri nelerdir? Nasıl iyileştirilir? Konularında sizinle bir yolculuk yapalım!

*

Ahlak, doğru ve yanlış davranışlarla ilgili kuralları belirler. Sokrates’ten günümüze, ahlak ile din arasındaki ilişki tartışılıyor. Durkheim, dinin toplumu bir arada tutarak ahlaksızlıkla mücadele ettiğini savunur. Gelişim psikoloğu Donald Broom ise bebeklerin doğuştan ahlaki anlayışı olduğunu belirtir. Ahlak, biyolojik ve kültürel evrimin birleşimidir ve hayvanlardaki işbirliği davranışları bu evrimi anlamamıza yardımcı olur. Frans de Waal’a göre, ahlak dinin öncesinde ortaya çıkmış ve dini inançlar bu evrimsel temeller üzerine kurulmuştur.

Homo erectus'un ateşi kullanmaya başlaması, insanların fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişiminde önemli bir adımdı. Ateş etrafında topluluklar kurarak, ilk ahlaki normlar geliştirilmiştir. Ahlak, yalnızca biyolojik değil, kültürel faktörlerle de biçimlenmiştir. İnsanlar, grup dinamikleri ve empati kurma gibi becerilerle ahlaki düşünceler geliştirmiştir.

Ahlak ve sosyal hoşgörü gelişimi, Homo sapiens’te beynin büyümesiyle birlikte ahlaki ve dini düşünme kapasitesinin arttığını gösterir. Dini kapasite, yalnızca Homo sapiens’e özgüdür ve dini düşünce, erken Homo türlerinde gelişmemiştir.

Din, toplumların temel ahlaki değerlerini kutsal kabul eder ve bunları geçerli kılar. Din, bireyleri ahlaki kurallara uymaya özendirir ve toplumsal düzeni güçlendirir. Evrimsel kurama göre, din ahlaki davranışları özendirerek toplumsal düzeni sağlar.

Günümüzde din, ahlaki kararları etkileyen önemli bir faktördür. Dini inançlar, doğru ve yanlış arasındaki değerlendirmemizi biçimlendirir. Teistler, ahlaki değerlerini kutsal metinlerden alırken, ateistler sonuç odaklı yaklaşımlar benimser.

Ahlak, insanların evrimsel geçmişine dayanır ve bebekler ile diğer memeliler, zarar görme durumunda duygusal tepkilerle doğruyu yanlıştan ayırt ederler. Evrimsel biyologlar, ahlakın primatların sosyal davranışlarından evrildiğini belirtir. Ahlak, ilk toplumlarda hayatta kalmayı kolaylaştıran kurallarla başlayıp, zamanla kültürel evrimle biçimlenmiştir.

Jonathan Haidt'in ahlaki sezgi kuramı, insanların ahlaki yargılarının duygusal tepkilere dayandığını ve mantığın bunları sonradan haklı çıkarmak için devreye girdiğini öne sürer. Ayrıca, ahlaki yargılar sosyal bir süreçtir ve kültür ile çevreden etkilenir.

Haidt’in ahlaki temeller kuramı, ahlakın yalnızca zarar ve adaletle sınırlı olmadığını, şefkat, sadakat, otorite gibi beş temel üzerine kurulu olduğunu belirtir. Bu değerler, farklı kültürlerde farklı biçimlerde önem taşır.

Modern dünyada ahlaki değerler, evrensel insan hakları ve bireysel özgürlüklerle biçimlenir. Din ve ahlak, toplumsal uyumun sağlanmasında önemli araçlar olsa da, kimileyin dini öğeler ayrımcılığı da beraberinde getirebilir.

Kimi düşünürler, ahlaki değerlerin yalnızca dinle var olabileceğini savunurken kimileri de dinin ahlaki sezgilerin bir ifadesi olduğunu belirtir. Ateizm, din olmadan da ahlaki değerlerin var olabileceğini öne sürer ve bu değerlerin biyolojik, psikolojik ve kültürel faktörlerle biçimlendiğini savunur.

David C. Lahti'nin "Sosyal Organizasyon, Ahlak ve Din Arasındaki İlişkili Tarih" adlı çalışmasında, insan toplumlarının sosyal düzeni, ahlaki değerleri ve dini inançları nasıl geliştirdiği incelenir. Lahti, bu üç unsurun birbirini etkileyerek evrimleştiğini ve toplumları biçimlendirdiğini savunur.

İlk toplumlar, avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik yaşama geçişle daha karmaşık yapılar oluşturmuş ve bu değişim, ahlakın toplumda uyumu sağlamasına yardımcı olmuştur. Din, ahlaki kuralların yayılmasında önemli bir rol oynamış ve toplumsal düzeni desteklemiştir. Ahlak, çevresel ve kültürel değişimlere göre evrimleşirken, din bu değişikliklere uyum sağlayarak toplumsal huzuru desteklemiştir.

Toplumdaki güç farklılıkları, ahlaki ve dini normların uygulanmasını etkileyebilir, ancak uyum içinde olduklarında toplumsal istikrarı sağlayabilirler. Lahti, ahlak, din ve sosyal yapıların sürekli etkileşim içinde evrimleştiğini ve toplumsal yapıları güçlendirdiğini vurgular. Ayrıca, ahlaki sorumluluklar başlangıçta küçük gruplarla sınırlıyken, zamanla tüm insanları kapsayacak şekilde genişlemiştir.

İnsan ahlakı, biyolojik, nörolojik ve toplumsal faktörlerin birleşimiyle biçimlenir. Ahlak, yalnızca toplumsal düzeni sağlamak için değil, evrimsel bir davranış biçimi olarak da ortaya çıkmıştır. Ahlak ve din, toplumsal uyum ve düzeni desteklerken, kültürel etkileşimle de biçimlenmiştir.

Ahlak ile Etik Arasındaki Fark

Burada değinmek istediğim bir konu da ahlak ve etik ayrımı. Ahlak ve etik kavramları sıkça birbirinin yerine kullanılsa da, aslında bazı önemli farklar vardır. Bu farklar, her iki terimin kökeni, kapsamı ve kullanıldığı bağlama bağlı olarak değişir.

Tanım bakımdan ahlak, bir toplumun ya da bireyin doğru ve yanlış, iyi ve kötü hakkındaki inançlar, değerler ve normlarla ilgilidir. Ahlak, bireylerin davranışlarını yönlendiren, kültürel ve toplumsal olarak kabul edilen değerlere dayanır. Ahlak, bireylerin içsel olarak neyin doğru ya da yanlış olduğuna dair hissiyatları ve toplumun koyduğu normlardır. Etik ise, ahlak kurallarını daha sistematik ve felsefi bir şekilde inceleyen, doğru ve yanlış davranışların mantıklı bir şekilde tartışıldığı, kuramlaştırılmış bir alandır. Etik, genellikle profesyonel veya akademik bir bağlamda kullanılır ve bireylerin veya grupların davranışlarını değerlendirmek için belirli kurallar ve ilkeler koyar.

Kapsam bakımından ahlak, genel olarak bireysel ve toplumsal değerlerle ilgilidir ve bir toplumun normlarına, dini veya kültürel inançlarına göre biçimlenir. Her toplumun kendi ahlaki değerleri olabilir, bu yüzden ahlak, kültürden kültüre farklılık gösterebilir. Etik ise felsefi bir disiplin olup, evrensel ilkeleri ve standartları keşfetmeye çalışır. Etik, bir kişinin veya grubun davranışlarını anlamak ve değerlendirmek için kurallar geliştiren bir sistemdir. Etik, daha çok akademik ve profesyonel alanlarda geçerlidir.

Uygulama bakımından ahlak, bireylerin günlük yaşamlarında ve toplum içindeki etkileşimlerinde uyguladıkları değerlerdir. Bireyler, toplumdan öğrendikleri ve kendi vicdanlarına göre ahlaki kararlar alır. Etik ise daha çok felsefi, akademik veya profesyonel bağlamlarda uygulanır. Örneğin, tıp etiği, iş etiği, çevre etiği gibi belirli alanlarda, bireylerin doğruyu ve yanlışı anlamalarına yardımcı olacak kurallar ve ilkeler belirlenir.

Felsefi bakış açısından ahlak, daha çok pratik ve gündelik yaşamla ilgilidir. Toplumun oluşturduğu norm ve değerlerle biçimlenir ve genellikle insanları iyiye yönlendiren bir rehber olarak kabul edilir. Etik ise genellikle daha soyut ve teorik bir alandır. Etik, bireylerin davranışlarını bilimsel ve mantıklı bir şekilde tartışmaya açan, felsefi bir çerçeve sunar. Etik, belirli bir durumda neyin doğru ya da yanlış olduğunu belirlemek için daha derin bir analiz yapar.

Özetle, ahlak, bireylerin ve toplumların değer yargıları ve normlarına dayalı olarak günlük yaşamda doğru ve yanlış arasındaki farkı belirlerken, etik, bu ahlaki değerleri daha sistematik, felsefi ve kuramsal bir şekilde inceleyen, doğru ve yanlış üzerine daha derinlemesine düşünmeyi gerektiren bir disiplindir. Ahlak, daha çok pratik ve kültürel bağlamda yer alırken, etik, profesyonel ve akademik alanlarda normatif bir rehber işlevi görür.

Ahlakın Kökeni

Değerli okurlar, şimdi uzak geçmişe gidelim.

Ahlak, insan topluluklarının varlıklarını sürdürebilmek için belirli normlara ve değerlere dayalı olarak geliştirdiği bir kavramdır. Doğru ile yanlış arasındaki farkı belirleyen bir sistem olup, zamanla evrimsel, kültürel, dini ve felsefi faktörlerin etkisiyle biçimlenmiştir. Ahlakın tarihsel gelişimini daha iyi anlayabilmek için, bu sürecin temel aşamalarını ve bu aşamalardaki etkileri incelemek önemlidir.

1. Ahlakın Başlangıcı ve İlkel Toplumlarda Ahlak

İlk insan toplulukları, hayatta kalabilmek için işbirliği yapma zorunluluğu içindeydi. Bu dönemde, toplumsal düzenin korunabilmesi için insanlar arasında güven, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma gibi temel ilkelere dayalı davranış normları geliştirilmiştir. İlkel toplumlar, aynı zamanda dini inançlarla iç içe geçmiş bir şekilde ahlaki kurallar oluşturmuşlardır. Bu dönemde dini ritüeller ve kurallar, toplumsal düzenin korunmasına ve grupların hayatta kalmasına yardımcı olmuştur.

2. Dinlerin Ahlak Üzerindeki Etkisi

Dinler, tarih boyunca ahlaki değerlerin biçimlenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Çoğu din, ahlaki kuralları Tanrı'nın emirlerine dayandırarak biçimlendirir. Örneğin, Hristiyanlık’ta Tanrı'nın buyrukları, İslam’da ise Kur'an ve hadisler ahlaki davranışların temelini oluşturur. Hinduizm ve Budizm gibi dinlerde ise ahlaki kurallar, bireylerin ruhsal gelişimi ve toplumsal uyumlarını sağlamaya yöneliktir. Dinler, ahlaki davranışları genellikle Tanrı'nın iradesiyle özdeşleştirir ve bu davranışların ödüllendirileceği veya cezalandırılacağına inanılır.

3. Felsefede Ahlak

Felsefi düşünce, ahlakın doğası üzerine birçok farklı kuram geliştirmiştir. Ahlak felsefesinin temelleri Antik Yunan’a, özellikle Sokratik döneme dayanır. Sokrat, ahlaki değerlerin insanın doğasında bulunduğunu savunmuş ve doğruyu aramanın önemini vurgulamıştır. Platon, ahlaki ideallerin insan ruhunun en yüksek seviyesinde var olduğunu belirtirken, Aristoteles ise ahlakı erdem ve dengede bulmuş, "orta yol" (altın orta) anlayışını geliştirmiştir.

4. Ahlak üzerine geliştirilen temel teoriler şunlardır:

Erdem Ahlakı: Aristoteles, ahlakı, insanların erdemli bir şekilde yaşamalarını sağlayacak bir sistem olarak görür. Erdem, doğruyu yapmakla elde edilir ve bir kişinin karakterini oluşturur.

Sosyal Sözleşme Kuramı (Hobbes, Locke, Rousseau), insanların toplumda birlikte yaşamak için belirledikleri kuralları ahlaki davranış olarak kabul eder.

Utilitarizm: Jeremy Bentham ve John Stuart Mill’e göre, eylemlerin doğruluğu, getirdiği mutluluğun miktarına göre değerlendirilir. En fazla mutluluğu yaratan eylem doğru kabul edilir.

Deontolojik Ahlak: Immanuel Kant’a göre, eylemler doğru olmalı ve iyi sonuçlar elde etmekten bağımsız olarak doğru olmak zorundadır. Ahlaklı bir eylem, evrensel bir kural olan "herkes için geçerli olmalı" ilkesine uymalıdır.

Bilişsel Ahlak Kuramı: Son zamanlarda yapılan araştırmalar, ahlaki yargıların nasıl oluştuğunu ve bu davranışların evrimsel temellerini inceler

5. Din ve Felsefe Arasındaki Ahlak Anlayışı

Dinler, ahlaki değerleri Tanrı'nın iradesine dayandırırken, felsefi sistemler ahlakı insan aklının ve doğasının bir sonucu olarak ele alır. Dinlerin bakış açısına göre ahlaki kurallar genellikle evrensel ve Tanrı'nın belirlediği yasalara dayalıdır. Felsefi yaklaşımlar ise ahlaki değerlerin mantıksal, akılcı bir temele oturduğunu ve bu değerlerin toplumsal veya bireysel sonuçlara göre değişebileceğini savunur.

6. Modern Ahlak ve Günümüz Çalışmaları

Bugün, ahlak anlayışı toplumsal, kültürel ve biyolojik faktörlerle biçimleniyor. Bilişsel bilimler ve nörobilim, insanların ahlaki kararlar alırken hangi beyin süreçlerini kullandıklarını araştırıyor. Ayrıca küreselleşme, farklı kültürlerin ve dinlerin etkileşimiyle birlikte ahlaki değerlerde bir evrim ve dönüşüm yaşanıyor.

7. Ahlakın Evrimsel Kökenleri

Ahlak, insan topluluklarının hayatta kalma ve işbirliği yapma gereksiniminden doğmuş olabilir. Evrimsel biyolog Frans de Waal, bu konuda önemli çalışmalar yapmış ve ahlaki duyguların, türümüzün başarılı evrimsel geçmişiyle nasıl bağlantılı olduğunu araştırmıştır. Bu duygular, empati, işbirliği ve adalet gibi temel değerleri kapsar ve bu değerler toplumsal başarıya katkı sağlamıştır.

8. Toplumsal ve Kültürel Etkiler

Ahlak, toplumların ve kültürlerin değerleri, normları ve inançlarıyla biçimlenir. Bu nedenle, farklı toplumlarda farklı ahlaki değerler ve kurallar gelişmiştir. Toplumların gereksinimlerine göre biçimlenen ahlaki kurallar, o toplumların uzun erimli sürdürülebilirliğini sağlar.

9. Dinlerin Ahlak Anlayışı:

Dinler, ahlaki kuralları ve değerleri kutsal metinler ve peygamberler aracılığıyla sunar. Örneğin, Hristiyanlıkta ahlak, İncil’deki öğretilere ve İsa’nın vaazlarına dayanır. İslam’da ise Kur’an ve hadislerle biçimlenir. Budizm’de ahlak, "Sekiz Katlı Yol" öğretisinin bir parçasıdır. Budist ahlakı, doğru davranış ve doğru konuşmayı öngörür.

Özetle ahlak, insanlık tarihi boyunca din, felsefe, biyoloji, kültür ve toplumsal yapılar gibi farklı faktörlerle biçimlenmiş ve evrimleşmiştir. Her biri, ahlaki değerleri açıklamaya çalışmış ve hala günümüzde bu değerler üzerine tartışmalar sürüyor. Din ve felsefe arasındaki ilişki, ahlaki normların hem dini hem de felsefi temellerinin anlaşılmasını zorlaştıran ancak aynı zamanda zenginleştiren bir boyut taşır.

Ahlakın İşlevi Nedir?

Ahlak, bireylerin ve toplumların yaşamlarını düzenleyen temel bir kavramdır. İnsanların doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmesi, birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi, toplumsal düzenin korunması ve bireysel huzurun sağlanması açısından ahlak çok önemli bir insan yetisidir. Ahlakın işlevleri, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde farklı roller üstlenir. Ahlak, hem bireylerin iç dünyasında hem de toplumun düzeninde önemli bir rol oynar.

Bireysel İşlevi: Ahlak, bireyin doğru ile yanlışı ayırt etmesini sağlar. Bu, kişinin vicdanını oluşturur ve iç huzurunu sağlar. İyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi kavramlar, bireyin karar verme süreçlerini biçimlendirir. Ahlaki değerler bireyin kendisini kontrol etme becerisini geliştirir ve dürtülerini yönetmesine yardımcı olur. Ayrıca, bireyin diğer insanlara karşı saygılı ve dürüst olmasını özendirir. Kısaca, ahlak bireylerin hem içsel dünyasında hem de dışarıya karşı davranışlarında düzen sağlar.

Toplumsal İşlevi: Ahlak, toplumsal düzenin korunmasında ve toplum üyeleri arasında güven, saygı ve işbirliği ortamının yaratılmasında önemli bir rol oynar. Ahlaki değerler, toplumların birbirleriyle uyum içinde yaşamalarını sağlar. Toplumdaki adalet, eşitlik, özgürlük gibi değerler, ahlaki normlar üzerinden biçimlenir ve toplumsal barışı sağlar. Aynı zamanda, toplumun karşılaştığı sorunlara ortak çözümler bulabilmek için ahlaki değerlerin korunduğu bir zemin oluşturulur.

Ahlaki Değerlerin Evrenselliği ve Göreceliliği

Ahlaki değerlerin evrensel olup olmadığı, kültürler arası farklılıklar ve tarihsel koşullarla da ilgilidir. Bazı ahlaki değerler tüm insanlık için ortak kabul edilebilirken, bazıları ise toplumsal ve kültürel farklılıklara bağlı olarak değişir.

Evrensel Ahlaki Değerler: Bazı ahlaki değerler, tüm insanlık için geçerli kabul edilir. Bu değerler, insan hakları, adalet, dürüstlük gibi temel ilkeler üzerinden biçimlenir. İnsan yaşamına saygı, başkalarına zarar vermemek, hırsızlık yapmamak gibi değerler hemen hemen tüm toplumlarca benzer şekilde kabul edilir. Bu evrensel değerler, insanın ortak ahlaki mirasını temsil eder ve tüm kültürlerde benzer bir temele dayanır.

Göreceli Ahlaki Değerler: Ahlaki değerler, kültürlere ve toplumsal yapılara göre değişkenlik gösterebilir. Her kültür, kendi tarihsel ve sosyal koşullarına göre ahlaki normlar geliştirebilir. Örneğin, bazı toplumlarda bir davranış normal kabul edilirken, başka bir toplumda bu davranış ahlaki olarak reddedilebilir. Bu durum, ahlakın göreceli olduğunu gösterir ve toplumsal yapının etkisiyle ahlaki değerlerin farklılık gösterdiğini ortaya koyar.

Ahlaki İkilemler ve Ahlaki Sorumluluk

Ahlaki ikilemler, bireylerin karar verme süreçlerinde karşılaştıkları zor seçimlerdir. Bu tür durumlar, bireylerin iki ya da daha fazla ahlaki değer arasında tercih yapmalarını gerektirir.

Ahlaki İkilemler: Ahlaki ikilemler, doğruyu seçmenin zor olduğu ve çeşitli değerlerin çatıştığı durumlardır. Örneğin, bir kişinin hayatını kurtarmak için yalan söylemek gibi durumlar, bireyi ahlaki bir ikilemle karşı karşıya bırakabilir. Birey, hangi eylemin en doğru olacağına karar verirken farklı ahlaki değerler arasında denge kurmaya çalışır.

Ahlaki Sorumluluk: Ahlaki sorumluluk, bireyin yaptığı eylemlerden sorumlu olması gerektiği bir ilkedir. Birey, kendi davranışlarının sonuçlarını üstlenmeli ve bu sonuçların etik açıdan doğru olup olmadığını değerlendirmelidir. Ahlaki sorumluluk, kişinin vicdanına, toplumun değer yargılarına ve evrensel ahlaki ilkelere dayanır. Birey, başkalarına zarar vermemekle ve toplumun yararına hareket etmekle yükümlüdür.

Ahlakın Eğitim ve Toplumsal Gelişimdeki Rolü

Ahlak, bireylerin karakter gelişiminde ve toplumsal uyumda önemli bir yer tutar. Ahlak eğitimi, bireylere doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyi öğretirken, toplumsal gelişim için de kritik bir unsurdur.

Eğitimdeki Rolü: Ahlak eğitimi, çocukluk yıllarında ailede başlar ve okulda devam eder. Bu eğitim, bireylerin vicdanlı, dürüst ve adil bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlar. Ahlaki değerler, bireylerin kişisel gelişimini destekler ve onları toplumsal normlara uygun şekilde davranmaya yönlendirir.

Toplumsal Gelişimdeki Rolü: Ahlak, toplumsal gelişimin temel taşlarından biridir. Adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerler, toplumların ilerlemesini ve gönencini artırır. Ahlak, toplumsal sorunların çözülmesinde ve toplumsal değişimlerin yönlendirilmesinde önemli bir rol oynar. Ahlaki değerlerin bozulması, toplumsal çöküşe yol açabileceğinden, ahlakın korunması ve geliştirilmesi, toplumların sürdürülebilirliği için yaşamsaldır.

Kısaca ahlak, bireysel ve toplumsal yaşamın temelini oluşturan bir kavramdır. Bireylerin iç huzurunu ve toplumsal düzeni sağlamak için ahlaki değerlerin evrenselliği ve göreceliliği, ahlaki ikilemler, sorumluluklar ve ahlakın eğitimdeki rolü gibi unsurlar dikkate alınmalıdır. Ahlakın korunması ve sonraki kuşaklara aktarılması, her toplumun öncelikli görevlerinden biri olmalıdır. Ahlaki değerler, insanları bir arada tutan, toplumları yönlendiren ve insanlığın ortak refahını sağlamak yaşamsaldır.

Ahlakın Bozulmasının Nedenleri

Ahlakın bozulmasının nedenleri, bireysel, toplumsal ve kültürel etmenlerin etkileşimiyle ortaya çıkan karmaşık bir sorundur. Bu durum, toplumsal düzenin zayıflaması, bireysel sorumlulukların azalması ve değerlerin yitirilmesi gibi çeşitli sonuçlara yol açabilir. Aşağıda ahlakın bozulmasına yol açan başlıca faktörler ele alınmıştır.

Toplumsal Değişim ve Modernleşme: Toplumlar zaman içinde değişir ve bu değişim, ahlaki değerleri etkileyebilir. Modernleşme, özellikle bireysel özgürlüklerin artması, toplumsal bağların zayıflamasına ve ortak değerlerin gerilemesine yol açabilir. Geleneksel toplum yapıları, teknoloji ve küreselleşme ile birlikte daha bireyselci bir hal alır. Bu durum, bireylerin toplumsal ve ahlaki sorumluluklarını göz ardı etmelerine neden olabilir. Ayrıca, küreselleşmenin etkisiyle farklı kültürlerin bir arada yaşaması, yerel ahlaki normların çatışmasına neden olabilir.

Eğitimdeki Yetersizlik: Eğitim, bireylerin ahlaki değerleri öğrenmeleri ve toplumun normlarına uymaları için temel bir araçtır. Ancak, eğitimde ahlaki değerlerin yeterince vurgulanmaması, bireylerin doğru ile yanlış arasında fark koymalarını zorlaştırabilir. Okulda ve ailede ahlaki rehberlik eksikliği, gençlerin olumsuz davranışları benimsemelerine yol açabilir. Ahlak eğitiminin yetersizliği, bireylerin toplumsal normlara uyma konusundaki sorumluluklarını yerine getirmelerini engelleyebilir.

Medyanın ve Sosyal Medyanın Etkisi: Medya, toplumsal normların ve bireysel değerlerin biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Televizyon, internet ve sosyal medya gibi ortamlarda sürekli olarak şiddet, eşitsizlik ve adaletsizlik gibi olumsuz içeriklerin yer alması, özellikle gençlerin değer yargılarını etkileyebilir. Sosyal medyanın anonimlik sağlaması ve kolay erişim, bireylerin ahlaki sorumluluklardan kaçmalarına neden olabilir. Ayrıca, medyada sürekli karşılaşılan kötü örnekler, bireylerin benzer davranışları normalleştirmelerine yol açabilir.

Ekonomik ve Sosyal Eşitsizlikler: Toplumdaki gelir eşitsizliği, yoksulluk ve işsizlik gibi ekonomik faktörler, bireylerin ahlaki değerler üzerinde olumsuz bir etki yapabilir. Ekonomik zorluklar yaşayan bireyler, hayatta kalabilmek için etik olmayan yollara başvurabilirler. Özellikle düşük gelirli bireyler, toplumsal normlara ve ahlaki değerlere karşı duyarsızlaşabilir. Bu, bireylerin “her şeyin mubah olduğu” bir ortamda yaşamaları hissine kapılmalarına neden olabilir.

Aile Yapısındaki Bozulmalar: Aile, bireylerin ilk ahlaki değerleri öğrendiği ve toplumsal normları kazandığı yerdir. Ailedeki bozulmalar, özellikle boşanma, şiddet ve ilgisizlik gibi durumlar, bireylerin değerler ve sorumluluklar konusunda kararsız kalmalarına yol açabilir. Ailedeki olumsuz davranış modelleri, bireylerin bu değerleri benimsememelerine neden olabilir. Aile içindeki huzursuzluk, bireylerin ahlaki sorumluluklarını yerine getirmede başarısız olmalarına yol açabilir.

Dini Değerlerin Yozlaşması: Birçok toplumda din, ahlaki davranışların temellerini oluşturur. Dini inançların yozlaştırılması, toplumsal ahlaki değerlerde aşınmaya yol açabilir.

Bireysel Çıkarların Önde Olması: Kapitalizm gibi ekonomik sistemlerde, kişisel başarı ve maddi kazanç bazen ahlaki değerlerin önüne geçebilir. Bireysel çıkarların toplumsal değerlerin önüne geçmesi, ahlaki bozulmayı tetikleyebilir. Bu, bireyleri dürüstlük, güven, empati gibi değerlerden uzaklaştırabilir. Kişisel hırslar ve çıkarlar, toplumsal sorumlulukların göz ardı edilmesine neden olabilir.

Şiddet ve Kriminal Davranışlar: Toplumda artan şiddet ve suç oranları, ahlaki bozulmanın açık bir göstergesi olabilir. Suçluların kabul görmeye başlayan ve normalleştirilen olumsuz davranışları benimsemeleri, toplumda daha geniş bir ahlaki çöküşe yol açabilir. Ayrıca, adaletin sağlanamaması ve cezasızlık durumu, ahlaki bozulmayı pekiştirebilir.

Toplumsal ve Politik İstikrarsızlık: Savaşlar, iç çatışmalar, hükümetlerin yozlaşması gibi toplumsal ve politik istikrarsızlıklar, ahlaki değerlerin zayıflamasına neden olabilir. Bu tür ortamlar, insanların güven duygusunu zedeler ve toplumsal kurallara uymakta isteksiz olmalarına yol açar. Ahlaki değerler, genellikle güçlü bir sosyal yapının ve düzenin olduğu yerlerde daha sağlam bir şekilde işler.

Özetle ahlakın bozulması, çok çeşitli faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Toplumsal yapılar, bireysel değerler, ekonomik durumlar ve kültürel etmenler birbirini etkileyerek ahlaki sorumlulukların yerine getirilmesindeki başarısızlıkları tetikler. Bu sorunun çözülmesi için eğitim, aile, medya ve toplumsal yapının güçlü bir işbirliği içinde olması gereklidir. Ahlaki değerlerin korunması ve güçlendirilmesi, toplumsal düzenin sağlanabilmesi için zorunludur.

Ahlakın İyileştirilmesi

Ahlakın iyileştirilmesi, bireylerin ve toplumların sağlıklı, adil ve sürdürülebilir bir şekilde gelişebilmesi için önemli bir süreçtir. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yapılacak iyileştirmelerle, ahlaki değerler güçlendirilebilir, böylece toplumsal yapının daha adil ve ahlaklı bir hale gelmesi sağlanabilir. Ahlakın iyileştirilmesi için bazı öneriler:

Ahlak Eğitiminin Güçlendirilmesi: Ahlaki değerlerin bireyler üzerinde etkili olabilmesi için eğitim sisteminde bu değerlerin doğru bir şekilde öğretilmesi gereklidir. Ahlak eğitimi yalnızca okullarda değil, ailede ve toplumda da özendirilmelidir. Çocuklar küçük yaşlardan başlayarak doğruluk, empati, adalet ve sorumluluk gibi temel ahlaki değerleri öğrenmelidir. Ayrıca, bu eğitim kurallara uymaktan çok, bireylerin bu değerleri içselleştirebileceği bir yaklaşım benimsenmelidir. Bu, toplumsal sorumluluğun artmasına ve daha sağlıklı bireylerin yetişmesine olanak tanır.

Aile ve Toplumun Desteklenmesi: Aile, çocukların ilk öğrenme ortamıdır ve ahlaki değerlerin kazandırılmasında çok önemli bir rol oynar. Aile içindeki sevgi dolu ve destekleyici bir ortam, çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlar. Ailedeki şiddet, ilgisizlik veya ihmalin ortadan kaldırılması, ahlaki değerlerin toplumda yayılmasını sağlar. Ayrıca, toplumda ahlaki değerleri özendiren sosyal destek ağlarının oluşturulması, bireyler arasında karşılıklı saygı ve empatiyi artırabilir. Toplumda, karşılıklı anlayış ve hoşgörü gibi değerler benimsenmeli ve bu değerler sosyal normlar haline getirilmelidir.

Medyanın Sorumluluk Sahibi Olması: Medya, toplumsal değerlerin biçimlendirilmesinde önemli bir araçtır. Medyanın, şiddet, ayrımcılık ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi olumsuz içeriklerden kaçınması ve doğru ahlaki değerleri özendirmesi gerekir. Medya, insan hakları, eşitlik, hoşgörü gibi evrensel değerlerin yaygınlaştırılmasında aktif rol oynamalıdır. Ahlaki sorumluluk taşıyan medya içerikleri, toplumu olumlu yönde etkileyebilir ve bireylerin doğru kararlar almalarını sağlayabilir.

Toplumsal Adaletin Sağlanması: Toplumsal adalet, ahlaki değerlerin güçlendirilmesinde yaşamsaldır. Toplumda eşitlik, haklar ve fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Toplumda adaletin sağlanması, bireylerin moral değerlerinin de güçlenmesine yardımcı olur. Her bireyin eşit hakları olması ve ayrımcılığa uğramaması gerektiği bir ortamda, toplumun genel refahı artar. Ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin azaltılması, toplumda daha sağlıklı ve mutlu bir yapının oluşmasına katkı sağlar.

Bireysel Sorumluluk ve Kendilik Gelişimi: Bireylerin kendi davranışlarının sorumluluğunu alması özendirilmelidir. Ahlak, yalnızca toplumsal kurallara uymakla ilgili değil, aynı zamanda bireyin kendi değerleriyle uyum içinde yaşamasıyla da ilgilidir. Bu nedenle, bireylerin kendilerini sürekli olarak geliştirmeleri ve sorumluluklarını yerine getirmeleri için kişisel farkındalıklarının artırılması önemlidir. Bireyler, empati, öz disiplin ve başkalarına duyarlılık gibi özelliklerini geliştirebilmeleri için çeşitli eğitim ve rehberlik fırsatlarıyla desteklenmelidir.

Toplumsal Empati ve Hoşgörünün Özendirilmesi: Ahlakın iyileştirilmesi için toplumsal empati ve hoşgörünün artırılması gerekir. Bireyler, farklılıkları kabul etmeli ve başkalarının yaşam biçimlerine saygı göstermelidir. Toplumsal empati, farklı inançlar, ırklar, cinsiyetler ve kültürler arasındaki anlayışı geliştirir. Eğitimde, toplumsal hoşgörü ve empatiyi artıran dersler ve etkinlikler düzenlenebilir. Ayrıca, insanlar arasındaki çatışmaların çözülmesinde empati ve anlayış ön planda olmalıdır.

Ahlaki İkilemlere Yönelik Rehberlik: Günlük yaşamda bireyler sıklıkla ahlaki ikilemlerle karşılaşırlar. Bu tür durumlar, doğru ve yanlış arasındaki belirsizlikleri içerir. Bireylerin nasıl karar vereceklerini bilmeleri önemlidir. Etik rehberlik ve karar verme süreçleri üzerine eğitimler verilmesi, bireylerin zor durumlarla karşılaştıklarında doğruyu seçmelerine yardımcı olabilir. Ayrıca, toplumsal karar alma süreçlerinde etik kuralların ve şeffaflığın ön planda tutulması gereklidir.

Özetle ahlakın iyileştirilmesi, bireylerin ve toplumların ortak çabasıyla mümkün olacaktır. Eğitim, toplumsal adalet, medya, aile ve bireysel sorumluluk gibi alanlarda yapılacak iyileştirmeler, ahlaki değerlerin güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Bu süreç, bireylerin kişisel sorumluluklarını yerine getirmeleri ve toplumsal değerlerle uyum içinde yaşamaları için önemli bir adımdır. Toplumda daha adil, dürüst ve hoşgörülü bireylerin yetişmesi için bu değerlerin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde desteklenmesi gerekir.

Sonsöz

İyi bir ahlak edinimi ailede başlar, okulda pekiştirilir, resmi kurumların uygulamaları ve toplumsal ilişkiler ile somutlaşır. Son yıllarda ahlak yozlaşması gözlemlenen olağanüstü artış karşısında ne ailenin ne okulun ne de resmi kurumların bu konuda üzerlerine düşeni yerine getiremediğini gösteriyor.

Şu an en önemli sorunumuz ahlak yozlaşmasıdır. Bu iyileştirilmeden ne adalet düzelir ne de ekonomi.

Esenlikler diliyorum.

Kaynakça

Broom, D. (2003). The Evolution of Morality and Religion. Cambridge University Press.

De Waal, F. (2006). Primates and philosophers: The evolution of morals and mind. HarperCollins

Haidt, J. (2012). The righteous mind: Why good people are divided by politics and religion. Pantheon Books.

Pals, D. L. (2006). Eight Theories of Religion (2nd ed.). Oxford University Press.

Pyysiäinen, I., & Hauser, M. (2005). The origins of religion: Evolved adaptation or by-product? Trends in Cognitive Sciences.

Rappaport, M. B., & Corbally, C. (2018). Evolution of Religious Capacity in the Genus Homo Cognitive Time Sequence. Zygon, 53(1), 159-197. https://doi.org/10.1111/zygo.12387

Rappaport, M. B., & Corbally, C. J. (2020). Emergence of religion in human evolution. Routledge.

Şenel, A., (2104), Din-Ahlak ve Saygı-Biat Üzerine Aykırı Yazılar, 7 Renk Basım Yayım ve Filmcilik Ltd. Şti.

White, C. (2021). An Introduction to the Cognitive Science of Religion: Connecting Evolution, Brain, Cognition, and Culture. Taylor & Francis Books.

Wilson, D. S. (2003). Darwin's Cathedral: Evolution, Religion, and the Nature of Society. The University of Chicago Press.

10 Temmuz 2024 Çarşamba

Tarih Yazımı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

 Değerli okuyucular tarihçilik ciddi bir konudur (Not 1). Nasıl eli kalem tutan herkes yazar olamıyorsa geçmiş üzerine yazan herkes de tarihçi olamaz. Bir toplumun tarihi, bir yerde, o toplumun kimliğidir de. O yüzden, olmayan bir kimliği varmış gibi göstermek o topluma geçmişin yanlışlarından ders almak yerine ancak kibir verebilir ki, bu da toplumun geleceği açısından sıkıntılara yol açar. Örneğin gelecekte bir tarihçi (1) günümüz Türkiye’sini anlatırken şöyle bir şey yazabilir: 2020’lerde Türkiye’de camiler toplu ibadete kapatıldı. Bu deyiş yanlış değil, yani doğru, ama eksik. Bir başka tarihçi (2) şöyle yazabilir: 2020’lerde Türkiye’de, hem de İslamcı bir parti yönetiminde, camiler toplu ibadete kapatıldı. Bu tümce de yanlış değil, ama eksik. Bir başka tarihçi (3) ise aynı olguyu şöyle açıklayabilir. 2020’lerde İslamcı bir parti yönetimindeki Türkiye’de camiler, Corona salgını yüzünden geçici bir süre ibadete kapatıldı.

 

Şimdi, geçmişteki karşıt görüşteki bir yönetimi karalamak isteyenler geçmişi birinci ya da ikinci tarihçinin yazdıklarına göre rahatça değerlendirebilirler, ama bu gerçek değil. Doğrusu üçüncü tarihçinin yazdığıdır. Bu örnek bize geçmişin kısıtlı kaynaklara dayanarak değerlendirilmesinin tehlikesini açıkça gösteriyor.

 

Tarih Yazısı Türleri

 

Tarih üzerine yazılan kitaplar çok kabaca iki kümeye ayrılabilir: Popüler olanlar, araştırmaya dayalı olanlar (Not 2). Popüler olanlar, temelde, geçmişin ve geçmişteki olayların, yazarın politik, dinsel ya da etnik konularda dünya görüşüne dayanan bir anlatısıdır. Böyle kitaplarda geçmiş, yazarın kimliği doğrultusunda yeniden kurgulanır. Amaç bilimsellik ve gerçeklerin ortaya çıkarılması değildir, geçmiş olaylar yazarın dünya görüşü çerçevesinde okuyucuya sunulur. Okuyucu, kulağa hoş gelecek olguların yaratılmasıyla belirli bir ideolojiye yönlendirilir. Örneğin dil alanında bazı sözcük benzerliklerinden giderek Sümerlilerin Türk olduğu kanıtlanmaya çalışılır. Dahası, Göbekli Tepe anıtlarını yapanların Türk olduğu yazılır.

 

Bu savlar, çağdaş gelişen ülkelerin gerisinde kalmanın ezikliğini yaşayanlar için bir teselliden başka bir şey değildir. Sümer dilini okuyanların, o uygarlığı ortaya çıkaranların, Göbekli Tepe’yi ortaya çıkaranların yabancılar olması onları hiç ama hiç ilgilendirmez. Bu gerçekleri niçin bizim insanlarımız ortaya çıkaramadı diye sormaz. Ortadoğu geçmişinin oradaki ilk uygarlık verilerinin ortaya çıkarılmasını, buraları yüzyıllarca yöneten Osmanlı’nın değil de niçin Batılıların birkaç on yılda ortaya çıkardığını da sorgulamaz. Tıpkı, elindeki telefonu; kullandığı bilgisayarı, bindiği tren, otomobil, uçağı; dinlediği radyo, seyrettiği TV’yi; hastalandığında kullandığı ilacı, hastanelerdeki teşhis ve tedavi araçlarını, kısaca yaşamımızı kolaylaştıran her türlü aletleri niçin başkalarının yaptığını da sorgulamaz.

 

Popular tarihçilerin dünya görüşlerine ters düşen her şey geçmişten silinir, gerçekte olmamış şeyler olmuş gibi eklenir. Artık uygarlık yaratıcısı Sümerler, bir boylar konfederasyonu olan İskitler, bir eski Anadolu halkı olan ve Roma yönetim altyapısını sağlayan Etrüskler, bazı kültürel benzerlikler yüzünden Türk olurlar.

 

Bu etniksel yaklaşım çok tehlikelidir. Bugün hayal edilen, kulağa hoş gelen şeyler geçmişte olmuş gibi anlatılır, olmayan bir geçmiş yaratılır. Komşularla ayrışmalar körüklenir, olmayan düşmanlıklar yaratılır. Tarihsel kaynakların yalnızca öngörülen amaçlara uygun olanları (bakınız yukarıda 1, 2 ve 3 tür) dikkate alınır, diğerleri yok sayılır. İşin acı yönü bu tür söylemi körükleyenler arasında akademik unvanlıların da bulunmasıdır. Yüksek akademik unvanlı birinin espri niteliğinde söylemiş olabileceği kayıtlara geçmiş bir söylem gerçekmiş gibi algı yaratabilir. Örneğin, bir TV programında bir Prof. unvanlı biri, Nuh’un, Tufan sırasında oğlu ile cep telefonu benzeri bir araçla iletişim kurduğunu söylemişti. Böylesi söylemler günümüz sosyal medyasında bilgi kirlenmesi yoluyla insanların kafalarını karıştırmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

İkinci tür tarih yazıları araştırmaya dayalı olanlardır. Bunlar kanıtlara dayanır, sunumunda bilimsel yöntemler kullanılır, bu yüzden genel okuyucu için sıkıcı olabilir. Bunlarda yazarın ideolojik görüşü tümüyle giderilememiş olsa da en aza indirildiği için geçmişin gerçeğe yakın bir değerlendirilmesi yapılır. Kanıtların büyük bir bölümü olayın çağdaşlarının yazdıklarına dayandığı için o kaynaklar da belirli bir dünya görüşünü yansıttığından başka kaynaklarla da karşılaştırılması gerekir.

 

Kaynaklarda kullanılan dil o zamanın dili olduğundan ve bu dil zamanla değiştiğinden kaynakların yazıldığı zamandaki geçerli anlamının anlaşılması önemli. Bu durum özellikle kutsal yazılar ve klasik eserler için daha da önemli. Bu eserlerde geçen sözcüklerin yazıldığı zamanki anlamı ile günümüzdeki anlamı farklı olabilir. Bu yüzden öyle kaynakların çapraz karşılaştırılması için o eserin çağdaşı başka kaynakların varlığı önemli.

 

Klasik kaynaklarda yazılanlar başka yöntemlerle de doğrulanabilir, örneğin arkeolojik bulgular tarafsız doğrulama aracıdır. Bir diğer doğrulama aracı etnolojik değerlendirmedir, olaylar ve olgular, o zamanın başka toplumları ve günümüz benzeri toplumları ile karşılaştırılır.

 

En önemlisi olaylar, yöneticilerin aldığı kararlar ve uygulamalar zamanın koşulları göz önünde bulundurularak değerlendirilir. Bu yüzden konu olayın geçtiği coğrafya, o coğrafyada yaşayan başka toplumlarla olan ilişkiler, ekonomik kaynakların dağılımı, ticari, sosyal ve kültürel ilişkiler incelenmek zorundadır.

 

Özetle, araştırmaya dayanan tarih yazılarında çok çeşitli kaynaklara değinmek gerekir, bunlar birbirleri ile çelişebilir de. Bu yüzden olayların zaman ve mekan içinde ortaya çıkışları, aralarındaki etkileşimler, tutarlı bir biçimde incelenmelidir. Bu da haliyle genel okuyucuya sıkıcı gelebilir.

 

Değerli okuyucular, tarihsel konularda belirli bir kesime şirin gözükmek için popüler yaklaşımı seçmek yerine, öylelerinin eleştirisini göze alarak araştırmaya dayalı yazmayı sürdüreceğim. Esenlikler diliyorum.

 

Notlar

 

Not 1: Kesinlikle bir tarihçi olduğum savında değilim, benimkisi amatörce bir çaba. Araştırmalarımla hem kendim bir şeyler öğreniyor hem de bunları yararlanmak isteyenler paylaşıyorum.

 

Not 2: Elbette, genel, uygarlık, ulusal, politik, ekonomik, kültürel, akademik, vb. çok değişik tarih yazım türleri vardır. Ancak burada çok genel olan ikisine odaklanılıyor.

15 Haziran 2024 Cumartesi

 Kitap Tanıtımı:

AVRUPALILAR/Tarih Öncesinden GünümüzeStratejinin Yazılı KaynaklarıOsman Karadağ

Haziran 2024

576 sayfa

14x21

Avrupalılar, hemen her alanda Eski Yunanlara gönderme yaparlar. Bunun temel nedeni geçmişlerini onlara bağladıkları içindir.
Sömürgecilik, derece farkıyla, devletin olduğu her yerde vardır. İmparatorluklarda bu genişletilmişti. Batının yaptığı da bunu zamanın koşullarına göre yaygınlaştırmak, kurumsallaştırmak olmuştur. Avrupalılar birbirleri ile hanedan evlilikleri yapıp politik bağlaşmalar içine girerken, Osmanlı hükümdarları cariyeler ile evlenip Avrupa hanedan bağlantıları dışında kalıyordu. Bu dışarıda kalma Osmanlının politik bakımdan Avrupa’dan dışlanmasında dinsel olanlardan sonra, önemli bir etmendi.
Hristiyanlığın Avrupa ve başka yerlerde yayılması, diğer dinlerin daha önce yayılmasına benzer biçimde, yine ilerde İslamiyet’in yayılacağı gibi önce yönetici sınıf ile başlar. Yönetici sınıf böylece, diğer sınıfları sömürmek için rahip sınıfı ile işbirliği yapar. Avrupa tarihi üzerine batılı tarihçiler, yazdıkları tarih kitaplarında Hristiyanlık yoğun olarak kullanılıyor. Bunun nedeni, Batı uygarlığının üzerine kurulduğu üç temel sütundan birinin Hristiyanlık olmasıdır. Diğer iki sütun Eski Yunan ve Roma miraslarıdır. Söz konusu tarih kitaplardan Bizans ve Rusya’yı içerip de Osmanlı’yı içermeyenlerin yazarlarının dini bağnazlık içinde olduklarını değerlendiriyorum.
Yararlandığım kaynakların tamamına yakını İngilizce yazılmış kaynaklar olup, asıllarından kendi yaptığım çevirileri kullanıyorum.
Bilim ve politik alanda sıradışı düşünen yiğitleri ya da öncüleri, tarih boyunca her toplumda olduğu gibi Avrupa toplumunda da bağnaz düşünceli egemenlerin hedefi olmuştur. Öte yandan bu çalışma için gerekli bilgiyi toplarken tarihte beğeni ile okuduğumuz birçok ünlünün gerçekte ne kadar ahlaksız, acımasız olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım, sanırım sizler de okurken şaşıracaksınız.

 Kitap Tanıtımı

DOĞU’DAN BATI’YA AYDINLANMANIN İZLERİ

Doğu Kitabevi
Mayıs 2024

Ebat: 14x21 cm

Sayfa: 376

Çağımız uygarlığının temel kavramlarının oluşturulduğu Avrupa Aydınlanması gökten inmedi. Tüm uygarlık verilerinde olduğu gibi Aydınlanma da geçmişteki insan çabalarının ortak ürünüydü. Avrupalı yazarların, Aydınlanmanın kökeni ya da kaynağını Rönesans, Reform’da arar bir bölümü de en çok İyonya Doğa filozoflarına kadar geri gider. Bu yeterli mi? Kesinlikle yeterli değil. Aydınlanmanın kaynağı çok daha gerilere gider.

 

Aydınlanmanın en önemli aracı olan yazıyı zamanımızdan yaklaşık 5200 yıl önce, günümüz Bağdat kentinin güneyi ile Basra Körfezi arasında yer almış Sümer Ülkesi’nde yaşayanlar icat

etmişlerdir.  Çiviyazısı olarak adlandırılan bu yazının da gelişmesi yaklaşık 5000 yıl bir sürmüştür. Sümerliler bu uzun geçmişi olan süreci tam bir iletişim aracına dönüştüren çok önemli aracılar olmuşlardır.  Dolayısıyla, Aydınlanmanın kaynağı çok daha gerilere gider.

Bu çalışmada tarihöncesinden başlayarak insanlığın en büyük ortak çabasının izlerini süreceğiz. Aydınlanmanın ilk odağının insan belleğini genişleten en önemli iletişim aracı olan yazıyı icat eden Sümerliler olduğunu, ikinci odağının mitsel düşünceden kurgusal (spekülatif) düşünceye geçişin olduğu İyonya, son aşamasının da çağdaş kavramların oluştuğu Avrupa Aydınlanması olduğunu düşünüyorum.

18 Mayıs 2023 Perşembe

İnsan Düşüncesinin Evrimi Üzerine

 İnsan Düşüncesinin Evrimi Üzerine

Değerli okuyucular,

Genellikle politik ve spor ağırlıklı konuların konuşulup tartışıldığı bir ortamdan sizleri uzaklaştırıp farklı bir alanda düşünmenize yardımcı olmak istiyorum Bir süredir İnsan Düşüncesinin Evrimi üzerine çalışıyorum. Bu konuda çeşitli dallardaki bilginlerin birbirleri ile çelişen yaklaşımları olduğu gibi birbirlerini tamamlayan çalışmaları da bulunuyor.

İnsan düşüncesinin evrimi, en eski atalarımızdan günümüze kadar insan düşünme süreçlerinin zaman içindeki gelişimini ifade eder. İnsan düşüncesinin evrimi çalışması, psikoloji, antropoloji, nörobilim ve felsefe içinde olmak üzere çok çeşitli alanları kapsar.

Bu metni hazırlarken şöyle bir ifade kullanmayı düşünüyordum: 'Sahip olduğumuz her şey insan düşüncesinin ürünüdür.' Ancak kaynakları araştırmaya başladığımda başka birinin de benzer bir ifade söylediğini gördüm. Amerikalı antropolog James Deetz (Not) zaten şöyle demişti: ‘Dünyamız düşüncelerimizin ürünüdür.’ Bu bana 'Güneşin altında söylenmemiş hiçbir şey yoktur' klişesini anımsattı. Bundan çıkardığım ders şu oldu: bir konuda iyi bir araştırma yapabilmek için o konuda daha önce yapılmış farklı türdeki çalışmaları bulup değerlendirmenin gerektiğini bir kere daha anladım.

İnsan Düşüncesinin Başlıca Kilometre Taşları

İnsan düşüncesi, evrimin çeşitli aşamalarında milyonlarca yıl boyunca gelişen karmaşık ve devam eden bir süreçtir. İnsan düşünce gelişiminin kesin zaman çizelgesi ve mekanizmaları hala bilimsel bir tartışma konusu olsa da bugün düşünme biçimimizi biçimlendirmede rol oynayan birkaç temel etmen vardır. "İnsan düşüncesi"nin nasıl tanımlandığına bağlı olacağından, insan düşüncesinin evrimiyle ilgili en eski gelişmeyi kesin olarak saptamak zordur. Bununla birlikte, ana çizgileriyle insan düşüncesinin gelişim aşamaları şöyle özetlenebilir:

1.     Dikkat, bellek, algı gibi temel bilişsel yeteneklerin ortaya çıkışı;

2.     Karmaşık fikirleri ve soyut kavramları iletmek, bilgi ve kültürün kuşaklar boyunca aktarılmasına yol açan dilin gelişimi;

3.     Kültür, teknoloji ve bilimsel bilginin büyümesiyle bağlantılı olan daha karmaşık problem çözme, eleştirel düşünmeye yol açan soyut akıl yürütmenin ortaya çıkışı;

4.     Bilginin kaydedilmesini ve korunmasını sağlayarak edebiyat, felsefe ve bilimin gelişmesine yol açan yazılı dilin yaratılması;

5.     Gözlem ve deneye dayalı olarak doğal dünyayı anlamanın yeni bir yolunu başlatan bilimsel devrim;

6.     Teknoloji, ulaşım ve iletişimde önemli ilerlemelere yol açarak insanların yaşama ve çalışma biçimini değiştiren sanayi devrimi,

7.     Bilgiye benzeri görülmemiş erişim ve küresel ölçekte iletişim kurma ve işbirliği yapma yeteneği ile karakterize edilen bilgi çağı;

8.     Matematik, felsefe, psikoloji, nörobilim, insan kültürü, yapay zeka, genetik, sosyal ve bilişsel psikoloji, çevre, vb. biliminin gelişimi.

Bunlardan ilk üçü dünyanın hemen her yerinde zaman içinde özgün olarak ortaya çıkarken dördüncüsünü önce Sümerler (MÖ 3200’ler) birkaç yüzyıl sonra eski Mısırlılar, MÖ 1300’lerde de Çinliler gerçekleştirmiştir. Sonrakiler ise Doğu’nun belli dönemlerde kısmi katkısı ile Avrupa’da gerçekleştirilmiştir. İnsan düşüncesinin en üst düzeyini gösteren son dört aşamadaki başarısı ile Avrupalılar dünyaya egemen olmuşlardır.

Giriş

İngiliz biyologlar Charles Darwin ve Thomas Henry Huxley ve diğer bilginler, maymunlar ve insanlar arasında evrimsel bir ilişki -ortak bir soy- olduğunu savunmuşlardı. Bu iki tür arasındaki evrimsel ayrışma kabaca 15 milyon yıl önce başlamıştı. İnsan düşüncesinin evrimindeki en eski başlangıçlardan biri, iki ayak üzerine kalkmanın bir sonucu olarak ellerin serbest bırakılmasının, yiyecek taşımanın yanı sıra sopa ve diğer silahları tutmak için kullanılmasına yol açmasıydı. Bu da düşüncenin üretildiği beynin büyümesine yol açmıştı. Tümüyle modern insan eli, kabaca 1,5 milyon yıl kadar önce iki türde (Homo ergaster, Homo erectus) evrimleşmiş gibi görünüyor.

'Düşünce', neredeyse tüm insanların, organik varlıklar olarak varoluşlarını aşıp öldükten sonra da sürecek kendileri dışına iletebildikleri bir güçtür. Günümüzde bir bireyin düşünceleri, şu anda benim yaptığım gibi yazılı, basılı ya da elektronik ortamda iletilebiliyor. Bu, 'yazının' icadından önce 'sözlü gelenek' ile ya da sözel olmayan yolla yapılabiliyordu. Sözel olmayan düşünceler 'sanat' ve 'teknoloji' yoluyla iletilebilir. Maddi formda ifade edilen düşüncelerin bilinen en eski örnekleri, bazıları 1,7 milyon yıllık olan "iki yüzeyli taş aletleri"dir. Bu yüzden arkeolojik kayıtların çoğu, tarihsel yazılı kayıtlar gibi, bir "düşünce" kaydıdır.

