İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?
Bugün uygarlık
dediğimizde kentleri, devletleri ve kurumları; hukuku, yazıyı ve eğitimi;
bilimi ve teknolojiyi; üretimi, ticareti ve iş bölümünü; yolları, limanları,
enerji sistemlerini ve iletişim ağlarını; sağlık hizmetlerini, sanatı ve
kültürü anlıyoruz. İlerleme dediğimizde ise daha uzun ve sağlıklı
yaşamı, çocuk ölümlerinin azalmasını, eğitimin yaygınlaşmasını, bilimsel
bilginin artmasını, üretkenliği, ulaşım ve iletişim olanaklarını, insan
haklarını, bireysel özgürlükleri ve daha yüksek maddi yaşam düzeyini düşünüyoruz.
İnsanlığın özellikle son birkaç yüzyılda bu alanlarda önemli kazanımlar elde
ettiği açıktır. Ortalama yaşam süresinin uzaması, birçok hastalığın denetim
altına alınması, okuryazarlığın yaygınlaşması, ulaşımın hızlanması ve bilginin
geniş kitlelere ulaşabilmesi gerçek bir ilerlemeyi gösteriyor.
Ancak bu tabloya yalnız
kazanımlar açısından bakmak yeterli değildir. Uygarlığın maddi temeli hiçbir
zaman yalnız insan zekasından oluşmadı. Toprak, su, orman, hayvanlar, madenler
ve enerji kaynakları olmadan kentler, fabrikalar, otomobiller, bilgisayarlar ya
da büyük ulaşım ağları kurulamazdı. Aynı biçimde insan emeği olmadan doğadaki
kaynakların ekonomik ve toplumsal değere dönüşmesi mümkün değildi. Bu nedenle
uygarlığın tarihi bir bakıma doğanın dönüştürülmesinin ve insan
emeğinin örgütlenmesinin de tarihidir.
Burada önemli bir ayrım yapmak
gerekir. Doğadan yararlanmak doğayı sömürmekle, insan emeğinden yararlanmak da
insanı sömürmekle aynı şey değildir. İnsan yaşamını sürdürebilmek için doğanın
kaynaklarını kullanmak zorundadır; toplum da emek olmadan yaşayamaz. Sorun,
kullanımın kaynağın kendini yenileme gücünü aşması, emeğin insan onurunu
zedeleyen koşullara indirgenmesi ve elde edilen yararla oluşan maliyetin farklı
insanlar, toplumlar ya da kuşaklar arasında adaletsiz biçimde paylaşılmasıyla
başlar. Bu açıdan sömürü, yalnız bir kaynağı kullanmak değil, kazanç bir
yerde birikirken maliyetin başka insanlara, başka coğrafyalara veya geleceğe
aktarılmasıdır.
Tarihe bu gözle baktığımızda
farklı dönemlerde değişen, fakat bütünüyle ortadan kalkmayan bir süreklilik
görürüz. Antik dünyanın bazı ekonomilerinde köle emeği önemli bir yer
tutuyordu. Yeniçağdaki plantasyon sistemleri milyonlarca Afrikalının zorla yerinden
edilmesine ve emeğinin kullanılmasına dayandı. Sömürge imparatorlukları birçok
bölgede madenlere, tarım alanlarına ve yerel emeğe kendi merkezlerinin
gereksinimleri doğrultusunda yön verdi. Sanayi Devrimi sırasında fabrikalarda
uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve çocuk emeği yaygın sorunlardı. Zamanla
hukuk, sendikalaşma, sosyal güvenlik ve çalışma koşullarındaki iyileşmeler bu
yapının önemli bir bölümünü değiştirdi; ancak sömürü bütünüyle tarihe
karışmadı, farklı biçimler aldı.
Bugünün küresel ekonomisinde de
düşük ücretli işçilik, zorla çalıştırma, çocuk emeği ve ağır çalışma koşulları
sürüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, 2022 tarihli küresel tahminlerinde
dünyada 27,6 milyon insanın zorla çalıştırıldığını bildirir. ILO ve UNICEF'in
2024 yılına ilişkin tahminleri ise yaklaşık 138 milyon çocuğun çocuk işçiliği
kapsamında çalıştığını, bunların 54 milyonunun sağlık ve güvenliklerini
tehlikeye atan işlerde bulunduğunu gösterir. Bu sayılar, teknolojik ve ekonomik
ilerlemenin üretim zincirlerindeki herkese aynı ölçüde yansımadığını ortaya koyuyor.
