18 Temmuz 2017 Salı

İlk Uygarlık Yaratıcısı Sümerler

İlk Uygarlık Yaratıcısı Sümerler[1]

Bir Sümer atasözü de şöyle der:
Bir şey bilen, bunu neden kendine saklasın?
Ben de İlk Uygarlık Yaratıcısı Sümerler konusunda öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Uygarlığın Gelişim Aşamaları

Biliminsanları, insanlık tarihinin bugünkü modern yaşama ulaşıncaya dek dört önemli dönüm noktasından geçmiş olduğunu söylerler. Bunların ilki, insanların yiyeceklerini doğadan olduğu gibi sağladıkları toplayıcılık ve avcılık yaşamından, yiyecek üretimine geçilmesidir. Zamanımızdan yaklaşık on binyıl kadar önce gerçekleşen bu devrimi Gordon Childe, Neolitik Devrim olarak adlandırır. Bu devrim ilkin, sırtını Güneydoğu Toroslara dayamış, doğu yarısı ucu Fırat ve Dicle ırmakları havzası boyunca Basra Körfezine uzanan, batı yarısı ucu ise Filistin üzerinden Akabe Körfezine kadar uzanan ay şeklinde bir bölgede gerçekleşmiştir. Bu bölgeye Amerikalı doğubilimci ve insanbilimci James Henry Breasted 1916 yılında yazdığı bir kitapta Verimli Hilal adını vermiştir. Bu uçları güneye doğru bakan ayın doğu parçasına eski çağlardan beri Mezopotamya adı verilmiştir. Bu bölgenin Basra körfezine yakın olan güney bölümüne de Sümer Ülkesi denir. Nasıl Güneş doğudan doğuyorsa, uygarlık da bu ay şeklindeki bölgenin doğu ucundan – Sümer Ülkesinden- Sümerler tarafından başlatılmış ve bütün insanlığa armağan edilmiştir. Breasted bunu “Uygarlık Doğu’da doğdu, Avrupa ise oradan getirdi” olarak özetlemiştir.
Yalnızca tarımsal devrim değil bugünkü uygarlığın temelleri de bu topraklar üzerinde atılmıştır. İlk yerleşik yaşam yiyecek üretimine bağlı olarak bu topraklarda başlamış, ilk aletler bu topraklarda yaşayanlar tarafından icat edilmiş ve tarihin başlangıcı kabul edilecek derecede büyük bir önemi olan yazı da bu topraklarda bulunmuş ve insanlığa armağan edilmiştir. Tarih boyunca savaşların temel nedenlerinden biri olmuş din olgusu da bu topraklarda yeşermiş, daha sonra gelen üç Semavi din de bu topraklarda doğmuştur.
Verimli Hilal’deki Akdeniz iklimi, uzun ve kurak geçen yazlara dayanıklı, yağmurla birlikte hemen gelişmeye başlayan bitki türleri için son derece elverişlidir. Yıllık bitkiler adı verilen bu bitkiler tohumlar verebilen bitkilerdir. Dünya üzerindeki 12 temel tarım ürününün altısı bu bitkilerden oluşur.
Burası, biliminsanlarının Dört Nehir Uygarlığı adını verdikleri bölgenin ilkidir. Diğerleri Mısır’da Nil vadisi, Hindistan’da İndüs vadisi, Doğu Asya’da Sarıırmak vadisidir. Bunlardan sonuncusu özgün olurken diğer ikisi Sümer uygarlığından etkilenmişlerdir.
İnsanlık tarihinin ikinci büyük dönüm noktasının uygar toplum yapısının temelini oluşturan karmaşık toplumsal örgütlenmelere geçiş olduğu kabul edilir. Verimli Hilal bölgesinin özellikle doğu bölümü akarsu alanları dışında çöldür; susuz tarıma uygun olmayan bölgede tarım yapılabilecek tarlalar da sınırlıdır; hayvancılık için elverişli otlaklar bulunmaz; yapı malzemesi için gerekli taş ve kereste yoktur ve maden kaynakları da bölgeden oldukça uzaktadır. Bu kadar olumsuz koşulları olan bir bölgede, insanoğlunun yaşamındaki en önemli gelişme süreçlerinden birinin yaşanmış olması oldukça dikkat çekicidir. Burada mimaride, sanatta, sosyal alanda, teknolojide, kentleşmede ve devlet örgütlenmesinde atılan ileri adımların temeli, burada yaşayan insanların, yani Sümerlerin, bu zor koşulları aşma azminden kaynaklanıyor olmalıdır. Sümerlerin başarısının arkasında yatan gerçek örgütlenme ve işbölümü becerisidir. Sulama, topluluğun çabasını ve örgütlenmesini gerektiren karmaşık bir süreçtir. Kanalların kazılması ve sürekli olarak onarılması gerekir. Su, ilgili herkes arasında adil bölüştürülmelidir. Bunun güvence altına alınması için tek tek toprak sahiplerinden, hatta tek bir topluluktan daha güçlü bir iktidarın olması zorunluydu. Yönetim kurumlarının ve Sümer devletinin ortaya çıkışının nedeni de budur. Sulanan toprak verimli olduğundan Sümer büyük bir tahıl fazlası üretiyordu; fakat hemen hemen hiç maden yoktu, taş ve kerestesi çok azdı. Bu nedenle devlet, ekonomisi için gerekli olan malzemeyi ya ticaret ya da askeri güç yoluyla elde etmek zorundaydı. Bu nedenle MÖ 3. binyıldan başlayarak Sümer kültürü ve uygarlığı, en azından belli ölçülerde, doğuda Hindistan’a ve batıda Akdeniz’e, güneyde eskiçağ Etiyopya’sına ve kuzeyde Hazar Denizi’ne kadar yayılmıştır.
İnsanlığın üçüncü büyük dönüm noktasını ise toplumun zamanla toplumsal sınıflara ayrılması, sabanın icadı ile birlikte artan stoklama kapasitesi sonucu ilk basit toplumsal örgütlenmelerin yerini daha karmaşık ve sınıfsal toplumların almasıdır. Bu da ilk devletlerin oluşumuna önayak oluşturur. MÖ 3100 tarihine gelinceye kadar zamanda kurulmuş olan yegâne siyasal oluşum Sümer kent devletleriydi. Sümeroloji bilgini Benno Landsberger Sümerler için “Öyle teşkilatlandırılmış bir memur devleti ki, hamalını, kırlarında çalı çırpı toplayan adamını bile bu örgüt içine alabilmiştir.” der.
Sabanla birlikte başladığı belirtilen ve artı ürün adı verilen yiyecek fazlası üretim bu noktada ayrı bir önem taşır. Childe’nin belirttiğine göre MÖ 2500 yıllarına ait belgeler bir arpa tarlasından alınan ortalama ürünün ekilen tohumdan seksen altı kat fazla olduğunu göstermektedir.
Artı ürün dışında kentleşmeye doğru atılan bir adım da ticaret olmuştur. Tekerleğin icadı ile birlikte ulaşımın kolaylaşması, insanlara verimli topraklara doğru hareket etme olanağı sağlamıştır. Böylece bir yandan ticari faaliyetler başlarken diğer yandan nüfus belirli bölgelerde yoğunlaşmıştır. Kent devrimi nüfusun artıp belli yerlerde toplanmasından öte bir olgudur. Yoğun tarıma ek olarak toplumda görülen, yöneten-yönetilen biçiminde yeni yeni ortaya çıkan bir tabakalaşmanın da etkisiyle, zanaatlarda gerçekleşen daha ileri gelişmelere dayanan, tümüyle yeni bir kentli yaşam biçimi ortaya çıkar. Buna göre anıtsal yapılar, örgütlü din, ticaret etkinlikleri, yazı ve doğa bilimlerinin doğuşu gibi özellikleriyle kent devrimi devletin doğuşuyla da özdeştir.
Sümer ülkesi adı verilen topraklarda 18’i büyük olmak üzere yaklaşık 35 kent, güçlü ve kendi yöneticilerine sahip hükümdarlıklar biçiminde yapılanmıştır. Bunlar arasında en önemlileri Ur, Uruk, Eridu, Lagaş, Sippar, Kiş, İsin, Nippur, Adab, Zabalam, Şuruppak, Umma ve Girsu’dur. Bu kent devletleri çoğunlukla tek tek adlarıyla değil, hepsi bir bütün olarak Sümerler diye anılır.
İnsanlık tarihinde dördüncü büyük dönüm noktası olarak kabul edilen aşama ise savaş arabaları ve savaş teknikleri ile başlayan savaş sanatının geliştirilmesidir. Birbirlerinden toprak elde etmek amacıyla Kent devletleri arasındaki mücadele giderek şiddetlenip sertleştikçe ve Sümer’in doğusuyla batısındaki göçebe ve istilacı halkların baskısı arttıkça, askeri önderlik zorunlu bir gereksinim haline geldi ve hükümdar ya da Sümer adıyla büyük adam üstün bir yer işgal etmeye başladı. Hükümdarlar, başlıca saldırı silahı savaş arabası – eskiçağın tankı – olan ve birbirlerine sıkıca sokularak saldırıya geçen ağır zırhlı piyadeleriyle düzenli ordular kurmak zorunda kaldılar. Sümerlerin bu göçebe savaşçılara karşı zaferleri ve kent devletlerinin diğer kentleri fetihleri, büyük ölçüde askeri silahlar, taktikler, örgütlenme ve önderlikteki üstünlüğünden kaynaklanıyordu.
Yerleşik yaşamın sonucu kentleşme, kentleşmenin sonucu örgütlenme ve her ikisinin bir sonucu olarak da kent içi sosyal düzenlemeler ve kentler arası çatışmalar örüntüsü ortaya çıkar. İnsanlığın gelişmesinde bir devrim olarak nitelendirilen bu değişimler Bereketli Hilal toprakları üzerinde gerçekleşmiş ve bütün bu yenilikler tüm dünyaya buradan armağan edilmiştir. Ayrıca, bugünkü dünyanın temellerinin atılmasında çok önemli rol oynayan buluşlar da yine bu topraklarda olmuştur. Bunların başında Sümerler tarafından icat edilen ve dünyaya buradan yayılan yazı gelir. En erken dönem heykeller; kabartmalar, küçük el sanatları, mücevherat gibi sanat dallarında; çömlekçi çarkı, araba tekerleği, saban, yelkenli tekne, yapı kemeri gibi teknolojik gelişme unsurları ile yazılı kanunlar, din, matematik, tıp ve benzeri konularda da ilk adımlar bu topraklarda atılmıştır.

Sümer’de İlkler

İlk Kent Devletleri
Verimli Hilal üzerinde kurulmuş, bilinen ilk kent başlangıçta 50 hektarlık bir alana yayılmış olan (MÖ 4000 yıllarında büyüklüğü 250 hektara ulaşmış) Uruk’tur. Robert M. Adams bu kent için kentlerin bağrı deyişini kullanır. MÖ 4000 yıllarından başlayarak sulu tarım sayesinde ekilip biçilen alanlardan daha çok ürün elde edilmeye başlanması ve depolama olanaklarının artması ile kentler çekim merkezi haline gelmiş ve nüfusları hızla artmıştır. Saban ve tekerlekli arabanın yanı sıra nehir taşımacılığında kullanılmak üzere kayıkların da günlük yaşama girmesi dönemin önemli gelişmelerindendir. Ayrıca, tarım ve hayvancılıktan elde edilen ürünlerin dışında kalan maden, değerli taş ve kereste gibi gereksinim duyulan ürünler uzak bölgelerle, değiş-tokuş esasına dayalı ticaret aracılığıyla sağlanmıştır. Uruklu tüccarlar, bu amaçla Verimli Hilal sınırları içinde bir ticaret ağı oluşturmuşlardır. Kent yaşamı, giderek işbölümünü zorunlu hale getirmiş, tüccarların yanı sıra farklı iş kollarının oluşmasını da sağlamıştır.
İlk Dünya Sisteminin Başkenti Uruk kentidir.
Guillermo Algaze tarafından 1993 yılında yapılan bir çalışmaya göre Geç Uruk toplumlarında olağandışı genişlemeler gözlemlenmiştir: Önce MÖ 3600 yıllarında güney İran Mezopotamya ile ilişki içine girer, sonra MÖ 3400 yıllarında Yukarı Mezopotamya’ya yayılır. Böylece, gerçekte kazıbilimcilerin göç, ticaret, dağılma ya da başka süreçlerle tam olarak ayırt edemedikleri bir Uruk olayı ortaya çıkmıştır. Genel olarak MÖ 3200 yıllarında Uruk çevresinde, güneyden kuzeye Mezopotamya’da ve Zağros-Toros dağları boyunca Orta Doğunun kalbinde 1200 km genişliğe varan bir bölgede, çoğu kent devleti şeklinde örgütlenmiş ve belirgin olarak birbirine benzerlik gösteren toplumlar yer alıyordu. Bu ticaret ağını oluşturan zengin toplumların hemen dışında, daha az homojen, ancak bir başka açıdan daha etkileşimli, bir başka çeşit ortaya çıkmıştı. Bunun merkezinde de Uruk bulunuyordu. Bunu da oluşturanlar, ticaret ağı zenginliklerinden yararlanmak isteyen göçebe toplumlardı. Bu iki ağ arasındaki ilişkiler yalnızca ticaretten kaynaklanan bağlantı değildi. Bu ilişki daha çok yeni etnik grupların farklılaşması ve kimlik kazanması, göç (insanların ve eşyaların hareketi) ve çatışma (akınlar ya da savaşlar olarak) şeklinde ortaya çıkmaktaydı.
Tarihte İlk Demokrasi denemesi
Yaklaşık MÖ 3000’de Sümerlerde siyasal iktidar kentlerde yaşayan özgür yurttaşların ve eşitler arasında bir eşitten başka bir şey olmayan ensi unvanlı bir kent valisinin elinde bulunmaktaydı. Kentin bütününü ilgilendiren yaşamsal önemde kararlar alınacağı zaman bu özgür yurttaşlar, yaşlılar adıyla bir üst meclis ve erkekler adıyla bir alt meclisten oluşan iki meclisli Kramer’in kongre dediği bir kurultayda bir araya geliyordu. Kramer, bu meclisin toplanmasına neden olan siyasi olayı şöyle anlatır:
“Çok daha geç bir çağda Yunanistan’da olduğu gibi, MÖ 3. binyılda Sümer ülkesi, üzerinde tam egemenlik kurmak için birbirleriyle çatışan kent devletlerinden oluşuyordu. Bunlardan en önemlilerinden biri, Sümer efsanesine göre “krallık”ı “tufan”dan hemen sonra gökten inmiş olan Kiş’ti. Kiş’in oldukça güneyinde bulunan bir diğer kent devleti Uruk, gücünü ve etkinliğini Kiş’in Sümer’deki üstünlüğünü ciddi biçimde tehdit edecek kadar artırdı. Kiş kralı sonunda tehlikenin farkına vardı ve Urukluları, eğer kendi hükümdarlığını tanımazlarsa savaş açmakla tehdit etti. İşte bu can alıcı noktada Uruk’un iki kurulu –ihtiyarlar ve eli silah tutan yurttaşlar- Kiş’e boyun eğip barış içinde yaşama ya da silahlara sarılıp bağımsızlık için savaşma yollarından hangisinin izleneceğine karar vermek için toplandı.”
İlk uluslararası antlaşma ve ilk hakem heyeti
MÖ 3. binyılın ortalarında her ikisi de birer kent devleti olan güneydeki Lagaş ile kuzeydeki Umma arasında, tarım arazileri üzerindeki egemenlik yüzünden yaşanan sınır anlaşmazlığı uzun süreli savaşlara neden olmuştur. Kent devletleri arasında bazen savaşlar yapılmakta, bazı durumlarda yapılan antlaşmalar sonucunda birlikler kurulmakta veya bir kentin çevresindeki birkaç kenti ele geçirmesiyle güç dengeleri değişmekteydi. Aynı zamanda Sümer ülkesi hükümdarı olarak da bilinen Kiş hükümdarı Mesilim bu anlaşmazlıkta arabulucu görevi üstlenmiştir. Yazıtlarda Lagaş’ta iktidarı eline geçiren hükümdar Ur-Nanşe yaptığı inşaatlar, kanallar ve kazandığı başarılarla, hükümdar Urukagina ise ilk yazılı reformları ile anılır. MÖ 2500 yıllarına tarihlenen ve tarihte Mesilim Antlaşması olarak bilinen bu ilk uluslararası nitelikteki antlaşma aynı zamanda bir hakem heyetince sağlanan ilk antlaşma niteliğini de taşımaktadır.
Dünyada değişim aracı olarak Para ilkin Sümer Ülkesinde kullanılmıştır
Paranın ilk türleri icat edildiğinde insanların buna güvenmesini sağlamak için gerçekten değerli şeyleri "para" olarak tanımlamak gerekmişti. Tarihteki bilinen ilk para olan Sümer arpası buna iyi bir örnektir. Arpa parası Sümer topraklarında MÖ 3000 civarında yazıyla aynı koşullarda, aynı yerde ve zamanda ortaya çıktı ve tıpkı yazının giderek yoğunlaşan idari faaliyetlerin ihtiyacına cevap olması gibi arpa parası da yoğunlaşan ekonomik faaliyetlerin ihtiyacına cevap oldu.
İlk Uluslararasıcılık
Amerikalı kazıbilimci ve sanat tarihçisi Helene J. Kantor 1952 yılında, MÖ 4. binyılın sonlarında ilk Mısır firavunları tam Nil Vadisi ile Nil Deltasını birleştirdiği sıralarda, Mısır’a gelen ticari mallara ilişkin yaptığı çalışmalarda sürpriz bazı gözlemlerde bulunmuştur. Bu maddeler arasında, yalnızca Dicle-Fırat Vadisinden esinlenerek yapılan Mısırlı memurların kullandığı silindir mühürler değil, özellikle 4500 km mesafedeki Hindu Kuş’tan gelen toplumun seçkin bireylerinin gösteriş amaçlı kullandığı yarı değerli taşlar da vardı. “Bu kadar geniş alanı hangi tür insanlık süreci bir arada tutuyordu?” sorusu bilim insanlarını meraklandırmıştı. Robert Braidwood 1960 yıllarında yaptığı çalışmalarda bu dönemi gerçek “İlk Uluslararasıcılık” olarak adlandırmıştır.
Dünyanın ilk kapsamlı Reform
Yaklaşık MÖ 2700’den başlayarak tarla, ev ve köle satışlarını da içeren satış işlemlerinin yazılı olarak yapıldığı görülür. Lagaş Hükümdarı Urukagina (Yaklaşık MÖ 2350) zamanından kalma bir belge kapsamlı bir reformu kaydetmektedir. ”Özgürlük” sözcüğünün insanlığın yazılı tarihinde ilk kez kullanıldığını bu belgede görülür. Sözlük çevirisi “anaya dönüş” olan bu sözcük ama-gi’dir. Lagaş’ta yaşamış Sümerli tarihçinin anlattığına göre;
“Lagaş’taki siyasal ve toplumsal durumun bu kadar kötüleştiği bir sırada, kentin koruyucu tanrısı Ningirsu, bütün Lagaş yurttaşları arasından yeni ve tanrıdan korkan bir hükümdar olan Urukagina’yı seçerek, öncelleri tarafından ihmal edilen ve terk edilen tanrısal yasaları yeniden yürürlüğe koymasını emretti. Urukagina, Ningirsu’nun sözünü dinleyerek buyruklarını eksiksiz yerine getirdi.”
İlk Vergi İndirimi
“Tarla sürenin, hayvan sağanındır” günümüzün bir sloganı değil, zamanımızdan yaklaşık 4400 yıl önce yasalara girmiş bir kuraldır. Böylece kral Urukagina tarihteki ilk devrimci olmaktadır. Siyasi olaylar tarihinin en değerli belgelerinden biri hiç kuşkusuz ilk vergi indirimi de diyebileceğimiz bir reform belgesidir. Bu Sümer kent devleti Lagaş’ta eski günlerdeki yolsuzluklara karşı yapılmıştır.
“Kendilerini aldatılmış ve büyük baskı altında duyan Lagaş’lılar eski Ur-Nanşe hanedanını devirip, kendilerine başka bir aileden hükümdar seçerler. Kentte yasa ve düzeni yeniden getiren ve yurttaşlarına özgürlük tanıyan bu Urukagina adlı yeni ensidir.”
S. N. Kramer’in anlatımıyla; genelde, Lagaş sakinleri çiftçiler ve besiciler, kayıkçılar, balıkçılar, tüccarlar ve zanaatkarlardan oluşuyordu. Karma bir ekonomisi vardı. Toprak tapınağa aitti. Uygulamada ise tapınak şirketi, ortakçı olarak bazılarına kiralanan toprağın önemli bölümüne sahipken, toprağın büyük bir kısmı özel mülk sahiplerine aitti. Yoksulların bile çiftlikleri, bahçeleri, evleri ve sığırları vardı. Bunun yanında, tüm toplumun yaşamında önemli bir yer tutan sulama projelerinin ve su dağıtım sisteminin ortaklaşa yönetiliyordu. Varsıllık ve yoksulluk, başarı ve başarısızlık, en azından bir dereceye kadar, kişisel girişim ve gayretin bir sonucuydu. Gezici tüccarlar komşu devletlerle kara ve deniz yoluyla güçlü bir ticaret yürütüyorlardı ve kuşkusuz aralarında tapınak temsilcileri de vardı. Lagaşlılar, kadim reform belgesine göre, Urukagina’nın egemenliği öncesinde işte bu özgürlüklerini yitirmişlerdi. Urukagina iktidara gelince yeniden ele geçirdiler.
İlk İnsan Hakları Kavramı Öncüsü
Urukagina reformları günümüz dünyasında insan hakları kavramına ve hükümetin gücünü sınırlamaya doğru atılan en önemli ilk adım olarak anılır.
Urukagina iktidara geldiğinde Lagaş’ta yaşamış ve yazdığı olaylara tanıklık etmiş bir tarihçinin az çok kendi sözleriyle anlattıkları şöyledir[2]:
“Kayıkların denetçisi kayıkları gasp ediyordu. Hayvanların denetçisi büyükbaş hayvanları gasp ediyordu. Küçükbaş hayvanları gasp ediyordu. Balıkların denetçisi balıkları gasp ediyordu. Lagaşlı bir yurttaş yünlü bir koyunu kırktırmak için saraya götürdüğü zaman eğer yün beyazsa beş şekel ödemek zorundaydı. Eğer bir adam karısından boşanırsa, ensi beş şekel, veziri bir şekel, alıyordu. Eğe bir kokucu bir yağ karışımı üretirse, ensi beş şekel, veziri bir şekel, saray kahyası da bir şekel alıyordu. Tapınağa ve mallarına gelince, ensi bunlara sahip çıkmıştı.”
İlk Antlaşmalar
İki Sümer kent devleti, Lagaş ve Umma arasında bir sınır anlaşmazlığı baş gösterir. Mesilim, uyuşmazlıkları karara bağlamaktan sorumlu tanrı Sataran’ın bir kehaneti doğrultusunda iki kent arasındaki sınırı ölçmekle anlaşmazlığa hakemlik eder ve sınır çizgisini belirler. İlerideki anlaşmazlıkları engellemek için de sınır üzerinde bir noktaya yazılı bir kabartma taş diker. Karar Umma’dan çok Lagaş’ın lehine gibi görünse de her iki tarafça kabul görür. Hakem kurumu, eski Uluslararası anlaşmazlıklarda aracılık ya da hakem kurumu kavramı ilkin Sümer’de MÖ 2550 yıllarında ortaya çıkmış, uygulanmış ve insanlık tarihine mal edilmiştir.
İlk Yasalar
Urukagina Yasası (MÖ 2380-2360)
Ur Hükümdarı Ur-Nammu Yasası (MÖ 2050)
Ana-İttuşu Yasaları (MÖ 2000)
Eşnunna Yasası (MÖ 1930)
Lipit-İştar Yasası (İsin) (MÖ 1870)
Hammurabi Yasası (MÖ 1790)
Orta Asur Yasaları
Yazılı tarihin başlangıcından bu yana insanların hayatlarını belirli bir düzen içinde devam ettirme çabalarının yazılı ilk örneklerini Sümerler göstermiştir. Toplumsal yaşamı yaşanabilir hale getirmek için ilk düzenlemeleri yapan, bunu uygulayan ve tarihte ilk reformcu olarak bilinen hükümdar Urukagina yaklaşık MÖ 2350’li yıllarında yaşamıştır. Daha sonra bu reform belgesini “yalan yere suçlamalar”, “kaçak köleler”, “zina”, “evlenme”, “boşanma” ve “yaralama” olaylarını içeren III. Ur devletinin ilk kralı Ur-Nammu’nun yasası izler. Ur-Nammu Yasası, Mezopotamya’da kentler arası ticaretin gelişmesi, ticarette para işlevi gören maden ölçülerinin değişim aracı olarak kullanılmasına yol açmış ve kent devletleri arasındaki dış ticaret büyük ölçüde gümüş ayar hesaplarıyla sürdürülmüştür. Kısa sürede bu uygulama iç ticarete yansıdığı gibi ayrıca ceza işlemlerinde de bedel olarak kullanılmıştır. Bir diğer yasa da Sümerli ve Akadlı katipleri yetiştirmek için hazırlanmış olan ve “vadesi gelinceye kadar” anlamına gelen “ana ittisu” ifadesi ile başladığı için literatüre bu adla girmiş olan ve “köle kiralanması”, “fiyat tespitleri” ve “aile hukuku” gibi konuları içeren yasadır. Bu yasalardan başka Mezopotamya’nın Sami asıllı kralları da Sümer öncüleri gibi yasalar yapmışlardır. İsin devleti kralı Lipit-İstar’ın Sümerce yazdırmış olduğu yasa, Akadca yazılmış olan Eşnunna yasası ve Eski Babil kralı Hammurabi’nin yazdırmış olduğu yasa, Orta Asur yasaları, Yeni Babil yasaları ve Ammi-şaduqa Fermanı bize “Eski Mezopotamya halklarının çok eskilere dayanan bir yasa yapma anlayışının” varlığını gösterir.
Çiviyazısı yasalarının temel önermesi şöyle özetlenebilir: Yasa kozmik düzenin bir özelliğidir ve böylece sonuçta evrenin bir hediyesidir. Bu temel karakteristiğinden dolayı Mezopotamya yasalarının gücü yerde olan yasanın kozmik yasa ve düzenle uyuşum içinde olmasından kaynaklanır. Mezopotamya sisteminin dinamik yeteneğini ise komşularından başlayarak Önasya ya da Yakın Doğu, Klasik Dünya buradan da sonuçta Batı uygarlığı üzerinde yaptığı etkileri kanıtlar. Bu etkilenmenin izi şöyledir: MÖ 14. yüzyılda Suriye’de Ugarit üzerinden, daha sonra Fenikeliler döneminde ticari ilişkiler yoluyla Ege adaları ve oradan da Yunan karasına ulaşmıştır. Eski Yunanın Fenike alfabesini uyarlaması da ticari gereksinimlerden kaynaklanmaktadır. Bu süreçten de anlaşılacağı üzere, Eski Yunanı okur-yazar toplum yapan Homer değil, Fenikelilerle olan ticari ilişkileridir. Böylece Speiser’in de değindiği üzere ışık doğudan yükselir (Ex Oriente Lux) özdeyişine bir de hukuk doğudan yükselir (Ex Oriente Lex) özdeyişini eklemek gerekir.
Johns Hopkins Üniversitesi profesörlerinden Raymond Westbrook bir çalışmasında hukuk kurallarının Mezopotamya’dan yayılma örüntüsünün entelektüel, kurumsal ve alt katman olmak üzere üç seviyede olduğunu öne sürer. Ona göre entelektüel seviyedeki yayılma en ayırt edici olan yayılma olup, Sümerlerin geliştirdiği hukuk kuralları ve noter geleneği şeklindeki yayılmadır. Bu çiviyazısı ile gerçekleşmiştir. Kurumsal seviye, özellikle krallık olmak üzere, hükümet etme kavramı, ticaret ve diplomasi konularına yansıyan yayılmadır. Alt katman ise tarihi kaynaklar öncesine giden miras ve yargılama hususları gibi yaygın ortak yapılarda görülür. Bütün bu seviyelerde yabancı etkileri anonim olup tarihlendirilemez. Sümer ülkesinden başlayan bu yayılma örüntüsünün Akdeniz kıyılarında durmamış olduğu Eski Yunan’ın erken yasalarında açıkça kanıtlanmaktadır.
İlk elkitabı olan “Çiftçi Yıllığı”nı Sümerler geliştirmiştir
Sümerlerin en etkili teknik başarılarından bazıları sulama ve tarımla ilgilidir. Kanallardan, hendeklerden, bentlerden ve göletlerden oluşan karmaşık bir sistem inşa edilmesi hiç de azımsanamayacak bir mühendislik becerisi ve bilgisi gerektiriyordu. Sümerli eğitim bilimcilerinin bir Çiftçi Yıllığı derlemiş olduklarını görmek hiç de şaşırtıcı değildir. Çiftçilere yıllık tarımsal etkinlikleri boyunca rehberlik edecek bir dizi öğütten oluşan bu yıllık, tarlaların mayıs-haziran aylarında sular altında kalmasıyla başlıyor ve gelecek yılın nisan-mayıs aylarında yeni hasat edilen ürünün rüzgârda savrulup temizlenmesiyle sona eriyordu. Bir satırlık bir girişten, 107 satırlık öğütlerden ve üç satırlık bir künye bölümünden oluşan bu belgenin metni bir düzineden fazla tablete ve parçaya bölünmüştür; bunların en önemlisi Leonard Woolley tarafından Ur’da çıkarılmıştır. Bir el kitabı niteliğindeki çiftçi yıllığının ilk 18 satırı şöyledir:
“Bir zamanlar bir çiftçi oğluna öğütler verdi:
Tarlanı sürüp ekeceğin zaman, sulama arklarını dikkatli aç (ki) sular tarlayı basmasın. Su çekildiği zaman, tarlanın ıslak toprağının düz kalmasına özen göster; başıboş öküzlere çiğnetme- Kötü niyetlileri kov ve oraya oturulan bir yer gibi bak. Yarım kilonun 2/3'ünden (daha ağır olmayan) ensiz on baltayla onu temizle. Anızlar (?) elle sökülmeli ve demetler halinde bağlanmalıdır, çukurlar tırmıkla düzeltilmelidir; tarlanın dört tarafına çit çekilmelidir. Tarla (yaz güneşi altında) yanarken eşit parçalara bölünsün. Aletlerin hani hani çalışsın (?). Boyunduruk çubuğu berkitilmeli. Yeni kırbacın çivilerle sağlamlaştırılmalı ve eski kırbacının sapı işçilerin çocukları tarafından onarılmış olmalıdır.” (Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s.95)
MÖ 1700 yıllarında yazıldığı tahmin edilen çiftçi yıllığı metni, kendisinden 1000 yıl sonra yazılan Eski Yunan (Hesiodos'un İşler ve Günleri) ve 1500 yıl sonra yazılan Roma metinlerine (Vergilius'un Georgics'i) öncüllük etmektedir.
İlk Mektupları
Dünyada yazılı direktiflerin ilki mektuplar aracılığıyla Sümer hükümdarları tarafından gerçekleştirilmiştir. Eski dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hükümdarı Şulgi’dir. Bu hükümdar olağanüstü bir askeri lider, titiz bir yönetici, yorulmak bilmeyen bir tapınak kurucusu ve kültür hamisi olarak ün salmıştır. O siyasal gücünü ve etkisini doğuda Zağros dağlarından batıda Akdeniz’e kadar yaymıştır. Sarayda ve tapınaklarda etkili bir muhasebecilik ve hesaplama sistemi kurmuş, takvimi yeniden düzenlemiş ve bütün ülkede ağırlık ve uzunluk ölçülerine bir standart getirmiştir. Ur ve Nippur’da Sümer’in iki büyük edubba’sını kurmuş ve desteklemiştir. Ulaşım yollarını geliştirmiş ve ana yolar üzerinde “dostça insanlar” tarafından işletilen yorgun yolcuların kalıp dinlenebilecekleri zamanımızın otellerinin ilk örnekleri olan bahçeli dinlenme evleri yaptırmıştır.
Şulgi, Subir ülkesine boyun eğdirmek amacıyla görevlendirdiği temsilcisi Aramdu’nun verdiği raporun özeti şöyledir:
Aramdu’dan Şulgi’ye Mektup
“Kralıma sözümdür; hizmetkarın Aramdu şöyle der: Sen beni, Subir ülkesine giden yolları iyi durumda muhafaza etmekle, senin ülkenin sınırlarını sağlamlaştırmakla, ülkenin yollarını bilinir kılmakla, … meclisin bilgilerine öğüt vermekle (ve) hepsini itaatkar hale getirmekle …görevlendirdin. Sarayın kapısına geldiğim zaman, kimse kralımın “barış”ını istemedi… Kralım Şulgi (bunu) bilesin.”
Şulgi, cevabi mektubunda Aramdu’nun ihanetinden kuşkulanmakta ve Subirili isyancılara katılmasını önlemek için hem tehdit etmekte hem de ona vaatlerde bulunmaktadır.
Şulgi’den Aramdu’ya Mektup
“Aramdu’ya sözümdür; Kralın Şulgi şöyle der: …senden sanki sen tıpkı benim yerimdeymişsin gibi ülkeyi sağlamlaştırmanı, halkı yönetmeni, onları itaatkar hale getirmeni (ve) ülkenin kentlerini sıkıca (elde) tutmanı istiyorum. Onlara “büyük adam”larının sözlerini bildir… Onları (Subirlileri) itaatkar hale getir; ülkenin temellerini sağlamlaştır. Bu iş acildir.”
Burada geçen “büyük adam”, hükümdar Şulgi’dir.
Bir Uluslararası Ağ Oluşturma Stratejisi: Siyasi Evlilikler
Tarihte bilinen ilk siyasi evlilik iki ayrı Sümer kent devleti olan Lagaş Kent devleti ile Umma Kent devleti arasında gerçekleşmiştir. Lagaş hükümdarı II. Eannatum, Umma hükümdarı Urlumma’nın kızı ile evlenerek Umma kent devletini ele geçirmiştir. Siyasi evlilik yoluyla nüfuz kurma ya da evlilik kurumunu siyasetin bir aracı haline getirme girişiminin ilk örneği böylece Sümer’de gerçekleşmiş oluyordu.
Sümer Panteonunun İcadı
Tek tanrılı dinlerin ilk kavramları Sümer’de oluşmuştur. Sümer panteonun oluşturulmasını Landberger, Sümerlerin manevi başarılarının başına koyar. Ona göre Erken Hanedan çağının sonunda Sümer panteonu tamamıyla oluşmuş bulunuyordu. Ve bu tanrılar sisteminin en göze çarpan ilk özelliği tanrının insan şeklinde tasarlanması ve betimlenmesidir (anthropomorphisme). İkinci bir özelliği de, yerel tanrıların doğa tanrıları şekline dönüşümüdür. Üçüncü gelişme ise bu tanrıların ahenkli bir sistem halinde birleştirilmeleridir. Tanrılar istisnasız olarak insan şeklinde betimlenir ve bey ya da sahibe unvanlarını taşırlar. Bu unvanı taşımayan yalnız dört tanrı vardır. Bunlar temsil ettikleri nesnenin adını taşırlar. Bu dört tanrının adı sema, güneş, ay ve fırtınadır. Bu dört tanrı da insan olarak betimlenir. Bütün tanrıların insan şeklinde betimlenmesi durumu Mezopotamya'yı, Mısır da dâhil bütün batı ülkelerinden ayıran bir özelliktir. Mezopotamya'da ne hayvanlara, ne hayvan resimlerine, ne de yarı insan yarı hayvan şeklindeki melez varlıklara tapılırdı.
Bu Tanrılar sisteminde 15 büyük kült kentinin her birinin kendine özgü tanrısı vardır. Büyük dünya beyi, sular beyi, gök tanrısı, güneş tanrısı, ay tanrısı, büyük yaratıcı ana tanrı, çoban ve bitkiler tanrısı gibi. Bütün bu tanrıların toplamı en sade bir sentezle Sümer panteonunu oluşturur.
Tanrıların Hükümdarlığı
İktidarın Tanrı’ya bağlanması anlayışı Sümer’de başlamıştır. B. Landsberger’in belirttiğine göre bazı tarihçiler Sümer tanrılarının hükümdarlığını teokratik bir şekilde olduğunu düşünürler. Bu tarihçilere göre bu ülke çok eski zamanlarda tanrı adına ele geçirilmiş, mabetlerin çevresinde kentler kurulmuştur. Bu teokratik düşünceye göre, yalnız mabede ait toprak vardı. Bütün halk mabet memur ve çalışanlarından oluşuyordu. Bu düşünüşe göre kent beyinin rahip prens, yani ensi olarak anlaşılmasına da yol açmıştır. Ancak bu düşünüş abartılıdır. Bütün Mezopotamya tarihi boyunca dünyevi ve ruhani güçler arasında keskin bir fark gözetilirdi. Teokratik yönetim biçimini en üst derecede uygulayan Urukagina'dır. Bu hükümdarın yazıtlarına göre kent üç kısma bölünmüştür. Bu kısımlardan biri kent tanrısına, ikinci kısım tanrının eşine, üçüncü kısım da tanrının oğullarına aittir. Bu paylaşıma uymak üzere hükümdar da kenti, kendisi, eşi ve oğlu arasında böler. Fakat rahiplerin saldırısına karşı koyan da yine bu hükümdardır. Ensi unvanı daima dünyevidir. Rahip unvanından gayet açık bir şekilde ayırt edilir. Bu bir çeşit laik yaklaşımdır.
Sümerlerin dini dinamiktir. Onlar tanrı ve mabetlerden yayılan, maddi olarak tasarladıkları gizemli bir gücün varlığına inanırlardı. Bu güç tanrının hükümdarlık belirtileri ile simgeleştirilir. Aynı zamanda bu güç dünya düzenine etki eder. Dünya düzeni de mabedin mukaddes kült düzenlemelerinden anlaşılır. İşte bu Sümerce "me”, denilen ilahi güç ve dünya düzenidir. "Mukadderat”, sözcüğüyle ifade edilen ikinci temel kavram "me” gibi gizemli bir güç değil, tersine tanrının ağzından resmen bir defa çıkıp da, her yaratığa bir daha değişmemek üzere takılan ve o yaratığın özelliğini de ifade etmiş olan bir anlatımdır.
Gök tanrısının mabedi "Gök evi”, adını taşır. Dünya beyinin mabedinin adı "Dağ evi”dir. Su tanrısının mabedi "Okyanus evi”, yeraltı dünyasının mabedi ise "Yeraltı evi” adını taşır.
Uygarlık Sanatlarının Eridu’dan Uruk’a Aktarılması
İnsanlığın siyasi, toplumsal, bilimsel, vb. ilk kavramları Sümer’de ooluşturulmuştur.
Samuel Noah Kramer, Uygarlık Sanatlarının Eridu’dan Uruk’a Aktarılması mitinin uygarlık tarihçileri için büyük önem taşıdığını ve kültürel antropoloji için ise öneminin çok daha fazla olduğunu söyler. Yaklaşık MÖ 2000’lerde ya da çok daha önce yaşamış olabilecek anonim bir yazar tarafından incelendiği ve yazıya geçirildiği kadarıyla Sümer kent uygarlığının doksan dört niteliği ve özelliği ayrıntılarıyla tek tek kaydedilmiştir. Bunlardan ilki zamanın başlangıcından itibaren, evren ve onun unsurlarını, tanrılar ve insanlar, kentler ve ülkeler ve uygar yaşamın çeşitli aşamalarıyla ilgili, me olarak bilinen, güçlerin temel, değiştirilemez, kapsamlı sınıflandırılmasının var olduğuna duyulan inançtı. İkinci olarak, bu me’lerin aslında panteonun iki baş tanrısının, An ve Enlil’in ellerinde olmalarına karşın daha sonra bunları Sümerlerin bilge deniz tanrısı Enki’ye teslim ettikleri, onun da bunları Erudu’daki Abzu’da koruduğu kanısı egemendi. Sonuçta, Sümer uygarlığının merkezi olarak üstünlük ve yüceliği ele geçirme ya da tekrar elde etme arayışında olan bir Sümer kenti, iyi ya da kötü herhangi bir yoldan bu me’leri Enki’den almak zorundaydı. Uruk’un koruyucu tanrıçası İnanna, me’leri sarhoş Enki’nin elinden alır ve bunları, kentin yüceliğe kavuşmasını kutlayan hükümdarları, yüksek rahipleri ve yurttaşları tarafından coşkuyla karşılandığı Uruk’a kaçırır.
Bunlar; enlik, lugallık, soylu ebedi taç, krallık tahtı,… soylu asa, …, çobanlık, krallık, …, rahiplik görevleri,…doğruluk, hançer ve bıçak,…sancak, sadakat,…, müzik aletleri, şarkı sanatı, yaşlılık, kahramanlık, kudretli olma sanatı, ikiyüzlülük sanatı, dürüst olma sanatı, kentlerin yağmalanması, ağıtların yükselmesi, yüreğin sevinci, …, hile, asi ülke, iyi olma sanatı, yolculuk, güvenli oturma yeri,…, marangozluk zanaatı, bakır işçiliği zanaatı, yazmanlık zanaatı, demircilik zanaatı, deri işçiliği zanaatı, çırpıcılık zanaatı, duvarcılık zanaatı, …, anlayışlı kulak, dikkat gücü, kutsal arınma ayinleri, besleyen kalem, sıcak kömür yığını, ağıl, korku, şaşkınlık, ümitsizlik,…, zafer sevinci, öğüt verme, yüreği yatıştırma, hüküm verme, karar alma, olmak üzere toplam 94 adettir.
Bilimde Laiklik Kavramı da Sümer’de Başladı
Dünyanın ilk ilaç formülleri kitabının MÖ 3. binyıla ait tek tıbbı metin Sümer çiviyazısında yazıldığı ve bu metnin tanrılara ya da cinlere tek bir göndermede bulunmadığı, Sümerlerin dindarlığı dikkate alındığında, çok şaşırtıcıdır. Günümüzün dini inançlarının temelini oluşturan kavramları geliştiren Sümerler, aynı zamanda bilimde laiklik ilkesini de getirmiştir.
MÖ 500’lerde Yitirilen, MS 1905’deYeniden Bulunan
“Sen Yunanlısın. Ben Hitit’im.” Post modern şair Charles Olson çevirmen Chales Doria’yı bir keresinde böyle selamlamıştı:
“İnanıyorum ki 20. yüzyılın bu noktasında, yabancılaşmaya son vermek insanlık için mümkün olabilir, en çok da bununla ünlü olan Herakleitos’un MÖ 500’de dediği gibi. Çünkü bütün bu öğrendiklerim, insanın MÖ yaklaşık 500’lerde bir şeyi yitirdiği ve ancak MS 1905’te bunu yeniden elde ettiği kanımı güçlendirmektedir.
Burada sözü edilen “1905” yılı Sümer uygarlığının kanıtlanmasını sağlayan bilimsel kazı bulguların elde edildiği yıldır. N. Kramer’in belirttiğine göre, Helenizm döneminde Yunanca konuşanlar için Mezopotamya düşüncesini özetlemiş olan Berossus, Sümer Ziusudra’yı Xisouthros yapar. Kitabı Mukaddes edebiyatı gibi Yunan edebiyatının da Sümer – Akad etkisinden pek çok izler taşıdığı daha da belirgin hale gelmiştir. Artık klasik edebiyat uzmanları ve doğubilimcileri tarafından kabul edildiği üzere Yunan mitolojik motifleriyle Mezopotamya dünyası arasında çok sayıda benzerlikler vardır. Bu benzerliklerin en önemlileri şunlardır: “Evrenin yaratılışı, tanrıların doğumu, kahramanlık kültürü, ejderha öldürmek, ilahlar arasında savaşlar ya da ilahlara karşı savaşlar, tufan öyküleri, tanrısal bir ceza olarak salgın hastalıklar ve uğursuz ırmağı ve kayıkçısıyla kasvetli, iç karartıcı ölüler, vb.”
Günümüzün Dinsel ve Edebi Kavramlarını Sümer Oluşturdu; Batı Geliştirdi
Munro Chadwick, The Growth of Literature adlı üç ciltlik eserinde Mezopotamya’yı yazılı destanın beşiği göründüğünü belirlemişti. O sıralarda yalnızca Akadca Gılgameş destanı biliniyordu. O zamandan buyana yaklaşık dokuz Sümer destanı daha gün ışığına çıkarıldı. Bu yeni destanlar yalnızca kahraman Gılgamış’la değil, onun öncülleri olan Enmerkar ve Lugalbanda ile ilgiliydi. Yunan ağıt edebiyatının öncülleri Sümer edebiyatında vardır. Bilgelik edebiyatı alanında, Ezop masallarına paralel pek çok Sümer eser bulunmuştur. Sümerce çiftçi yıllığı daha sonraki yüzyıllarda yazılmış olan Heseidos’un İşler ve Günleri’ini ve Vergilius’un çiftçileri’nin öncülüdür. Son zamanlarda Miguel Civil, Yunan komedyası ve diyalog türlerinin erken müjdecisi olabilecek yaklaşık bir düzine Sümer denemesinin parçalarını bir araya getirmekte ve çözümlemektedir. Berossus; Enki’yi Kronos, Marduk’u Zeus, Tanrıça Tiamat’ı Omarka, Thalath’ı Thalassa (deniz) yapmıştır. Nuh tufanının Mezopotamya biçimi pek çok çeşitlemeye yol açmıştır.
Özetle şöyle diyebiliriz: Günümüzün dinsel ve edebi kavramlarını önce Sümerler tasarladı ve oluşturdu. Sonraki Sami kavimleri ve Anadolu kavimleri kendi katkılarıyla birlikte bunları Eski Yunana aktardı. Eski Yunanın da katkılarını Araplar üzerinden elde eden Batı bu kavramları geliştirdi.

Sümerler ve Sümer Ülkesi

Sümerler yaklaşık MÖ 4000 yıllarında, Güney Mezopotamya'ya doğudan gelip yerleşen bir kavimdir. Onlar dünyada ilk olarak kendilerinin ürettiği çiviyazısı ile insanın beyninden geçtiği ve dilinin söylediği şeyleri diğer insanlara ulaştırmanın ve gelecek kuşaklara iletmenin mümkün olduğunu kanıtlamışlardır. Bu yazıya, enine ve boyuna konulmuş çivilere benzediği için çiviyazısı denilmiştir. Onların kendi kendilerine verdiği ad Kİ.EN.Gİ ve Kİ.EN.Gİ (R), KENGER’dir. Buradaki yer, toprak ve ülke; EN hükümdar, sahip, bey, hakim; ise dönüş anlamına gelen bir ektir. Kİ.EN.Gİ (R) Sümeroloji bilginleri tarafından uygar insanların ya da efendilerin yaşadığı yer olarak çevrilir. Asuroloji ve Sümeroloji bilgini Anton Deimel’e göre, Sümer ya da Sümerler (Shumeru) adı ise onlara Akadlar tarafından verilmiştir.
Birkaç yüzyıl önce Mezopotamya bölgesinde kazıya başlayan kazıbilimciler ve bilim insanları Sümerleri değil, Asur ve Babillilerin izlerini araştırıyordu. Bu halklar ve uygarlıklar üzerine Eski Yunan ve İbrani kaynaklarından, eksik ve yanlışlıklarla dolu olmakla birlikte, oldukça fazla bilgi edinmişlerdi; ancak Sümerlere ilişkin hiç bir fikirleri yoktu. İki binyılı aşkın bir süredir Sümer adı belleklerden silinmişti.
Sümerlerin Mezopotamya’nın yerli halkı olduğu görüşünü ileri sürenler varsa da bugün genel kabul onların bölgeye başka bir yerden göç etmiş olduğudur. Peki nereden?
Sümerlerin yerleştikleri yerlerin izleri, kuzeyden güneye doğru bir yön gösterir.
Mezopotamya'nın gizemli tepelerinin uzun çağlardan beri bağrında sakladığı geçmişi günümüze getiren yazılarının okunup, sırlarının çözülmesini sağlayan Sümeroloji bilimi 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Sümer dilinin çözülmesiyle de bu uygarlığa ilişkin birçok bilinmez bilinir hale gelmiştir. Sümerlerin yazdığı çivi yazılı belgeler bulunduğunda, bu yazıların Hint-Avrupa dillerinin kuralları ile okunması gibi anlamsız ısrarları sonucunda epeyce zaman kaybedilmiştir. Sonunda Sümer dilinin ne Hint-Avrupa ne de Sami dili değil, Ural-Altay dillerine yakın bitişimli bir dil olduğu gerçeğine ulaşılmıştır.
Sümeroloji uzmanlarının çalışmaları ve bazı arkeolojik bulgular temel alınarak Sümerlerin, Orta Asya'dan ve büyük bir olasılıkla bugünkü Türkmenistan topraklarından bir yerlerden Mezopotamya'ya göç etmiş olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Sümer Uygarlığının Günışığına Çıkarılışı

Onikinci yüzyıldan başlayarak Avrupalılar Önasya’ya seyahat ettiklerinde kendileriyle beraber Dicle ve Fırat ırmakları arasında yer alan kırlardaki kum tepelerinin eteğinde yatması olası olan kentler konusunda bilgiler de getiriyorlardı. Örneğin, Doğu seyyahı Pitro Della Balle uzun yıllar bölgede topladığı pek çok eşya ile beraber 1626 yılında Roma'ya döndüğü zaman götürdüğü eşyalar arasında yazılı tuğlalar da vardır; ancak bu yazıyı okumak yolunda ilk çalışmalar daha 200 yıl sonradır. 19. yüzyılda Avrupa’da “çölün eşya toplama aşıkları” diye adlandırılan hazine avcıları, bu sıralı tepeleri araştırmak için toprağı alt üst etmeye başladığı sırasında Babil’in Dur-şarukin, Komba, Ninova ve diğer eski kentleriyle karşılaşırlar.
Bu hazine avcılarının yerini 20. yüzyılda kazıbilimciler (arkeologlar) almaya başladı ve 1920 yılında Önasya’da kazı çalışmaları tam bilimsel bir düzeye ulaştı. Kazıcıların ortaya çıkardığı binlerce kil tabletin ve başka buluntuların üzerinde çiviyazısı ile yazılmış olan yazılar okunup, yeniden tasnif edilerek Mezopotamya’nın tarihi, kültürü ve bu toprakların gerçek sahipleri konusundaki bilgiler açıklığa kavuşturuluyordu. Bu konudaki anlamlı açıklamalar 1920-1940 yılları arasında olmuştur. Bu nedenle, 1920 öncesi bu bölgeye ilişkin yazılmış olan yapıtların tamamı birçok eksiklik ve yanlışlıklarla doludur. Ne yazık ki günümüzdeki birçok yazar hâlâ, o artık atıl olan kaynakları, hiç bir irdeleme yapma gereği duymadan kullanmayı sürdürmektedirler. Mezopotamya’nın güneyinde yer alan Ur harabelerinde İngiliz kazıbilimcisi Sir Leonard Woolley önemli sonuçlar elde ederek MÖ 3000 yıllarına ait olan bir kralın mezarına rastlıyor.
Bunun yaklaşık 80 km kuzey batısında yer alan Uruk kentinin kütüphanesinin yeri Alman kazıbilimcileri tarafından kesinliğe kavuşturuluyordu. Çiviyazısını okuma süreci 19. yüzyılın ilk yıllarında başlamıştı. Bu alanda öncü 1802 yılında Alman dilbilimci Georg Friedrich Grotefend olmuştur. Bundan habersiz Doğu Hindistan’da görevli İngiliz Henri Rawlinson 1830-1836 yılları arasında İran’ın doğusunda bulduğu bir krala ait yazıyı okuyordu.

İnsanoğlunun en büyük buluşu olan yazının ortaya çıkışı

Yazı insanların öncelikle ekonomik ihtiyaçları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Önceleri resimli olan yazı zaman içinde bugün kullandığımız harf yazısı şekline dönüşmüştür.
Yazının şematik olarak gelişimi aşamaları:
Resim Yazısı (Piktografik) Orta Asya Damga Yazısı
Sözcük yazısı ve Hece yazısı;
Hece yazısı Harf yazısı şeklindedir.
Sümerlerin insanlık tarihine yapmış oldukları en büyük katkı yazıyı bulmalarıdır. Önce tapınaklarda bulunan ambar ve depolara giren çıkan tahıl ve daha birçok malın kaydedilmesinde kullanılmış olan çiviyazısı gelişerek son şeklini MÖ 3200 yıllarda kazanmıştır. Sümerlerden sonra çiviyazısı geleneği başta Akad, Babil, Asur olmak üzere Mezopotamya’nın bütün uygarlıkları, Anadolu’da ise Hitit ve Urartular tarafından alınmış ve kullanılmıştır. Doğu Akdeniz kıyılarında gelişen ve Fenikeliler tarafından yaygınlaştırılan alfabe yazısı ise Aramiler, Anadolu’da Frigler, Lidyalılar ve diğer Eski Batı uygarlıkları tarafından kullanılmıştır. Eski Çağda Mısır’da kesintisiz biçimde kullanılan hiyeroglif (resim) yazısı, Anadolu’da Luviler, Hititler ve Geç Hititler tarafından kullanılmıştır.
Önce Sümer Çiviyazısı Vardı (MÖ 3200)
Fenike Alfabesi Sümer Çiviyazısından (MÖ 12. yüzyılda)
Eski Yunan Alfabesi Fenike Alfabesinden (MÖ 8. yüzyılda)
Türemiştir
Çiviyazısının Çözümü
Çiviyazısı yaklaşık üç bin yıla yakın süre kullanılmış, sonra yerini yaygınlaşmış olan alfabe yazısına bırakmıştır. Bu geleneğin kesintiye uğraması, dilin ve bu dili kullanan toplumların da zamanla belleklerden silinmesine neden olmuştur. Sümerler ve Akadlar gibi eski toplumlar, tarihin belleğinden silinmiştir. Eski Çağda kullanılan çiviyazısının yeniden okunup anlaşılmaya başlanması, geçmişin daha iyi anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Ancak binlerce yıl önce terk edilen bu yazı sistemin çözümü kolay değildir. İlk adımların atılabilmesi için bir anahtar gerekliydi. On dokuzuncu yüzyılda başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Almanya adına, Osmanlı egemenliğindeki Irak’ta bulunan diplomatlar bu işin öncüsü oldular. Ülkelerindeki büyük müzeler adına çalışmalar yürütürken bir yandan da çivi yazılı yüzlerce tablet topladılar.
Bu bilinmeyen yazı sisteminin çözümü için gerekli anahtar İran’da bulundu. Kirmanşah yakınlarındaki Bisutun yazıtları, aynı metni yan yana üç dilde kaydetmişti. Bunlardan ikisi Eski Çağda kullanılan Elamca ve Babilce üçüncüsü ise Farsçanın atası olan Eski Persçe idi. 1802 yılında Alman dilbilimci G. F. Grotefend, bu üç yazıt üzerinde çalıştı. Kendisi daha geç Pehlevi yazıtlarında Pers krallarının “Büyük Kral” ve “Krallar Kralı” unvanlarını kullandıklarını öğrenmişti. Yazıtları yeniden gözden geçirerek araştırmasını ve yorumlarını sürdürdü. Sonuçta önce söz konusu unvanları ve “filan filanın oğlu” tanımlamasını çıkardı. Bu çözümleme Herodot’un adlarını günümüze taşıdığı, Pers kralları Hystaspes oğlu Darius ve Darius oğlu Kserkses’e uyuyordu. 1835’de teğmen Rawlinson İran şahının kardeşine askeri danışman olarak Kirmanşah’a gitmiş; Bisutun yazıtlarını yeniden kopya etmiş ve Persçe metni üzerindeki çalışmalarda Grotefend ile aynı sonuçlara ulaşmıştı. Eski Persçe yazıtın çözümünde atılan bu adımlar, aynı metnin çevirisinin yazıldığı diğer dillerin de anlaşılmasında ve çiviyazısının çözümlenmesinde anahtar rolü oynamıştır.
Çiviyazısını icat eden halkı, Jules Opperet adlı Asuroloji uzmanı ve dilbilimci 1869’da verdiği bir konferansta, bu halkın Sümer ve dilinin de Sümerce olarak adlandırılması gerektiğini bildirdi. Vardığı bu sonucu, erken dönem hükümdarlarına ait olan bazı yazıtlarda bulunan “Sümer ve Akad Kralı” unvanına dayandırıyordu.
Bir Sümer ören yerinde yapılan ilk önemli kazı 1877’de, antik Lagaş kalıntılarının bulunduğu Tello’da Ernest de Sarzec’in yönetiminde Fransızlarca başlatılmıştı. İkinci büyük kazı, Pennsylvania Üniversitesi tarafından 1889 ile 1900 yılları arasında Nippur’da yürütülmüştür.

Sümer Edebiyatı ve Sümer Okulu

Bir zamanlar,
Yılan da yoktu, akrep de.
Ne sırtlan vardı, ne aslan,
Ne vahşi köpek, ne de kurt.
Korku da yoktu, dehşet de.
İnsanoğlu rakipsizdi.
Sümer şiiri
Sümer edebiyatı, uygar insanın estetik yaratımları arasında yüksek bir yer tutar. Akadlar, Asurlular ve Babilliler bunları hemen hemen bütünüyle benimsemiştir. Hititler, Hurriler ve Kenanlılar bazılarını kendi dillerine çevirdiler ya da büyük olasılıkla geniş ölçüde taklit ettiler. İbranilerin ve hatta Eski Yunan’ın yazınsal yapıtlarının biçimi ve içeriği bunlardan derin bir şekilde etkilenmiştir. Sümerlere ait olanlar dışında daha eski herhangi bir yazınsal belgenin gün ışığına çıkarılması olasılığının çok düşük olduğunu söyleyen S.N. Karmer’e göre Sümer yazınsal yapıtlarının oluşturulması ilk kez MÖ 2500 civarında başlamıştır; ama şimdiye kadar ele geçen en eski yazınsal belgeler yaklaşık MÖ 2400’e tarihlenmektedir.
Sümer Okulu
Dünyanın ilkokul ve ilk eğitim sistemi Sümerler tarafından gerçekleştirilmiştir. Uygarlık tarihi açısından bakıldığında, Sümer’in kazandığı en üstün başarılar, çiviyazısının gelişmesi ve bunun doğrudan uzantısı olan resmi eğitim sisteminin oluşturulmuş olduğu söylenir. S.N. Kramer’in deyişiyle;
“MÖ 3. binyılın başlarında yaşayan isimsiz, uygulamaya eğilimli Sümer bilgeleri ve öğretmenlerinin yaratıcılığı ve azmi olmasaydı, günümüzün entelektüel ve bilimsel başarılarının pek olanaklı olamayacağını söylemek bir abartma değildir.”
Sümer okul sisteminin olgunlaşıp gelişmesi MÖ 3. binyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. MÖ 3000 yıllarından başlayarak Sümer'de yazı yazmanın resmi olarak öğretildiği okullar ortaya çıkarılmıştır. Şuruppak kentinde MÖ 2500 yıllarından kalma çok sayıda ders kitabı yapılan kazılar sonrası ele geçmiştir. Sümer Okulu edubba ya da tablet evi olarak da anılır. Bu okulların başlangıçtaki amacı ülkede idari ve ekonomik alandaki yazılması gerekli belgeleri yazabilecek yazmanlar yetiştirmekti.

Sümer Mirası

Zamanımızın siyasi, hukuki, toplumsal, ekonomik ve dinsel kavramlarının kökü Sümerlerin bıraktığı miras arasındadır.
Tarihçiler Sümerlerin komşu kavimler üzerinde büyük bir etkide bulunmalarını biraz da şaşkınla karşılarlar. Çünkü onlara göre; (1) Sümerce öğrenilmesi zor bir dildi, (2) Sümer düşünceleri Sümer topraklarında kökleşmişti, (3) Başlıca Sümer kavramları Sümerlerin kendilerine özgü bir özellik kazanmıştı. Gerçekte daha Erken Hanedanlık (III. Dönem) döneminin sonunda Sümer sanatının izleri Mısır'da da görülür. Yine bu tarihçilere göre, eğer Sümerce Akad diline tercüme edilmemiş ve böylece Sümer fikirleri sadeleştirilmemiş olsaydı, Sümerlilik tıpkı Mısır moral ve düşüncesinde olduğu gibi, dünyaya kapalı bir ada halinde kalmağa mahkum olacaktı.
Bu tarihçiler Sümer mirasının sonraki kuşaklara aktarılmasında oynadıkları rolde Sami kökenli kavimlere gerçekte hak ettiklerinden fazlasını yüklerler. Çünkü Sami kökenli kavimler Sümerlerin yanında uygarlaşmış, o kültürü benimsemiş ve özümsemiştir. Sonraki kuşaklara aktaracakları kendilerine özgün bir kültürleri yoktu.
Onlar, Sümer mirasını kendi anlayışlarına uyarlamışlardır. Konuştukları dil ve lehçeleri daha sonraki dönemlerde de (özellikle Babilliler döneminde) sürdüğünden, Samileştirilmiş Sümerlilik de sürdürülmüştür. Ancak unutulmaması gereken bir husus da Sami kökenli kavimlerin, Sümerleri Samileştirme siyaseti izlemiş olmaları, bunda da başarılı olmalarıdır. Örneğin Hammurabi, Sümerceyi kaldırmıştır.
Kültür Birikimi Kaynağı ve Dünya Düzeni Kavramı Sümerlerden Gelir
Amerikalı Asuroloji bilgini E. A. Speiser, 1963 yılında yazdığı bir makalede çok haklı olarak şöyle der:
“UYGARLIKLAR, tıpkı bireyler gibi, yaptıkları işlerden bilinirler. Geçmişin gelecek kuşaklara en önemli katkıları onların geçmişten aldıkları ve yaşattıklarıdır. Hiç bir yerde Mezopotamya’nın tarihi uygarlık mirasından daha uzun yaşayan bir şey yoktur. Halihazır kültürümüzün bu uzak geçmişteki uygarlığa borcu genelde bilinenden çok daha yaşamsal ve çeşitlidir. Bugün yıllarımızı Güneş’e göre, haftalarımızı Ay’a göre, hesaplarken, haftanın günlerini gezegenlere göre adlandırırken; zaman ölçeğimizi saatler ve dakikalar olarak altmışlık sayı sistemine göre sayarken; dillerin karmaşıklığına dilbilim analiz araçları ile yaklaşırken; resmi kayıtlarımızı, bilimsel eserlerimizi, edebi yaratıyı, ya da özel mektuplarımızı yazarken; kişisel olarak algılamadan yasalara ve idarenin mutlakıyetten kaçınacağına inancımızı yeniden teyit ederken; bunları ve diğer birçok şeyi yaparken, bilerek ya da bilmeyerek, eski Mezopotamya’nın önderliğini yaptığı çok eski yaşam deneyimlerinin sonuçlarını kullanmaktayız.”

Uygarlık Herkesin Ürünüdür

İtalyan tarihçi Sabatino Moscati çok haklı olarak “Mezopotamya’da gelişen uygarlıkların temel özelliği ikibinyılı aşan bir tarih, bütün batı Asya’ya hatta Mısır’a kadar uzanan bir siyasi güç, yoğun ve zengin bir dini kültür, son derece üretken bir edebiyat, sanat ve bilimsel çalışmalardır. Bugün Romalılar ve Yunanlar arasında varolagelen halef-selef ilişkisinin geçmiş uygarlıklara da uyarlanması mümkündür.” der.
Kısaca uygarlık tüm insanlığın birikimli bir ürünüdür.
Osman Karadağ
Temmuz 2017
Bodrum



[1]Karadağ, O., “Stratejinin Yazılı Kaynakları, Erken Öncüler – 1 Sümerler ve Sonrası”, Berikan Yayınevi, Ankara, 2014
[2]      Bu belgeler üç kil koni ve bir oval plaka üzerine yazılmış olarak Fransız araştırmacılar tarafından 1878 yılında Lagaş’ta yapılan kazılarda çıkarılmıştır. (Kramer, Samuel Noah, Tarih Sümer’de Başlar)

13 Mart 2016 Pazar

Uydurulan Bir Koloni Göçü

Uydurulan Bir Koloni Göçü

Ege'nin kuzeydoğusunda Anadolu topraklarında Demir Çağı yerleşmeleri genellikle Hellas (Yunanistan)'tan gelen Aiol sömürgecilere dayandırılır. C.B. Rose’un Truva’da elde edilen yeni malzemeye odaklanan bir makalesinde[1] göçün edebi anlatımları ve arkeolojik kanıtlarını incelemiştir. Araştırıcının bulgularına göre Aiolis’in sömürgeleştirilmesinde ne bir alan baskın bir rol oynamış, ne de arkeolojik bulgularda böyle bir yaygın sömürgeleştirme olduğu desteklenmiştir. Söz konusu araştırmadan elde bulgulara izleyen paragraflarda özetle değinilmektedir.
Elde edilen bulgular göçün, Pers Savaşları sonrasında saldırgan bir biçimde özendirilmiş anlatımları Ege'nin her iki taraf için de karşılıklı yararlı olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır. Diğer bir deyişle böyle bir kurgu hem Batı Anadolu kentleri hem de Hellas’taki kentler için Pers Savaşları sonrasında birleştirici bir öge olarak oluşturulmuştur. Özellikle Delos Deniz Birliğinin gerekçesini oluşturmuştur.
Erken Demir Çağı'nda Anadolu’nun kuzeydoğu Ege’deki yerleşimlerin çoğu Teselya, Boiotia, Akhaia veya bu üçünün bir karışımının oluşturduğu Aiol sömürgecilerinin Ege'nin karşı tarafına göçüne dayandırılır. Bu göçlerin bir önder ve onun soyundan gelenlerin önderliğinde Bozcaada’dan, İzmir'in koyları arasına kadar geniş bir coğrafi alana yapıldığı bildirilmesine karşın, göçle ilgili antik kaynakların çoğu anlatımlarında bir tutarlılık yoktur. Diğer bir deyişle, Truva Savaşı'ndan sonra kurulduğuna inanılan Midilli ve kuzeybatı Anadolu'daki Aiol yerleşimlerinin, Hellas’tan gelenlerce gerçekleştirildiği hep söylenegeldi. Erken Helen tarihinin bu özelliği bilginler tarafından kabulü o kadar yaygın bir duruma geldi ki, bunun kanıtının değerlendirilmesine gerek bile görülmedi.
Araştırıcı Rose, Truva’da Helen ve Roma kazılarının başkanı olarak görev yaptığı 18 yıl boyunca bu Göç Modelini asla sorgulamadan ve bütün kazı raporlarında Anadolu kolonileşmesini varsaydığını itiraf eder. Ancak, Truva Demir Çağı malzemesinin son yayına hazırlığının yeniden incelenmesi sırasında, Aiol göçünün, arkeolojik ve edebi malzemeye eşit ağırlık vererek ve eski ve yeni tarih yazıcılığını da göz önünde bulundurarak, kanıtlarının yeniden değerlendirilmesinin gerekli olduğu sonucuna varır. Kendisinin belirttiği üzere birçok arkeolog, tersini iddia etseler bile, Türkiye ve Hellas arasındaki zamanımızın siyasi bölünmeleri, onların tarihi olayları değerlendirmelerini etkilemektedir. Tarihçiler de ya Türkiye ya da Hellas’a odaklanırlar ve yayınların her iki tarafa da eşit muamele yapması çok enderdir.
Eski Edebi Kaynaklar
Aiolic terimi ilkin Knossos’daki Liner B metinlerinde ortaya çıkar. Homer destanlarında ne Aiolis’e ne de Anadolu’nun batısında bir Helen kolonileşmesine değinilmez. Odysseus Midlli’ye yolculuk yapar, ancak bir yerleşme yeri kurmaz ve adanın kralı, adı Helence olmayan Makar’dır[2]. Bir coğrafi terim olarak sözcüğün ilk kullanımı, Hesiodos’un, babasının kötü durumunu ve sonunda Aiol Kyme’den Boiotia’ya göçünü açıkladığı İşleri ve Günler eserinde görülür. Bununla birlikte, Hesiod’un hiçbir bölümünde, Hellas Helenleri tarafından Ege’nin kuzeydoğusunda kolonilerin kuruluşundan söz eden hiç bir parça yer almaz. Bir sonraki ilgili göndermeler, Alkaios ve Sappho eserlerinde sözü edilen, Midillili Arkaik ozanda ortaya çıkar. Hellanikos, Strabon ve Pausanias’ın aralarında yer aldığı diğerleri tarafından Midilli’nin yönetici ailesi olarak, Aiolleri Midilli’ye göç ettiren Penthilos, sonra oğlu Orestes’in adlarından söz edilir. MÖ 7. yüzyıla gelindiğinde, Midilli hükümdarları, soylarının Truva Savaşı göçü sonucunda Atreus sarayından geldiklerini iddia ederler[3].
Bozcaada MÖ 5. yüzyılda göç anlatımlarında ortaya çıkmaya başlar: Pindar'ın (11. Nemea Ode) övgüsü Aristagoras’ı Bozcaada yurttaşı olarak kutlar. Aristagoras’ın Spartalı atası Peisandros önderlik yaptığı bir Aiol kuvveti ile Bozcaada kıyılarında Orestes katılmıştır[4].
Bu yazarların hepsi Aiolis’in gerçekte ne olduğu ve nerede olduğu üzerinde anlaşmış değillerdir. MÖ 6. yüzyıla gelindiğinde, Herodot göre, Aiolis’in özgün bölgesi Bergama ile İzmir arasında ve kıyı boyunca uzanıyordu ve merkezi Elaia ve Myrina arasında yer alan Gryneion’deki Apollon sunağında olan, on iki kentin oluşturduğu bir birlik tarafından denetleniyordu. Herodot bu bölgeyi, aslında, kentlerini Midilli ve Bozcaada’yı bağladığı Troad (Troas)’dan ayırıyordu (Hdt. 1.149-151). MÖ 4. yüzyıla gelindiğinde ise, terim özgün kentlere ek olarak Troas'ın batısına uygulanır olmuştu (Strabo 13.1.4, 39). Herodot, Hellas’ın Teselya parçasının eskiden Aiolis olarak adlandırıldığını ileri sürerken Tukididis Ozolian Lokris’e bitişik Pleuron ve Kalydon arasındaki Aitolia bölümünü ileri sürer (Hdt. 7.176.4; Thuc. 3.102.5; see also Diod. Sic. 4.67.2). Göçün tam anlatımlarından birini Strabo verir[5].
Strabo,  Dorların önünden kaçan Helen halkının Anadolu’nun batısı yanı sıra Sisam ve Sakız adalarında koloniler oluşturmada ve son olarak Karya’nın yerli kadınlarıyla evlenmelerinde Aiol kolonileşmesini İyon kolonileşmesinden dört kuşak öncesine tarihlendirir (Hdt. 1. 146.2-3). MÖ 8. yüzyıl sonlarında Asur metinlerinde geçen Yaw(a)naya adı genellikle, Helen olsun olmasın Anadolu’nun batısı halkları için, İyonlara bir gönderme olarak yorumlanır.
Solon’nun, yaklaşık MÖ 600’lerde Attika’yı en eski İyon toprağı olarak anması ile İyonya ve Atina arasında bir soy bağının kurulmasına karşın[6] Kleisthenic reform öncesi dört kabilenin adları çeşitli İyon kentlerinden ele geçen yazıtlarda yer almıştır. İyonya kimliğinin temel kamu göstergesi olan Apatouria festivali, hem İonya ve hem de Atina'da kutlandı. Kabile adları ve festivalin doğudan batıya olduğu, son bilimsel çevrelerce tercih etmekle birlikte, açık değildir [7]. MÖ 7.yüzyılın sonuna gelindiğinde İyon kentleri, Aiol Birliği’ni tamamlamak üzere, Sisam karşısında, Mykale’deki Poseidon sunağını merkez alan Panionion Birliği’nı oluşturmuşlardır. Bu dönemde İyonya’nın Atinalı kökeni, başta kendi adını taşıyan İon kurucu ailesinin soy tahrifi (manipulation) yoluyla, giderek artan bir biçimde vurgulandı[8]. Aralarında başta Herodot ve Tukididis olmak üzere birçokları, İyonya’yı, Atinalıların kolonileştirdiklerini dikkate aldı[9].
Özetle Aiol ve İyon göçlerinin bu açıklamalarının hiçbiri birbirini benzemiyordu ve öykülerin zamansal ve mekânsal boyutları yazarlar arasında büyük ölçüde farklılıklar göstermekteydi. Ama Arkaik dönemin sonuna gelindiğinde, Hellas ile Anadolu arasındaki soy bağlantıları üzerindeki genel inanç kesinlik kazandı ve Pers Savaşları sonrasında batıdan doğuya doğru göç öyküleri yerli yerindeydi[10].
Modern Yorumlar
Kanıtların yorumları, ilgili antik kaynaklar gibi çeşitli olmasına karşın Aiol / İyon göçleri hakkında çağdaş bilginler ender olarak kuşku duymuş ve bir zamanlar onların Hint-Avrupa göçleri ile birlikte ele alınmıştır. Diğer bir deyişle, Geç Tunç / Erken Demir Çağı arkeolojik verilerdeki değişiklik, 500 yıl boyunca dört farklı kolonileşme ile nüfus değişim için kanıt olarak yorumlandı. Arkeologlar göçleri yeniden yapılandırmalarını desteklemek için, genellikle dilbilimcilerin, Hesiod'un Helenleri üç kola ayırmasına benzer biçimde Dor, İon ve Aiolic lehçeleri araştırmalarına döndü. Bu yapılandırma bileşenlerinin her biri, genellikle şu sırayla kolonileştirmeye bağlanır: Dorların işgalinden sonra Midilli kentlerinde keşfedilen protogeometrik çömleklere dayanarak, MÖ yaklaşık 1050’de Teselya ve Euboia’dan Midilli’ye ozanları ile birlikte bir Miken göçü oldu. Bu kurama göre bu göç, Liner B formları ve İon lehçeleri karışımını açıklar, daha sonra destanlar Anadolu kıyıları boyunca daha güneyinde gittikçe İon lehçesinden etkilenir. Homeros destanları ile ilgili son çalışma, zorunlu olarak, Erken Demir Çağı'na bir Aiol göçü olduğunu gösterir.
Son zamanlarda bilim insanları bu göç öykülerini, bir dereceye kadar gelişen etnik kimlik ve yurttaşlık propagandası simgeleri olarak incelemeye başlamışlardır. İlk önemli girişim, 1958 yılında M.V. Sakellarious’un ilgili edebi kaynakları incelediği zaman, İyon göçlerinin gerçekte, Pers Savaşları’nı izleyen dönemde, Atinalıların propagandası olduğu sonucuna varması ile ortaya çıktı[11]. Jonathan Hall ve Irad Malkin’in erken Helen etnisitesi üzerine yaptıkları sonraki çalışmaları bu yaklaşımı, soy anlatımları, bölgesel kimliklerin sistematik yapılandırılmasına bağlanmış,  zaman içinde formüle edilmiş ve siyasi gündemlere göre yönlendirilmiş olduğunu göstererek daha da ileri götürmüştür[12].
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığına göre Batı Anadolu’ya bir Helen göçünün bütünüyle uydurulmuş bir öykü olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu öykünün uydurulma nedeni de MÖ 5. yüzyıldaki Atina yayılmacılığına tarihsel bir dayanak oluşturmaktır. Bu dayanağın oluşturulmasında Pers tehlikesi bir araç olarak kullanılmıştır.
Yunan kolonileşmesi Öyle Anlatıldığı gibi değil[13]
Son yıllarda Helen kolonileşmesinin doğası ve gelişmesi hakkında canlı bir tartışma gelişmektedir. Bu tartışma, bize aktarılan geleneğin öne sürdüğü oecist-metropolis (anakent)-kuruluş tarihi ilişkisine dayanan modelin gerçekte, MÖ 7.yüzyıl ortasından önce gerçekleşmemiş olan daha sonraki normalleşme sürecinden kaynaklandığını kanıtlamaya başlamıştır. En eski dönem için arkeolojik veriler, birbirini izleyen ayrışık kolonileşme katkıları ve yerleşimlerinden oluşan farklı bir model gösterir[14]. Bu gerçekler ışığında tarih kitaplarının Helen kolonileşmesi ile ilgili bölümleri silinip yeniden yazılmalıdır[15]. Farklı kökenli seramiklerin kanıtladığı üzere farklı kökenden gelen sömürgeciler (koloni kurucular) ilk yerleşmelere yönelirler; bunun bir sonucu iyi tanımlanmamış bir planla yerleşme ve sonra yavaş yavaş genişlemedir. Bu çerçevede, Helen anakenti olan poleis Polenezlerin büyük adamlarının ya da Kara Afrika’nın devletsiz toplumlarına benzer ilkel toplumları gibi algılanmalıdır[16]. Sonuç olarak Alfonso Mele şunu der: “Batı'da yer alan Homeric ansiklopedi metinleri, diğer edebi kanıtlar ve çağdaş sömürge gerçekleri yazılı metinleri Odyssey’den yapılan alıntılara dayanmaktadır.”



[1] Rose, C.B., Separating Fact from Fiction in the Aiolian Migration, hesperia yy (2008) Pages 399-430. The American School of Classical Studies at Athens. Aiolian Göçü: Gerçekleri Kurgulardan Ayıklamak
[2] Od. 4.342-344; II 24.544; Diod. Sic. 1.3; 5.57.2
[3] Aşağı yukarı aynı zamanlarda Apollo’ya bir Homeros ilahisinde, Midilli kralı Makar, Aiolos’un oğlu olarak adlandırılır. Bu Aiolos Teselya kralı olarak adlandırılır ve Hellen’in Doros ve Xouthos oğulları ile birlikte listelenir (Hymn. Horn. Ap. 37). Böylece Aiolos, Hellen ailesi içine girer; Makar ve onun Midillili torunları anakara Yunan kökenini kazanır ve Teselya da Aiol göçlerinde bir rol üstlenir.
[4] 11. FGrH 382 F20. Buradan çıkarım şudur: Truva Savaşı'ndan bir kuşak sonra, Midilli gibi, Bozcaada da Aristagoras’ın atası dahil Peloponnes (Mora)li bir grup erkek tarafından ele geçirilmiştir. Bu noktaya kadar, göç ile ilgili yazarlar, bu göçün başlangıcı için özel bir neden vermezler, ancak dini bir motif olarak (yaklaşık MÖ 300’de ünlü olan) Atinalı bir yazar tarafından sağlanır. Yazarın kaydettiğine göre orta Yunanistan'daki veba ancak eğer Orestes, Truva Savaşı sırasında hasar görmüş bölgelerde koloniler kurar ve oralarda tapınakları yeniden canlandırırsa sona ereceği kehanetinde bulunduğu kaydedilir.
[5] "Aiolis"  bölümü altında, Bozcaada ve Midilli de dahil olmak üzere, Kyzikos’tan Kyme’ye kadar olan bütün bölgeyi alır. Göçün ilk evresinin başlangıcını da Truva Savaşı'ndan 60 yıl sonrasına koyar. Yerleşimciler Agamemnon güçleri gibi, Boiotia’daki Aulis’ten yola çıkar ve Orestes’in oğlu Penthilos önderliğinde, Trakya'ya geçer; sonra onun torunu Archelaos veya Echelas önderliğinde Daskyleion’a ve nihayet onun büyük torunu Gras önderliğinde, kendi adını alan, Granikos ırmağı ve Midilli bölgelerine geçer. Penthilos seferi ile çağdaş, Lokris’ten ayrılan bir ikinci takım da Kyme’yi kurar. Strabo’nun anlatımında, sonra, kolonileşme, Orestes’ten onun büyük torunu Gras’a kadar, dört kuşak boyunca yayılır ve izlenen yol önceki anlatımlardan farklı olarak Midilli yerleşilen son bölge olur. (Strabo 9.2.3, 5; 13.1.1-4, 58; 13.2.1; 13.3.2-3; 13.3.5)
[6] Arist. Ath. Pol 5 gönderimi.
[7] 16. Cassola 1957, p. 47; Huxley 1966, p. 31; Ulf 1996, p. 271; Hall 2002, p. 70. For the attitude toward Ionians among elite Athenians in the Archaic period, see Connor 1993.
[8] Bknz. dn 18.
[9] 19. Hall, J.M. 2002. Hellenicity: Between Ethnicity and Culture, Chicago, pp. 68-69.
[10] Sözde, Frigya ve Lidya arasında büyütülmüş olan Pelops’in Anadolu'dan Peloponnese yolculuk etmesi; onun büyük torunları Menelaos ve Agamemnon’un Truva’ya karşı savaşta önderlik yapmaları ve Menelaos’un oğlu Orestes ve torunları ve onlar arasında sayılan İon’un kendisinin sonraki Aiol göçlerini sağlayanlar olduğu (Bknz. dn 20 ve 21.)
[11] 35. Sakellariou, M. V. 1958. La migration grecque en Ionie, Athens; 1990. Between Memory and Oblivion: The Transmission of Early Greek Historical Traditions (Melete- mata 12), Paris. pp. 133- 149. A similar approach has been followed by John Papadopoulos (Papadopoulos, J. K. 2005. The Early Iron Age Cemetery at Torone: Excava- tions Conducted by the Australian Archaeological Institute at Athens in Collaboration with the Athens Archaeological Society (Monumenta Archaeologica 24), Los Angeles. pp. 580-588), who has questioned the validity of the literary accounts relating to Euboian colonization of Torone.
[12] 36. Hall, J. M. 1997. Ethnic Identity in Greek Antiquity, Cambridge. 2002. Hellenicity: Between Ethnicity and Culture, Chicago., 2004. Culture, Cultures, and Acculturation, in Rollinger and Ulf 2004, pp. 35-50.; Malkin I. 1998. The Returns of Odysseus: Colonization and Ethnicity, Berkeley, ed. 2001. Ancient Perceptions of Greek Ethnicity, Washington, D.C.. It is worth noting that the recent conflicting interpretations of the significance of Late Bronze Age Troy have been linked to political and cultural changes in German society: Haubold 2002. (The subsequent studies of Jonathan Hall and Irad Malkin on early Greek ethnicity have expanded this approach considerably by demonstrating the extent to which accounts of ancestry are tied to the systematic construction of regional identities, formulated over time and driven by political agendas)
[13] Mele, A., How Archaic Greek Colonization developed and What Foms it Took, Alfonso Mele, Università degli studi di Napoli Federico II, Italy.  The Mythology and Iconography of Colonization: a Special Themed Issue of Electronic Antiquity, Guest Editors: Ann-Marie Knoblauch (Virginia Tech) & Terry Papillon (Virginia Tech), Electronic Antiquity 11.1 (Nov 2007)
[14] 1 Cf. Purcel, N., Mobility and the Polis, in The Greek City: from Homer to Alexander ed. O. Murray and S. Price (Oxford 1990) 29 ff., Osborne, R., Early Greek Colonization, in Archaic Greece: New Approaches and New Evidence ed. N. Fisher and H. van Wees (London, 1998) 251 ff., and Braund, D., Writing and Re-inventing Colonial Origins: Problem from Colchis and the Bosphorus, in The Greek Colonization of the Black Sea: Historical Interpretation of Archaeology ed. G.R. Tsetskladze. Historia Einzelschriften 121 (Stuttgart, 1998) 287 ff..
[15] Mele, A., How Archaic Greek Colonization developed and What Foms it Took, Alfonso Mele.
[16] Dipnotu 2 Quiller, B., “The dynamics of the Homeric Society, SO 56 (1981) 109 ff.. Contra: Carlier, P., Les Basileis Homeriques, Ktema, 21 (1996) 5 ff; dipnotu 3 Berent, M. The Stateless Polis.Toward a Re.Evaluation of the Classical Greek Political Community. Diss. Cambridge, 1994.. Contra: Hansen, M.H., Was the Polis a State or a Stateless society?, in CPC Papers 6. = Historia Einzelschriften 162, 2002. 162.