İnsan Düşüncenin Dışarı Aktarılması ya da Düşüncenin Dışsallaştırılması

Dünyamız düşüncelerimizin ürünüdür. James Deetz

Yapay şeylerin ve sanatın ölümsüzlüğü, karmaşık düşünceleri insan beyninin dışında ifade etmek için eşsiz bir insan yeteneğine dayanır. İnsanların düşüncelerini ifade etme aracı olarak ilk akla dil gelse de insanlar düşüncelerini çok çeşitli araçlarla dışa vururlar. Sözlü ve yazılı dile ek olarak, bu araçlar müzik, resim, dans, jest, mimari, heykel vb. içerir. Düşüncenin dışarı aktarılmasının en önemli biçimlerinden biri teknolojidir. İlk insanlar doğal nesneleri kullanıyordu, son bir milyon yıl boyunca insanlar, kendileri ve çevreleri üzerinde geniş kapsamlı etkilerle giderek daha karmaşıklaşan teknolojiler biçiminde düşüncelerini dışarıya aktarabilme yeteneği geliştirmişlerdir.

Karmaşık düşünce yapılarını (ya da zihinsel temsilleri) yalnızca insanlar beynin dışına yansıtabilir. Yalnızca insanlar, bir şelalenin algılanan ya da anımsanan görüntüsünün resmi ya da sözlü açıklaması gibi yapay (ya da anlamsal) temsillerini oluşturabilir, bunu dışarı yansıtabilir. Günümüzden 1,7 milyon yıl öncesinden beri arkeolojik kayıtlar yapay temsillerle doludur.

İnsanlar, zihinsel temsilleri iletmek ya da dışarıya aktarmada kullanmak için iki özel organ geliştirmiştir: el ve ses yolu. Görünüşe göre el, ilk önce düşünceleri beynin dışına yansıtmak için bir araç olarak gelişti; bu, insanın iki ayağı üzerine kalkmasıyla gerçekleşti, böylece el insan kökenindeki ufuk açıcı bir rol üstlendi.

İnsan düşüncesinin dışarıya aktarılması gelişiminde arkeolojik kayıtlar, gerekli ipuçlarını içerir. Günümüzden yaklaşık 2,5-1,7 milyon yıl önce, Homo cinsinin erken formları, yani insanın uzak ataları, çağdaşları olan maymunların kapasitesinin ötesinde taş aletler yapıyordu.

Düşüncenin dışarıya aktarılmasında bilinen en eski örnekleri, kabaca 1,5 milyon yıl önce, yontma taş nesneler biçiminde ortaya çıkar. Bunlar, arkeologların iki yüzeyli olarak adlandırdıkları her iki taraftan oval bir şekle yontulmuş kaya parçalarıdır. Bilginler (Clive Gamble ve diğerleri) bu ilk araçları iki gözlemle özetliyor: Bunlarla karşılaştıkları sorunları çözüyor, düşüncelerini dışarı aktarıyorlar. Herhangi bir araç kavramları bir araya getirir, bu kavram fikri, tüm iletişimimizin, toplumsal ağlarımızın merkezinde yer alır. İki yüzlü taş aletlerin ortaya çıkışı, J. F. Hoffecker'in proto-zihin olarak adlandırdığı şeyin ortaya çıkışını gösteren, zihnin tarihöncesinde önemli bir olaydı. O andan başlayarak insanlar, kafalarında ürettikleri düşünceleri beynin dışında inşa ettikleriyle somutlaştırmaya başlar. Zihinsel temsiller artık tümüyle beyinle sınırlı değildir. Aynı derecede önemli olan şey, zihinsel temsillerin bir beyinden diğerine iletilebilmesiydi. İnsanlar artık kendilerini yalnızca fiziksel özellikler, organik varlıklarla değil, aynı zamanda gerçek anlamda düşüncelerle dolu bir ortamda bulmaya başlamışlardı.

İnsan Düşüncesinde Eşsiz Olan Nedir?

Leipzig'deki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nde bir araştırma kümesine başkanlık eden Michael Tomasello, üç tür insan bilişi olduğunu, bunlardan yalnızca birinin -bireysel niyetliliğin- büyük maymunlarla paylaşıldığını gösteriyor. İnsan düşüncesinin temelde işbirliğine dayalı olduğu, ortak amaçlılığa dayandığı, oysa diğer primatların düşünmesinin birincil olarak rekabetçi ve bireysel amaçlılığa dayalı olduğu sonucuna varıyor. Buna paylaşılan niyetlilik hipotezi adını veriyor. Avcı-toplayıcı atalarımızın, avlanma ve leş yiyicilikte küçük ölçekli, temelde ikili işbirlikleri geliştirerek kendilerini diğer primatlardan ayırdıklarını savunuyor. Bu işbirlikçi adım, yaklaşık 2 milyon yıl önce ilk homininlerin ortaya çıkışından hemen sonra başladı.

İnsan nüfusu boyut olarak artıp birbirleriyle rekabet etmeye başladıkça, küme yaşamı bir bütün olarak büyük bir işbirlikçi etkinlik haline gelmekle çok daha büyük, daha kalıcı bir paylaşılan dünya (yani bir kültür) yarattı. Bir kültürel kümenin tüm üyeleri arasında ortaya çıkan küme zihniyeti, kültürel gelenekler, normlar, kurumlar aracılığıyla ortak kültürel taban oluşturma konusundaki yeni bir yeteneğe dayanıyordu. Dil de bu dönemde gelişmiştir. İnsan dili, modern biçimini 100.000 ila 50.000 yıl önce almış olsa da 700.000 yıldan daha önce ortaya çıkmıştı.

İnsanın Üç Önemli Becerisi

İngiliz arkeolog ve antropolog Clive Gamble ve diğerleri, "Bizi gerçekten insan yapan nedir?" diye soruyor ve insanın evrimini incelemedeki en büyük sorunlardan birinin kendimizi tanımlamamız olduğunu söylüyorlar. İsveçli botanikçi ve zoolog Carl Linnaeus (1707-78), türümüzü bilge Homo sapiens olarak etiketleyip ‘Nosce te ipsum' (Kendini bilen insan) olarak nitelendirdi: Kendimizi bir tür olarak bilmemiz gerekiyordu. Arkeologlar, avlanma ve dini içeren etkinliklerin yanı sıra süs eşyaları, sanat gibi öğelerin kontrol listelerini hazırlayarak hominin atalarımızı ayırırlar.

Üç temel yetkinlik, el baltaları olarak bilinen ayırt edici taş aletler, ateş ve dildir. Ateş, homininlerin maddeyi dönüştürmesini sağladı; aynı zamanda insanların bir araya geldiği yerlerin ve günün saatlerinin havasını değiştirerek toplumsal etkileşime bir ivme kazandırdı. Dil, dinleme ve iletişim becerilerini geliştirmiş, toplumsal yaşamın temelini daha da değiştirmiştir. Konuşma ayrıca, eylemlerini tahmin etmek için başkalarının düşüncelerini okuma zihinselleştirme becerisinin geliştirilmesinde çok önemli bir rol oynadı. El baltaları, alet yapan başka hiçbir hayvanda bulunmayan dikkat, konsantrasyon, kesinlik düzeylerini gösterir. Her üç yetkinlik de 2 milyondan 0,5 milyon yıl öncesine kadar uzun ama kritik bir dönemde evrimleşen hominin gelişmesine ışık tutuyor.

İnsan Düş Gücünün Evrimindeki Adımlar

İngiltere'deki Reading Üniversitesi'nde arkeolog olan Steven Mithen, Homo sapiens'in yaratıcı düş gücünün, biyolojik ve kültürel evrimdeki yedi önemli gelişmenin tanımlanabileceği uzun bir evrimsel tarihin ürünü olduğunu savunuyor: Zihin kuramının evrimi kapasiteler, ayırt edici bir insan yaşam öyküsü ve alana özgü zekalar, müziğin, dilin ve bilişsel akışkanlığın kökeni, zihni maddi kültürün genişletmesi ve yerleşik tarım topluluklarının ortaya çıkışı. S. Mithen, insana özgü yaratıcı düş gücünün evrimsel tarihi sürecinde yedi kritik adımın tanımlanabileceğini savunuyor. Bunlar;

1. Bir zihin kuramı, 6.0-1.8 milyon yıl önce: Zihin kuramı genel olarak bir bireyin, diğer bireylerin kendisininkinden farklı düşünce ve inançları olduğunu bilme yeteneği olarak anlaşılır. İnsanlarda görülen tam gelişmiş zihin kuramı kapasitesi, yaklaşık altı milyon yıl önce ortak insan-şempanze atasından ayrıldıktan sonra gelişmiştir. Bir inanca sahip olmakla, kişi tek bir niyet düzeyinde olur. Eğer senin inancınla ilgili bir inancım da olursa, ikinci bir niyet düzeyinde olurdum. Eğer senin inandığın bir üçüncü kişinin inandığı şeye ilişkin bir inancım da olursa, üçüncü bir niyet düzeyinde olurdum. Ve benzeri.

2. İnsan yaşam tarihinin evrimi, 2.0-0.1 milyon yıl önce: Yaşlılar, bilginin genç kuşaklara aktarılmasında kilit bir rol oynar, fikirleri formüle ederken uzun erimli deneyimlerden yararlanabilirler. Tümüyle modern insan yaşam-tarih modelinin, diğer hominlerden ayrılmasından sonra uzun bir çocukluk dönemiyle evrilmesi yalnızca Homo sapiens soyunda oluşmuş olduğu sanılıyor.

3. Alana özgü zekalar, 2.1-0.25 milyon yıl önce: İnsanın yaratıcı düş gücü, yeni fikirler ve içgörüler yaratmak için farklı bilgi türlerini ve düşünme biçimlerini birleştirme yeteneği olarak kabul edilir. Zihin kuramı, diğer insanların zihinleri/düşünceleri olduğu, bu zihinlerin kişinin kendisininkinden farklı arzu ve inançları içerebileceğini anlaması özel sinir ağlarının varlığına dayanır. Bu sinir ağları muhtemelen bu özel amaç için evrimleşmiştir/gelişmiştir, zihinsel modül olarak adlandırılır. Müzik, dil ve matematik, farklı zihinsel modüllere dayanıyor gibi görünür, çünkü bu kapasitelerden herhangi biri kaybolabilirken diğer zihinsel kapasiteler etkilenmeden bırakılabilir.

4. Dilin ve müziğin kökeni, 250 000-100 000 yıl önce: Arkeolojik kayıtlar, dilin yalnızca Homo sapiens ile sınırlı olduğunu gösteriyor.

5. Bilişsel akışkanlık, 250.000-100.000 yıl önce: İnsanlar, bilgi depolarını ve daha önce izole edilmiş zekalardan gelen düşünme biçimlerini bütünleştirerek yeni türde düşünceler üretebildiler. Bu, yeni kültürel davranış biçimleriyle sonuçlandı. Bilişsel akışkanlık, metaforik ve sembolik düşünce için olanak sağlamakla sanatın, dinin ve bilimin gelişmesine yol açtı.

6. Genişletilmiş zihin, 250.000 yıl öncesinden günümüze: Bilişsel akışkanlığın olanaklı kıldığı türden düşünceler, insan belleğinin güçleri sınırlı olduğundan, zihinde sağlam bir evrimsel temel gerektiriyordu. Bu nedenle bu düşünceler etkili bir şekilde manipüle edilebilir, iletilebilirdi. Ancak bu tür düşüncelerin maddi kültüre, önce heykel ve resimlere, sonra da yaklaşık 5.000 yıl önce yazıya dönüştürülmesiyle sürdürülebilirdi.

En çarpıcı örnek, farklı bilgi türlerinin birleşimini gerektiren dinsel varlıklara ilişkin fikirlerdir. Tipik olarak dinsel geleneklerle ilişkilendirilen geniş ritüeller, heykeller, kutsal yazılar ve binalar yelpazesi, ilgili dinsel düşünce düzeneğinin temel bileşenleri olarak görünmeye başlar. Bu, genel olarak genişletilmiş zihin olarak bilinen şeyin bir yönüdür, insan belleğinin ve hesaplamalı düşüncenin sınırlarını aşmanın bir yolu olarak maddi kültürün kullanımını içerir. Zihnin bu maddi kültürel uzantıları, mimarlık, teknoloji ve giysilerin insanın fiziksel ve fizyolojik kapasitelerini genişletme biçiminin bilişsel eşdeğerleridir. Maddi kültürü uygulamanın bu yolu, bilişsel akışkanlığın bir sonucudur. İnsanın düş gücünü önemli ölçüde artırır. Fikirlerin ortaya çıkarılmasını, ardından kuşaklar boyunca iletilmesini sağladığından, doruk noktasına yazı ile ulaştı.

7. Yerleşik tarım yaşam biçimleri, 11.600 yıl öncesinden günümüze: Yerleşik ve çiftçi yaşam biçimleriyle birlikte yazının icadı için uygun koşullar ortaya çıktı. Bu yaşam tarzları, başlangıçta bir kayıt tutma aracı olarak ortaya çıkan bir iletişim biçimi olarak yazıya yönelik ekonomik ve toplumsal gereksinimi yarattı. Çiftçiliğin yerleşimcilikle birleşmesi en dikkate değer kültürel etkiler yarattı, uygarlığın yükselişiyle sonuçlandı.

