Laiklik mi, Sekülerlik mi?
Aynı Sanılan İki Kavramın Farklı Tarihleri
Değerli okurlar,
Laiklik ile sekülerlik kavramları zaman zaman
birbirlerinin yerine kullanılıyor, ancak aralarında tarihsel bakımdan çok derin
farklılıklar var. Bu çalışmada laiklik ve sekülerlik kavramlarının tarihsel,
hukuki, sosyolojik ve felsefi yönlerini ayrıntılı şekilde karşılaştıracağım.
Özellikle etimolojik kökenleri, Batı ve Türkiye'deki tarihsel gelişimleri,
anayasal ve hukuki bağlamdaki farkları, felsefi yaklaşımlar ve çeşitli ülke
örnekleri (Fransa, ABD, Türkiye) dahil olmak üzere geniş kapsamlı bir inceleme
sunacağım.
*
Laiklik ve sekülerlik, modern dünyanın en çok tartışılan
ama en az netleştirilen kavramları arasında yer alıyor. Gazete köşelerinde,
televizyon tartışmalarında ya da politik söylemlerde bu iki sözcük çoğu zaman
birbirinin yerine kullanılıyor. Oysa bu kavramlar farklı kökenleri yanında
farklı sorunlara yanıt verir, farklı alanlarda işlev görür. Biri devletin nasıl
yönetileceğiyle ilgilidir, diğeri toplumun ve bireyin zaman içinde nasıl
dönüştüğüyle.
Bu ayrımı netleştirmeden demokrasi, çoğulculuk, din
özgürlüğü ya da kamusal alan tartışmalarını sağlıklı biçimde yürütmek zordur.
Sözcüklerin Belleği: Laiklik ve Sekülerlik Nereden Gelir?
“Laiklik” sözcüğü Yunanca laïkós sözcüğünden
türemiştir ve “ruhani olmayan”, “halktan olan” anlamına gelir. Ortaçağ
Avrupa’sında bu terim, din adamı olmayanları tanımlamak için kullanılırken,
modern çağda politik bir anlam kazanmıştır. Bugün laiklik dendiğinde, devletin
herhangi bir dini esas almaması, hukuki ve politik kararlarını kutsal metinlere
dayandırmaması ve tüm inançlara eşit mesafede durması anlaşılır.
“Sekülerlik” ise Latince saeculumdan gelir; “çağ”,
“bu dünya”, “dünyevi olan” anlamlarını taşır. Sosyolojide sekülerlik, dinin
toplumsal yaşamdaki belirleyici gücünün azalmasını ifade eder. Bu azalma her
zaman inançsızlık anlamına gelmez; çoğu zaman dinin kamusal zorlayıcılığını
kaybedip bireysel tercihler alanına çekilmesi anlamına gelir.
Bu nedenle literatürde sıkça vurgulanan ayrım şudur: Laiklik
bir normdur, sekülerlik bir süreçtir. Biri hukuki ve politik bir düzenleme
biçimi, diğeri tarihsel ve toplumsal bir dönüşümdür.
Batı’da Farklı Yollar: Fransa, ABD ve İngiltere
Laiklik ve sekülerlik arasındaki fark, Batı ülkelerinin
deneyimlerinde açık biçimde gözlemlenir.
Fransa’da laiklik, 1789 Devrimi’nin Kilise karşıtı
mirasıyla biçimlenmiştir. 1905 tarihli Kilise–Devlet Ayrılığı Yasası, yalnızca
devletin resmi dininin olmamasını değil, kamusal alanın dinsel etkilerden
arındırılmasını da hedeflemiştir. Fransız laïcité anlayışında devlet
“pasif bir tarafsızlık” sergilemez; kamusal alanı düzenler, dini görünürlüğü
sınırlandırır. Okullarda dini sembollere yönelik yasaklar bu yaklaşımın somut
örnekleridir.
ABD’de ise farklı bir yol izlenmiştir. Anayasa’nın
Birinci Değişikliği, devletin bir dini tesis etmesini yasaklar (establishment
clause) ve bireylerin dinsel özgürlüklerini güvence altına alır (free
exercise clause). Burada amaç, dini kamusal yaşamdan çıkarmak değil,
devletin din alanında hakem rolüne soyunmasını engellemektir. Sonuçta ABD,
resmi olarak seküler bir devlettir; ancak toplumsal düzeyde oldukça dindar bir
ülkedir.
