İSKİTLER/SAKALAR: Avrasya Bozkırında Köken, Coğrafya, Boylar, Arkeoloji, Antik DNA ve Türk Tarihiyle Bağlantı Meselesi
Özet
İskitler/Sakalar, MÖ 1. binyılda Avrasya bozkırlarında belirginleşen en
önemli atlı-göçebe kültür çevrelerinden biridir. Eski Yunan kaynaklarında
Skythai/Skuthai, Pers kaynaklarında Saka, Asur ve Urartu çevresinde
İşkuza/Aşguzai biçimleriyle anılan bu topluluklar; Karadeniz'in kuzeyinden
Altay-Sayan bölgesine, Kafkasya'dan Önasya'ya, Hazar ve Aral çevresinden Orta
Asya'ya, Doğu Türkistan'dan kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanan geniş bir
tarihsel alanda iz bırakmıştır. İskitler yalnızca savaşçı göçebeler olarak
değil; kurgan mezarları, at gömüleri, altın işçiliği, hayvan üslubu sanatı,
atlı savaş teknolojisi, bozkır aristokrasisi, Grek-Pers-Asur-Urartu-Çin
dünyalarıyla kurdukları ilişkiler ve son yıllarda antik DNA araştırmalarıyla
yeniden değerlendirilen karmaşık nüfus yapıları bakımından da tarihsel önem
taşır.
Önasya: Anadolu, Mezopotamya, Levant ve İran yaylası. Bereketli Hilal uygarlıklarının doğduğu
alan olarak kabul edilir. Günümüzde bu
bölge için tarihçiler ve coğrafyacılar sıklıkla Batı Asya terimini de
kullanırlar.
Günümüz akademik literatüründe İskit/Saka topluluklarının çekirdek dil kimliği çoğunlukla Doğu veya
Kuzeydoğu İranî (yani İranî halklar ve
İranî diller grubuyla ilişkili) çevreyle ilişkilendirilir. Ancak bu dilsel
tespit, İskit dünyasının genetik, kültürel veya politik bakımdan tek kökenli
olduğu anlamına gelmez. Arkeolojik ve genetik veriler, İskit/Saka ufkunun batı
ve doğu bozkır unsurlarının karıştığı, çok merkezli ve hareketli bir kültür
alanı olduğunu gösterir. Türk tarihçiliğinde İskitler/Sakalar, çoğu zaman
Türklerin tarih sahnesine çıktığı Avrasya bozkır dünyasının erken halkalarından
biri olarak ele alınmıştır. Bu makale, İskitleri ne doğrudan modern Türk
kimliğiyle özdeşleştirir ne de Türk tarihinin bozkır mirasıyla ilişkisini göz
ardı etmez. En dengeli yaklaşım, İskit/Saka
dünyasını İranî dilsel çekirdeğe sahip; fakat Türklerin de mirasçısı olduğu
geniş Avrasya bozkır uygarlığının erken ve kurucu kültür çevrelerinden biri
olarak değerlendirir.
Giriş:
İskitleri Anlamak Neden Önemlidir?
İskitler, Eskiçağ tarihinin en dikkat çekici bozkır topluluklarından
biridir. Onlar hakkında konuşulduğunda çoğu zaman akla Karadeniz'in kuzeyindeki
atlı savaşçılar, Pers ordularını bozkırda yıpratan süvariler, kurgan mezarları,
altın işlemeciliği, hayvan üslubu sanatı ve Grek dünyasıyla kurdukları
ilişkiler gelir. Ancak İskitleri yalnızca Karadeniz'in kuzeyinde ortaya çıkmış
tek bir topluluk olarak görmek, hem antik kaynakların karmaşık tanıklığını hem
de modern arkeoloji ve genetik araştırmaların ortaya koyduğu geniş Avrasya
bağlamını daraltır.
"İskit" adı, modern tarih yazımında çoğu zaman geniş bir bozkır
dünyasını ifade etmek için kullanılır. Grekler, Karadeniz'in kuzeyindeki ve
daha geniş kuzey bozkır sahasındaki toplulukları Skythai (Skuthai) adıyla
anarken, Persler benzer topluluklar için Saka adını kullanmıştır. Asur kaynaklarında İşkuza/Aşguzai
biçimleriyle anılır. Çin kaynaklarında ise Orta Asya'daki bazı bozkır
toplulukları Sai (Sek) benzeri adlarla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle
İskitler hakkında yazarken ilk yapılması gereken şey, bu adların her zaman bire
bir aynı topluluğu göstermediğini; fakat birbirleriyle ilişkili, hareketli ve
geniş bir bozkır dünyasına işaret ettiğini kabul etmektir.
İskitler kendi tarihlerini yazıya geçiren bir topluluk değildir. Onları
daha çok başkalarının gözünden tanırız: Herodotos'un anlatıları, Pers kraliyet
yazıtları, Asur belgeleri, Çin kayıtları, Grek sanat eserleri ve arkeolojik
buluntular bu bozkır dünyasını anlamamızı sağlar. Son yıllarda antik DNA
çalışmaları da bu tabloya yeni bir boyut eklemiştir. Böylece İskit tarihi;
yazılı kaynak, arkeoloji, sanat tarihi, dilbilim ve genetik araştırmaların
birlikte okunmasını gerektiren çok disiplinli bir alana dönüşmüştür.
Bu makalenin temel tezi şudur: İskitler/Sakalar, tek ve homojen bir
"halk"tan çok, Avrasya bozkırında ortak atlı-göçebe yaşam biçimi,
savaş teknolojisi, kurgan geleneği, hayvan üslubu sanatı ve geniş hareket
yeteneği etrafında şekillenmiş büyük bir kültürel-tarihsel ufuktur. Dil
bakımından İskit/Saka topluluklarının çekirdek unsurlarının İranî, özellikle
Doğu İranî çevreyle ilişkili olduğu akademik çevrelerde kabul edilir. Ancak bu
dilsel tespit, İskit dünyasının genetik veya kültürel bakımdan tek kökenli olduğu
anlamına gelmez. Arkeoloji ve antik DNA çalışmaları, İskit/Saka dünyasının batı
ve doğu bozkır unsurlarının sürekli temas ettiği, karıştığı ve yeniden
biçimlendiği dinamik bir alan olduğunu gösterir.
Yöntemsel
Çerçeve: Kimlik, Önyargı ve Tarihsel Nesnellik
İskitler/Sakalar gibi modern kimlik tartışmalarına sıkça konu edilen tarih
alanlarında, araştırmanın yöntemsel sınırlarını açıkça belirtmek gerekir.
Özellikle tarih araştırmalarında etnik, politik, dinsel ya da ideolojik
kaygılar; geçmişi anlama çabasını, farkında olunmadan ya da bilinçli biçimde,
geçmişi doğrulama çabasına dönüştürebilir. Araştırmacı, kanıtları sorgulamak
yerine önceden benimsediği tezi pekiştirmek amacıyla kullanmaya başladığında,
tarih yazımı bir keşif süreci olmaktan çıkıp bir meşrulaştırma pratiğine
dönüşür. Bu dönüşüm çoğu zaman sessiz sedasız gerçekleşir: Seçilen kaynaklar,
öne çıkarılan olgular ve görmezden gelinen ayrıntılar, doğrudan bir çarpıtma
olmaksızın bile belirli bir anlatıyı önceden belirlenmiş bir sonuca doğru
yönlendirebilir. Tarihçi arşive sorularıyla girer; ama zihninde yanıtlar zaten
şekillenmiş durumdaysa, belgeler yalnızca bir ayna işlevi görür; gerçeği
yansıtmaz, beklentiyi doğrular.
Epistemolojik düzeyde bu sorun, kötü niyetten çok bilginin öznel
koşullanmışlığından kaynaklanır. Her
bakış açısı aynı zamanda bir kör noktadır; her kimlik hem bir anlama ufku hem
de bir sınır oluşturur. Dolayısıyla belirli bir kimlik, inanç ya da
ideoloji adına tarih yazan bir araştırmacıdan yapısal olarak tam anlamıyla
tarafsız bir tarih yazımı beklemek güçtür. Buradaki güçlük ahlaki değil,
bilişseldir: Önyargı, yöntemle bastırılabilir; ancak hiçbir zaman bütünüyle
tasfiye edilemez.
Bu nedenle tarihsel nesnellik, ulaşılacak bir son nokta değil, sürdürülecek
bir gerilim olarak anlaşılmalıdır. Tarafsızlık; iyi niyetle değil,
yöntembilimsel titizlikle, rakip yorumlarla gerçek anlamda yüzleşme iradesiyle
ve araştırmacının kendi konumunu da çözümlemenin bir parçası olarak şeffaf
biçimde ortaya koymasıyla mümkün olabilir. Tarihçinin önyargısını paranteze
almak yetmez; onu da tarihsel bir nesneye dönüştürmek gerekir. Bu makalede
İskit/Saka meselesi, tam da bu nedenle, tek bir modern kimliğin doğrulanması ya
da reddedilmesi amacıyla değil; yazılı kaynak, arkeoloji, dilbilim ve antik DNA
verilerinin birlikte ve eleştirel biçimde değerlendirilmesi amacıyla ele
alınmaktadır.
1. Adlandırma Sorunu: İskit, Saka,
Skythai, İşkuza ve Sai
İskitler hakkında yapılacak her çalışma, adlandırma sorunuyla başlamak
zorundadır. Çünkü "İskit" adı, antik kaynaklarda tek tip bir etnik
kimliği değil, farklı gözlemcilerin kendi coğrafi, politik ve kültürel bakış
açılarına göre adlandırdığı geniş bir topluluklar dünyasını gösterir.
Grek kaynaklarında kullanılan Skythai (Skuthai) adı, özellikle Karadeniz'in
kuzeyi, Dinyeper-Don hattı, Kırım, Azak Denizi çevresi ve Pontus bozkırlarında
yaşayan göçebe ya da yarı-göçebe topluluklarla ilişkilendirilmiştir.
Herodotos'un Historiai adlı eserinin IV. kitabı, bu konuda klasik dünyanın en
önemli metinlerinden biridir. Herodotos, İskitlerin kökenine, geleneklerine,
yaşam tarzlarına, savaş usullerine, tanrılarına, krallarına ve Pers Büyük Kralı Darius’un (Dareios) İskit
seferine geniş yer verir. Ancak Herodotos'un anlatısı, hem değerli bir
tarihsel kaynak hem de Grek dünyasının kuzey bozkır halklarına bakışını
yansıtan edebî-etnografik bir
metindir. Bu nedenle verdiği bilgiler doğrudan "çıplak tarih" olarak
değil, eleştirel bir bakışla okunmalıdır.
Pers kaynaklarında Saka adı öne çıkar. Eski Pers yazıtlarında Sakalar
farklı gruplar halinde anılır: Saka Tigraxauda ("sivri başlıklı
Sakalar"), Saka Haumavarga ("haoma içkisiyle ilişkilendirilen
Sakalar") ve Saka Tyaiy Paradraya ("denizin ötesindeki Sakalar")
bu adlandırmalar arasında yer alır. Bu ifadeler, Ahameniş Pers
İmparatorluğu'nun kuzey ve doğu sınırlarında karşılaştığı bozkır topluluklarını
sınıflandırma biçimini gösterir. Pers bakışında Saka adı, Greklerin Skythai
dediği geniş bozkır dünyasının İranî terminolojideki karşılığı olarak
değerlendirilebilir; fakat her iki adın kapsadığı coğrafya ve topluluklar her
zaman bire bir örtüşmez.
Asur ve Urartu belgelerinde görülen İşkuza/Aşguzai biçimleri, MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Yakındoğu
dünyasına giren ve Asur, Urartu, Med ile Anadolu coğrafyasındaki güç
dengelerini etkileyen kuzeyli bozkır topluluklarıyla ilişkilendirilir. Bu
adlandırma, İskitlerin yalnızca Karadeniz'in kuzeyinde değil, Kafkasya
üzerinden Önasya politik sahnesinde de etkili olduklarını gösterir.
Çin kaynaklarında ise Orta Asya'daki bazı topluluklar için Sai (Sek)
biçiminde yorumlanan adlar görülür. Bu adlar, özellikle Saka/İskit dünyasının
doğu uzantılarıyla bağlantılı olarak değerlendirilir. Böylece Greklerin
Skythai, Perslerin Saka, Asur belgelerinin İşkuza ve Çin kaynaklarının Sai/Sek
biçimleri, aynı geniş bozkır kuşağının farklı kenarlarından görülen adlandırma
gelenekleri olarak anlaşılabilir.
Bu durum, makalenin temel yöntemsel uyarısını doğurur: "İskitler"
denildiğinde tek bir devlet, tek bir soy ya da tek bir kapalı etnik kütle
değil; antik dünyanın farklı yazılı geleneklerinde değişik adlarla izlenen,
geniş bir Avrasya bozkır toplulukları bütünü anlaşılmalıdır.
Bu adlandırma sorunu yalnızca filolojik bir ayrıntı değildir; İskit/Saka
tartışmasının bütün yöntemini belirleyen temel noktadır. Barry Cunliffe’in de
vurguladığı gibi, antik yazarların kullandığı “Scythian/Skythai” adı ile modern
arkeolojinin geniş “İskit-Sibirya kültür çevresi” kavramı bire bir aynı şey
değildir. Grek kaynaklarında Scythian adı daha çok Karadeniz’in kuzeyindeki
tarihsel İskitlerle ilişkiliyken, arkeologlar Altay’dan Karpat havzasına kadar
uzanan benzer kurgan, at koşumu, silah ve hayvan üslubu geleneklerini ifade
etmek için bu adı daha geniş kullanabilmektedir. Bu nedenle tarihî adlandırma,
arkeolojik kültür ve gerçek etnik kimlik birbiriyle
doğrudan özdeşleştirilmemelidir. “İskit”, “Saka” veya “İskit-Sibirya”
kavramları kullanılırken hangi düzlemden söz edildiği açıkça belirtilmelidir:
antik kaynakların verdiği halk adı mı, Pers idari-politik sınıflandırması mı,
yoksa arkeolojik kültür çevresi mi?
2. Kronoloji ve Yayılma Coğrafyası:
Altay'dan Karadeniz'e, Hazar'dan Tuna'ya (Harita 1)
İskit/Saka dünyasının coğrafyası son derece geniştir. Klasik anlamda İskit
coğrafyası denildiğinde Karadeniz'in kuzeyi, yani Pontus bozkırları akla gelir.
Bu alan; Dinyeper, Don, Dinyester ve Bug ırmakları, Kırım, Azak Denizi, Kuzey
Kafkasya ve Tuna'ya uzanan batı bozkır kuşağını kapsar. Grek kolonileriyle
İskitlerin en yoğun ilişkileri de bu bölgede kurulmuştur. Olbia, Pantikapaion,
Chersonesos ve diğer Karadeniz kolonileri, Grek-İskit etkileşiminin önemli
merkezleri arasındadır.
Bununla birlikte daha geniş Saka-İskit dünyası, Karadeniz'in kuzeyiyle
sınırlı değildir. Altay-Sayan bölgesi, Tuva, Güney Sibirya, Kazak bozkırları,
Hazar Denizi'nin doğusu, Aral çevresi, Siriderya ve Amuderya havzaları,
Fergana, Pamir geçitleri, Doğu Türkistan ve kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanan
geniş bir coğrafi hat bu dünyanın parçası olarak değerlendirilir. Bu geniş
alan, tek bir merkezden yönetilen bir imparatorluk coğrafyası değildir; daha
çok bozkırın hareket mantığına bağlı olarak birbirine bağlanan kültürel, ekonomik ve askerî bölgelerden oluşur.
Harita 1.
İskitlerin / Sakaların Yaklaşık Coğrafi Yayılımı (MÖ 9.–3. yüzyıllar)
Erken İskit ya da İskit-Sibirya ufkunun en eski örnekleri, Altay-Sayan ve
Tuva çevresinde belirginleşir. Arzhan 1 ve Arzhan 2 kurganları, MÖ 9. ve 7. yüzyıllar arasındaki erken
İskit-Sibirya maddi kültürünü anlamak için büyük önem taşır. Son yıllarda
Tuva'daki Tunnug 1 kurganından gelen buluntular (Harita 2), MÖ 9. yüzyılın sonlarına tarihlenen
erken hayvan üslubu ve atla ilişkili ritüel uygulamaları bakımından doğu
merkezli gelişim tartışmasını güçlendirmiştir (Sadykov, Caspari ve Blochin,
2025). Bu bulgular, İskit kültürünün kökenini yalnızca Karadeniz kuzeyinde
aramanın yetersiz olduğunu; Güney Sibirya, Altay ve Tuva gibi bölgelerin de
İskit-Saka ufkunun oluşumunda belirleyici olduğunu gösterir.
Harita 2. İskit
Arkeolojik Buluntuları ve aDNA Örnekleme Noktaları
MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda bazı İskit gruplarının batıya doğru hareket ettiği, Kimmerleri yerinden
ettiği ve Pontik-Kaspik bozkır kuşağında belirginleştiği kabul edilir. Bu
süreçte Kafkasya geçitleri üzerinden Önasya'ya inen İskit ve Kimmer grupları,
Asur, Urartu, Med ve Anadolu politik dünyasında ciddi etkiler yaratmıştır.
Yaklaşık MÖ 7. yüzyılda Önasya'da görülen bu hareketlilik, İskitlerin yalnızca
bozkır içi bir güç olmadığını; Yakındoğu imparatorluk sisteminin de parçası
haline geldiklerini ortaya koyar.
Pontik-Kaspik bozkırı, klasik İskitya'nın kalbi sayılır. Herodotos'un
betimlediği coğrafya, Tuna'dan Don'a uzanan Karadeniz kuzeyi bozkırlarını
kapsar. Bu coğrafyada Dinyeper çevresi, "Kraliyet İskitleri"nin
yoğunlaştığı alanlardan biri olarak kabul edilir. Çortomlık, Solokha,
Aleksandropol ve Oguz gibi büyük kurganlar, İskit aristokrasisinin batı
bozkırdaki gücünü ve zenginliğini yansıtır. Kuzeydeki orman-bozkır kuşağında
tarımsal üretim yapan (yarı-yerleşik özellikler taşıyan) topluluklar da İskit
dünyasının parçası ya da komşusu olarak değerlendirilir. Bilsk yerleşimini,
kimi araştırmacılar Herodotos'un Gelon kentiyle ilişkilendirmiş; geniş sur
sistemi ve büyük ölçeğiyle bozkır-orman-bozkır temasının önemli merkezlerinden
biri olarak tanımlamıştır.
Kırım ve Scythia Minor da İskit coğrafyasının geç evreleri bakımından
önemlidir. MÖ 3. yüzyıldan başlayarak Sarmat baskısının artmasıyla bazı İskit
grupları Kırım'a çekilmiş ve Neapolis Scythica merkezli geç bir İskit politik
yapılanması oluşturmuştur. Tuna'nın güneyindeki Dobruca bölgesi ise antik
kaynaklarda Scythia Minor adıyla anılmış ve İskit, Trak, Grek ve daha sonra
Roma unsurlarının iç içe geçtiği bir sınır coğrafyasına dönüşmüştür.
Doğudaki Saka coğrafyası Hazar'ın doğusundan Kazakistan, Kırgızistan,
Özbekistan, Tacikistan, Altay ve Tanrı Dağları'na kadar uzanır. Massagetler,
Hazar ve Aral arasındaki sahada; Saka Tigraxauda ve Saka Haumavarga gibi Pers
kaynaklı gruplar Orta Asya'nın kuzey ve doğu sınırlarında; Pazyryk, Issyk/Esik,
Berel, Eleke Sazy, Tasmola ve Tagar kültür çevreleri ise doğu bozkırındaki
İskit-Saka maddi kültürü içinde değerlendirilir. Güneye inen bazı Saka grupları
Afganistan, Sistan ve kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanmış; "Sakastan"
adlandırması ve Hint-Saka politik oluşumları bu geç hareketliliğin sonuçları
arasında yer alır.
Batıda ise İskit maddi kültürünün izleri, Tuna deltasını, Karpat havzasını
ve Transilvanya'yı kapsayan geniş bir sınır alanına kadar izlenebilir. MÖ
339'da Makedonya Kralı II. Filip’in
(Philippos) Tuna yakınlarında İskit kralı Ateas'ı yenmesi, İskitlerin
Balkan dünyasıyla da temas halinde olduğunu gösteren önemli bir kanıttır.
3. İskitleri Oluşturan Boylar ve
Topluluklar
İskit dünyasını anlamanın en güç yanlarından biri, antik kaynaklarda geçen
boy ve topluluk adlarının modern etnik kategorilerle kolayca
eşleştirilememesidir. Herodotos, Pers yazıtları ve diğer antik kaynaklar farklı
topluluklardan söz eder; ancak bu toplulukların sınırları, birbirleriyle
ilişkileri ve gerçek etnik yapıları çoğu zaman belirsiz kalır.
Herodotos'un anlatısında "Kraliyet İskitleri" özel bir konumda
bulunur. Bunlar, diğer İskit toplulukları üzerinde üstünlük iddia eden, savaşçı
aristokrasiyi temsil eden kesim olarak görünür. Herodotos'a göre İskitlerin
kendi iç adlarından biri Skolotoi/Scoloti idi; Skythai adı ise Greklerin
kullandığı adlandırmaydı. Efsanevi ata Targitaos'un oğulları üzerinden
aktarılan soy anlatısında Lipoksais'in soyundan Aukhatai, Arpoksais'in soyundan
Katiaroi ve Traspies, Kolaksais'in soyundan ise Paralatai ya da Kraliyet
İskitleri türemiştir. Bu anlatı, tarihsel bir soy kütüğünden çok, İskitlerin iç
hiyerarşisini ve egemenlik iddiasını açıklayan mitolojik-politik bir çerçeve
olarak okunmalıdır.
Göçebe İskitler, bozkır yaşam tarzını daha doğrudan temsil eder.
Hayvancılık, atlı hareketlilik, taşınabilir barınaklar, sürülerle birlikte yer
değiştirme ve savaş zamanı geri çekilip düşmanı yıpratma taktikleri bu
toplulukların temel özellikleri arasında sayılır. Çiftçi ya da toprak süren
İskitler ise Herodotos'un anlatısında daha karmaşık bir tablo sunar. Bu
gruplar, bozkırın bütünüyle göçebe olmadığını; kuzey Karadeniz çevresinde
tarımsal üretim yapan, Grek kolonileriyle tahıl ticaretine katılan veya yarı-yerleşik
özellikler taşıyan toplulukların da bulunduğunu ortaya koyar.
Kallipidai (Heleno-İskitler), Grek ve İskit unsurlarının karıştığı sınır
toplulukları olarak yorumlanır. Alazonlar, Skythai Georgoi olarak anılan çiftçi
İskitler, Budinler, Gelonlar ve orman-bozkır kuşağındaki diğer topluluklar,
İskit dünyasının yalnızca göçebe savaşçılardan ibaret olmadığını gösterir. Grek
kolonileri ile bozkır aristokrasisi arasında yalnızca ticaret değil; evlilik,
sanat, diplomasi ve kültürel alışveriş de gerçekleşmiştir.
Pers kaynaklarındaki Saka grupları farklı bir sınıflandırma sunar. Saka
Tigraxauda, sivri başlıklarıyla tanınan Sakalar olarak anılır. Bu başlık tipi,
Ahameniş kabartmalarında ve bazı arkeolojik buluntularda bozkır kimliğinin
görsel sembollerinden biri haline gelmiştir. Saka Haumavarga, haoma içkisiyle
ilişkilendirilen Sakalar olarak tanımlanır; Saka Tyaiy Paradraya ise
"denizin ötesindeki Sakalar" biçiminde yorumlanarak çoğu zaman
Karadeniz'in kuzeyindeki İskitlerle ilişkilendirilir.
Sauromatlar ve daha sonra Sarmatlar, İskit sonrası bozkır tarihinde özel
bir konumda bulunur. Herodotos, Sauromatları İskitlerle ilişkilendirir; sonraki
yüzyıllarda Sarmatlar Karadeniz'in kuzeyinde İskitlerin yerini alan ya da
onları batıya ve güneye doğru sıkıştıran önemli bir güç haline gelmiştir.
Alanlar ise Sarmat dünyasının devamı içinde değerlendirilir ve Ortaçağ'a kadar
uzanan İranî bozkır mirasının önemli taşıyıcılarından biri sayılır.
Kimmerler, Massagetler, Dahalar, Aparnlar, Issedonlar, Arimasplar,
Agathyrsler, Tauriler, Neuriler, Budinler, Gelonlar, Maeotlar ve Thyrsagetler
gibi adlar da antik metinlerde İskit çevresiyle birlikte anılır. Ancak bu
toplulukların hepsini doğrudan "İskit boyu" saymak doğru değildir.
Bazıları İskitlerle komşu, bazıları akraba, bazıları aynı kültürel ufkun
parçası, bazıları ise Grek coğrafi tahayyülünün kuzey ve doğu sınırlarında yer
alan yarı-efsanevi topluluklar olabilir. Bu nedenle İskit boyları konusu, kesin
bir soy kütüğü gibi değil; antik kaynakların verdiği adları, arkeolojik kültür
çevreleriyle ve coğrafi bağlamla dikkatli biçimde karşılaştıran bir araştırma
alanı olarak ele alınmalıdır.
4. Yazılı Kaynaklarda İskitler
İskitler hakkında en önemli yazılı kaynaklardan biri Herodotos'tur.
Historiai'nin IV. kitabı, İskitlerin köken efsaneleri, coğrafyaları,
gelenekleri, savaş taktikleri ve Büyük Kral Darius'un seferi hakkında geniş
bilgi verir. Herodotos, İskitlerin kentleri ve kaleleri olmadığı için Pers
ordusuna karşı doğrudan meydan savaşına girmediklerini; geri çekilerek,
bozkırın genişliğini kullanarak ve düşmanı yıpratarak savaştıklarını aktarır.
Bu anlatı, bozkır savaş stratejisinin en erken ve en açık örneklerinden biri
olarak değerlendirilebilir.
Herodotos'un verdiği bilgiler arasında İskitlerin kökenine ilişkin farklı
anlatılar da bulunur. Bir anlatıda İskitlerin Asya'dan geldikleri ve
Massagetlerin baskısıyla batıya yöneldikleri ifade edilir. Başka bir anlatıda
Herakles ile yarı kadın yarı yılan bir varlıktan doğan çocuklardan İskit
soyunun türediği aktarılır. Bir başka gelenekte ise Targitaos ve oğullarına
dayanan yerli köken anlatısı öne çıkar. Bu tür anlatılar tarihsel bilgi kadar
mitolojik ve politik anlam da taşır. İskitlerin kendi köken anlatıları ile
Greklerin onları anlamlandırma biçimi bu metinlerde iç içe geçmiş durumdadır.
Strabon'un Geographica adlı eseri, Helenistik ve erken Roma döneminde
Karadeniz kuzeyi, Kafkasya, Sarmatlar ve Scythia Minor çevresi hakkında önemli
bilgiler sunar. Diodoros Sikeliotes ise İskit köken anlatıları, Amazon geleneği
ve kuzey halklarına ilişkin Grek-Roma dünyasında dolaşan bilgileri
kaydetmiştir. Bu metinler Herodotos kadar merkezi olmasa da İskitlerin klasik
dünyadaki imajını tamamlar.
Pers yazıtları, İskit/Saka dünyasına farklı bir açıdan yaklaşır. Ahameniş
büyük kralları için Sakalar, imparatorluğun kuzey ve doğu sınırlarında yer alan
savaşçı bozkır topluluklarıdır. Persler onları hem düşman hem de imparatorluk
düzeni içine alınması gereken sınır halkları olarak görmüştür. Behistun ve
Nakş-ı Rüstem yazıtları, Saka adlandırmalarının erken ve güvenilir tanıklıkları
arasında yer alır.
Asur ve Urartu kaynakları, İskitlerin Yakındoğu tarihindeki rolünü anlamak
için büyük önem taşır. MÖ 7. yüzyılda Kimmerler ve İskitler, Kafkaslar
üzerinden Önasya'ya inmiş; Urartu, Asur, Med ve Anadolu güç dengeleri üzerinde
belirleyici etkiler bırakmıştır. Asur belgelerinde geçen Bartatua/Protothyes
gibi adlar, İskit önderlerinin Yakındoğu diplomasisine ve savaşlarına dahil olduğunu kanıtlar.
Çin kaynakları ise Saka/İskit dünyasının doğu uzantılarını anlamak için
kullanılır. Özellikle Orta Asya'daki Sai/Saka bağlantıları, Yüeçiler, Wusunlar
ve daha sonraki bozkır hareketleriyle birlikte ele alındığında, İskit sonrası
Orta Asya tarihinin uzun süreli hareketliliği daha iyi anlaşılır. Bu yazılı
kaynakların ortak sorunu, İskitlerin kendi sesini doğrudan yansıtmamalarıdır.
Grekler, Persler, Asurlular ve Çinliler İskitleri kendi politik, coğrafi ve
kültürel bakış açılarıyla aktarmıştır. Bu nedenle yazılı kaynaklar, arkeoloji
ve genetik verilerle birlikte okunmalıdır.
Herodotos’un metni, İskitlerin dili konusunda da sınırlı fakat önemli
ipuçları verir. Herodotos, İskitlerin kendi iç adlarından birinin
Skolotoi/Scoloti olduğunu, “İskit” adını ise Greklerin kullandığını belirtir.
Ayrıca Arimaspi adını açıklarken “arima” unsurunu “bir”, “spu” unsurunu ise
“göz” anlamıyla ilişkilendirir; Exampaeus adlı yer adını da İskit dilinde
“Kutsal Yollar” anlamına gelen bir ifade olarak aktarır. Bunun yanında Hestia
karşılığı Tabiti, Zeus karşılığı Papaeus, Toprak karşılığı Apia, Apollon
karşılığı Oetosyrus, Göksel Aphrodite karşılığı Artimpasa ve Poseidon karşılığı
Thamimasadas gibi tanrı adlarını verir. Ancak bu adlar, İskitçenin modern
anlamda kesin biçimde sınıflandırılması için tek başına yeterli değildir.
Bunlar, Grekçe aktarım süzgecinden geçmiş etnonim, teonim ve yer adı örnekleri
olarak kullanılmalı; doğrudan ve kesin dil ailesi kanıtı gibi
değerlendirilmemelidir.
Etnonim: Bir halkın, kavmin, boyun veya etnik topluluğun
adı demektir. Örnek: İskit, Saka, Hun, Türk, Alan, Sarmat, Pers gibi adlar
etnonimdir.
Teonim: Bir tanrının, tanrıçanın veya kutsal varlığın adı
demektir. Örnek: Zeus, Apollon, Tengri, Ahura Mazda, Tabiti gibi adlar
teonimdir.
Herodotos’u kullanırken bir başka yöntemsel sorun da onun bilgi toplama
tarzıdır. A. H. Sayce ve K. H. Waters gibi araştırmacılar, Herodotos’un
anlatısının tarihsel gözlem, duyum, yerel rivayet, mitolojik motif ve Grek
okuyucuya hitap eden edebî anlatı
öğelerini birlikte taşıdığını vurgular. Bu durum Herodotos’u değersiz kılmaz;
tersine, onu dikkatli okunması gereken çok katmanlı bir kaynak haline getirir.
Herodotos yalnızca savaşları değil, halkların geleneklerini, cenaze
törenlerini, beslenme biçimlerini, cinsiyet rollerini, dinsel inançlarını ve
savaş yöntemlerini de anlatır. Bu nedenle İskitler açısından Herodotos hem
temel antik tanık hem de söylem çözümlemesine tabi tutulması gereken bir
metindir.
Bu bağlamda Herodotos’un İskitleri “yerleşik kentleri olmayan” bir halk
olarak sunması da dikkatle değerlendirilmelidir. İsmail Gezgin’in Herodotos
okumasını tanıtan Sena Coşğun’un vurguladığı üzere, İskitlerin Pers kralına
karşı verdikleri cevaplarda toprağa bağlılığın kentler veya dikili yapılar
üzerinden değil, ata mezarları üzerinden kurulduğu görülür. Bu yorum, göçebe
toplumlarda mekan ve aidiyet
duygusunun yok olmadığını; yalnızca yerleşik uygarlıklardan farklı sembollerle
ifade edildiğini gösterir. Dolayısıyla İskitlerin “yurtsuz” ya da “mekansız” göçebeler olarak görülmesi
yanıltıcıdır; onlar için kurganlar ve ata mezarları, politik ve kutsal
hafızanın merkezinde yer almıştır.
5. Etnik Köken, Dil ve Türk Tarihiyle
Bağlantı Meselesi
İskitler/Sakalar üzerine yapılan tartışmaların en önemli ve en duyarlı
başlıklarından biri, onların etnik kökeni, dili ve Türk tarihiyle ilişkisi
meselesidir. Bu konu yalnızca tarihsel bir araştırma alanı değil; aynı zamanda
modern kimlik, kültür ve köken arayışlarıyla da yakından bağlantılıdır. Bu
nedenle İskitleri anlamak için “dil”, “kültür”, “genetik yapı” ve “politik
kimlik” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Aksi halde dilsel bir tespit
doğrudan soy iddiasına, arkeolojik bir benzerlik etnik özdeşliğe veya genetik
bir yakınlık modern ulus kimliğine dönüştürülerek tarihsel gerçeklik
basitleştirilmiş olur.
Dilbilim açısından uluslararası akademik literatürde yaygın görüş,
İskit/Saka topluluklarının çekirdek dil kimliğinin İranî, özellikle Doğu İranî
veya Kuzeydoğu İranî çevreyle ilişkili olduğu yönündedir. Bu değerlendirme,
İskitlerin kendi yazılı belgelerinden değil; Grek, Pers ve Asur kaynaklarında
korunan kişi adları, boy adları, tanrı adları ve bazı özel sözcüklerden
hareketle yapılır. İskitlerin kendi dillerinde uzun ve doğrudan yazılı
metinleri elimizde bulunmadığı için bu görüş, zorunlu olarak dolaylı verilere
dayanır. Targitaos, Kolaksais, Spargapithes gibi adların İranî köklerle
yorumlanması; Saka adının Eski İran çevresindeki kullanımı ve daha sonraki
Sarmat-Alan-Oset çizgisi bu yaklaşımın başlıca dayanakları arasında gösterilir.
Burada özellikle vurgulanması gereken nokta şudur: “İranî” demek, “bugünkü
İranlı” veya “Pers” demek değildir. İranîlik, Hint-Avrupa dil ailesinin bir
koluna ilişkin dilbilimsel bir sınıflandırmadır. Persçe Batı İranî çevrede yer
alırken; Saka, Soğdca, Baktriyaca, Alan-Oset çizgisi gibi diller Doğu veya
Kuzeydoğu İranî çevreyle ilişkilendirilir. Dolayısıyla “İskit/Saka dili
İranîydi” ifadesi, öncelikle dilsel bir tespittir; modern politik ya da etnik
kimlik iddiası değildir.
Bu noktada Herodotos’un aktardığı adlar üzerinden yapılan yorumlara ilişkin
yöntemsel bir itiraz gündeme gelebilir. Söz konusu adların önemli bir bölümü
Herodotos’un metinlerinden gelir; ancak Herodotos bu adları İskitlerin kendi
yazısıyla değil, Grekçe biçimleriyle kaydetmiştir. Grekçe de İranî diller de
Hint-Avrupa dil ailesine mensup olduğuna göre, Grekçeleştirilmiş adlardan
hareketle İskit dilinin İranî olduğu sonucuna varmak belirli bir ön kabulün
etkisini taşıyor olabilir mi?
Bu soru, yöntemsel sınırları göstermek bakımından yerindedir; fakat buradan
“Herodotos Grekçe yazdığı için İskit adlarının İranî yorumlanması önyargıdır”
sonucu çıkarılamaz. Bunun temel nedeni, transkripsiyon ile dil kökeni
çıkarımının farklı işlemler olmasıdır. Herodotos’un, Perslerin ya da
Asurluların bir adı kendi alfabeleriyle kaydetmiş olmaları, yalnızca o adın
aktarım dilinin ses sistemine uyarlandığını gösterir. Tarihsel dilbilimciler
ise bir adın kökenini değerlendirirken yalnızca dış biçime değil; kök, ek, ses
değişimi ve ad kurma özelliklerine bakar. Özel adların diller arasında
değişerek aktarılması buna iyi bir örnektir: Arapça kökenli ʿUthmān adı Türkçede “Osman”, İngilizcede ise “Uthman” veya “Othman” biçimini almıştır. Yüzeydeki ses ve yazım farkları, adın aynı kökten geldiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, Herodotos’un İskit adlarını Grekçeleştirerek aktarmış olması, bu adların özgün dilini tek başına belirlemeye yetmese de, onların İranî kökenli olarak yorumlanmasını kendiliğinden geçersiz kılmaz.
Bununla birlikte yöntemin sınırları açıkça kabul edilmelidir. İskit diline
özgü geniş, sürekli ve doğrudan bir yazılı külliyat elimizde yoktur. Mevcut
veri büyük ölçüde dış kaynaklarda korunmuş özel adlar ve birkaç sözcükle
sınırlıdır. Bu nedenle küçük örneklem, dışarıdan aktarım, yazı sistemi
uyarlaması ve fonetik uyarlama veya
bozulma gibi riskler göz önünde bulundurulmalıdır. Herodotos’un kendi
etimolojik açıklamaları da filolojik bakımdan güvenilir olmayabilecek
halk-etimolojileri niteliği taşıyabileceğinden ihtiyatla değerlendirilmelidir.
Osetçe, bu tartışmada özel bir yere sahiptir. Kafkasya’da yaşayan Osetler,
Sarmat-Alan dil mirasının günümüzdeki temsilcilerinden biri olarak
değerlendirilir. Vasily Abaev’in Oset dili üzerine yaptığı çalışmalar,
Osetçenin eski İranî bozkır dilleriyle bağlantısını göstermesi bakımından
önemlidir. Ancak bu bağlantı, Osetlerin bütün İskit dünyasının tek ve doğrudan
torunu olduğu anlamına gelmez; daha çok İskit-Sarmat-Alan dil çizgisinin
günümüze ulaşan en belirgin kollarından birini ifade eder.
Dilsel İranîlik, bütün İskit/Saka dünyasının biyolojik, kültürel veya
politik bakımdan homojen olduğu anlamına da gelmez. Avrasya bozkırı, tarih
boyunca hareketli toplulukların, göçlerin, evlilik ağlarının, savaşların,
ticaret yollarının ve kültürel alışverişlerin alanı olmuştur. Bu nedenle İskit
dünyasında ortak bir dilsel çekirdek bulunması, o dünyanın tamamının tek bir
“soy”dan geldiği anlamına indirgenemez.
Arkeolojik veriler de bu çok katmanlı tabloyu destekler. Karadeniz’in
kuzeyindeki klasik İskit kurganları ile Altay, Tuva, Güney Sibirya, Kazakistan
ve Orta Asya’daki Saka/İskit dönemine ait buluntular arasında ortak unsurlar
göze çarpar. Kurgan mezarlar, at gömüleri, hayvan üslubu, bileşik yay, kısa
kılıç, ok uçları, at koşum takımları ve göçebe aristokrasiyi yansıtan zengin
mezar armağanları bu ortak kültürel dünyanın başlıca göstergeleridir. Fakat bu
benzerlikler, bütün bölgelerde aynı toplumsal yapının, aynı dilin veya aynı
etnik grubun bulunduğu anlamına gelmez. Aynı kültürel sembol dili, farklı
bozkır topluluklarınca benimsenmiş ve yerel koşullara göre yeniden üretilmiş
olabilir.
Arkeolojik köken tartışmasında Piotrovsky’nin yaklaşımı bu açıdan
önemlidir. Piotrovsky, İskitlerin kökenini tek bir etnik açıklamaya indirgemek
yerine, hem göç hem de yerel gelişim unsurlarının birlikte dikkate alınması
gerektiğini belirtir. Buna göre İskit kültürü, MÖ 8. yüzyılda geç ahşap mezar
kültürü zemininde; Volga-Güney Urallar çevresinden Karadeniz’in kuzeyine uzanan
bozkır hareketleriyle şekillenmiştir. Bu yorum, İskitleri yalnızca “Asya’dan
gelen tek bir halk” ya da yalnızca “Karadeniz kuzeyinin yerli halkı” olarak
açıklamanın yetersizliğini gösterir. Daha dengeli ifade, İskit kültürünün
Asyalı göçebe unsurlar ile Karadeniz kuzeyi ve Pontik-Kaspik bozkırdaki yerel
gelişmelerin kesişiminden doğduğu yönündedir.
Cunliffe’in sentezi de bu noktayı güçlendirir. Ona göre İskitlik, tek bir
sabit etnik kimlikten çok, MÖ 1. binyılda Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya ve
Altay-Sayan bölgesine kadar uzanan geniş bir atlı-göçebe kültür kuşağı içinde
anlaşılmalıdır. Pontus bozkırındaki tarihsel İskitler ile Orta Asya ve
Sibirya’daki Saka/İskit-Sibirya toplulukları arasında kurgan gömüleri, at
kurbanı, hayvan üslubu, elit savaşçı ideolojisi ve uzun mesafeli kültürel
bağlantılar vardır. Ancak bu benzerlikler otomatik olarak tek halk, tek dil
veya tek soy anlamına gelmez.
Türk tarihçiliğinde, özellikle bozkır kültürü merkezli yorumlarda, İskitler
ve Sakalar çoğu zaman Türk tarihinin erken çevresi içinde ele alınmıştır. Bu
yaklaşımın temel dayanak noktaları; İskitlerin Orta Asya ve Avrasya
bozkırındaki varlığı, atlı-göçebe yaşam biçimi, kurgan mezar geleneği, hayvan
üslubu sanatı, savaş teknikleri, at kültürü, bazı adlandırmalar ve daha sonraki
Türk bozkır kültürleriyle görülen yapısal benzerliklerdir. Türkçe literatürde
İlhami Durmuş, Bahaeddin Ögel, Zeki Velidi Togan ve M. Taner Tarhan gibi
araştırmacıların çalışmaları bu çizgide değerlendirilebilir.
Ancak burada temel ayrım şudur: kültürel benzerlik veya bozkır geleneğinde
süreklilik, doğrudan etnik özdeşlik anlamına gelmez. Avrasya bozkırı, tarih
boyunca farklı diller konuşan toplulukların benzer yaşam biçimleri geliştirdiği
geniş bir ekolojik ve kültürel alandır. Atlı göçebelik, kurgan mezarları,
yay-ok kullanımı, hayvan üslubu, savaşçı aristokrasi ve mevsimsel hareketlilik
yalnızca Türklere ya da yalnızca İranî topluluklara özgü değildir. Bunlar,
bozkır coğrafyasının ürettiği ortak kültürel formlardır.
Issyk/Esik kurganındaki gümüş kase yazıtı etrafında yapılan erken Türkçe
okuma önerileri, bu tartışmanın somut örneklerinden biridir. Ancak bu yazıtın
dili ve okunuşu kesin biçimde çözüme kavuşturulamamıştır. Bu nedenle Issyk
yazıtını tek başına “İskitler Türkçe konuşuyordu” sonucunun kanıtı olarak
kullanmak bilimsel bakımdan ihtiyat gerektirir. Yine de bu tartışma, Orta Asya
Saka çevrelerinin çok dilli ve çok kökenli olabileceğini hatırlatması
bakımından önemlidir.
Antik DNA çalışmaları da İskit/Saka dünyasının tek kökenli ve kapalı bir
nüfus olmadığını göstermektedir. Batı bozkır örneklerinde Tunç Çağı bozkır
mirası belirgindir; bu miras Yamnaya, Sintashta ve Andronovo gibi daha eski
bozkır topluluklarıyla ilişkilendirilir. Doğu bozkır örneklerinde ise Doğu
Avrasya bileşenleri daha belirgin görünür. Orta Asya örnekleri çoğu zaman bu
iki uç arasında karışık bir profil sunar. Bu tablo, İskit/Saka dünyasının sabit
ve homojen bir etnik topluluktan çok, sürekli temas ve karışım içinde olan
geniş bir bozkır nüfus ağı olduğunu ortaya koyar. Ancak DNA verisi tek başına
bir topluluğun hangi dili konuştuğunu veya hangi modern ulusla
özdeşleştirilmesi gerektiğini göstermez. Genetik yapı, kültürel kimlik ve dil
her zaman aynı yönde ilerlemez.
Bu değerlendirmeler ışığında “İskitler Türk müydü, İranî miydi?”
biçimindeki modern kategorilere sıkışmış soru, tarihsel gerçekliği çoğu zaman
basitleştirir. Daha sağlıklı soru şudur: İskit/Saka dünyasının dilsel
çekirdeği, kültürel yapısı, genetik bileşenleri ve tarihsel coğrafyası nasıl
bir araya gelmiştir? Bu soruya verilecek yanıt çok katmanlıdır: Dil bakımından
İranî bağlantı güçlüdür; kültür bakımından Avrasya bozkır ortaklığı
belirgindir; genetik bakımdan doğu-batı bileşenleri karışıktır; politik bakımdan
ise İskitler tek bir merkezi devlet değil, farklı boylar, şeflikler ve
aristokratik savaşçı ağlar halinde örgütlenmiş büyük bir topluluklar bütünü
oluşturur.
Sonuç olarak, İskit/Saka topluluklarının tümünü modern anlamda Türk saymak
bilimsel açıdan ihtiyat gerektirir. Doğrudan ve kesintisiz yerli metinler
bulunmadığından, dilsel değerlendirmeler büyük ölçüde dış kaynaklarda korunmuş
özel adlara dayanmakta ve bu malzeme ana akım tarihsel dilbilimde Eski
İranî/Doğu İranî çevreyle ilişkilendirilmektedir. Fakat bu durum, İskit/Saka
dünyasının Türk tarihiyle hiçbir bağı olmadığı anlamına da gelmez. İskit/Saka
kültür çevresi, daha sonraki Türk bozkır kültürlerinin oluştuğu coğrafya ile
büyük ölçüde örtüşmüş; atlı savaş, kurgan, hayvan üslubu, bozkır aristokrasisi
ve uzun mesafeli göçebe hareketlilik gibi unsurlar üzerinden Türk tarihiyle
güçlü bir kültürel temas ve miras alanı oluşturmuştur. Özellikle Altay, Tuva,
Kazakistan, Siriderya, Tanrı Dağları ve Orta Asya sahasındaki Saka-İskit kültür
çevreleri; daha sonraki Hun, Göktürk, Uygur ve diğer Türk bozkır geleneklerinin
geliştiği alanlarla tarihsel süreklilik ve temas içindedir.
Bu nedenle Türklerle bağlantı meselesinde en dengeli ifade şu şekilde
kurulabilir: İskitler/Sakalar, Türklerin doğrudan ve bütünüyle atası olarak
gösterilmemelidir; fakat Türklerin tarih sahnesine çıktığı bozkır dünyasının
daha eski, güçlü ve kurucu halkalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bu
bakımdan İskitler, Türk tarihinin “doğrudan etnik başlangıcı”ndan çok,
Türklerin de mirasçısı olduğu geniş Avrasya bozkır uygarlığının erken ve parlak
temsilcilerinden biridir.
6. Arkeolojik Bulgular: Kurganlar, At
Gömüleri, Hayvan Üslubu ve Başlıca Merkezler
İskit/Saka araştırmalarının en güçlü dayanaklarından biri arkeolojidir.
İskitler kendi yazılı tarihlerini bırakmamış olsa da mezarları, silahları, at
koşumları, sanat eserleri ve gündelik yaşam kalıntıları onların dünyasını büyük
ölçüde görünür kılar. Bu bakımdan kurganlar, at gömüleri, hayvan üslubu sanatı,
savaş araçları ve seçkin mezar buluntuları İskit/Saka toplumunun sosyal
yapısını, inanç dünyasını, savaş düzenini ve komşu uygarlıklarla ilişkilerini
anlamak için temel veriler sunar.
Kurganlar, İskit arkeolojisinin en ayırt edici unsurları arasındadır.
Kurgan, toprak ya da taş yığılarak oluşturulan mezar tümseğidir. “Kurgan”
sözcüğünün Türkçe kökenli olduğu yaygın biçimde kabul görür ve modern arkeoloji
terminolojisine yerleşmiştir. Ancak bu terimin Türkçe kökenli olması, bütün
kurgan kültürlerinin etnik olarak Türk olduğu anlamına gelmez. Kurgan, Avrasya
bozkırında farklı diller konuşan birçok topluluğun paylaştığı bir gömü
biçimidir.
İskit kurganları, özellikle seçkin savaşçılar, aristokratlar ve yöneticiler
için büyük boyutlara ulaşabilir. Bu mezarlarda ahşap mezar odaları, insan
iskeletleri, at gömüleri, silahlar, süs eşyaları, altın aplikler, kaplar,
aynalar ve ritüel nesneler bulunur. Seçkin mezarlarda ölü genellikle sırtüstü
yatırılmış; yanına silahları, atları, kapları ve statü göstergeleri
konulmuştur. Bazı yönetici kurganlarında refakatçi gömülerine de rastlanır. Bu
durum, İskit/Saka toplumunda ölüm ritüellerinin yalnızca bireysel bir gömü
uygulaması olmadığını; sosyal statü, güç gösterisi ve öte dünya inancıyla
yakından ilişkili olduğunu gösterir.
At gömüleri, İskit dünyasında atın yalnızca ulaşım ya da savaş aracı değil;
statü, kimlik ve öte dünya inancının da bir parçası olduğunu ortaya koyar. Bazı
kurganlarda çok sayıda at, koşum takımlarıyla birlikte gömülmüştür. Bu
uygulama, ölen kişinin öte dünyada da atlarına, silahlarına ve statü
göstergelerine ihtiyaç duyacağı düşüncesiyle ilişkilendirilebilir.
İskit savaş teknolojisi de arkeolojik buluntular üzerinden izlenebilir.
Bileşik yay, üç kanatlı ok uçları, akinakes adı verilen kısa kılıç, mızraklar,
savaş baltaları ve zırh parçaları bu dünyanın askeri karakterini ortaya koyar. İskit savaşçısı, bozkırın
hareketli savaş sistemine uyarlanmış bir figürdür: hızlı atlı hareket, uzaktan
ok yağdırma, ani baskın, geri çekilme ve düşmanı yıpratma onun temel taktikleri
arasında yer alır.
Hayvan üslubu sanatı, İskitlerin en tanınmış kültürel miraslarından
biridir. Altın, gümüş, tunç, kemik, ahşap, taş ve deri üzerinde geyik, kartal,
pars, yırtıcı kuş, koç, at, domuz, grifon ve fantastik yaratıklar işlenmiştir.
Bu figürler yalnızca süsleme amacı taşımaz; bozkır kozmolojisi, avcı-av
ilişkisi, güç, hız, dönüşüm, koruyucu ruhlar ve aristokratik statü bu sanat
dilinde ifade bulur.
Tunnug 1 buluntularından elde edilen yeni veriler, erken hayvan üslubunun
her zaman kişisel altın süsleme biçiminde ortaya çıkmadığını; başlangıçta at
koşumları, savaş gereçleri ve işlevsel nesnelerle daha sıkı ilişkili
olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir (Sadykov, Caspari ve Blochin,
2025). Bu durum, hayvan üslubunun zaman içinde gelişen ve farklı toplulukların
katkısıyla zenginleşen bir görsel dil olduğunu düşündürür.
Arkeolojik literatürde İskit maddi kültürünü tanımlamak için sık kullanılan
kavramlardan biri “İskit üçlüsü”dür. Bu üçlü genellikle hayvan üslubu, özel
silah tipleri ve at koşum takımlarından oluşur. Bileşik yaylar, akinakes türü
kısa hançer/kılıçlar, üç kanatlı ok uçları, dizgin, gem, eyer ve koşum
parçaları İskit/Saka dünyasının askeri
ve sosyal karakterini görünür kılar. Ancak “İskit üçlüsü” de etnik kimliğin
doğrudan kanıtı değildir; daha çok Avrasya bozkırında farklı toplulukların
paylaştığı savaş, statü ve ritüel sembolizmini gösteren arkeolojik bir
tanımlama aracıdır.
İskit/Saka arkeolojisi, Avrasya bozkırının farklı bölgelerine yayılmış çok
sayıda merkez üzerinden izlenebilir. Bu merkezler yalnızca zengin mezar
armağanlarıyla değil; aynı zamanda bozkır toplumunun sosyal yapısını,
ritüellerini, sanatını ve komşu uygarlıklarla ilişkilerini göstermesi
bakımından da büyük önem taşır.
Çortomlık Kurganı, Güney Ukrayna’da MÖ 4. yüzyıla tarihlenen büyük bir
yönetici kurganıdır. Gümüş amfora, altın okluk/gorytos ve at donanımlarıyla
tanınır. Bu buluntular, İskit aristokrasisinin hem bozkır savaşçılığına hem de
Grek sanat dünyasıyla etkileşime açık bir statü kültürü edindiğini gösterir.
Solokha Kurganı, Güney Ukrayna’daki en ünlü İskit mezarlarından biridir.
Altın tarak ve gümüş kap buluntuları, Grek teknik ustalığı ile İskit
aristokratik sembolizminin birleştiği örnekler arasında sayılır. Özellikle
savaş sahnesi betimli altın tarak, İskit sanatının en bilinen eserlerinden biri
olma özelliğini korur.
Kul-Oba Kurganı, Kırım’daki Pantikapaion/Kerç yakınlarında keşfedilmiş ve
altın rhyton, elektron kaplar ile gümüş vazolar gibi zengin buluntular
vermiştir. Bu kurgan, Kırım ve Bosporan çevresindeki Grek-İskit etkileşimini
gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilir.
Arzhan 1 ve Arzhan 2 kurganları, Tuva’da yer almakta ve erken İskit-Sibirya
ufkunun anlaşılmasında merkezi önemdedir. Arzhan 2’de çok sayıda at iskeleti ve
altın objeler ortaya çıkarılmıştır. Bu kurganlar, İskit/Saka kültürünün doğu
bozkırdaki erken gelişimini gösteren başlıca kanıtlar arasındadır.
Pazyryk kurganları, Altay bölgesindeki donmuş mezarlarıyla olağanüstü
önemdedir. Donmuş toprak koşulları sayesinde keçe yaygılar, tekstiller, ahşap
eşyalar, at koşumları, mumyalanmış bedenler ve dövmeler günümüze
ulaşabilmiştir. Pazyryk Halısı, dünyanın en eski düğümlü halılarından biri
olarak bilinir. Pazyryk buluntuları, İskit/Saka dünyasının yalnızca savaşçı
değil; aynı zamanda yüksek estetik ve ritüel karmaşıklığa sahip bir kültür
çevresi olduğunu gösterir.
Issyk/Esik Kurganı ve “Altın Elbiseli Adam”, Kazakistan’daki Saka
aristokrasisinin zenginliğini ve simgesel dünyasını gözler önüne sermesi
bakımından büyük önem taşır. Altın plakalarla kaplı giysi, sivri başlık,
silahlar ve mezar düzeni, bozkır aristokrasisinin görkemli temsil biçimlerinden
birini yansıtır. Gümüş kase üzerindeki yazıt, erken Türkçe, İranî ya da başka
okuma önerileriyle tartışılmış; ancak kesin bir çözüme kavuşturulamamıştır.
Eleke Sazy nekropolü ve Doğu Kazakistan’daki yeni “Altın Adam” buluntuları,
Saka seçkinlerinin zengin gömü geleneklerinin yalnızca Issyk ile sınırlı
olmadığını açıkça ortaya koyar. Berel kurganları ise at gömüleri, ahşap ve
organik buluntular bakımından doğu Saka dünyasının önemli merkezleri arasında
yer alır.
Bilsk/Gelon yerleşimi, Poltava bölgesinde yer alan geniş ölçekli bir Demir
Çağı yerleşmesidir. Dış surlarının uzunluğu ve kapsadığı alan bakımından
olağanüstü büyük olan bu yerleşimin Herodotos’un Gelon kentiyle ilişkisi henüz
kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bununla birlikte Bilsk/Gelon, orman-bozkır
kuşağındaki yerleşik, tarımsal ve ticari boyutları anlamak için değerli bir
kaynak niteliği taşır.
Neapolis Scythica, Kırım’da geç İskit politik yapılanmasının merkezi olarak
değerlendirilir. Tahkimatlı yapısı ve kentsel karakteri, İskit dünyasının geç
evrelerinde göçebe aristokrasinin daha yerleşik politik örgütlenme biçimleriyle
bütünleşebildiğini gösterir.
Filippovka kurganları da İskit-Sarmat geçiş dünyasını anlamak açısından
dikkate alınmalıdır. Güney Ural çevresindeki bu buluntular, doğu-batı bozkır
bağlantılarının yalnızca Karadeniz kuzeyiyle sınırlı olmadığını; Ural, Kazak
bozkırları ve Orta Asya hattının da elit gömü gelenekleri, altın işçiliği ve
hayvan üslubu bakımından büyük önem taşıdığını gösterir.
Sonuç olarak Çortomlık, Solokha, Kul-Oba, Arzhan, Pazyryk, Issyk/Esik,
Berel, Eleke Sazy, Bilsk/Gelon, Neapolis Scythica ve Filippovka gibi merkezler,
İskit/Saka dünyasının tek merkezli ve tek biçimli bir yapı olmadığını ortaya
koyar. Bu geniş kültür alanı, Karadeniz’in kuzeyinden Altaylara, Tuva’dan Kazak
bozkırlarına ve Güney Ural çevresine kadar uzanan çok merkezli, hareketli ve
etkileşime açık bir bozkır uygarlığı görünümü sunar.
7. Antik DNA Bulguları ve Günümüz
Halklarıyla Bağlantı
İskit/Saka topluluklarının kökeni, kimliği ve günümüz halklarıyla ilişkisi
değerlendirilirken yazılı kaynaklar, dilbilim, arkeoloji ve antik DNA verileri
birbirinden ayrı fakat birlikte okunmalıdır. Çünkü bu kanıt türlerinin her biri
farklı bir soruya cevap verir. Yazılı kaynaklar ve dil verileri, İskit/Saka
dünyasının dilsel çevresini anlamaya yardım eder; arkeoloji, kültürel kalıpları
ve yaşam biçimini görünür kılar; DNA ise nüfus hareketlerini, biyolojik
akrabalıkları ve karışım süreçlerini gösterir. Ancak DNA verileri tek başına
bir halkın dili, kültürü veya kimliği hakkında kesin hüküm vermez. Bu nedenle
“Bugün hangi halk İskitlerin devamıdır?” sorusuna tek sözcükle cevap vermek
doğru değildir.
Son yıllarda yapılan antik DNA çalışmaları, İskit/Saka dünyasının homojen,
tek kökenli ve kapalı bir topluluk olmadığını açık biçimde göstermiştir.
Unterländer ve arkadaşlarının 2017 tarihli çalışması, Avrasya bozkırının doğu
ve batı bölgelerinde İskit kültürüyle ilişkilendirilen bireyleri incelemiş; bu
gruplar arasında hem farklılaşma hem de belirgin gen akışı bulunduğunu ortaya
koymuştur. Batı ve doğu İskit grupları, farklı oranlarda Yamnaya bağlantılı
batı bozkır mirası ile Doğu Avrasya bileşenleri taşımaktadır. Bu tablo, İskit
maddi kültüründeki geniş benzerliğin tek bir biyolojik kökenden değil;
hareketlilik, temas ve kültürel etkileşimle birlikte işleyen çok merkezli
süreçlerden kaynaklandığını düşündürür.
Unterländer çalışmasında kullanılan örnekler, bu çok merkezli yapıyı daha
somut biçimde gösterir. Batı Avrasya tarafında Kuzey Kafkasya, Don-Volga
bölgesi ve Pokrovka’daki erken Sarmat örnekleri; doğuda ise Doğu
Kazakistan’daki Zevakino-Çilikta evresi, Tuva’daki Arzhan 2/Aldy Bel örnekleri,
Minusinsk Havzası’ndaki Tagar kültürü ve Pazırık çevresinden gelen bireyler
karşılaştırılmıştır. Bu modellemeler, doğu ve batı İskit gruplarının tümüyle
tek bir merkezden yayılmış olmasından çok, farklı bölgelerde oluşmuş gruplar
arasında sürekli temas ve gen akışı bulunduğunu göstermektedir. Doğu
İskitlerinde daha güçlü bir yerel süreklilik izlenirken, batı ve doğu grupları
arasındaki bağ, maddi kültürdeki benzerliğin yalnızca fikir yayılımıyla değil,
insan hareketliliğiyle de ilişkili olduğunu ortaya koyar.
Bu çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de fenotipik belirteçleri
ihtiyatla ele almasıdır. HERC2, SLC24A5 ve SLC45A2 gibi pigmentasyonla ilişkili
bazı türemiş aleller hem doğu hem de batı örneklerinde görülmüştür. Laktaz
devamlılığıyla ilişkili LCT varyantları düşük sıklıkta ve sınırlı biçimde
tespit edilmiştir. EDAR genindeki, Doğu Asya’da yüksek sıklıkla görülen bazı
varyantlar ise yalnızca sınırlı örnekte saptanmıştır. Bu veriler İskit/Saka
dünyasında biyolojik çeşitliliğin bulunduğunu gösterse de saç, göz, ten rengi
veya tekil genetik belirteçlerden hareketle etnik kimlik kurmak bilimsel
bakımdan doğru değildir.
Gnecchi-Ruscone ve arkadaşlarının 2021 tarihli çalışması da Orta Asya
bozkırındaki 111 antik bireyin genomik verilerini inceleyerek Demir Çağı
başlarında bozkır gen havuzunun doğu, batı ve güney kaynaklı karışımlarla
yeniden şekillendiğini ortaya koymuştur. Bu bulgu, İskit döneminin yalnızca bir
“yayılma” süreci olmadığını; farklı yerel ve bölgesel nüfusların etkileşimiyle
oluşan çok katmanlı bir tarihsel süreç olduğunu göstermektedir.
Andreeva ve arkadaşlarının 2025 yılında yayımlanan çalışması ise Kuzey
Karadeniz’den Orta Don bölgesine kadar uzanan ve “Büyük İskitya” olarak
adlandırılan geniş alandaki 131 antik bireyin DNA verilerini incelemiştir. Bu
araştırma, klasik Avrupa İskit dünyasının da kendi içinde homojen olmadığını
ortaya koyar. Orta Don, Kuzey Pontik
bozkırı, Kırım ve Kafkasya önü bozkırından gelen bireyler farklı genetik
kümeler oluşturmuştur. Erken ve klasik dönem İskit bireylerinde Avrupa Tunç
Çağı bozkır mirasının güçlü olduğu; Sibirya, Doğu Asya veya doğrudan İran/Orta
Asya bağlantılı bileşenlerin ise bölgeye ve döneme göre değiştiği
belirtilmiştir. Bu nedenle “İranî bir
dil konuşan İskitler” ifadesi dilsel-tarihsel bir sınıflandırma olarak
kullanılabilse de, genetik kökeni otomatik biçimde İran, Orta Asya ya da tek
bir ata yurduyla özdeşleştirmek doğru değildir.
Aynı çalışma, bazı seçkin İskit bireyleri arasındaki akrabalık
ilişkilerini, grup içi evlilik yani endogami eğilimlerini ve tıbbi-genetik
izleri de tartışır. Özellikle kalıtsal fruktoz intoleransıyla ilişkili zararlı
bir mutasyonun eski örneklerde saptanması, antik DNA’nın yalnızca göç ve köken
tartışmalarına değil, eski toplumların sağlık tarihine de katkı
sağlayabileceğini gösterir. Bununla birlikte bu tür bulgular, İskitlerin
kimliğini tek başına açıklayan veriler değildir; yazılı kaynaklar, arkeoloji, dilbilim
ve tarihsel bağlamla birlikte değerlendirilmelidir.
Y-kromozomu verilerinde bazı İskit/Saka örneklerinde R1a, özellikle
R1a1a-M417 çevresi öne çıkar. Ancak bu haplogrup geniş Avrasya bozkırında
farklı diller konuşan topluluklar arasında da görüldüğü için tek başına etnik
bir etiket olarak kullanılamaz. Mitokondriyal DNA verileri ise H, U, T, K, J,
C, D ve Z gibi çok farklı anne soylarını işaret eder. Bu durum, İskit/Saka
dünyasında özellikle anne soyları bakımından geniş bir çeşitlilik bulunduğunu
düşündürür.
Bu genetik tablo, günümüz halklarıyla bağlantı meselesinin de dikkatli ele
alınması gerektiğini gösterir. Yazılı kaynaklar ve dil açısından en güçlü
devamlılık çizgisi Sarmat-Alan hattı üzerinden Osetlere uzanır. İskit dili uzun
metinlerle doğrudan belgelenmemiştir; bilgiler daha çok komşu halkların
aktardığı kişi, boy, tanrı ve yer adlarından çıkarılır. Bu adların önemli bir
bölümü İranî dil çevresiyle ilişkilendirilir. Osetçe de İranî dil ailesinin
doğu koluyla bağlantılıdır ve Alan mirasının yaşayan temsilcilerinden biri
kabul edilir. Bu nedenle Osetler, İskit-Sarmat-Alan dil çizgisinin günümüze
ulaşan en belirgin temsilcisi sayılabilir. Ancak “Osetler bütün İskitlerin
doğrudan ve tek torunlarıdır” demek aşırı bir basitleştirme olur.
Arkeoloji açısından “İskit” adı çoğu zaman tek bir halktan çok, geniş bir
İskit-Sibirya kültür çevresini tanımlar. Kurgan mezarları, at gömüleri, hayvan
üslubu sanatı, bileşik yay, ok uçları, kısa kılıçlar, at koşumları ve
aristokratik mezar armağanları bu çevrenin başlıca unsurlarıdır. Fakat bu
unsurlar tek başına modern bir halk devamlılığı göstermez. Aynı bozkır kültür
kalıpları daha sonra Sarmatlar, Alanlar, Hunlar, Göktürkler, Kıpçaklar,
Moğollar ve birçok Orta Asya topluluğu tarafından farklı biçimlerde
sürdürülmüştür.
Bu nedenle arkeolojik açıdan İskit mirası yalnızca Osetlerle sınırlı
değildir; Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt, Altay, Tuva, Karaçay-Balkar ve Nogay
gibi Türk topluluklarının da içinde bulunduğu geniş Avrasya bozkır kültürüne
karışmıştır. Ancak bu kültürel devamlılık doğrudan etnik özdeşlik anlamına
gelmez. Türk bozkır halkları, İskit/Saka mirasının tek etnik devamından çok,
onun şekillendirdiği bozkır kültür alanının sonraki mirasçılarıdır.
DNA açısından da tablo oldukça karmaşıktır. Bugünkü Kazaklar, Kırgızlar,
Tatarlar, Başkurtlar, Altaylılar, Tuvalar ve diğer Orta Asya, İdil-Ural ve
Sibirya halkları içinde İskit-Saka döneminden gelen bazı genetik katmanlar
bulunabilir. Fakat bu halkların bugünkü genetik ve kültürel yapısı, İskitlerden
sonra Hun, Göktürk, Uygur, Kıpçak, Moğol ve İslami dönem hareketleriyle yeniden
şekillenmiştir. Bu yüzden genetik izler, doğrudan ve kesintisiz etnik
devamlılık olarak yorumlanmamalıdır.
Unterländer ve arkadaşlarının modern nüfuslarla yaptığı karşılaştırmalar da
bu nedenle dikkatli okunmalıdır. Batı İskit gruplarıyla genetik benzerlik
gösteren çağdaş nüfuslar Kafkasya, Rusya ve Orta Asya’daki çeşitli topluluklar
arasında görülürken, doğu İskit gruplarıyla benzerlik gösteren çağdaş grupların
çoğunlukla Türk dili konuşan çağdaş
bozkır toplulukları arasında yoğunlaştığı belirtilir. Ancak bu bulgu, doğu
İskitlerinin doğrudan “Türk” olduğu ya da bugünkü Türk halklarının kesintisiz
biçimde İskitlerin aynısı olduğu anlamına gelmez. Türk dillerinin geniş
yayılışı daha geç tarihsel süreçlerle, özellikle Hun sonrası, Göktürk, Uygur,
Kıpçak, Oğuz ve Moğol sonrası bozkır hareketleriyle bağlantılıdır.
Günümüz halklarıyla bağlantı genel olarak şöyle özetlenebilir: Osetler,
dilsel-tarihsel devamlılık açısından en güçlü adaydır; Alanlar üzerinden
İskit-Sarmat dil mirasının yaşayan temsilcisi sayılabilirler. Pamir İranîleri,
Wakhi ve bazı Doğu İranî gruplar, geniş İranî dil ailesi bakımından akrabalık
gösterir; ancak bütün İskitlerin doğrudan devamı olarak nitelendirilemez.
Kazaklar, Kırgızlar, Altaylılar, Tuvalar, Tatarlar, Başkurtlar, Nogaylar ve
benzeri Türk bozkır halkları ise bozkır kültürü ve kısmi genetik miras
bakımından İskit/Saka dünyasıyla ilişkilidir; fakat dilsel olarak Türkîleşmiş
ve sonraki birçok göç ile karışımdan geçmiş topluluklardır. Ukrayna, Güney
Rusya ve Kuzey Kafkasya halklarında bölgesel, arkeolojik ve genetik izler
bulunabilir; ancak doğrudan etnik süreklilik kurulamaz. Modern İranlılar,
Tacikler ve diğer Farsça konuşan halklar ise geniş İranî dil ailesi üzerinden
uzak bir akrabalık taşır; çünkü Persçe Batı İranî, İskit/Saka ise Doğu veya
Kuzeydoğu İranî çevreyle ilişkilidir.
Sonuç olarak İskit/Saka dünyası, tek etnik kökenli ve homojen bir halktan
çok, ortak bir yaşam biçimi, savaş teknolojisi, hayvan üslubu, kurgan ritüeli
ve aristokratik sembol dili etrafında birleşmiş geniş bir bozkır kültür-politik
sistemi olarak anlaşılmalıdır. Bu dünyanın dilsel çekirdeği büyük ölçüde İranî
çevreyle ilişkilidir; arkeolojik kültürü Avrasya bozkırının ortak
göçebe-savaşçı düzenine özgüdür; genetik yapısı ise batı ve doğu bozkır
bileşenlerinin değişen oranlarda karıştığı çok merkezli bir tablo sunar. Bu
nedenle genetik benzerlik, kültürel miras ve dilsel devamlılık her zaman ayrı
ayrı değerlendirilmelidir.
8. Komşu Uygarlıklarla İlişkiler
İskitler, bozkırın yalıtılmış halkları değildi. Aksine, eski dünyanın büyük yerleşik uygarlıklarıyla
sürekli ilişki içindeydiler. Bu ilişkiler zaman zaman ticaret, zaman zaman
savaş, zaman zaman diplomasi, zaman zaman da kültürel etkileşim biçiminde
ortaya çıktı.
Grek kolonileriyle ilişkiler özellikle Karadeniz'in kuzeyinde yoğunlaştı.
Grek kolonileri, İskit dünyasının Akdeniz'e açılan ticari kapılarıydı. Tahıl,
balık, hayvan ürünleri, deri, köle ve metal ticareti bu ilişkinin ekonomik
temelini oluşturuyordu. Grek sanatkarları,
İskit aristokrasisinin zevkine uygun eserler üretti. Bu yüzden bazı İskit altın
eserlerinde Grek teknik ustalığı ile bozkır ikonografisi bir araya gelmektedir.
Perslerle ilişkiler ağırlıklı olarak imparatorluk sınırları ve askeri çatışmalar üzerinden şekillendi.
Darius’un İskit seferi, bozkır savaş
tarzının yerleşik imparatorluk orduları karşısındaki stratejik avantajlarını
gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirilir. Pers ordusu, İskitlerin
doğrudan savaşmaktan kaçınan, geri çekilerek yıpratan ve coğrafyayı savunma
aracına dönüştüren taktikleri karşısında ciddi güçlüklerle karşılaştı.
Asur, Urartu ve Med dünyasıyla ilişkiler, İskitlerin Kafkaslar üzerinden
Önasya'ya indikleri dönemde belirginleşti. MÖ 7. yüzyılda Kimmerler ve
İskitler, Yakındoğu'nun güç dengelerini sarstı; Asur diplomasisi bu kuzeyli
savaşçı topluluklarla ittifak ya da mücadele ilişkileri kurmak zorunda kaldı.
Orta Asya'da Sakalar; Ahameniş İmparatorluğu, Baktria, Soğdiana, Hint-İran
dünyası ve daha sonra Helenistik krallıklarla temas halinde oldu. İskit/Saka
hareketleri kuzeybatı Hindistan tarihini de etkiledi; Hint-Saka politik
oluşumları bu uzun bozkır hareketliliğinin geç dönem sonuçlarından biri haline
geldi. Doğu bozkırda ise Saka/İskit çevreleri, Yüeçiler, Wusunlar, Hun öncesi
ve Hun dönemine uzanan hareketlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu ilişki
ağı, Avrasya bozkırının Çin sınırlarından Karadeniz'e kadar birbirine bağlı bir
tarihsel alan olduğunu açıkça ortaya koyar.
9. Toplum Yapısı, Ekonomi, Yaşam Biçimi
ve İnanç Dünyası
İskit toplumu genellikle atlı-göçebe aristokrasi bağlamında anlaşılır.
Ancak bu toplumu yalnızca savaşçılardan ibaret görmek eksik bir yaklaşım olur.
İskit dünyasında hayvancılık, mevsimsel göç, ticaret, zanaat, ritüeller, aile
yapısı, toplumsal hiyerarşi ve ölüm anlayışı birbiriyle iç içe geçmiş
durumdaydı. Bu nedenle İskit yaşam biçimini yalnızca askerî hareketlilik
üzerinden değil, ekonomik, toplumsal ve inançsal boyutlarıyla birlikte
değerlendirmek gerekir.
At, İskit yaşamının merkezinde yer alıyordu. Savaşta hareket üstünlüğü
sağlıyor, göç sırasında temel ulaşım aracına dönüşüyor, ekonomik değer taşıyor
ve mezar ritüellerinde statü göstergesi işlevi görüyordu. Atlı okçuluk,
İskitlerin askerî gücünün temelini oluşturuyordu. Bu savaş tarzı, yerleşik
uygarlıkların ağır piyadesine veya kalabalık düzenli ordularına karşı farklı ve
etkili bir stratejik mantık geliştirmişti. Bozkırın geniş coğrafyasında hız,
manevra kabiliyeti ve uzaktan vurma becerisi, İskitlerin askerî üstünlüğünün
başlıca unsurları arasındaydı.
İskit toplumunda aristokratik hiyerarşi belirgindi. Büyük kurganlar,
seçkinlerle sıradan insanlar arasındaki farkı açık biçimde yansıtır. Zengin
mezar armağanları, altın süslemeler, çok sayıda at gömüsü ve özel mezar
odaları, güçlü bir yönetici ve savaşçı sınıfın varlığına işaret eder. Bu durum,
İskit toplumunun yalnızca gevşek göçebe topluluklardan oluşmadığını; statü, güç
ve zenginlik farklarının belirgin olduğu bir toplumsal düzene sahip bulunduğunu
gösterir.
Kadınların konumu konusunda da dikkat çekici veriler mevcuttur. Bazı
kurganlarda silahlarla gömülmüş kadınlara rastlanması, bozkır toplumlarında
kadınların yalnızca ev içi rollerle sınırlı olmadığını düşündürür. Greklerin
Amazon anlatıları ile bozkırdaki savaşçı kadın mezarları arasında dikkatli
fakat düşündürücü bağlantılar kurulmuştur. Bununla birlikte her silahlı kadın
mezarını doğrudan “Amazon” efsanesinin kanıtı saymak doğru değildir. Daha
sağlıklı yaklaşım, bozkır toplumlarında bazı kadınların yüksek statüye, ritüel
öneme veya savaşçı kimliğe sahip olabildiğini kabul etmektir.
İskit ekonomisi yalnızca hayvancılığa dayanmıyordu. Hayvancılık ve
mevsimsel göç, yaşam biçiminin temelini oluştursa da Karadeniz’in kuzeyinde
tarım yapan ya da tarımsal üretimle ilişkili topluluklar da vardı. Grek
kolonileriyle yürütülen tahıl ticareti, İskit seçkinlerinin zenginleşmesinde
önemli bir rol oynamış olabilir. Bunun yanında metal işçiliği, deri, keçe,
tekstil ve ahşap zanaatları da İskit/Saka dünyasının maddi kültürünü oluşturan
başlıca unsurlar arasındadır.
İskitlerin inanç dünyasını doğrudan kendi yazılı metinlerinden öğrenmek
mümkün değildir. Bununla birlikte Herodotos’un anlatıları, mezar buluntuları,
sanat eserleri ve kurgan ritüelleri bazı önemli ipuçları sunar. Herodotos,
İskit tanrılarından söz ederken onları Grek tanrılarıyla karşılaştırarak
açıklar. Ancak bu yöntem, Greklerin yabancı tanrıları kendi panteonlarıyla
eşleştirme alışkanlığını yansıttığından dikkatli değerlendirilmelidir. Bu
nedenle Herodotos’un aktardığı bilgiler değerli olmakla birlikte, doğrudan ve
tarafsız bir İskit inanç sistemi kaydı olarak görülmemelidir.
Kurgan mezarları, İskit ölüm anlayışının en güçlü göstergesidir. Ölen
seçkin kişinin silahları, atları, süs eşyaları, kapları ve zaman zaman hizmetkarlarıyla
birlikte gömülmesi, ölümden sonra da statünün ve yaşam biçiminin süreceğine
ilişkin bir inancı yansıtır. At gömüleri bu bağlamda özellikle önemlidir. At,
yalnızca dünyevi yaşamda değil, öte dünya yolculuğunda da seçkin kişinin
gücünü, hareketliliğini ve aristokratik konumunu simgeleyen bir varlık olarak
karşımıza çıkar.
Mumyalama ve beden koruma uygulamaları özellikle Pazyryk gibi donmuş
mezarlarda dikkat çeker. Bu mezarlarda korunan bedenler, giysiler, at
koşumları, dövmeler ve sanat eserleri, İskit/Saka dünyasının ritüel ve sembolik
zenginliğini görünür kılar. Dövmeler, bedenin yalnızca biyolojik bir varlık
değil, aynı zamanda kimliksel ve ritüel anlam taşıyan bir yüzey olarak
algılandığını düşündürür. Hayvan figürlü dövmeler ve sanat eserleri; insan ile
hayvan, savaşçı ile avcı, yırtıcı ile kurban arasındaki sembolik ilişkileri
yansıtır.
İskit sanatında önemli bir yer tutan hayvan üslubu da yalnızca süsleme
amacı taşıyan dekoratif bir gelenek olarak değerlendirilmemelidir. Yırtıcı
hayvanların avlarına saldırdığı mücadele sahneleri, doğanın döngüsü, güç
aktarımı, ölüm ve yeniden doğuş gibi kavramlarla ilişkilendirilebilir. Bu
bakımdan İskit sanatı, bir “bozkır estetiği” olduğu kadar, aynı zamanda bir
dünya görüşünün ifadesidir.
Cunliffe’in çalışmasında geçen Hint-İranî ya da Indo-Iranian benzerlikler
de bu bağlamda dikkatle anlaşılmalıdır. Bu tür ifadeler, İskitlerin modern
anlamda “İranlı” veya “Pers” olduğu anlamına gelmez. Daha çok bazı tanrı
adları, kozmolojik yapılar, ritüel unsurlar ve bozkır inanç sistemleri ile daha
geniş Hint-İranî gelenekler arasında kurulabilecek karşılaştırmalı bağlantılara
işaret eder. Dolayısıyla dinî motiflerdeki benzerlikler, tek başına etnik
kimlik kanıtı olarak değil, Avrasya bozkırında ortak ya da komşu kültürel
havzaların izleri olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak İskit toplumu; atlı savaşçılık, aristokratik hiyerarşi,
hayvancılık, ticaret, zanaat, kadınların değişken toplumsal rolleri, ölüm
ritüelleri ve sembolik sanat anlayışıyla çok katmanlı bir bozkır uygarlığı
görünümü sunar. Bu dünya, yalnızca askerî başarılarıyla değil, maddi kültürü,
ritüel düzeni ve inanç sistemleriyle de Avrasya tarihinin en dikkat çekici
örneklerinden biridir.
10.
İskitlerin Mirası: Sarmatlar, Alanlar ve Bozkır Geleneği
İskitlerin tarih sahnesindeki ağırlığı MÖ 1. binyılın sonlarına doğru
azalmaya başlamıştır. Karadeniz'in kuzeyinde Sarmatlar giderek daha etkili hale
gelmiştir. Sarmatlar ve onların devamı içinde değerlendirilen Alanlar, İranî
bozkır mirasının önemli sonraki temsilcileridir. Alanların Kafkasya, Doğu
Avrupa, dahası Batı Avrupa tarihindeki
izleri, İskit sonrası bozkır hareketliliğinin uzun süre devam ettiğini
gösterir.
İskitlerin mirası yalnızca Sarmat-Alan çizgisiyle sınırlı değildir. Onların
geliştirdiği atlı savaş tarzı, bozkır aristokrasisi, kurgan geleneği, hayvan
üslubu ve hareketli savaş stratejisi; daha sonraki Hun, Türk ve Moğol bozkır
gelenekleriyle karşılaştırmalı olarak incelenebilir. Ancak burada dikkatli
olmak gerekir: Benzer bozkır yaşam biçimleri, doğrudan etnik süreklilik
anlamına gelmez. İskitlerden Türklere ya da Moğollara kesintisiz bir soy
çizgisi kurmak bilimsel açıdan sorunludur. Bununla birlikte bozkır
ekolojisinin, atlı savaş teknolojisinin ve göçebe politik örgütlenmenin uzun
süreli yapısal benzerlikler ürettiği açıkça görülür.
İskitlerin en kalıcı mirası, Avrasya bozkırını dünya tarihinin kenarında
değil, merkezi bağlantı alanlarından biri olarak görmemizi sağlamalarıdır.
Onlar; Grek dünyası ile Orta Asya, Pers İmparatorluğu ile kuzey bozkırları,
Önasya ile Kafkasya, Çin sınırları ile Batı Avrasya arasında hareket eden geniş
bir tarihsel sistemin kurucu parçalarından birini oluşturur.
11.
Türkçe Literatürde İskit/Saka Araştırmaları
Türkçe literatürde İskitler/Sakalar üzerine yapılan çalışmalar farklı
yaklaşımlar içerir. Bazı araştırmalar İskitleri Türk tarihinin erken
temsilcileri arasında değerlendirirken, bazıları onları Anadolu, Önasya, Pers,
Orta Asya ve Avrasya bozkırları bağlamında karşılaştırmalı biçimde ele alır. Bu
çalışmalar, İskit/Saka meselesinin yalnızca Batı literatüründeki dilbilimsel
tartışmalarla sınırlı olmadığını; Türk tarih yazımında da geniş bir karşılığı
bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Abdülhaluk M. Çay ve İlhami Durmuş’un “İskitler” başlıklı çalışması,
İskit/Saka adlandırmalarını, köken meselesini, göç yollarını ve yayıldıkları
coğrafyayı Türk tarihçiliği açısından değerlendiren kapsamlı bir incelemedir.
Ferit Baz’ın “Anadolu’da Bozkır Kökenli Toplumlar: Kimmerler ve İskitler”
adlı bölümü, Kimmer ve İskitlerin Anadolu, Doğu Anadolu, İran, Asur, Med,
Babil, Pers ve Makedonya dünyasıyla ilişkilerini özetleyen yararlı bir giriş
çalışmasıdır.
Fatih Şengül’ün “Homeros’a Göre Kimmer Kavim Adı Etimolojisi” başlıklı
makalesi, Kimmer adını Homeros’taki “sis, karanlık ve duman” tasviriyle
ilişkilendiren tartışmalı bir etimolojik yorum sunar.
M. Taner Tarhan’ın “Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler”
başlıklı çalışması, Kimmer ve İskitleri Eskiçağ Türk tarihinin erken unsurları
arasında değerlendiren Türk tarih yazımı örneklerinden biridir.
Turgay Kürüm’ün “İskitler Üzerine – Avrasya’da Runik Yazı” adlı çalışması,
Esik Kurganı, runik yazı, kımız geleneği ve defin uygulamaları üzerinden
İskitlerle Türk bozkır kültürü arasında bağlantı kurmaya çalışır.
Bahaeddin Ögel’in İslamiyet’ten
Önce Türk Kültür Tarihi adlı eseri, doğrudan İskit monografisi
olmamakla birlikte Orta Asya arkeolojisi, eski Türk kültürü, inançları ve yaşam
biçimi açısından karşılaştırmalı bilgiler sunar.
Zeki Velidi Togan’ın Umumî Türk Tarihine Giriş adlı eseri, Sakalar ve erken
bozkır topluluklarına yaptığı atıflar nedeniyle klasik Türk tarihçiliği içinde
önemli bir başvuru kaynağıdır.
Muzaffer Duran’ın “Pers (Akhaimenid) Bağlamında Sakalar” başlıklı makalesi,
Saka-Pers ilişkilerini Akhaimenid kitabeleri, Asur belgeleri, Yunan kaynakları,
rölyefler ve kurgan buluntuları ışığında inceleyen önemli bir çalışmadır.
Muzaffer Demir’in “Herodotos ve Yabancı Kültürler: Mısır Örneği” adlı
makalesi, doğrudan İskitleri konu almasa da Herodotos’un yabancı toplumları
anlatma yöntemini anlamak için yararlı bir metodolojik çerçeve sunar.
Ferit Baz’ın “Herodotos’un Anlatımına Göre, İskitlerin Kimmerleri Takip
Meselesi” başlıklı makalesi, Herodotos’un İskitlerin Kimmerleri takip ettiği
yönündeki anlatısını tarihsel ve kaynak eleştirisi açısından sorgular.
İbrahim Tellioğlu’nun “Kimmer ve İskit Göçlerinin Doğu Anadolu Bölgesindeki
Etkileri” adlı makalesi, Kimmer ve İskit hareketlerinin Urartu, Asur ve Doğu
Anadolu üzerindeki etkilerini ele alır.
Zekiye Tunç’un “Kafkasya’dan Önasya’ya Kimmer-İskit Göçleri” adlı
çalışması, Kimmer ve İskitlerin Kafkas geçitleri üzerinden Önasya’ya yönelen
göç hareketlerini açıklar.
Şerife Nogay ve L. Gürkan Gökçek’in “Kimmerler ve İskitlerin Anadolu’ya
Akınları ve Sonuçları” adlı makalesi, Kimmer-İskit akınlarının Anadolu’daki
siyasal ve tarihsel sonuçlarını özetleyen güncel bir çalışmadır.
Özhan Öztürk’ün “İskitler: İskit tarihi, İskit kültürü, İskit kabileleri,
İskit genetiği” başlıklı metni, İskit/Saka topluluklarını tarih, coğrafya,
kültür, kabile yapısı, arkeoloji ve genetik bulgular açısından tanıtan
derleyici bir çalışmadır.
Tuğba Yılmaz’ın “İskitler: Siyasi ve Kültürel Tarih” adlı çalışması,
İskitlerin göçlerini, siyasi ilişkilerini, idari yapısını, askerî teşkilatını,
inançlarını, geleneklerini ve sanatını birlikte değerlendiren kapsamlı bir
incelemedir.
İlhami Durmuş’un “Massagetler” başlıklı çalışması, Massagetleri İskit/Saka
dünyasının doğu kanadı içinde değerlendirerek adlandırma, coğrafya, köken,
siyasi tarih ve kültürel özellikler bakımından inceler.
Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Devrim Sosyalizm adlı eseri, İskitleri doğrudan
merkeze almamakla birlikte bozkır halklarının yerleşik uygarlıklarla ilişkisini
tarihsel materyalist bir çerçevede yorumlar.
Saadettin Gömeç’in “İskitler ve İskitler Hakkında” başlıklı makalesi,
İskitleri eski Türk tarihi, bozkır kültürü ve Kök Türk-Uygur yazıtları
bağlamında ele alan Türk tarihçiliği örneklerinden biridir.
Sonuç olarak, Türkçe literatürdeki İskit/Saka çalışmaları üç ana grupta
değerlendirilebilir: Birinci grup, İskitleri Türk tarihi içinde konumlandıran
tarih yazımı örnekleridir. İkinci grup, Kimmer-İskit göçlerini Anadolu, Önasya
ve Pers dünyası bağlamında inceleyen çalışmalardır. Üçüncü grup ise Herodotos,
Grek kaynakları, kültür tarihi, tıp, arkeoloji ve genetik gibi farklı
alanlardan İskit dünyasını açıklamaya çalışan derleyici veya metodolojik
çalışmalardır. Bu literatür makaleye dahil
edilirken, özellikle köken ve dil konularında kesin yargılardan
kaçınılmalı; Türkçe literatürdeki görüşler güncel arkeolojik, dilbilimsel ve
antik DNA araştırmalarıyla birlikte dengeli biçimde değerlendirilmelidir.
12.
Tartışmalı İddialara Yanıt ve Yöntemsel Netleştirme
İskit/Saka topluluklarının kökeni tartışmalarında en yaygın metodolojik
yanılgı; dil, kültür, genetik ve modern etnik kimliği aynı düzlemde ele
almaktır. Bu alanlar birbirinden ayrıştırılmadığında tartışma kaçınılmaz olarak
kavramsal karışıklığa dönüşür.
Dilbilimsel veriler açısından bakıldığında, hakim akademik uzlaşı İskit/Saka topluluklarının İranî dil
ailesine, özellikle Doğu ya da Kuzeydoğu İranî kola bağlı olduğu yönündedir. Bu
sonuç, antik kaynaklarda korunan kişi adları, boy adları ve yer adlarının
karşılaştırmalı dilbilim yöntemleriyle çözümlenmesine dayanır. Alternatif
görüşler bütünüyle yok değildir; ancak mevcut filolojik verilerin ağırlığı,
İranî bağlantıyı bugün için en savunulabilir konum haline getirir.
Bununla birlikte dilsel İranîlik, İskit dünyasının genetik, kültürel ya da
politik bakımdan tek kökenli ve homojen olduğu anlamına gelmez. Bozkır
topluluklarının hareketliliği, geniş coğrafyalara yayılması ve farklı halklarla
kurduğu ilişkiler dikkate alındığında, dil ile soy; kültür ile kimlik
arasındaki ilişkinin doğrusal değil, karmaşık olduğu görülür.
“İskitlerin İranî olduğu iddiası Batılıların uydurmasıdır” biçimindeki
savunma bilimsel açıdan yeterli değildir. Bir tezin değeri, onu kimin dile
getirdiğiyle değil, hangi kanıtlara dayandığıyla ölçülür. İskit/Saka dilinin
İranî çevreyle ilişkilendirilmesi yalnızca “Batılı tarihçi kanaati” değil;
antik adların dilbilimsel çözümlemesine, İranolojiye, Kafkasya ve Orta Asya
araştırmalarına dayanan bir yorumdur. Öte yandan bu sonuç, Türk tarihini
küçültmez. Türklerin Avrasya bozkırındaki varlığı Hun, Göktürk, Uygur, Kıpçak,
Oğuz ve diğer Türk toplulukları üzerinden zaten güçlü biçimde belgelenmiştir.
“İskitler Türklerle akraba değildi demek dezenformasyondur” iddiasında ise
“akrabalık” kavramı açıklığa kavuşturulmalıdır. Dilsel akrabalık bakımından
İskit/Saka dili için güçlü Türkçe kanıt bulunmaz; ana literatür İranî çevreyi
öne çıkarır. Genetik temas ya da karışım bakımından ilişki vardır; fakat bu
ilişki tek yönlü değildir, çünkü İskitler zaten karma bir bozkır nüfusunu
temsil eder. Kültürel-bozkır mirası bakımından ise bağlantı güçlüdür: atlı
savaş, kurgan, hayvan üslubu, yay, aristokratik savaşçı kültür ve hareketli
savaş taktikleri daha sonraki Türk bozkır gelenekleriyle anlamlı biçimde
karşılaştırılabilir.
“Arkeolojik benzerlikler İskitlerin Türk olduğunu kanıtlar” ifadesi de tek
başına yeterli değildir. Arkeoloji etnik kimliği doğrudan kanıtlamaz. Kurgan,
at gömüsü, ok-yay, hayvan üslubu ve savaşçı aristokrasi gibi unsurlar Avrasya
bozkırında farklı diller konuşan topluluklar arasında paylaşılmıştır. Bu
unsurlar Türklerde de, İranî bozkır topluluklarında da, daha sonra Moğol
çevrelerinde de görülebilir. Bu nedenle “kurgan var, at var, hayvan üslubu var;
o halde Türk’tür” demek bilimsel olarak eksik olduğu gibi; “dilsel İranîlik
var; o halde Türklerle hiçbir ilgisi yoktur” demek de aynı ölçüde yetersizdir.
Genetik veriler de modern kimlik tartışmalarına doğrudan cevap vermez.
Antik DNA, bir topluluğun biyolojik karışımını gösterir; hangi dili konuştuğunu
ya da kendisini nasıl tanımladığını tek başına ortaya koymaz. Son çalışmalar,
İskit/Saka dünyasının tek kökenli olmadığını; batı bozkır mirası, Doğu Avrasya
bileşenleri ve yerel Orta Asya unsurlarının farklı bölgelerde değişen oranlarda
karıştığını göstermektedir. Bu nedenle DNA üzerinden “İskitler kesin olarak
Türk’tür” ya da “Türklerle hiçbir ilgileri yoktur” gibi sonuçlara varmak doğru
değildir.
Hunlar, Kırgızlar, Tatarlar, Uygurlar ve diğer Türk halklarıyla ilgili
tartışmalar da aynı ayrımla ele alınmalıdır. Kırgızca, Tatarca, Uygurca,
Kazakça, Özbekçe, Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesi gibi dillerin Türk
dilleri ailesinden olduğu kabul edilir. Hunlar meselesi ise daha karmaşıktır;
Avrupa Hunları, Xiongnu, Türkler, Moğollar ve bozkır konfederasyonları
arasındaki ilişki tartışılmaya devam etmektedir. Erken bozkır
konfederasyonlarının çoğu zaman çok dilli ve çok etnili yapılar olduğu unutulmamalıdır.
Altay kuramı da İskit tartışmasından ayrı değerlendirilmelidir. Bu kuram,
Türkçe, Moğolca ve Tunguzca gibi dillerin ortak bir atadan gelip gelmediğine
ilişkin dilbilimsel bir tartışmadır. Kuramın kabul görüp görmemesi “Türkler
Moğoldur” sonucunu doğurmaz. Günümüzde birçok dilbilimci, Türkçe ile Moğolca
arasındaki benzerlikleri ortak kökten çok uzun süreli temas ve ödünçlemelerle açıklar. Altay kuramının
tartışmalı olması ise İskit dilinin Türkçe olduğunu kanıtlamaz; bunlar ayrı
meselelerdir.
Altay kuramı, Türkçe,
Moğolca, Tunguzca; bazı araştırmacılara göre ise Korece ve Japoncanın da, çok
eski dönemlerde konuşulmuş ortak bir "Ana Altayca" dilinden
türediğini ileri süren dilbilim kuramıdır. Ancak günümüzde bu kuram genel
kabul görmez. Dilbilimcilerin çoğu, bu diller arasındaki benzerliklerin
ortak bir atadan gelmekten çok, uzun süreli coğrafi komşuluk, kültürel
etkileşim ve ödünçleme yoluyla oluştuğunu düşünür.
Bu tartışmalarda en dengeli çerçeve şudur: İskitleri “Türk değildir,
Türklerle hiçbir ilgisi yoktur” diyerek bütünüyle koparmak da; “tamamı
Türk’tür” diyerek modern kimliğe doğrudan bağlamak da hatalıdır. Yazılı
kaynaklar ve dil verileri İranî bağlantıyı; arkeoloji ortak bozkır kültürünü;
DNA ise çok kökenli ve karışık bir Avrasya nüfus yapısını işaret eder.
Sonuç:
Tek Bir Kavimden Çok Bir Avrasya Bozkır Ufku
İskitler, Eskiçağ tarihinin yalnızca savaşçı ve göçebe bir topluluğu
değildir. Onlar, Avrasya bozkırının MÖ 1. binyıldaki büyük kültürel, askerî ve politik dönüşümünü temsil eder. Kurganları, at
gömüleri, altın eserleri, hayvan üslubu sanatı, dövmeli mumyaları, savaş
taktikleri ve geniş coğrafi hareketlilikleriyle İskitler, bozkır tarihini dünya
tarihinin merkezine taşır.
İskitleri anlamak için üç indirgemeden kaçınmak gerekir. Birincisi, onları
yalnızca Karadeniz'in kuzeyindeki dar bir topluluk olarak görmek yanlıştır.
İskit/Saka dünyası, Altay'dan Tuna'ya, Hazar'dan Orta Asya'ya uzanan geniş bir
Avrasya ufkudur. İkincisi, onları modern
anlamda tek ve homojen bir ulus gibi düşünmek yanlıştır. İskit dünyası,
farklı boylar, yerel kültürler, dilsel akrabalıklar ve genetik karışımlardan
oluşur. Üçüncüsü, onları modern kimlik tartışmalarının içine doğrudan
yerleştirmek bilimsel dengeyi bozar. İskitler, modern ulus kategorilerinden çok
daha eski, çok daha hareketli ve çok daha karmaşık bir bozkır gerçekliğinden
gelir.
En dengeli değerlendirme şöyle yapılabilir: İskit/Saka topluluklarının
çekirdek dil kimliği büyük ölçüde İranî, özellikle Doğu İranî çevreyle
ilişkilidir. Arkeolojik bakımdan İskitler, Avrasya bozkırının ortak atlı-göçebe
kültürünü temsil eder. Genetik bakımdan ise doğu ve batı bozkır unsurlarının
değişen oranlarda karıştığı, tek merkezli olmayan bir nüfus yapısı sergilerler.
Kültürel bakımdan onları tanınır kılan unsurlar; kurgan mezarlar, atlı
savaşçılık, hayvan üslubu sanatı, aristokratik statü nesneleri ve bozkırın
geniş coğrafyasını ustalıkla kullanma becerisidir.
Türk tarihiyle ilişkileri bakımından İskitler/Sakalar; doğrudan ve
bütünüyle "Türklerin atası" olarak tanımlanamayacak kadar karmaşık,
fakat Türklerin tarih sahnesine çıktığı Avrasya bozkır dünyasından
koparılamayacak kadar da yakın bir tarihsel çevredendir. Dil bakımından İranî
bağlantıları güçlüdür; arkeolojik ve kültürel bakımdan ise daha sonraki Türk
bozkır gelenekleriyle dikkat çekici süreklilik ve benzerlikler sergilerler. Bu
nedenle İskitleri Türk tarihinin doğrudan etnik başlangıcı değil, Türklerin de
mirasçısı olduğu geniş Avrasya bozkır uygarlığının erken ve kurucu
halkalarından biri olarak değerlendirmek en dengeli yaklaşımdır.
Günümüz halklarıyla bağlantı bakımından da aynı denge korunmalıdır.
İskitlerin yaşayan en belirgin dilsel-tarihsel devamı Osetlerde aranabilir;
fakat kültürel ve kısmi genetik mirası Osetlerle sınırlı değildir. Kazaklar,
Kırgızlar, Altaylılar, Tuvalar, Tatarlar, Başkurtlar, Nogaylar,
Karaçay-Balkarlar, Kuzey Kafkasya halkları, Orta Asya ve İdil-Ural
toplulukları; İskit/Saka dünyasının şekillendirdiği geniş Avrasya bozkır
mirasının farklı katmanlarını taşır. Bu miras, doğrudan ve saf bir soy çizgisi
değil; dil, kültür, genetik, coğrafya ve tarihsel temasların iç içe geçtiği çok
katmanlı bir birikimdir.
İskitler, "kimdiler?" sorusuna tek kelimelik bir yanıta sığmaz. Onlar, Avrasya'nın açık ufkunda
hareket eden; yerleşik imparatorlukları zorlayan; Grek, Pers, Asur, Urartu,
Med, Çin ve Orta Asya dünyalarıyla temas kuran; arkalarında yazılı metinlerden
çok mezarlar, sanat eserleri ve genetik izler bırakan büyük bir bozkır
uygarlığı çevresidir. İskitleri anlamak, yalnızca bir topluluğu anlamak değil;
Avrasya tarihinin hareket, temas, savaş, ticaret ve kültürel karışım üzerine
kurulu derin yapısını kavramaktır.
Esenlikler diliyorum
Osman Karadağ
Kaynakça
(Seçme)
Andreeva, T. V.,
Soshkina, A. D., Gusev, F. E., Malyarchuk, A. B., Dotsenko, G. S., Dudko, N.
A., … Rogaev, E. I. (2025). Genetic history of Scythia. Science Advances,
11(30), eads8179. https://doi.org/10.1126/sciadv.ads8179
Baz, F. (2018).
Anadolu’da bozkır kökenli toplumlar: Kimmerler ve İskitler. K. Köroğlu (Ed.),
Eski Anadolu tarihi içinde (ss. 127–153). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.
Coşğun, S. (2013).
İsmail Gezgin, Aynadaki Herodotos: Herodotos’u yeniden düşünmek. Turkish
History Education Journal, 2(2), 200–211.
Cunliffe, B.
(2019). The Scythians: Nomad warriors of the steppe. Oxford, England: Oxford
University Press.
Duran, M. (2019).
Pers (Akhaimenid) bağlamında Sakalar. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Dergisi, 21(3), 731–761. https://doi.org/10.16953/deusosbil.496567
Durmuş, İ. (1996).
Massagetler. Bilig, 3, 86–91.
Durmuş, İ. (1997).
Anadolu’da Kimmerler ve İskitler. Belleten, 61(231), 273–286.
Durmuş, İ. (2008).
İskitler (Sakalar). Ankara: Türk Tarih Kurumu.
Gnecchi-Ruscone, G.
A., Khussainova, E., Kahbatkyzy, N., Musralina, L., Spyrou, M. A., Bianco, R.
A., … Jeong, C. (2021). Ancient genomic time transect from the Central Asian
Steppe unravels the history of the Scythians. Science Advances, 7(13), eabe4414.
https://doi.org/10.1126/sciadv.abe4414
Gömeç, S. (2013).
İskitler ve İskitler hakkında. Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi, 21, 1–6.
Herodotus. (1942).
Herodotus: On the Scythians. F. R. B. Godolphin (Ed.), The Greek historians
içinde (ss. 129–149). New York, NY: Random House.
Minns, E. H.
(1913). Scythians and Greeks: A survey of ancient history and archaeology on
the north coast of the Euxine from the Danube to the Caucasus. Cambridge,
England: Cambridge University Press.
Ögel, B. (2020). İslamiyet’ten önce Türk kültür tarihi:
Orta Asya kaynak ve buluntularına göre (7. bs.). Ankara: Türk Tarih Kurumu.
(Özgün baskı 1962)
Pankova, S., & Simpson, St. J. (Eds.). (2020). Masters
of the steppe: The impact of the Scythians and later nomad societies of
Eurasia. Oxford, England: Archaeopress.
Piotrovsky, B.
(1973–1974). Early cultures of the lands of the Scythians. The Metropolitan
Museum of Art Bulletin, New Series, 32(5), 12–25.
Sinor, D. (Ed.).
(1990). The Cambridge history of early Inner Asia. Cambridge, England:
Cambridge University Press.
Tarhan, M. T.
(2002). Ön Asya dünyasında ilk Türkler: Kimmerler ve İskitler. H. C. Güzel, K.
Çiçek ve S. Koca (Ed.), Türkler içinde (Cilt 1, ss. 597–610). Ankara: Yeni
Türkiye Yayınları.
Tellioğlu, İ.
(2010). Kimmer ve İskit göçlerinin Doğu Anadolu bölgesindeki etkileri. Atatürk
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 11(27), 237–245.
Togan, A. Z. V.
(1981). Umumî Türk tarihine giriş: En eski devirlerden 16. asra kadar (3. bs.).
İstanbul: Enderun Yayınları. (Özgün baskı 1946)
Unterländer, M.,
Palstra, F., Lazaridis, I., Pilipenko, A., Hofmanová, Z., Groß, M., … Burger,
J. (2017). Ancestry and demography and descendants of Iron Age nomads of the
Eurasian Steppe. Nature Communications, 8, 14615.
https://doi.org/10.1038/ncomms14615