Yaratıcı Düşünce Patlaması

Amerikalı biyolog ve doğa bilimci Edward O. Wilson, Dünyanın Sosyal Fethi (The Social Conquest of Earth, 2012) adlı kitabında, küresel fetih yeteneği olan Homo sapiens nüfuslarının Afrika kıtasından kopup kuşaktan kuşağa amansız bir dalgayla Eski Dünya’nın her yerine yayıldığını yazıyor. İlk başta neredeyse fark edilmeden, ama orada burada hızlanarak, giderek daha karmaşık kültür biçimleri yarattılar. Sonra jeolojik standartlara göre birdenbire tüm ilerlemelerin en büyüğü gerçekleşti. Neolitik şafağında birçok yerde, avcı-toplayıcılar tarımı icat ettiler, köyler kurdular. Bu dönemdeki kültürel evrim (kimyadan bir terim ödünç alırsak) otokatalitik idi: her ilerleme, diğer ilerlemeleri daha olası duruma getiriyordu. Kaydedilen tarihin ilk yüzyıllarına gelindiğinde, yenilikler hem Eski hem de Yeni Dünyalarda kıtalar arasında ileri geri hızla yayılıyordu. Ancak, Avrasya’nın merkezi, dünyayı değiştirecek olan sürecin doruk noktasına ulaştığı yerdi.

Tarım Yaşam Biçiminden Önce İnsan Düşüncesi

İngiliz tarih profesörü Felipe Fernández-Armesto, bir fikir ne kadar uzun süre ortalıkta dolaşırsa, dünyayı değiştirmek için o kadar çok zamanı olduğunu söylüyor. Bu nedenle, en etkili fikirleri belirlemek için yeniden kurabileceğimiz, düşleyeceğimiz en eski geçmişle başlamalıyız. Kısmen kanıtların kaybolması, kısmen de fikirler ve içgüdülerin kolayca karıştırılması nedeniyle, uzak geçmişteki fikirleri derlemek zordur. Fikirler zihinde doğar, sanat, yazı, vb. yolla dışarıya aktarılır.

Kimileri, fikirler tarihinin belirgin başlangıç noktasının geçmişte, eski Yunan'daki MÖ 1. binyıldan daha derin olmadığını varsayar. Ancak onların katkıları insanlık öyküsünde çok çok sonradır. Homo sapiens, eski Yunanlar sahneye çıkmadan önce yaklaşık 200.000 yıldır ortalıkta dolanıyordu, doğallıkla birçok düşünce çoktan gerçekleşmişti. Dünyanın en iyi fikirlerinden birçoğu binlerce yıl önce ortaya çıkmıştı.

Uzak geçmişte ortaya çıkan fikirlerin neler olduğuna ilişkin güvenilir kayıtlar arıyorsak, öyküye yazının kökenleriyle başlamalıyız. Fikirler, insanlar görüş ve deneyim alışverişinde bulunduklarında çoğalır, böylece bazı dönemler, yerler - antik dönemde Milet (İyonya), Rönesans döneminde Floransa (İtalya) ya da herhangi bir kültür kavşağı gibi - yaratıcılık açısından diğerlerinden daha üretkendir.

Her durumda, Buzul Çağı'ndan günümüze yazı olarak kolayca tanıyabileceğimiz hiçbir şey kalmasa da temsili semboller 20-30 binyıl öncesinin sanatında şaşmaz bir açıklıkla ortaya çıkıyor. Avcı-toplayıcının bıraktığı eserler, yaratıcı beyinler için ipuçlarıdır. Yaklaşık 70 binyıl öncesinden orada burada kıt olarak, yaklaşık 40 binyıl sonrasından beri de bolca bulunan sanat eserleri, Buzul Çağı insanlarının gördüklerini nasıl yeniden tasavvur ettiklerine ilişkin ipuçları veren bir semboller repertuarı sergiliyor.

Buzul Çağı'nın politik düşüncesine zorlukla erişilebilirse de önderlik, genel düzen fikirleri ve politik ekonomi üzerine bir şeyler söylemek olanaklıdır. Açıkçası, erken Homo sapiens'in önderleri vardı. Ancak politik devrimler, yetki verme, şefleri seçme yollarını çoğalttı. Buzul Çağı resimleri ve oymaları, yeni politik düşünceyi ortaya koyuyor, örneğin karizmayı kaba kuvvete, ruhsal olarak yetenekli olanı fiziksel olarak güçlü olana tercih ettiği yeni önderlik biçimlerinin ortaya çıkışı gibi.

Şamanların muazzam bir toplumsal etkisi vardı. Ruhlarla temas halinde olan seçkin bir kümenin iyiliği için, insanlar armağanlar, saygı, hizmet ve itaatle ödeme yaparlardı. Sonuç olarak, ilahi olana özel erişim, güçlü ve kalıcı politik meşruiyet biçimlerinin önemli bir parçası olmuştur. Peygamberler bunu iktidar iddiasında bulunmak için kullanmışlardır; krallar kutsallığı aynı yollarla etkilemiştir. Sümerler döneminde (MÖ 3-2. binyıl) tanrılar, mesken tuttukları kentlerin yöneticileriydi.

Buzul Çağı'nın son bin yılında bilişsel arkeoloji, başka bir yeni önderlik türünün ortaya çıktığını ortaya koyuyor; bu kalıtım kavramıydı. Tüm insan toplumları, güç, zenginlik ve rütbenin çatışmaya yol açmadan nasıl devredileceği sorunuyla karşı karşıyadır. Kalıtım, ardıl anlaşmazlıklardan kaçınmanın ya da söz konusu anlaşmazlıkları sınırlamanın bir yoludur. Geçmişin çoğu için (aslında yirminci yüzyıla kadar) kalıtım, yüksek yönetme/komuta düzeylerine giden normal yoldu.

Tarımcılık, çiftçilik büyük bir devrimdi, doğal olarak, bir anda değil, insanların diğer hayvanlar ve bitkilerle belirli ortamları paylaştığı, karşılıklı bağımlılık ilişkisi geliştirdiği aşamalı bir birlikte evrim sürecinde gerçekleşti. Tarım büyük fırsatları ateşledi. Böylece seçkinlerin, düşünmeye ayırmak için her zamankinden daha çok zamanları oldu. Çiftçilik kentleri mümkün kıldı. Kent, insan zihninin çevreyi değiştirmek için tasarladığı en köktenci bir araçtı.

Buluşların Buluşu

İngiliz doğu bilimci (oryantalist) tarihçi H. W. F. Saggs, Yunanistan ve Roma'dan Önce (1989) adlı eserinde ‘Hiçbir icat, insanlığın ilerlemesi için yazıdan daha önemli olmamıştır’ der, Çek arkeolog oryantalist tarihçi Petr Charvát buna ‘icatların icadı’ adını verir. İlerleme tarihi yazmaktan daha önemli, dahası daha temel olan şey, dört tekerlekli arabayı da Sümerlerin icat etmiş olmasıdır. Amerikalı Sümer ve Sümer dil uzmanı Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar adlı eserinde Sümer kil tabletlerinin çevirilerinde keşfedilen en az yirmi yedi "tarihsel ilk" belirledi. İlk okullar, ilk tarihçi, ilk ilaçlar kitabı, ilk saatler, ilk kemer, ilk yasa, ilk kütüphane, ilk çiftçi almanağı, ilk iki meclisli kongre. Sümerler ilk atasözlerini ve masalları kaydettiler, ilk destan edebiyatı ve ilk aşk şarkılarını oluşturdular. Bu dikkate değer yaratıcılık patlaması uygarlık dediğimiz olguyu gerçekleştirdi.

Amerikalı profesör Michael Horace Barnes'ın vurguladığı gibi, Homo sapiens olarak başlangıcından bu yana, yaşamımızı adlandırmak, yorumlamak ve yönetmek için dili kullandık. Sonra MÖ 4. binyılda Sümer'de okuryazarlık ortaya çıktı. Diğer kültürler Sümer yazısını miras aldı, geliştirdi ya da kendi yazısını icat etti. Okuryazarlık, insanların fikirleri kodlamasını ve saklamasını, uzaktaki yabancılara iletmesini, sonraki kuşaklara bırakmasını ve karşılaştırma için düşünceler biriktirmesini sağlayarak insan dünyasını değiştirir. MÖ 6. yüzyılda, birçok büyük kültür, yansıtıcı biçimde açık mantığa doğru bir adım daha attı. Evrensel ve güvenilir mantıksal bilgi arzusu ortaya çıkar çıkmaz, bir çeşit kuşkuculuk da ortaya çıktı. Kuşkucular, fikirlerimiz, bizim fikirlerimizdir, ebedi ve mükemmel gerçek değildir diyerek insan bilgisinin yanılabilir karakterini gösteriyorlardı.

Arkaik kültür, adeta kültürün "arada kalmış" iki aşamasını içerir; ilkel yiyecek arama kültürleri ile okuryazar klasik kültürler arasında yer alan erken ve geç arkaik aşamalar. Arkaik kültürün her aşaması, insan meselelerinde büyük bir devrimin sonucudur. İlki, Neolitik tarım devrimini izler; ikincisi, okuma yazma devrimini.

MÖ 3200'den sonra okuryazarlık ortaya çıktığında, kültürlerin bilişsel tarzları üzerinde daha da güçlü bir etkisi oldu. İlkel insanlar gerçeklik duygularını nispeten kısa halk hikayeleri ve şarkılarla ifade ederler. Okuryazarlık, bu kısa formülasyonları daha uzun ve daha karmaşık bir şekilde kurgulanmış büyük mitlerle değiştirmeyi olanaklı kıldı, en azından çok daha kolaylaştırdı. Bu, ifade tarzında bir değişiklikti. Toplumların evrimine ilişkin birçok tanım, ekonomik, politik ya da toplumsal gelişimin oldukça kesin aşamalarını detaylandırmıştır.

Eksen Çağı

Aydınlanmanın kozmopolitizminin sona ermesinden sonra, Batılı benzersizlik ve üstünlük, Batılı öz-anlayışın sağlam özellikleri haline geldi. Alman filozof G. W. Friedrich Hegel'in "Doğulu felsefe tarihinden dışlanmalıdır" sözü ve Alman tarihçi Leopold Ranke'nin dünya tarihini anlamak için 'ebedi durağan halklardan başlanamaz' yankısı, tarihsel disiplinlerde egemen hale gelen bir kanaatin iki önemli örneğidir. Dünya felsefesi ve dünya tarihi Batılı olmuştur. Bu zihniyetin üstesinden gelmek için çok az ciddi girişimde bulunuldu. Hegel ve Ranke'nin "Doğu" görüşüne açıkça karşı çıkanlardan biri, Alman akademisyen Karl Jaspers'ın "Eksen Çağı" kuramıdır.

Avrasya'nın önemli bölgelerinde Eksen Çağı, MÖ 1. binyılın ortaları, insanlık kültürel tarihinde önemli bir geçişi gösteriyor. Edebiyat, felsefe, dahası teolojideki belirli metinlere klasikler olarak göndermede bulunmak yaygınlaştı. İlk klasikler MÖ 1. binyılın ortalarında ortaya çıktı. Kutsal kitap yazan (kanonik) İbrani peygamberler; Yunan felsefesinin ana metinleri, Çin düşüncesinin ilk metinleri; erken Hint metinleri ve öğretileri. Ancak bunların birçoğu sözlü olarak oluşturuldu, bir süre yazıya dökülmedi. Örneğin ilk İbranı kutsal metinleri Musa’dan 800 yıl kadar sonra Babil Sürgünü sırasında MÖ 6. yüzyılda Babil’de yazıldı.

Eksen Çağı'nın, oldukça farklı dört toplumdaki merkezi özelliği, temsili ya da dünya görüşü devrimiydi. Bu toplumların her biri, önemli ölçüde okuryazarlığa, mevcut bir bürokrasiye ve temel bir toplumsal kurumlar çerçevesine ulaşmıştı; genellikle modern dünyanın en başarılı ve kalıcı din ve felsefelerinin doğuşu ve sistematik bilim ve felsefenin başlangıcı ile ilişkilendirilir.

Dönemin ayırt edici özelliği, yalnızca efsanevi anlatıların yer değiştirmelerini ve çeşitlemelerini içeren düşünce biçimlerinin değil, aynı zamanda insan toplumunun mevcut uygulamalarının sınırlarını aşan yeni düşünce biçimlerinin ortaya çıkmasıydı.

Eksen Çağı, sistematik analizin tam resmi uygulamasının başlangıcıdır; bir durumun artılarını ve eksilerini tartar, kanıtlara uyduklarını görmek için bunları kanıtlarla ve ne kadar mantıklı bir şekilde bir araya gelebileceklerini görmek için birbirleriyle karşılaştırır. Bu, İsviçreli psikolog Jean Piaget'nin bilimsel rasyonalite ile ilişkilendirdiği resmi işlemsel düşünce olarak sınıflandırdığı düşünce tarzıdır. Kanadalı ilahiyatçı filozof Bernard Lonergan, kuramdan fikirlerin mantıksal tutarlılığını anlama kaygısı olarak söz eder. Amerikalı psikolog Karen Kitchener, kişinin kendi fikirlerini tutarlılık ve geçerlilik açısından inceleme pratiği olan üstbiliş[1] olarak adlandırır. Rasyonalist bir düşünce tarzıdır çünkü 'uygunluk', fikirlerin kanıtlarla ne kadar iyi uyduğuna ve fikirlerin birbirleriyle tutarlı bir şekilde ne kadar iyi uyduğuna ilişkin ölçütlere dayanır. Tüm gerçekler ve fikirler arasında güvenilir bir tutarlılık olması gerektiğini varsayar. Bu bir anlaşılırlık varsayımıdır.

"Uygunluk" ölçütünde ima edilen bu anlaşılırlık varsayımı, bir kişiye geleneksel inançları yargılamak için entelektüel olarak duracağı bir dayanak verir. Herhangi bir toplumda ya da herhangi bir geleneksel inanç ve uygulamalara meydan okuyan bireyler ortaya çıkabilir, ancak genel olarak, ilkel toplumlar geleneği gerçek olarak kabul eder.

Bu konuda Eski Yunanlar, Çinliler ve Hintlileri karşılaştırdığımızda özet görünüm şöyledir: Eski Yunanlar mantık konularını diğer ikisine göre daha çok izlemiş olabilir. Hintliler, varlığın metafizik yapıları üzerinde diğer ikisine göre daha büyük bir görüş birliği sağladı. Çin, diğer ikisinden daha arkaik düşünce alışkanlıklarını sürdürdü. Bununla birlikte üçü de düşünceyi evrenselleştirmeye, bir Temel İlke aramaya, dil kullanımını analiz etmeye yeni bir ilgi gösterdi. Üçü de daha analitik, sistematik bir ifade tarzı kullanmayı gerekli buldu. Üçü de resmi işlemsel düşünce için doğuştan gelen insan kapasitesini daha fazla kullanmanın yollarını geliştirdi ya da ödünç aldı.

Felsefenin ve Bilimin Başlangıcı

Felsefenin temel sorusu, Tanrı'dan farklı olarak insanın ölümlü olduğu, uzay ve zamanla sınırlı 'sonlu bir varlık' olduğu, ayrıca insanın sınırlarının farkında olan tek yaratık olduğudur. Sonuç olarak, rahatsız edici ve neredeyse hayal bile edilemeyecek olan bu durumu düşünmekten kendini alıkoyamaz.

Tanrısız bir kurtuluş arayışı, her büyük felsefe sistemin özünde yer alır, bu onun temel ve en son hedefidir. Bu, gerçeklik ya da böyle şeyler (genellikle kuram olarak adlandırılan) ve ne olmalı ya da ne olması gerektiği (ahlak ya da etik olarak adlandırılan) üzerinde derinlemesine düşünülmeden gerçekleştirilemez.

Ölümlülük olgusunun ölümlülük farkındalığımızla birleşimi, felsefenin tüm sorularını içerir. Bir düşünce sürecinin sonucu, bir refleksten çok bir yansımadır. Fransız akademisyen Luc Ferry’ye göre bu düşünce sürecinin üç farklı aşaması vardır: kuramsal bir aşama, ahlaki ya da etik bir aşama, kurtuluş ya da bilgelik olarak taçlandıran bir sonuç.

Felsefenin ilk görevi, içinde yaşadığımız dünya üzerine bir fikir edinme çabası olan kuramın görevidir. Felsefe, bilginin doğasını tanımlamaya, onun yöntemlerini ve sınırlarını anlamaya çalışır. Dünyanın doğası ve onu anlamak için insan olarak elimizde bulunan araçlar, felsefenin kuram yönünün esaslarını oluşturur. Bu soru felsefenin kuramsal değil pratik olan ve genel olarak etik ile ilgili olan bölümünde ele alınır. Bu sorular ve benzer nitelikteki diğerleri bizi felsefenin kurtuluş ya da bilgelik en son sorusuna değinen üçüncü boyutuna getiriyor. Eğer felsefe, bilgelik (sophia) sevmek (philo) ise, bu noktada tüm felsefi anlayışı aşan bilgeliğe yol açmalıdır.

Tarihçilerin çoğu, felsefenin MÖ 6. yüzyılda İyonya'da başladığı konusunda hemfikirdir. Felsefe neden İyonya’da doğdu?

Birincisi, İyonya aydınlanması öncesindeki antik çağın tüm uygarlıklarda din, felsefenin yerine geçmişti. Kent devletinin politik örgütlenmesi, rasyonel araştırmanın dini inançtan kurtulmasında bir rol oynadı. Seçkinler arasında, eşi benzeri görülmemiş özgürlük ve düşünce özerkliği tercih edildi, onların meclislerinde yurttaşlar, kesintisiz kamusal tartışma, müzakere ve tartışma alışkanlığı kazandı.

Felsefenin birincil görevi, dünya üzerine neyin içsel olduğunu, diğer bir deyişle neyin en gerçek, en önemli, en anlamlı olduğunu algılamaktır. Stoacılık geleneğinde, dünyanın en içteki özü uyumdur, düzene kozmos terimiyle göndermede bulunulmuştur.

Kozmos fikri, tüm evreni hem düzenli hem de canlıymış gibi düşünmemiz gerektiği anlamına gelir. Yunanların ilahi (teon) adını verdikleri şey, bu kozmos, evrenin bu düzenli yapısıdır, (Yahudilerde ve Hıristiyanlarda olduğu gibi) evrenden ayrı veya onun dışında, eylemden önce var olan ve yaratılış eylemden sorumlu bir Varlık değildir. Örneğin, fizik, astronomi, biyoloji gibi, evrenin bir bütün olarak "iyi yapılmış" olduğunu gösteren bilimlerin incelenmesi yoluyla, ayrılmaz bir şekilde şeylerin doğal düzenine yakalanmış olan bu tanrısallıktır: düzenli hareketten gezegenlerin en küçük organizmalarına kadar.

Mantığa götüren süreç, Eksen çağında (MÖ 1. binyılın ortalarında), Hindistan, İyonya ve Çin'deki öğretmenlerin pratik retorik dersleri tasarlamaya çalıştıkları zaman başladı: mahkemelerde nasıl savunma yapılır, elçilik heyetlerinde nasıl tartışılır, karşıt düşüncedekiler nasıl ikna edilir, hükümdarlar nasıl övülür. Aklın doğru kullanımına ilişkin kurallar, bu ikna sanatının bir yan ürünüydü.

Dünyayı incelemeye yönelik ilk girişimler pragmatik amaçlar için yapılmış gibi görünüyor. İlk uygarlıkların, tıbbi amaçlar için kullanılabilecek bitkiler ve diğer doğal şeyler (hayvan ya mineral) üzerine bazı bilgileri olduğuna ilişkin kanıtlar vardır. Daha da etkileyici olanı, Sümerliler (daha sonra Babilliler) gök cisimleri üzerine ayrıntılı gözlemler yaptılar, Stonehenge gibi tarihöncesi yapıların en azından kısmen, güneş veya ay ya da her ikisinin döngülerindeki kesin anları ortaya çıkarmak için inşa edildiğini yadsımak olanaksız görünüyor.

Bununla birlikte, görünüşlerin ardında neler olup bittiğine ilişkin ilk açıklama girişimlerinin hepsi bir tür insanmerkezciliğe dayanıyor gibi görünüyor. Doğal dünyayı natüralist terimlerle açıklayanların en eskileri, İyonyalılar idi. Onlar sistematik düşünce yollarını geliştiren ilk düşünürler olarak görülüyor, dahası bu düşünme biçimlerine felsefe adını verdiler.

Doğa olaylarını bildiğimiz doğal terimlerle açıklamaya odaklanan ilk düşünür Miletli Thales'tir (MÖ 624-546). Thales ile başlayan dönem, insanlık tarihinde benzersiz bir dönüm noktası olarak görülüyor, bu, modern Batı biliminin tarihsel açıdan sürekli olarak görülebileceği, doğanın felsefi araştırmasının gelişmesine yol açacaktı.

Parmenides'in üzerinde ısrar ettiği soyut rasyonalist bilgi yaklaşımını Platon savunurken, Empedokles'in daha gerçekçi, sağduyulu yaklaşımını Aristoteles savunacaktı. Dünyanın büyük dinlerinin kurucularını bir kenara bırakırsak, o zaman bu iki filozof, dünya tarihinde şimdiye kadar açık ara en etkili düşünürler olduklarını kanıtladılar. Kendi zamanlarından 19. yüzyıla kadar tüm Batı kültürü üzerinde büyük bir etkileri oldu. Başka hiçbir laik düşünür, sonraki düşünce veya kültür için aynı düzeyde yararlılığa yaklaşamaz. Yirminci yüzyıl İngiliz matematikçi filozof Alfred North Whitehead, bir keresinde Batı felsefesi tarihinin Platon'a yazılmış bir dizi dipnottan başka bir şey olmadığını söylemişti. Luc Ferry’nini dediği gibi entelektüel tarih üzerine ne kadar çok şey öğrenirseniz, Whitehead'in görüşüne katılmamak o kadar zor olur.

İnsan etkinliğinin en yararlı alanı olan bilimin (başlangıçta scientia = bilgi) genellikle İyonya'da başladığı düşünülür. Avusturyalı fizikçi ve bilim kuramcısı Erwin Schrödinger'e göre, Bilim'in İyonya'da başlamasının üç ana nedeni vardı. Birincisi, bölge genellikle özgür düşünmeye düşman olan güçlü bir devletin sınırları içinde değildi. İkincisi, İyonyalılar, güçlü ticaret bağlantıları olan, Doğu ile Batı arasında yer alan denizci bir halktı. Ticari değişim, genellikle pratik sorunların (navigasyon, ulaşım, su temini, el sanatları teknikleri, vb.) çözülmesinden kaynaklanan fikir alışverişinde her zaman temel güçtür. Üçüncüsü, bölge "rahiplerle dolu" değildi; Babil'de ya da Mısır'da olduğu gibi, statükoda kazanılmış bir çıkarı olan kalıtsal, ayrıcalıklı, rahip bir kast yoktu.

Bugünkü anlamıyla ilk bilgin Miletli Thales'ti. Ancak bilim, bizim kullandığımız biçimiyle ilk olarak 19. yüzyılın başlarında kullanılan modern bir sözcüktür; aslında hem bilimin hem de felsefenin içinden çıktığı soruları sordular. Thales, evrenin kökeni ve doğası üzerine spekülasyon yapan ilk kişi değildi, ancak "fikirlerini mitolojik değil mantıksal terimlerle ifade eden" ilk kişiydi.

Kimilerinin İyon Pozitivizmi, İyon Aydınlanması dediği şey, İyonya'da yansımanın doğuşu ikili bir biçimde gerçekleşti: bilim, felsefe. Thales, Anaximander ve Anaximenes, en eski bilimcilerin yanı sıra en eski filozoflar olarak kabul edilir. Hem bilim hem de felsefe, zaman verildiğinde anlaşılabilecek doğal bir düzenin parçası olan mantıklı bir kozmos olduğu fikrinden doğmuştur. İngiliz antik bilim ve tıp tarihçisi Geoffrey Lloyd ile Amerikalı Sinolog ve tarihçi Nathan Sivin, filozofların doğa kavramını "ozanlara, dini önderlere karşı üstünlüklerinin altını çizmek için" icat ettiklerini söylüyorlar.

Araştırıcılar, Eski Yunanların kendilerinin büyük ölçüde dışarıdan etkilendiğini savunurlar. İlk kez 1984'te Alman tarihçi Walter Burkhart, Ortadoğu uygarlıklarının Yunan yaşamının ve düşüncesinin nasıl biçimlendirdiği bir dizi örnekle ortaya koydu. İngiliz filolog ve klasikler uzmanı M. L. West, Sümer Gılgamış Destanı ile Homeros’un İlyada ve Odysseus arasında ve Sappho ile Babil şiirleri arasında yoğun bir örtüşmenin olduğunu doğruladı.

Kökeni ne olursa olsun, fikir devrimi beş temel unsurdan oluşuyordu: politika ve etik birbirinden ayrıldı; tek gerçek yaşam içsel olanıdır; etik, bireyin etiğidir, mahremiyet konusunda yeni bir değere yol açar ve bu da özgürlüğün ana fikirlerinden birine yol açar; politika geriletildi.

Modern Felsefenin Doğuşu

Modern dünya, eski kozmolojinin çöküşünden ve yeni bir dinsel otorite sorgulamasından, en sonunda Avrupa'da gerçekleşen insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir bilimsel devrimden doğdu. Başka hiçbir uygarlık bu kadar köktenci bir altüst oluş yaşamadı.

Bu altüst oluş Kopernik'in 1543'te Gök Cisimlerinin Devinimleri Üzerine adlı çalışmasının yayımlanmasıyla başladı, 1687'de Newton'un Principia Mathematica'sı ile sürdü, Descartes'ın Felsefe İlkeleri (1644) ve Galileo'nun İki Ana Dünya Sistemine İlişkin Diyalog (1632) adlı eseri ile kabul edildi. Bu dört bilgin, kendilerinden önce hiçbir düşünürün yapamayacağı biçimde düşünce tarihine damgasını vuracak, yeni bir çağ başlatacaktı.

Modern fizik, antik dünya resminin temellerini yok etti, Hıristiyan dininin temellerini önemli ölçüde zayıflattı. Bilim, Kilise'nin akılsızca benimsediği konuları (Dünyanın yaşı, Güneş'le ilişkisi, insanlığın ve hayvan türlerinin doğum tarihi vb.) sorguladı, insanları kuşkucu bir tutum ve dini otoriteye saygı ile uyumsuz eleştirel bir ruh benimsemeye yönlendirdi.

Bilimsel Düşünce ve Bilimsel Devrim

Bilim artık yaygın olarak, şeyleri olduğu gibi ve gerçeğin ne olduğunu telaffuz etmek için en yüksek otorite olarak görülüyor. Günümüzde politik kararlar, mahkemeler, dahası kamuoyu bilimsel otoriteyi kabulleniyor, ancak bu her zaman böyle olmamıştı.

Bir çağdaki bilimsel gelişmeler, daha önce olanlardan kaynaklanmış, ardından sonraki çağda gelişmelere yol açmıştır. Charles Darwin, Natura non facit saltumDoğa sıçrama yapmaz der; aynı şekilde tarihte sıçramalar, kesintiler de yoktur. Amerikalı bilgin J. Henry'ye göre, Copernicus (Kopernik) ve Einstein genellikle geçmişle devrimci kopuşları başlatan kişiler olarak görülürlerse de bu, fikirlerinin daha önce olan hiçbir şeye göndermede bulunmadan tümüyle kendi kafalarından çıktığı anlamına gelmez.

Önce İyonyalı, sonra Antik Yunan düşünürleri dünyayı rasyonel ve doğalcı (doğaüstü olmayan) bir şekilde açıkladılar, yaklaşımları iki binyıldır defalarca benimsendi, uyarlandı. Bu düşüncelerin Rönesans'a kadar gelişiminden sonra varılan aşama tarihçilerin Bilimsel Devrim olarak adlandırdığı olgudur.

"Bilimsel devrim", Kopernik'in 1543'te güneş sistemiyle ilgili kitabının yayımlanması ile yaklaşık 144 yıl sonra, 1687'de Isaac Newton'un Principia Mathematica'sı arasında gerçekleştirilen değişikliklerin, doğa anlayışımızı temelden ve sonsuza kadar değiştirdiği zaman modern bilim doğdu.

Artık ikinci bilimsel devrimle çevrili olarak yaşıyoruz. Bu, yirminci yüzyılın başında kuantumun, genin ve bilinçdışının eş zamanlı keşfiyle başladı. İlk bilimsel devrim, benzer bir dizi eşzamanlı ve eşit derecede önemli olaylardan kaynaklanmıştı. Bunlar, göklerin güneş merkezli görüşünün keşfi, evrensel yerçekiminin tanımlanması, ışığın, boşluğun, gazların, bedenin ve mikroskobik yaşamın anlaşılmasındaki önemli ilerlemelerdi.

Amerikalı tarihçi Harry Elmer Barnes, modern bilimin köklerinin, yalnızca görüş yerine gerçekliğin gerçek bilgisini oluşturan güvenilir evrensel gerçekler için klasik arayışta olduğunu söylüyor. Bununla birlikte, erken klasik zamanlardan beri, farklı kültürlerdeki kuşkucular, kesinlikle kabul edilebilecek evrensel gerçeklerin olduğundan kuşkulanmak için nedenler gösterdiler. Kuşkucular, gerçeğe ilişkin tüm insan yargılarının çeşitli sınırlayıcı koşullara tabi olduğunu gösterdi. Yalnızca iyi test edilmiş olası sonuçlar elde edebiliriz, gerçeğin kendisini değil.

Tarih boyunca, dinsel düşüncenin bilimle birçok türde ilişkisi olmuştur. Hem ilkel hem de arkaik kültürlerde din, bu kültürlerin bilimi olarak adlandırılabilecek şeyden gerçekten ayırt edilemezdi.

Batı'daki bilimsel etkinliğin olağanüstü hızlanması - kabaca Kopernik'in 1543'te güneş merkezli evren teorisini yayınlamasından Newton'un 1727'de ölümüne kadar - bir soruyu gündeme getiriyor: Bilimsel devrim, bir Batı başarısı mıydı? Daha geniş bir dünyaya erişime bağlıydı: merak ve uzun menzilli keşif gezilerinin kayıtları ve haritaları o zamanlar Batılı bilginler benzersiz bir üstünlük sağladı. Ancak bu seferlere Avrupalılar ilham verdi ve öncülük etti. Batı'da bilimsel araştırmanın hammaddesini oluşturan meraklar ve gözlemler, Batılı zihinlerce saptanmış ve Batılı ellerce toplanmıştır. Devrim, yenilenen Avrasya çapındaki temaslar zamanında gerçekleşti. Kopernik, daha önceki Müslüman astronomların kozmosun biçimi üzerine spekülasyonlarından haberdar olmuş ve muhtemelen uyarlamış olabilir. Bilimsel Devrim, yalnızca yararlı ve güvenilir bilginin hızlandırılmış birikimi açısından değil, aynı zamanda Avrasya genelinde potansiyel güç ve zenginlik dengesinde temsil ettiği inisiyatif kaymasıyla da dikkate değerdi.

Bilim için mevcut boş zaman, yatırım ve öğrenilmiş insan gücünü artıran toplumsal değişimler, Batı'da arka planın daha ileri bir parçasıydı. Çoğu Ortaçağ uygulayıcısı din adamıydı. Ancak 17. yüzyılda, aristokrasilerin ekonomik etkinleri çeşitlendikçe, bilim meslekten olmayanlar için saygın bir meslek haline geldi. Kısmen ateş gücünün gelişmesi sayesinde savaş artık onları meşgul etmiyordu. Eğitim soyluluğa giden bir yol oldu. Kaşifler küresel ticaret yollarını açtıkça zenginliğe giden ticari araçların çoğalması, burjuva kuşaklarını aristokratların daha önce uzmanlaştığı hizmet türleri için ve dolayısıyla dolaylı olarak aristokratları bilim için özgürleştirdi.

Bilimsel Devrim'in katı entelektüel kökenleri, kısmen, aşamalı olarak biriken ampirik düşünme geleneğinde yatar. En azından eşit derecede önemli olan şey, sihre olan ilginin ve uygulamanın artmasıydı. Daha önceki çağların bilimi ve büyüsü arasındaki bağlar henüz güçlüydü. Astronomi astrolojiyle, kimya simyayla örtüşüyordu. Daha önce saçma, dinsiz olmakla suçlanan eski büyülü metinler, Hıristiyanlar için yasal okuma haline gelmişti.

Felipe Fernández-Armesto, Eski Yunanlardan daha eski bilgelik arayışında Mısır'ın çekiciliğinin karşı konulamaz ve bilgisinin doğrulanamaz olduğunu söylüyor. Bununla birlikte, güvenilir bir bilgi kaynağı olmayan araştırıcıların, sahte ve aldatıcı bir içgörü kaynağı vardı: Hermes Trismegistos adındaki külliyat, eski Mısırlı olduğu savunuluyor, ancak aslında kimliği belirsiz bir Bizans sahtekarının işiydi. İtalyan bilgin Marsillo Ficino onu 1460'ta Makedonya'dan Medici Kütüphanesi için satın aldığı bir kitap demetinin içinde buldu. Klasik öğrenimin katı akılcılığına bir seçenek olarak bir sansasyon yarattı. Doğayı kontrol etmeye çalışmanın aracı olarak büyü ve bilim arasındaki ayrım neredeyse ortadan kalktı. 16.-17. yüzyıllarda Batı dünyasındaki Bilimsel Devrim'in önde gelenlerinden birçoğu ya sihirle başladı ya da büyüye ilgi duymayı sürdürdü. Johannes Kepler, Prag'daki şatosunda ezoterik sanatları koruyan 'Yeni Hermes' unvanlı Kutsal Roma İmparatoru Rudolf II'nin (1552-1612) çömezlerinden biriydi. Newton yarı zamanlı bir simyacıydı. Gottfried Wilhelm Leibniz, hiyeroglifler ve kabalistik notasyon araştırıcısıydı. Tarihçiler, Batı biliminin Batı geleneğinin rasyonalizminden ve ampirizminden doğduğunu düşünürlerdi. Bu olabilir, ama aynı zamanda Felipe Fernández-Armesto’nun vurguladığı gibi büyüsüye de çok şey borçluydu.

Francis Bacon, bilginlerin gözlemleri genel yasalara dönüştürdüğü yöntemi tasarladı: bir dizi tekdüze gözlemden genel bir çıkarımın yapıldığı ve ardından test edildiği tümevarım. Sonuç, eğer işe yararsa, tahminlerde bulunmak için kullanılabilecek bilimsel bir yasadır.

Yirminci yüzyıl, dünyayı anlamanın tümüyle yeni iki yolunun, görelilik kuramının ve kuantum kuramının ortaya çıkışına tanık oldu. Bu kuramların her birinin savunucuları daha geleneksel fizikten uzaklaştıkça, önceki fiziğe "klasik" olarak atıfta bulunarak yaptıkları kopuşu vurguladılar.

Aydınlanma ve Sonrası

Aydınlanma döneminde yeni düşüncenin bağlamını anlamak için, Encyclopédie anahtar eserdi: Avrupa'nın geri kalan seçkinlerine entelektüel zevki dayatan filozofların seküler İncil'i idi; yazarları, akıl ve bilimin bağlaşık olduğu inancını paylaşıyorlardı. Yazarlar, genel olarak, anayasal özgürlük güvencelerinin değerini öven İngiliz devrim savunucusu John Locke'un yazılarından yararlanarak, hükümdarları ve aristokratları eleştiriyorlardı. Devlete karşı Locke din özgürlüğüne inanıyordu ama Katolikler için değil; çalışma özgürlüğü, ama siyahlar için değil; mülkiyet hakları, ancak Amerikan Yerlileri için değil.

Aydınlanmanın çöküşü, insan şiddetini ve mantıksızlığını açığa çıkararak, aklın evini yıktı. Aydınlanma ve romantizm arasındaki büyük geçiş figürü olan Immanuel Kant, mantığı "eleştirdi" ve sezgiyi övdü.

Aklın yerine, engin kişisel olmayan güçler gelişmeyi yönlendiriyor gibiydi: doğanın, tarihin, ekonominin, biyolojinin, "kan ve demir" yasaları. Sonuç, mekanize ve acımasız bir dünya resmiydi. Bilim ve teknolojideki sarsıcı fetihler, ilerleme yanılsamasını sürdürdü. Buharla çalışan sanayileşme, kas gücünü ölçülemez bir şekilde artırdı. Bilim, daha önce görülmemiş gerçekleri ortaya çıkarmaya, mikropları ortaya çıkarmaya, gazları manipüle etmeye, manyetizma, elektrik ve atmosferik basınç gibi önceden kötü bilinen güçleri ölçmeye, türler arasındaki bağlantıları algılamaya, fosilleri açığa çıkarmaya ve böylece Dünya'nın antik çağını ifşa etmeyi sürdürdü. Kendisinden önceki Aydınlanma gibi, 19. yüzyıl "ilerleme çağı" da Birinci Dünya Savaşı'nın felaketi ve yirminci yüzyılın dehşeti içinde kana bulandı.

Bu dehşetler 19. yüzyıl fikirlerinden kaynaklanıyordu: milliyetçilik, militarizm, şiddetin değeri, ırkın köklülüğü, bilimin yeterliliği, tarihin karşı konulamazlığı, devlet kültü. Bu kavramlar geleceği biçimlendirdiler.

Ondokuzuncu yüzyıl dünyasını yeniden biçimlendiren tüm teknik yenilikler Batı'da başladı. Avrupa dışı toplumlarda değişimi etkilemesi kimileyin uzun zaman alsa da örnek alınan ya da dayatılan Batılı fikirler hızla yayıldı; bunlar savaşlar ve ticari mallarda simgeliyor. Avrupa kültürel etkisi ve ticari emperyalizm, politik hegemonyanın kapsamını genişletti.

Değerli okuyucular, umarım sizleri, yoğun politik tartışma ortamı dışına biraz olsun taşıyabilmişimdir.

Not: Amerikalı antropolog James Deetz (1930-2000), genellikle tarihi arkeolojinin önde gelenlerinden biri olarak bilinir. Çalışmaları, kültür değişimine, tarihsel ve arkeolojik kayıtların doğasında bulunan kültürel yönlere odaklanmıştı. Toplumsal davranışları daha iyi anlamak için bunlarla ilgili çeşitli maddi kültürleri araştırdı.

Kaynakça

1.     Barnes, Michael Horace, Stages of Thought: The Co-Evolution of Religious Thought and Science, Oxford University Press, 2000

1.     Bellah, Robert N. and Joas, Hans, The Axial Age and Its Consequences, The Belknap Press of Harvard University Press, 2012, Robert N. Bellah and Hans Joas

2.     Clive Gamble, John Gowlett and Robin Dunbar, Thinking Big, Thames & Hudson Ltd, London, 2014

3.     Edited by Mark Schaller, Ara Norenzayan, Steven J. Heine, Toshio Yamagishi, Tatsuya Kameda, Evolution, Culture, and the Human Mind Evolution, Culture, and the Human Mind, Psychology Press, 2010

4.     Erwin Schrödinger, Nature and the Greeks and Science and Humanism, Cambridge, England: Cambridge University Press, 1954/1996, pages 55–58

5.     Felipe Fernández-Armesto, Out of Our Minds: What We Think and How We Came to Think It, Oneworld Publication, 2019

6.     Frederick L. Coolidge and Thomas Wynn, The Rise of Homo sapiens: The Evolution of Modern Thinking, Wiley-Blackwell, 2009

7.     Henry, John, A Short History of Scientific Thought, Palgrave Macmillan, 2012

8.     Hoffecker, John F., Landscape of the mind: human evolution and the archaeology of thought, Columbia University Press, 2011

9.     John R. Skoyles, Dorian Sagan, Up from Dragons: The Evolution of Human Intelligence, McGraw-Hill, 2002

10.  Luc Ferry, A Brief History of Thought: A Philosophical Guide To Living, Translated by Theo Cuffe, HarperCollins e-books, 2011

11.  Margaret A. Boden, The Creative Mind: Myths and Mechanisms, 2nd ed. (London: Routledge, 2004), 3–6

12.  Tomasello, Michael, A Natural History of Human Thinking, Harvard University Press, 2014.

13.  Tomasello, Michael, The Cultural Origins of Human Cognition, Harvard University Press, 2000

14.  Watson, Peter, Ideas: A History of Thought and Invention, from Fire to Freud, Harper Perennial (2006)

15.  Wilson, Edward O, The social conquest of earth, Liveright Pub. Corp, 2012



[1] Üstbiliş (metacognition), kişinin kendi düşünme süreçlerinin farkında olması, bub u süreçleri control edebilmesi anlamına gelir. Kitchener, bu terimi 1976 yılında çocukların ileri bellek yetenekleri konusunda yaptığı bir araştırmada ilk kez kullanmıştır.