İngiltere bu iki modelin dışında kalır. Anglikan Kilisesi
hala devletle sembolik bağlarını korur; kraliyet ve kilise iç içedir. Buna karşın
İngiliz toplumu ve hukuk sistemi büyük ölçüde sekülerleşmiştir. Bu örnek,
laikliğin olmamasının sekülerleşmeye engel olmadığını gösterir.
Türkiye’deki Durum
Türkiye’de laiklik, Batı’daki örneklerden farklı olarak,
devlet eliyle yürütülen bir modernleşme projesinin parçası olmuştur. Osmanlı
İmparatorluğu’nda şer’i ve örfi hukuk yan yana varlığını sürdürmüş; 19.
yüzyılda Mecelle gibi düzenlemelerle hukukun sekülerleşmesine yönelik ilk
adımlar atılmıştır.
Cumhuriyet döneminde ise laiklik, yeni devletin kurucu
ilkelerinden biri haline gelmiştir. Halifeliğin kaldırılması, anayasanın dinden
arındırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim ve hukuk sisteminin
seküler temeller üzerine kurulması bu dönüşümün parçalarıdır.
Ancak Türkiye’de laiklik, din ile devletin tümüyle
ayrılması anlamına gelmez. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlarla devlet,
dini alanı düzenleyen ve denetleyen güçlü bir aktör olmayı sürdürür. Bu durum,
Türkiye laikliğinin hem “dışlayıcı” hem de “müdahaleci” yönler taşımasına yol
açmıştır.
Toplum, Modernlik ve İnanç: Kuramsal Yaklaşımlar
Sosyologlar sekülerleşmeyi modernliğin temel
dinamiklerinden biri olarak ele alır. Max Weber, modern dünyayı “büyüden
arınmış” bir dünya olarak tanımlar; akıl, bürokrasi ve hukuk kutsal
otoritelerin yerini alır. Émile Durkheim ise dinin toplumsal bütünleşme
işlevine dikkat çeker ve seküler toplumlarda bu işlevin ulus, vatandaşlık ve
sivil değerler tarafından üstlenildiğini savunur.
Charles Taylor’ın katkısı ise özellikle önemlidir: Ona
göre seküler çağ, insanların artık inanmak zorunda olmadığı bir çağdır. İnanç,
tek geçerli seçenek olmaktan çıkmış; bireysel ve tartışmalı bir tercih haline
gelmiştir.
Bu çerçeve, sekülerleşmenin yalnızca “dinsizlik” olarak
okunamayacağını gösterir.
Bugünün Tartışmaları: Laiklik Nereye Kadar?
Günümüzde tartışma, laikliğin gerekliliğinden çok, nasıl
uygulanacağı üzerine yoğunlaşır. Türkiye’de bir yandan geçmişteki uygulamaların
“baskıcı laiklik” yarattığı eleştirileri, diğer yandan laikliğin
aşındırıldığına ilişkin kaygılar dile getirilir. Fransa’da ise laïciténin
çokkültürlü toplum yapısıyla ne ölçüde uyumlu olduğu sorgulanır.
Ortak sorun şudur: Laiklik, devletin tarafsızlığını
koruyan bir ilke olmaktan çıkıp ideolojik bir araca dönüştüğünde, özgürlükleri
sınırlayabilir.
Sonuç: Ayrı Ama Birlikte
Laiklik ve sekülerlik aynı kavram değildir; ama birbirini
tamamlar. Laiklik, devletin sınırlarını çizer. Sekülerlik ise toplumun kendi iç
dinamikleriyle yaşadığı dönüşümü anlatır. Sağlıklı bir demokratik düzen,
laikliği dar ve net bir hukuki ilke olarak korurken, sekülerleşmeyi bireylerin
tercihine ve toplumsal evrime bırakabilmelidir.
Bu denge, modern toplumların bitmeyen sorusudur- onu
değerli kılan da budur.
Esenlikler diliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder