İdeolojinin Egemen Olduğu Yerde Adil Yargılanma Beklenemez
Değerli okuyucular;
Bu kuramsal ve tarihsel çalışmada, ideolojik egemenliğin
hukuk sistemleri üzerindeki etkisi ve bunun adil yargılama hakkı üzerindeki
yıkıcı sonuçları inceleniyor. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hukuk
devletinin temel ilkelerindendir; ancak ideolojinin egemen olduğu ortamlarda bu
ilkeler fiilen geçerliliğini yitirir. Burada ideolojinin doğası, hakikatle
ilişkisi, hukukun ideolojiden etkilenme biçimleri ve adaletin bu süreçte nasıl
araçsallaştığı ele alınıyor. Çalışmanın temel savı, ideolojik baskı altında
adil yargılamanın yalnızca hukuki bir hedef değil, aynı zamanda politik bir olanaksızlık
olduğudur.
Giriş
Adalet kavramı, insanlık tarihinin en eski ve en evrensel
arayışlarından biridir. Toplumların varlığını sürdürebilmesi, bireylerin haklarını
koruyabilmesi ve devletlerin meşruiyetini sağlayabilmesi ancak adaletin varlığıyla
mümkündür. Ancak adaletin gerçekleşmesi, yalnızca hukukun varlığıyla değil, hukukun
tarafsız biçimde uygulanmasıyla sağlanabilir.
Modern hukuk sistemlerinde adil yargılama hakkı, temel bir
insan hakkı olarak kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS)
6. maddesi (Not 1) ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi (Not 2) bu hakkı
güvence altına alır. Ancak bu hakkın anlamlı olabilmesi, yargı organlarının her
türlü politik ve ideolojik etkiden bağımsız olmasına bağlıdır.
İdeolojik egemenlik altında işleyen bir yargı sistemi, adaleti
değil, iktidarı korur. Böyle bir ortamda hukukun amacı hakikati bulmak değil, meşruiyet
üretmek olur. Bu çalışmada, ideolojinin yargı üzerindeki etkileri felsefi, hukuki
ve politik boyutlarıyla irdeleniyor ve şu tezi savunuyor:
İdeolojinin egemen olduğu yerde adil yargılama beklenemez;
çünkü ideoloji, hukukun evrenselliğini değil, iktidarın çıkarlarını temsil eder.
Kuramsal Çerçeve: İdeoloji ve Hakikatin Çarpıtılması
İdeoloji kavramı, farklı disiplinlerde farklı anlamlar taşır.
Karl Mannheim’a (Not 3) göre ideoloji, “toplumsal sınıfların kendi çıkarlarını evrensel
gerçeklik olarak sunma biçimidir” (Ideology and Utopia, 1936. Mannheim, ideolojinin
bilgi üretimini çarpıttığını ve toplumun kendi konumunu sorgulamasını engellediğini
savunur.
Louis Althusser (Not 4) ise ideolojiyi, bireylerin “gerçek
varoluş koşullarıyla olan hayalî ilişkilerinin” toplamı olarak tanımlar (Ideology
and Ideological State Apparatuses, 1971). Bu tanım, ideolojinin bireyleri belirli
bir düşünsel düzene “özne” olarak yerleştirdiğini ifade eder.
İdeoloji, bu anlamda, hakikati yeniden kurgulayan bir
güçtür. Hukukun amacı hakikati nesnel olarak ortaya koymak olduğundan, ideolojik
bir sistemde hukuk ile hakikat arasındaki bağ kopar. Hakikat artık delil ve mantığın
değil, inancın ve bağlılığın ürünüdür.
Bu durum, yargının en temel işlevlerinden biri olan “nesnel
değerlendirme”yi ortadan kaldırır. Yargıç, vicdanına değil, ideolojik dogmaya göre
karar verir. Böylece hukuk, kendi varlık nedenine yabancılaşır.