Bir yanda birkaç yılda bir
değiştirilen telefonlar, bilgisayarlar, giysiler ve otomobiller bulunurken, öte
yanda bunların hammaddelerini çıkaran, parçalarını üreten veya ürünleri
birleştiren insanların çalışma koşulları vardır. Bu nedenle bir ürünün ucuz
olması, gerçek maliyetinin düşük olduğu anlamına gelmez. Maliyetin bir bölümü
fiyat etiketinin dışında kalabilir; düşük ücrete, kirlenen suya, kesilen
ormana, bozulan toprağa veya atmosfere bırakılan sera gazlarına aktarılabilir.
Daha da önemlisi, bugünkü fiyatın içine girmeyen bu maliyetin bir bölümü
gelecek kuşakların karşısına çıkabilir.
Aynı sorun doğal kaynakların
kullanımında da görülür. Ormanı kestiğimizde kereste, gelir ve istihdam
yaratırız; ancak orman kendini yenileyebileceğinden daha hızlı yok ediliyorsa
doğal sermayemiz azalır. Petrolü çıkardığımızda enerji üretiriz; fakat milyonlarca
yılda oluşmuş bir kaynağı birkaç kuşağın kullanımında tüketiriz. Denizlerden
daha fazla balık tuttuğumuzda bugünkü üretimi artırabiliriz; ancak balık
stoklarının yenilenme hızını aşarsak geleceğin üretim kapasitesini azaltırız.
Toprağın taşıma kapasitesinin üzerinde üretim yapmak da kısa dönemde verimi
artırırken uzun dönemde toprağın niteliğini bozabilir.
Bu noktada ekonomik büyüme ile
gerçek zenginlik arasındaki fark önem kazanır. Gayrisafi Yurt İçi Hasıla bir
ekonomide belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin değerini ölçer; ancak
orman kaybını, toprak verimliliğinin azalmasını, su kaynaklarının tükenmesini
veya ekosistemlerin bozulmasını aynı açıklıkla göstermez. Dünya Bankasının The
Changing Wealth of Nations 2024 çalışması da ekonomik ilerlemenin yalnız
GSYH üzerinden değerlendirilmesinin eksik kalabileceğini vurgular. Bir toplumun
geliri artarken doğal sermayesi azalabilir. Başka bir deyişle, bir ülke bugün
daha fazla gelir elde ederken yarının servetini tüketiyor olabilir.
İnsanlığın doğayla kurduğu
ilişkinin en geniş sonuçlarından biri iklim değişikliğidir. Sanayi Devrimi
sonrasında kömür, petrol ve doğal gazın sağladığı enerji, modern ekonominin
büyümesinde önemli rol oynadı. Fabrikalar, demiryolları, otomobiller, uçaklar,
elektrik üretimi ve birçok teknolojik gelişme bu enerji kaynaklarından
yararlandı. Buna karşılık fosil yakıtların yakılması atmosferdeki sera gazı
yoğunluğunu artırdı. IPCC'nin 2023 değerlendirmesi, insan faaliyetlerinin
küresel ısınmaya neden olduğuna ilişkin bilimsel kanıtın güçlü olduğunu ve
iklim değişikliğinin dünyanın farklı bölgelerindeki çok sayıda aşırı hava ve
iklim olayını etkilediğini belirtir.
Ancak iklim değişikliği yalnız
çevre sorunu değildir. Aynı zamanda adalet sorunudur. Çünkü sorunun oluşmasına
en fazla katkıda bulunanlarla sonuçlarından en fazla zarar görenler her zaman
aynı insanlar değildir. Sanayileşmiş ve yüksek tüketimli toplumlar tarihsel
olarak daha fazla sera gazı salmışken, ekonomik kapasitesi sınırlı bazı ülkeler
iklim değişikliğinin sonuçlarına karşı daha kırılgan durumdadır. IPCC de iklim
değişikliğine tarihsel katkısı düşük olan kırılgan toplumların etkilerden
orantısız biçimde zarar görebileceğini vurgular.
Bu durum uygarlığın önemli bir
çelişkisini ortaya çıkarır: Yararla maliyet birbirinden ayrılabilir. Enerjinin
sağladığı konfor bir yerde yaşanırken çevresel maliyet başka yerde ortaya
çıkabilir. Bir şirket üretimden kazanç sağlarken kirlenmiş suyun bedelini o
bölgede yaşayan insanlar ödeyebilir. Bir toplum yüksek tüketim düzeyine
ulaşırken bunun iklim üzerindeki etkileri, çok daha düşük tüketim düzeyindeki
toplumların yaşam koşullarını değiştirebilir. Bugünkü bir kuşak fosil yakıtları
kullanırken iklim üzerindeki sonuçların bir bölümü onlarca yıl sonra ortaya
çıkabilir.
Burada en önemli sorunlardan
biri, olumsuz sonuçlardan etkilenen insanların çoğunun bu sonuçları doğuran
kararlarda hiçbir söz sahibi olmamasıdır. Çocuklar hangi enerji politikasının
uygulanacağına karar vermez. Küçük bir dağ köyünde yaşayan aile küresel tüketim
düzenini kurmaz. Bir çiftçi dünya enerji sisteminin yönünü belirlemez. Henüz
doğmamış insanlar ise atmosferde ne kadar sera gazı biriktirileceği konusunda
hiçbir biçimde söz sahibi değildir. Buna karşın alınan kararların sonuçları
onların yaşamlarını da belirler.
Ağustos 2026'da Nepal-Tibet
sınırındaki Himalaya bölgesinde yaşanan büyük yıkım bu kırılganlığı yeniden
gündeme getirdi. Buz, kaya, su ve enkazın dağlık bölgelerde oluşturduğu
zincirleme hareketler yerleşimleri, yolları, köprüleri ve enerji altyapısını etkiledi;
çok sayıda insan yaşamını yitirdi veya kayboldu. Nepal örneği, tek bir
felaketin nedeninden çok, kırılgan toplumların doğal tehlikeler karşısında ne
kadar ağır bedeller ödeyebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
“Doğal afet” kavramı da bu
nedenle dikkatli kullanılmalıdır. Deprem, aşırı yağış, taşkın, buzul çökmesi
veya heyelan doğal tehlikelerdir; ancak bu tehlikelerin toplumsal felakete
dönüşmesinin büyüklüğünü insanların nerede yaşadığı, gelir düzeyi, yapıların
dayanıklılığı, altyapı, erken uyarı sistemleri ve kamu kurumlarının kapasitesi
belirler. Aynı olay, varlıklı ve güçlü bir toplumla yoksul ve kırılgan bir
toplumu aynı ölçüde etkilemez. Sigortası, birikimi ve başka bir yere taşınma
olanağı bulunan kişi felaketten sonra yeniden başlayabilirken, küçük bir
tarladan başka varlığı bulunmayan aile evini kaybettiğinde gelirini, geleceğini
ve çocuklarının eğitim olanaklarını da kaybedebilir.
Bu nedenle doğanın sömürülmesi,
insan emeğinin sömürülmesi ve toplumsal eşitsizlik birbirinden bütünüyle
bağımsız sorunlar değildir. Tarihin farklı dönemlerinde güçlüler, elde
ettikleri yararın bir bölümünü korurken maliyetin bir kısmını daha güçsüz
kesimlere aktarabildiler. Bu ilişki köle sahibi ile köle, sömürge merkezi ile
sömürge halkı, fabrika sahibi ile korunmasız işçi, işveren ile çocuk işçi,
yüksek gelirli tüketici ile düşük ücretli üretici arasında farklı biçimlerde
görüldü. Günümüzde buna yüksek emisyonlu toplumlarla iklim açısından kırılgan
toplumlar arasındaki ilişki de eklenir.
Bütün bu örneklerin ortak
sorusu aynıdır: Kazancı kim elde ediyor, emeği kim veriyor ve bedeli kim
ödüyor?
Bu sorunun en zor bölümü
gelecek kuşaklarla ilgilidir. Çünkü onlar bugünkü kararların alındığı masada
değildir. Ne kadar petrol tüketmemize izin vereceklerini söyleyemez, hangi
ormanların korunmasını istediklerini açıklayamaz, temiz su kaynaklarının ne kadarının
kendilerine bırakılması gerektiğine karar veremezler. Atmosferde ne kadar sera
gazı biriktirilebileceği konusunda oy kullanamazlar. Buna karşın bugünkü
kararların sonuçları onların yaşam koşullarını belirleyecektir.
Bu durum kuşaklar arasında
alışılmadık bir güç eşitsizliği yaratır. Bugünkü kuşak geleceğin kaynaklarını
kullanabilir; gelecek kuşak ise bugünkü kuşağın kararlarını değiştiremez. Bu
nedenle bugün kullandığımız petrol, çıkardığımız maden, kestiğimiz orman veya
atmosfere bıraktığımız sera gazı yalnız ekonomik bir işlem değildir; aynı
zamanda kuşaklar arası bir paylaşım kararıdır. Ekonomik hesaplarımız dengede
görünebilir, ancak gelecek kuşaklara bırakılan doğal sermaye azalıyor ve
çevresel riskler büyüyorsa kuşaklar arası hesabımız açık veriyor olabilir.
Brundtland Komisyonunun 1987'de
yaptığı sürdürülebilir kalkınma tanımının güncelliğini korumasının nedeni
budur. Komisyon, bugünün ihtiyaçlarının karşılanması ile gelecek kuşakların
kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarının korunmasını aynı çerçevede ele
almıştır. Birleşmiş Milletlerin 2024 tarihli Gelecek Kuşaklar Bildirgesi
de bugünkü kararların ve eylemsizliklerin kuşaklar arası sonuçlarını vurgular.
Her iki yaklaşım da kalkınmanın yalnız bugünkü üretim ve tüketim düzeyiyle
ölçülemeyeceğini hatırlatır.
Buradan çıkarılacak sonuç
ilerlemeyi reddetmek değildir. Bilimden, teknolojiden, sağlık hizmetlerinden,
daha iyi konutlardan veya daha rahat bir yaşamdan vazgeçmek de değildir. Bunlar
insan uygarlığının gerçek kazanımlarıdır. Sorun, ilerlemeyi yalnız daha fazla
üretmek ve daha fazla tüketmek olarak tanımlamaktır. Bir toplum daha fazla
üretirken toprağını tüketiyorsa, daha fazla enerji kullanırken çevresel
maliyeti başka toplumlara aktarıyorsa, daha ucuz mal üretirken başka insanların
emeğini sömürüyorsa veya bugünkü refahını gelecek kuşakların kullanacağı
kaynakları azaltarak sağlıyorsa, ekonomik büyüme ile gerçek ilerleme arasındaki
farkı yeniden düşünmek gerekir.
Gelişmiş bir uygarlığın ölçüsü
yalnız ne kadar üretebildiği olmamalıdır. Kaynaklarını ne ölçüde koruyabildiği,
tükettiğinin ne kadarını yeniden oluşturabildiği, insan emeğine ne ölçüde
onuruna uygun koşullar sağlayabildiği, yarattığı maliyetleri başkalarına
aktarmadan ne kadarını kendisinin üstlenebildiği ve kendisinden sonra gelecek
kuşaklara nasıl bir dünya bırakabildiği de uygarlığın ölçüsü sayılmalıdır.
Tarihte birçok kuşak
kendisinden önceki kuşaklardan daha iyi yaşam koşullarına ulaşmıştır. Ancak
bunun gelecekte de kendiliğinden süreceğini gösteren değişmez bir tarih yasası
yoktur. İnsanlık geçmişte savaşlar, salgınlar, kıtlıklar ve toplumsal çöküşler
yaşamıştır. Bugün bunlara başka bir risk ekleniyor: İlerlemenin, kendi maddi ve
doğal temelini tüketerek gelecekteki ilerleme kapasitesini zayıflatması.
Bozulan iklim dengesi, azalan doğal sermaye, tükenen kaynaklar ve kaybolan
ekosistemler bu riskin göz ardı edilemeyeceğini gösterir.
Bu nedenle insanlığın önündeki
görev ilerlemeyi durdurmak değil, ilerlemenin anlamını yeniden düşünmektir. Her
ekonomik ve teknolojik kararın arkasında birkaç temel soru bulunmalıdır:
Kazancı kim elde ediyor? Emeği kim veriyor? Kaynağı kim tüketiyor? Maliyeti kim
ödüyor? Bu maliyeti taşıyacak insanların kararda söz hakkı var mı? Ve alınan
kararın bedelini henüz doğmamış insanlar da ödeyecek mi?
Sonunda sorun iki soruda
düğümleniyor: Biz daha iyi yaşarken başka insanların daha kötü yaşamasına neden
oluyor muyuz? Bizden sonra yaşayacak insanların yaşam olanaklarından bugün pay
mı tüketiyoruz?
Bu sorulara vereceğimiz yanıt,
ilerleme anlayışımızın da sınırlarını gösterecektir. Çünkü gerçek ilerleme
yalnız bugünün insanına daha fazla rahatlık sağlayan gelişme değildir. Gerçek
ilerleme; doğayı tüketmeden, insanı sömürmeden, kendi yaratmadığı bir bedeli
masumlara yüklemeden ve gelecek kuşakların ilerleyebilme olanaklarını
azaltmadan daha iyi bir yaşam kurabilmektir.
Osman Karadağ
29 Ağustos 2026
Kaynakça
Intergovernmental Panel on
Climate Change. (2022). Climate change 2022: Impacts, adaptation and
vulnerability. Cambridge University Press.
Intergovernmental Panel on
Climate Change. (2023). Climate change 2023: Synthesis report. Geneva:
IPCC.
International Labour
Organization. (2022). Global estimates of modern slavery: Forced labour and
forced marriage. Geneva: ILO.
International Labour
Organization & UNICEF. (2025). Child labour: Global estimates 2024,
trends and the road forward. Geneva: ILO ve UNICEF.
United Nations. (2024). Declaration
on future generations. New York: United Nations.
World Bank. (2024). The
changing wealth of nations 2024. Washington, DC: World Bank.
World Commission on Environment
and Development. (1987). Our common future. Oxford: Oxford University
Press.
Nepal-Tibet bölgesinde Ağustos
2026'da yaşanan yıkıma ilişkin güncel haber ve ilk bilimsel değerlendirmeler
için Reuters ve Associated Press'in 26-29 Ağustos 2026 tarihli haberleri.