Hukuk Devleti, Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlık İlkesi
Modern hukuk devleti kavramı, yargının yürütme ve yasamadan
bağımsız olmasını zorunlu kılar. Montesquieu’nun (Not 5) Kanunların Ruhu
(1748) adlı eserinde belirttiği gibi, “yargı gücü, yasama ve yürütmeden ayrılmadıkça
özgürlük olmaz.” Bu ilke, 20. yüzyılda demokrasi kuramının merkezine yerleşmiştir.
Max Weber (Not 6), modern devletin meşruiyetini “rasyonel-legal
otorite”ye dayandırır (Economy and Society, 1978). Bu otorite biçimi, hukukun
kişisel veya keyfî tercihlerden bağımsız olarak genel geçer kurallara dayanmasını
gerektirir. Ancak ideolojik sistemlerde bu yapı bozulur: hukuk artık rasyonel
değil, doktrinel hale gelir.
Yargının bağımsızlığı, yalnızca yapısal bir konu değil, aynı
zamanda kültürel bir meseledir. Eğer yargı mensupları, meslek etiğini ideolojik
sadakatin arkasına atıyorlarsa, kurumsal bağımsızlık tek başına yeterli olmaz. Bu
nedenle bağımsızlık, hem yapısal hem zihinsel bir özgürlük alanı olarak korunmalıdır.
İdeolojinin Yargı Üzerindeki Etkileri
İdeolojinin en görünür etkisi, yargının politikleşmesidir.
Politik iktidar, yargıyı kendi ideolojik hedeflerine uygun şekilde biçimlendirir.
Yargıç ve savcı atamaları liyakate göre değil, sadakate göre yapılır. Bu
durum, yargı kararlarının toplumsal güvenilirliğini ortadan kaldırır.
İdeolojik egemenlik, yalnızca yargı mensuplarını değil,
yasaların kendisini de dönüştürür. Yasalar, evrensel değerleri değil, rejimin çıkarlarını
yansıtır hale gelir. Bu noktada hukuk, adaleti sağlamak yerine itaati düzenleyen
bir mekanizma haline gelir. Bu süreç, Hannah Arendt’in (Not 7) “kötülüğün sıradanlığı”
kavramıyla ilişkilendirilebilir; çünkü hukuk, artık etik bir vicdanın değil, bürokratik
bir itaati temsil eder.
İdeolojik yargı sistemlerinde “adalet görüntüsü” korunur.
Mahkemeler işler, duruşmalar yapılır, kararlar açıklanır; ancak süreçler biçimsel
bir ritüelden ibarettir. AİHM’in Findlay v. United Kingdom (1997)
(Not 8) kararında belirttiği üzere, adil yargılama hakkı yalnızca fiilen değil,
“görünürde” de var olmalıdır. İdeolojik bir sistemde bu görünürlük dahi kaybolur.
İdeolojinin Tarihsel Örnekleri
Tarih, ideolojik yargılamaların adalet ve hukuk devleti
ilkeleri üzerindeki yıkıcı etkilerine sayısız örnek sunar. İdeoloji, yargının
bağımsızlığını aşındırdığında, mahkemeler hakikatin değil, iktidarın diliyle
konuşmaya başlar. Böyle durumlarda hukukun amacı adaletin tecellisi olmaktan
çıkar, politik ya da dogmatik bir düzenin korunmasına dönüşür.
Nazi Almanyası’nda bu dönüşüm en keskin biçimde “Halk
Mahkemeleri” (Volksgerichtshof) aracılığıyla yaşanmıştır. 1934’te kurulan bu
mahkemeler, özellikle Hitler rejimine muhalif politikacıları, gazetecileri ve
entelektüelleri yargılamak için tasarlanmıştı. Duruşmalar genellikle propaganda
gösterisine dönüşür, yargıçlar “devlet düşmanlarını ortadan kaldırmak” görevini
bir tür milli misyon olarak görürdü. Roland Freisler gibi yargıçlar, mahkeme
salonlarını bağırışlarla dolu birer ideolojik tiyatroya çevirmiş, sanıklara
savunma hakkı tanımadan önceden belirlenmiş infaz kararlarını duyurmuşlardır.
Hukukun yerini, “ırkın ve ulusun çıkarı” adı altında meşrulaştırılan bir parti
disiplini almıştır.
Benzer biçimde, Sovyetler Birliği’nde 1930’lu yıllarda
gerçekleştirilen “Moskova Duruşmaları”, ideolojik tasfiyenin yargı maskesi
altında yürütülmesinin tipik örneğini oluşturur. Stalin yönetimi, eski
devrimcileri “halk düşmanı” ilan ederek göstermelik mahkemelerde yargılamış,
itiraflar işkenceyle alınmış, cezalar ise önceden belirlenmiştir. Bu davalar,
yargının bağımsız bir kurum olmaktan çıkıp totaliter bir ideolojinin
araçsallaşmış koluna dönüşmesinin dramatik göstergeleridir.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, benzer süreçler Güney
Amerika’daki askeri diktatörlüklerde de yaşanmıştır. Özellikle Arjantin, Şili
ve Uruguay gibi ülkelerde, yargı organları askeri rejimlerin baskı ve sansür
politikalarını meşrulaştıran araçlara dönüştürülmüştür. Binlerce insan
“komünist faaliyet” ya da “ulusal güvenliği tehdit” suçlamalarıyla yargılanmış,
kaybolmuş veya işkenceye uğramıştır. Mahkemeler, hukuku korumak yerine,
“devletin bekası” söylemiyle iktidarın çıkarlarını korumuştur.
Bu örneklerin tümünde ortak bir desen görülür: hukukun
evrensel ilkeleri —suçsuzluk karinesi, adil yargılanma hakkı, savunma özgürlüğü
ve yargı bağımsızlığı— ideolojik bağlılık uğruna sistematik biçimde feda
edilmiştir. İdeoloji, bir kez yargının içine sızdığında, adaletin terazisi
iktidarın elinde eğrilir. Böyle dönemlerde mahkemeler, toplumsal vicdanın sesi
olmaktan çıkar; iktidarın kendi hakikatini zorla kabul ettirdiği bir sahneye
dönüşür.
Adil Yargılama Hakkının Erozyonu
Adil yargılama hakkı, insan hakları hukukunun çekirdek alanlarından
biridir. Bu hak, yalnızca bireysel güvence değil, aynı zamanda toplumsal güvenin
de teminatıdır. İdeolojik bir sistemde bu güven kaybolduğunda, toplumda adalet
duygusu da erozyona uğrar.
Yargıya duyulan inancın kaybolması, yurttaşların hukuka olan
saygısını zayıflatır. Bu durum, hukuk düzeninin çöküşüne yol açabilir. Nitekim adaletin
olmadığı yerde vatandaşlık bilinci değil, itaat kültürü gelişir. Bu da, demokratik
rejimlerin uzun vadede kendilerini yeniden üretmesini engeller.
İdeolojiden Arınmış Hukuk Mümkün mü?
Elbette tam anlamıyla ideolojisiz bir toplum mümkün değildir;
fakat hukuk, ideolojinin aracı olmamalıdır. İdeolojik etkilerden arınmış bir yargı
için üç temel ilke gereklidir:
- Kurumsal Bağımsızlık: Yargıç ve savcı
atamaları, yürütmenin etkisinden tümüyle çıkarılmalıdır.
- Evrensel Hukuk Kültürü: Hukuk eğitimi,
belirli bir ideolojiyi değil, insan haklarını ve evrensel değerleri esas almalıdır.
- Toplumsal Şeffaflık ve Denetim: Yargı kararları kamu denetimine açık olmalı, gerekçelendirme yükümlülüğü
güçlendirilmelidir.
Bu ilkeler, adaletin ideolojiden değil, vicdandan doğmasını
sağlar.
Sonuç
İdeoloji, hukukun tarafsızlık ve evrensellik ilkelerine yöneltilmiş
en büyük tehdittir. İdeolojinin egemen olduğu bir sistemde, yargı artık adaletin
değil, iktidarın aracıdır. Gerçek adalet ancak özgür düşüncenin, bağımsız yargının
ve evrensel değerlerin egemen olduğu bir düzende mümkündür.
Sonuç olarak:
İdeolojinin egemen olduğu yerde adil yargılama beklenemez;
çünkü ideoloji, hukukun değil, iktidarın dilidir.
Tüm insanlara, ideoloji baskısından uzak, adil
yargılamanın yaşanacağı bir ortam diliyorum.
Notlar:
Not 1: Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 6. maddesinin tam metni (Türkçe çevirisiyle):
Madde 6 – Adil yargılanma hakkı
1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili
uyuşmazlıklar gerek kendisine yöneltilen herhangi bir suç isnadının karara
bağlanmasında, yasala kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından
makul bir süre içinde, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir.
Karar alenen verilir; ancak demokratik bir toplumda ahlak, kamu düzeni veya
ulusal güvenlik yararına; küçüklerin çıkarları veya davaya taraf olanların özel
hayatlarının gizliliği gereğiyle ya da, davanın açık olarak görülmesinin
adaletin selametine zarar verebileceği ölçüde, mahkeme gerekli görebilir ise
duruşma salonuna basın ve halk alınmayabilir.
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçu sabit
oluncaya kadar masum sayılır.
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari
haklara sahiptir: a) Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden, anladığı
bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek; b) Savunmasını
hazırlayabilmesi için yeterli zamana ve kolaylıklara sahip olmak; c) Kendi
kendini savunmak, seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak veya
eğer adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece re’sen atanacak bir
avukatın ücretsiz yardımından yararlanmak; d) İddia tanıklarını sorguya
çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı
koşullar altında çağrılmasının ve sorguya çekilmesinin sağlanmasını istemek; e)
Mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde, bir
tercüman yardımından ücretsiz olarak yararlanmak.
Not 2: Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesinin tam metni
Madde 36 – Hak arama hürriyeti
1. Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak
suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile
adil yargılanma hakkına sahiptir.
2. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya
bakmaktan kaçınamaz.
Not: Bu madde, 2001
yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle “adil yargılanma hakkı” ibaresi
eklenerek, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle uyumlu hale
getirilmiştir. Hak arama özgürlüğü, adil yargılanma, savunma hakkı ve mahkemeye
erişim gibi temel unsurları güvence altına alır.
Not 3: Karl Mannheim'in
"Ideology and Utopia"
Karl Mannheim'in "Ideology and Utopia" (1936),
bilgi sosyolojisinin kurucusal eseridir. Mannheim, düşüncelerin toplumsal
konumdan bağımsız olamayacağını ve ideoloji kavramını genişleterek, bilinçli
çarpıtmanın ötesinde, grupların sosyal konumunun düşüncelerini
şekillendirdiğini gösterir. İdeoloji mevcut düzeni korurken, ütopya değişimi
hedefler. Her bilgi belirli bir bağlamda anlamlıdır (relationism). Mannheim,
entelektüellerin farklı perspektifleri sentezleyebileceğini öne sürer. Eseri
sosyoloji, siyaset bilimi ve felsefede derin etki yaratmış, çağdaş kuramcıları
etkilemiştir. (Mannheim, K. (1936). Ideology and Utopia. New York:
Harcourt Brace.)
Not 4: Louis Althusser'in
"Ideology and Ideological State Apparatuses" (1971)
Louis Althusser'in "Ideology and Ideological State
Apparatuses" (1971), devletin ideoloji yoluyla toplumsal düzeni yeniden
ürettiğini açıklar. Althusser, baskı aygıtları (ordu, polis) ile ideolojik
aygıtları (okul, aile, din, medya) ayırır. İdeolojik aygıtlar rıza üretir.
Eğitim sistemi en güçlü aygıttır; bireyleri kapitalizme uygun özneye
dönüştürür. İdeoloji, bireyleri çağırarak ("interpellation") özne
haline getirir, özgürlük illüzyonu yaratır. Althusser ideolojiyi maddi bir
pratik olarak görür, yalnızca yanlış bilinç değil. Bu yaklaşım sosyal bilimler
ve eleştirel teoride derin etki yaratmıştır. (Althusser, L. (1971). Ideology
and Ideological State Apparatuses. London: Verso.)
Not 5: Montesquieu'nün
"Yasaların Ruhu"
Montesquieu'nün 1748 yapıtı, yasaların yalnızca kral
iradesinden değil, toplumun doğasından kaynaklandığını savunur. Eserin
merkezinde güçler ayrılığı ilkesi yer alır: yasama, yürütme ve yargının
ayrı tutulması despotizmi engeller. Yönetim biçimlerini cumhuriyet, monarşi ve
despotizm olarak sınıflandırır. Iklim, coğrafya, din ve ekonomi gibi faktörler
yasaların biçimini belirler. Özgürlük, iktidarın sınırlandırılmasıyla
mümkündür. Bu eser, modern anayasal devletin ve siyaset biliminin temelini
atmıştır. (Montesquieu, C. (1748). De l’esprit des lois (Yasaların Ruhu).
Paris.)
Not 6: Max Weber'in
"Economy and Society"
Max Weber'in "Economy and Society" eseri,
sosyolojinin temel metinlerinden biridir. Weber, toplumu "anlamlı
eylem" üzerinden tanımlar ve dört ideal eylem tipi belirler: amaçsal,
değere yönelik, duygusal ve geleneksel. Eserin merkezi katkıları arasında
otorite tiplerinin (geleneksel, karizmatik, yasal-rasyonel) sınıflandırılması
ve rasyonalizasyon sürecinin analizi yer alır. Weber, modernitenin
karakteristiğinin artan rasyonelleşme olduğunu ancak bunun "demir
kafes" etkisiyle anlam kaybına yol açtığını savunur. Sınıf, statü ve parti
ayrımıyla toplumsal tabakalaşmayı çok boyutlu olarak ele alan eser, sosyal
bilimlere metodolojik temel sağlar. (Weber, M. (1978). Economy and Society.
Berkeley: University of California Press.)
Not 7: Hannah Arendt'in
"Eichmann in Jerusalem" (1963)
Hannah Arendt'in "Eichmann in Jerusalem"
(1963), Nazi subayı Adolf Eichmann'ın yargılanmasını analiz ederek
"kötülüğün sıradanlığı" kavramını getirir. Arendt, Eichmann'ı şeytani
bir canavar değil, düşünme yoksunluğu ve bürokratik itaati olan sıradan bir
memur olarak görür. Kötülük, yoğun nefetten değil, emirleri sorgulamadan
uygulamaktan kaynaklanır. Modern bürokrasi, sorumluluk duygusunu dağıtarak
ahlaki muhakemeyi askıya alır. Arendt, Eichmann gibi sıradan insanların
düşünmeme yoluyla kötülük üretebileceğini göstererek, ahlak felsefesine derin
bir katkı sunar. (Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A Report on the
Banality of Evil. New York: Penguin.)
Not 8: AİHM, Findlay v. United Kingdom, Başvuru
No. 22107/93, Karar Tarihi: 25 Şubat 1997.
Bu davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İngiliz
ordusundaki bir askeri mahkemenin (court-martial) yapısının bağımsız ve
tarafsız olmadığına karar vermiştir. Mahkeme, başvuranın Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin Madde 6 §1 (adil yargılanma hakkı) kapsamında
haklarının ihlal edildiğini tespit etmiştir. Bu karar, AİHM’in “mahkeme
bağımsızlığı ve tarafsızlığı” ilkelerini belirgin biçimde tanımladığı
önemli içtihatlardan biridir ve sonraki birçok davada (örneğin Incal v.
Turkey gibi) referans alınmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder