27 Eylül 2026 Pazar

Barıştırmak Her Zaman Erdem midir?

 Barıştırmak Her Zaman Erdem midir?

İlk bakışta iki düşman grubu barıştırmak iyi bir davranış gibi görünür. Çatışmanın sona ermesi, insanların birbirine zarar vermekten vazgeçmesi ve şiddetin azalması kuşkusuz arzu edilir şeylerdir. Bu nedenle “barıştırmak” sözcüğü zihnimizde hemen olumlu bir anlam uyandırır. Ancak ahlakta yalnızca yapılan eylemin adı değil, kimlerin, neyin etrafında ve hangi amaçla barıştırıldığı da önemlidir.

İki komşunun, iki ailenin ya da birbirine küsmüş iki insanın arasını bulmak başka şeydir; hukuk dışına çıkmış, güçlerini tehditten, şiddetten ya da yasa dışı faaliyetlerden alan iki yapının arasındaki anlaşmazlığı gidermeye çalışmak başka şeydir. Burada temel soru şudur: Amaç çatışmayı sona erdirmek mi, yoksa hukukun dışında kurulmuş güç ilişkilerinin daha düzenli işlemesini sağlamak mı?

Bu ayrım önemlidir. Çünkü her uzlaşma adalet değildir. İki tarafın kendi aralarında anlaşması, yapılan şeyin ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez. Haksızlık yapan iki kişinin aralarındaki anlaşmazlığı çözmeleri, üçüncü kişilere yönelen haksızlığı ortadan kaldırmayabilir. Dahası, kimi zaman tam tersine onların daha güçlü ve daha etkili olmasına yol açabilir.

Bu nedenle “barış” ile “adalet” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Barış, en yalın anlamıyla çatışmanın bulunmaması olabilir. Adalet ise bundan daha fazlasını ister. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu; kimin zarar gördüğünü, kimin haklarının çiğnendiğini ve toplumda hangi kuralların geçerli olması gerektiğini de sorar. Bir hırsızla başka bir hırsızın ganimet paylaşımı konusunda anlaşması aralarında barış yaratabilir. Ama bu, mağdur açısından adalet değildir.

Sorunun politik boyutu burada daha da önem kazanır. Çünkü politik makamı olan bir insan yalnızca özel bir kişi değildir. Onun davranışları, temsil ettiği kamu otoritesi nedeniyle farklı bir anlam taşır. Devletin temel iddiası şudur: İnsanlar arasındaki uyuşmazlıklar kişisel güç ilişkileriyle değil, hukuk yoluyla çözülecektir. Kimin haklı olduğuna güçlü olan, silahlı olan, çevresi geniş olan ya da politik bağlantısı bulunan değil; ortak kurallar ve bağımsız yargı karar verecektir. Hukuk devletinin özü biraz da budur: kişilerin egemenliği yerine kuralların egemenliği.

Aristoteles’in politika ve adalet düşüncesinde de adalet yalnızca bireyler arasındaki ilişkileri değil, politik topluluğun ortak iyiliğini ilgilendirir. Adaletin yasallıkla ve ortak yararla bağlantısı buradan gelir. Bir politik düzen yalnızca güçlü gruplar arasındaki dengeyi korumak için değil, bütün yurttaşların yaşayabileceği ortak ve adil bir düzen kurmak için vardır.

Bu nedenle politikacının rolü önemlidir. Bir politikacı, şiddetin sona ermesini sağlamak amacıyla çatışan tarafları hukuka dönmeye çağırabilir; insanları silah bırakmaya, teslim olmaya, suçtan vazgeçmeye ve mağdurların haklarını kabul etmeye yöneltebilir. Böyle bir girişim, koşullarına göre, toplumsal barışa katkı sağlayabilir. Ancak politikacının arabuluculuğu, hukuk dışındaki iki yapının birbirleriyle ilişkilerini düzenlemeye dönüşüyorsa ortaya farklı bir ahlaki problem çıkar.

Çünkü burada politikacı, farkında olarak ya da olmayarak, şu mesajı verme tehlikesiyle karşı karşıyadır: “Sizin varlığınız başlı başına sorun değildir; yeter ki birbirinizle kavga etmeyin.” Oysa hukuk açısından sorun yalnızca iki grubun birbiriyle çatışması değildir. Eğer ortada suç oluşturan davranışlar varsa asıl mesele, bunların topluma ve bireylere verdiği zarardır.

Bu noktada şu soru önem kazanır: Mağdurlar nerede duruyor? Ahlaki değerlendirmenin en sık unutulan yanı budur. İki güçlü tarafın anlaşmasını konuşurken zarar gören üçüncü kişileri gözden kaçırmak kolaydır. Oysa adalet, öncelikle sesi daha az çıkanların da hesaba katılmasını gerektirir. Suçtan zarar gören insan açısından temel beklenti, faillerin kendi aralarında barışması değil, hukukun işlemesidir.

Bu nedenle şu soruyu sormak gerekir: Barıştırılan kimdir, bedelini ödeyen kimdir?

Eğer iki güçlü grubun uzlaşması toplumun güvenliğini artırıyor, suç faaliyetlerini sona erdiriyor ve onları hukuk düzenine geri döndürüyorsa bunun ahlaki bir değeri olabilir. Fakat yalnızca gruplar arasındaki çatışmayı sona erdirirken onların hukuk dışı güçlerini koruyorsa, buna “barış” demek kavramın kendisini fazla genişletmek olur.

Burada amaç–araç ilişkisi de önemlidir. “Sokakta çatışma olmasın” iyi bir amaçtır. Ancak iyi bir amaç her aracı meşru yapmaz. Ahlak felsefesinin en eski sorunlarından biri budur. Sonuç yararlı görünse bile kullanılan yöntemin hukuk, eşitlik ve adalet ilkelerine zarar verip vermediğini de sormak gerekir.

Üstelik kısa erimli yararla uzun erimli sonuç aynı olmayabilir. Bugün iki grup arasındaki gerilim azalabilir. Ancak toplum yarın şu sonucu çıkarırsa daha büyük bir sorun doğabilir: Yeterince güçlü olduğunuzda devlet sizi hukuk önünde yalnızca bir fail olarak değil, pazarlık yapılabilecek bir aktör olarak görür.

Bu düşüncenin yerleşmesi hukuk düzeni bakımından son derece ciddi sonuçlar yaratır. Çünkü sıradan yurttaş uyuşmazlıklarını mahkemede çözmek zorundayken, hukuk dışı güç edinmiş olanların sorunlarını politik aracılar yoluyla çözebildiği bir düzen ortaya çıkar. Böyle bir durumda eşitlik ilkesi de zedelenir.

Adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; aynı zamanda benzer durumda olan insanlara benzer kuralların uygulanmasıdır. Bir toplumda bazı insanların gücü arttıkça hukukun dışına çıkma olanakları da artıyorsa, orada hukuk giderek ortak kural olmaktan çıkar.

Bununla birlikte meseleyi yalnızca katı bir “asla görüşülmez” anlayışına indirgemek de doğru olmayabilir. Devletler ve politikacılar kimi zaman şiddeti sona erdirmek, can kaybını önlemek veya insanları hukuk düzenine döndürmek için çok sorunlu aktörlerle bile görüşmek zorunda kalabilirler. Dolayısıyla ahlaki ölçüt yalnızca “Görüşüldü mü, görüşülmedi mi?” sorusu değildir.

Daha doğru sorular şunlardır: Görüşmenin amacı neydi? Hukuka dönüş mü hedeflendi, yoksa hukuk dışındaki düzenin devamı mı? Mağdurların hakları gözetildi mi? Kamu otoritesi suç karşısındaki mesafesini korudu mu? Sonuç, herkes için geçerli olan hukuk düzenini güçlendirdi mi, yoksa kişisel nüfuzun hukukun yerini aldığı izlenimini mi yarattı?

Meselenin ahlaki düğümü burada bulunur. İyi niyetli görünen her arabuluculuk adalet üretmez. Her çatışmasızlık da gerçek barış değildir. Kimi zaman iki taraf arasındaki kavganın sona ermesi yalnızca onların birbirleriyle daha uyumlu hâle gelmesi anlamına gelir. Toplum açısından ise asıl ihtiyaç, güçlü olanların birbiriyle anlaşması değil, herkesin aynı hukuk düzenine bağlı olmasıdır.

Belki de bu nedenle adaletin talebi barıştan daha ağırdır. Barış bize, “Birbirinizle savaşmayın” der. Adalet ise bir soru daha sorar:

“Peki başkalarına ne yaptınız?”

Bir toplumun gerçek sınavı da belki burada başlar.

Osman Karadağ

27 Eylül 2026

Selfishness, or Leaving Something Behind?

 Selfishness, or Leaving Something Behind?

From time to time, I find myself asking a slightly uncomfortable question: Am I being selfish?

I am always writing something. A book, an essay, sometimes a poem. Before I have finished one subject, another has already begun to take shape in my mind. I read, think, make notes, rewrite. At times, I realize that I hardly leave myself enough time even to rest.

But that is not really the question that troubles me most.

There is another one, and perhaps it matters more: Am I giving enough time and attention to my friends, my family, and the people I care about?

After all, a life cannot be measured only by what we produce. Friendships, conversations, shared meals, and time spent together have a value of their own. A book may still be sitting on a shelf many years from now. But the chance for a postponed visit, an unspoken word, or an affection left unexpressed may never come again.

That is why I occasionally stop and ask myself whether my urge to write has become a form of selfishness.

Do I make money from what I write? No. Much of it brings me no financial return at all, and money has never been the main reason I write.

Am I trying to build a new career or gain some new position? No. A large part of my professional life is already behind me. I am not chasing another title, office, or rung on the career ladder.

Does the difficult situation in my country play a part in all this? Yes, very much so.

More than fifteen years ago, one of the reasons I began writing more seriously was that simply watching what was happening around me no longer felt sufficient. I wanted to understand it, make sense of it, sometimes object to it, and sometimes look to the past in order to understand the present more clearly.

That reason still remains.

But there is another side to writing that I should not hide from myself. At times, writing also gives me a way to step back from the sadness and noise of the present. It becomes a small refuge, perhaps even a kind of voluntary retreat. The louder the outside world becomes, the more I find myself drawn toward books, history, ideas, and writing.

So writing does two seemingly opposite things for me: it brings me closer to the world, and at the same time allows me to withdraw from it a little. Perhaps these are not really contradictions. Perhaps they are two sides of the same need.

Do I want to be better known?

Here I cannot honestly say no.

Is it not natural to want our writing to be read? Who publishes an idea and then sincerely hopes that no one will notice it?

This is where I often think of Aristotle’s idea of megalopsychia, or greatness of soul. For Aristotle, the virtuous person does not simply reject honor. What matters is not chasing recognition for its own sake, but trying to be worthy of it.

That distinction matters to me.

Perhaps there is nothing wrong with wanting to be recognized. The problem begins when recognition becomes more important than the work itself, when value is measured by applause, and when the desire to be seen overtakes the desire to say something worthwhile.

So perhaps the real question is not, “Do I want recognition?”

It is this: Do I write in order to be recognized, or do I want my writing to be recognized because I believe it has something worthwhile to offer?

The two questions may look similar, but they are not the same.

Then comes a deeper question: Is there, beneath all this effort, a genuine wish to contribute something, however small, to the accumulated experience and knowledge of humanity?

I believe there is.

But another question follows immediately: How honest am I being with myself?

I know that somewhere in me there is also a wish not to disappear entirely into oblivion. I like the idea that something I have written might still be read after I am gone, that one of my thoughts might continue to live somewhere, or that a person I will never meet may stop over one of my sentences years from now.

To deny that would not be honest.

Human beings know that they are mortal. Perhaps writing is one of the oldest answers we have given to that knowledge. We know that our physical existence is temporary, but we hope that a thought, a sentence, or a work may outlive us.

In that sense, every book is a small message sent forward into time:

“I was here too. I thought. I asked questions. I tried to understand.”

Psychologist Erik Erikson used the term generativity for something close to this. In mature adulthood, people often begin to think beyond themselves and ask what they will leave to those who come after them. Raising children, teaching, creating, passing on knowledge, making something that endures, and contributing to society are all forms of this impulse.

Seen in that light, the desire to leave something behind is not necessarily vanity or self-importance. It may simply be one of the ways we try to make our lives reach beyond our own boundaries.

Still, we are very good at deceiving ourselves.

The sentence “I am contributing to society” can easily become a noble-sounding cover for personal ambition. That is why questioning our motives matters.

Nietzsche raises an uncomfortable but useful possibility here. He suggests that behind human action there is often a drive to assert ourselves, expand our strength, overcome our limits, and leave some kind of mark on the world.

I do not dismiss that idea completely.

Perhaps the desire to write really does contain a wish to go beyond oneself, to extend one’s presence, and to resist the passing of time. But that does not have to mean seeking power over other people.

What I want is not power over anyone else.

What I want, rather, is to know whether an idea of mine can have value independently of me. Perhaps the real test of an idea is whether it still stands once people have forgotten who first expressed it.

That is where the phrase “leaving a mark or a trace” takes on a different meaning for me.

Leaving a mark does not necessarily mean making your name known to as many people as possible. Helping another person think differently is also a way of leaving a mark.

If something I write leads a young person to ask a new question, encourages a reader to look at the world from a different angle, carries an experience forward to another generation, or leaves behind a small warning that helps prevent an old mistake from being repeated, then that too is a mark.

Sometimes it may be even simpler than that. Perhaps someone reads a sentence and says, “I have felt this too, but I never knew how to put it into words.”

That matters as well.

And perhaps the most meaningful marks are often left by people whose names we never learn.

Which brings me to another difficult question:

Do I want to leave a mark, or do I want my name written on the mark?

It is not easy to separate the two. Perhaps this is exactly where honesty with oneself begins.

There is also another danger I do not want to overlook: trying so hard to leave something for the future that I neglect the people who are part of my present.

What would it mean to write for readers I may never meet, while failing to listen carefully enough to the friends sitting beside me today?

That is the point at which a passion for creating can truly become selfish.

The desire to contribute to humanity can never be an excuse for overlooking the human beings closest to us.

Perhaps the answer lies in balance.

On one side: thinking, creating, writing, leaving something behind.

On the other: living, sharing, listening, making time for friendship.

I do not believe we have to sacrifice one for the other.

In the end, this is where I find myself: the desire to leave something behind and the wish to contribute to others do not have to be opposites. In fact, they may often come from the same place.

The desire to leave a mark may keep the urge to create alive. The desire to contribute may prevent that mark from becoming merely a monument to oneself and instead give it meaning for others.

Perhaps the line between selfishness and selflessness does not depend on whether our motives are completely pure. Human beings are more complicated than that.

The same act can contain something for ourselves and something for others at the same time.

What matters is understanding which one is leading the other.

I will continue to write.

But every now and then, I also want to put down my pen and ask myself:

Does what I write truly contribute something, or am I simply amplifying my own voice?

And perhaps there is an even more important question:

While I am trying to leave something behind for the future, am I leaving enough of a mark on the lives of the people walking beside me today?

For me, I think that is the real measure.

Osman Karadağ, September 26, 2026

26 Eylül 2026 Cumartesi

Bencillik mi, İz Bırakmak mı?

 Bencillik mi, İz Bırakmak mı?

Zaman zaman kendime soruyorum: Acaba bencillik mi yapıyorum?

Öyle ya, sürekli bir şeyler yazıyorum. Kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir makale; arada şiirler... Bir konu bitmeden öteki zihnimde beliriyor. Okuyorum, düşünüyorum, not alıyorum, yeniden yazıyorum. Kimi zaman kendime dinlenmek için bile yeterince zaman bırakmadığımı fark ediyorum.

Ama asıl soru bu değil. Bir başka soru daha var; belki de daha önemlisi: Dostlarıma, arkadaşlarıma, akrabalarıma yeterince zaman ve ilgi ayırıyor muyum?

Çünkü insan yalnızca ürettikleriyle yaşamıyor. Dostlukların, sohbetlerin, birlikte geçirilen zamanların da kendine özgü bir değeri var. Yazılmış bir kitabın yıllar sonra da rafta durması mümkün; ama ertelenmiş bir buluşmanın, söylenmemiş bir sözün, gösterilmemiş bir ilginin zamanı geri gelmeyebilir.

İşte bu nedenle yaptıklarımın bencillik olup olmadığını anlamak için zaman zaman kendimi sorguluyorum. Çalışmalarımdan maddi bir kazanç sağlıyor muyum? Hayır. Yazdıklarımın önemli bir bölümü bana maddi bir karşılık getirmiyor. Zaten temel amacım da hiçbir zaman bu olmadı.

Çalışmalarımla kendime yeni bir konum edinme beklentim var mı? Yok. Meslek yaşamımın önemli bir bölümü geride kaldı. Yeni bir makam, unvan ya da kariyer basamağı peşinde değilim.

Peki ülkenin ağır gündeminin bunda bir etkisi var mı? Evet, hem de önemli ölçüde. On beş yılı aşkın süre önce daha yoğun yazmaya başlamamın nedenlerinden biri buydu. İçinde yaşadığım toplumda olup bitenleri yalnızca seyretmek bana yetmedi. Anlamak, anlamlandırmak, kimi zaman itiraz etmek, kimi zaman geçmişe bakarak bugünü kavramaya çalışmak istedim.

Bu neden bugün de geçerli. Ama bunun başka bir yönünü de kendimden saklamamalıyım: Yazmak, zaman zaman ülkenin üzücü gündeminden uzaklaşmanın da bir yolu oluyor. Belki küçük bir sığınak, hatta kimi zaman bir çeşit gönüllü inziva... Dış dünyanın gürültüsü arttıkça kitaplara, tarihe, düşünceye ve yazıya daha çok çekiliyorum.

Bu durumda yazmak hem dünyaya yönelmenin hem de dünyadan bir ölçüde uzaklaşmanın aracı oluyor. Görünüşte çelişkili olan bu iki durum, belki de aslında birbirini tamamlıyor.

Tanınırlığımı artırmak gibi bir beklentim var mı? Bu soruya tam olarak “hayır” diyemiyorum. İnsanın yazdıklarının okunmasını istemesi doğal değil mi? Düşüncelerini yayımlayıp ardından kimsenin onları görmemesini gerçekten ister mi insan?

Burada Aristoteles'in büyük ruhluluk (megalopsychia) düşüncesini anmadan geçemiyorum. Aristoteles açısından erdemli insan onuru tümüyle küçümsemez. Önemli olan, onuru sırf kendisi için kovalamak değil, ona layık olmaya çalışmaktır.

Bu ayrım benim için önemli. Belki de sorun, tanınmak istemekte değildir. Sorun, tanınmayı yapılan işin önüne geçirmek, değeri alkışın miktarıyla ölçmek ve üretimin asıl amacını görünür olma arzusuna teslim etmektir.

Kendime sormam gereken soru bu nedenle “Tanınmak istiyor muyum?” değil, belki şudur: Tanınmak için mi yazıyorum, yoksa yazdıklarımın bir değer taşıdığına inandığım için mi tanınmasını istiyorum? İkisi birbirine benziyor gibi görünse de aynı şey değil.

Sonra daha temel bir soru geliyor: Bütün bu çabanın altında insanlığın birikimine küçük de olsa bir katkıda bulunma düşüncesi var mı? Evet. En azından ben böyle olduğuna inanıyorum.

Ama hemen ardından başka bir soru beliriyor: Kendime karşı ne kadar dürüstüm? Çünkü işin içinde, gelecekte bütünüyle unutulmama isteğinin de bulunduğunu biliyorum. Yazdıklarımın benden sonra da okunması, düşüncelerimin bir yerlerde yaşamaya devam etmesi, belki hiç tanımayacağım bir insanın yıllar sonra bir cümlem üzerinde durması düşüncesi beni özendiriyor. Bunu yadsımanın dürüstlük olmayacağını düşünüyorum.

İnsan ölümlü olduğunu bilen bir varlık. Belki de yazmak, bu gerçeğe verilen en eski yanıtlardan biri. Bedensel varlığımızın sınırlı olduğunu biliyoruz; buna karşılık düşüncenin, sözün ve eserin bizden daha uzun yaşayabileceğini umuyoruz.

Bir bakıma her kitap, zamana bırakılmış küçük bir mesajdır: “Ben de buradaydım. Düşündüm. Sordum. Anlamaya çalıştım.”

Psikolog Erik Erikson'un gelişim kuramında buna yakın bir kavram vardır: üretkenlik (generativity). Olgunluk döneminde insan yalnızca kendisi için yaşamaktan çıkarak kendinden sonraki kuşaklara ne bırakacağını düşünmeye başlar. Çocuk yetiştirmek, öğretmek, üretmek, bilgi aktarmak, eser bırakmak ve topluma katkıda bulunmak bu yönelimin farklı biçimleridir.

Bu açıdan bakıldığında geride bir şey bırakma isteği, mutlaka bir zayıflık ya da kendini önemseme belirtisi değildir. İnsanın yaşamını kendi sınırlarının ötesine taşımaya çalışmasının doğal yollarından biri de olabilir.

Yine de insan kendisini kolayca kandırabilir. “Topluma katkı sunuyorum” düşüncesi, kimi zaman kişisel hırsların üstünü örten güzel bir cümleye de dönüşebilir. Bu nedenle insanın kendi niyetini sorgulaması önemlidir.

Nietzsche burada rahatsız edici ama yararlı bir soru getirir önümüze. İnsan davranışlarının gerisinde kendini ortaya koyma, gücünü genişletme, yaşamını aşma ve dünyada bir iz bırakma isteğinin bulunduğunu yazar.

Bu bakış açısını tümüyle reddetmiyorum. Belki yazma isteğinin içinde gerçekten de kendini aşma, varlığını genişletme ve zamana direnme arzusu vardır. Ama bunun mutlaka başkaları üzerinde egemenlik kurma isteğine dönüşmesi gerekmez.

Benim aradığım şey, bir başkasının üzerinde güç edinmek değil. Daha çok, düşüncemin benden bağımsız olarak bir değer taşıyıp taşımadığını görebilmek. Bir düşüncenin gerçek sınavı, onu kimin söylediği unutulduğunda da ayakta kalıp kalmadığıdır belki.

Bu noktada “iz bırakmak” kavramı benim için başka bir anlam kazanıyor. İz bırakmak, adını mümkün olduğunca çok insana duyurmak değildir. Bir insanın düşünmesine katkıda bulunmak da iz bırakmaktır.

Bir gence yeni bir soru sordurmak, bir okurun daha önce bakmadığı bir yerden dünyaya bakmasını sağlamak, bir deneyimi gelecek kuşaklara aktarmak, bir yanlışın yinelenmesini önleyecek küçük bir uyarı bırakmak... Dahası kimi zaman yalnızca bir insanın “Ben de böyle düşünmüştüm ama ifade edememiştim” demesine aracılık etmek... Bunların her biri bir izdir.

Üstelik gerçek izlerin çoğunu kimin bıraktığını bile bilmeyiz. Belki mesele de burada düğümleniyor: İz bırakmak mı istiyorum, yoksa adımın o izin üzerinde yazmasını mı? Bu ikisini birbirinden ayırabilmek kolay değil. Sanırım insanın kendisine karşı dürüstlüğü de burada başlıyor.

Öte yandan bir başka tehlikeyi de gözden kaçırmamalıyım: Geleceğe bir şey bırakmaya çalışırken bugünün insanlarını ihmal etmek... Henüz tanımadığım gelecekteki okurlara seslenirken bugün yanımda bulunan dostlarıma yeterince kulak vermemek...

İşte o zaman üretme tutkusu gerçekten bencilliğe dönüşebilir. Çünkü insanlığa katkı düşüncesi, yakınımızdaki insanı görmezden gelmenin mazereti olamaz.

Belki de dengeyi burada aramak gerekiyor. Bir yanda düşünmek, üretmek, yazmak ve bir şeyler bırakmak; öte yanda yaşamak, paylaşmak, dinlemek, dostluklara zaman ayırmak... Bunlardan birini diğerine feda etmek zorunda değiliz.

Sonunda vardığım yer şu: İnsanın geride bir şey bırakma isteği ile insanlığa katkıda bulunma arzusu birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir. Dahası çoğu zaman aynı kaynaktan beslenebilirler. İz bırakma arzusu, üretme gücünü canlı tutabilir; katkı sunma arzusu ise bu izi yalnızca kişisel bir anı olmaktan çıkarıp başkaları için anlamlı duruma getirebilir.

Belki bencillikle özveri arasındaki sınır da niyetlerimizin bütünüyle “saf” olup olmamasında değildir. İnsan denen varlık zaten böylesine basit değildir. Aynı davranışın içinde hem kendimiz için hem başkaları için bir şeyler bulunabilir. Asıl önemli olan, hangisinin ötekini yönettiğini görebilmektir.

Ben yazmaya devam edeceğim. Ama zaman zaman kalemi masaya bırakıp kendime şu soruyu sormayı da sürdüreceğim: Yazdıklarım gerçekten bir şeylere katkıda bulunuyor mu, yoksa yalnızca kendi sesimi mi çoğaltıyorum?

Belki bundan da önemlisi şu: Geleceğe bir iz bırakmaya çalışırken, bugün yanımda yürüyen insanların yaşamında yeterince iz bırakabiliyor muyum?

Sanırım benim için asıl ölçü burada.

Osman Karadağ, 26 Eylül 2026

10 Eylül 2026 Perşembe

Gürültüden Biraz Uzakta

 Gürültüden Biraz Uzakta

Politik konuları bugünlerde özellikle izlememeye çalışıyorum. Bir zamanlar gündemi yakından izlemeyi yurttaşlık sorumluluğunun doğal bir parçası sayardım. Şimdi ise insanın kendisine karşı da bir sorumluluğu olduğunu daha çok düşünüyorum. Ruhsal dengesini korumak, zihnini sürekli öfke ve kaygıyla doldurmamak da yaşamın önemli görevlerinden biri olmalı.

Elbette insan yaşadığı toplumdan bütünüyle uzaklaşamaz. Ülkesinde olup bitenler, istemese de yaşamının içine girer. Hukuk, adalet, özgürlük, yönetim anlayışı; bunların hiçbiri yalnızca politikacıların tartışma alanı değildir. Bir ülkenin havasını, insanların birbirine güvenini, geleceğe nasıl baktığını belirleyen temel konulardır.

Belki de bu nedenle beni en çok yoran konu adalet oluyor.

Adaletin yalnızca mahkemelerde verilen kararlarla ilgili olmadığını düşünüyorum. Adalet, insanın devlete duyduğu güvenle de ilgilidir. Aynı durumda bulunan insanlara aynı ölçünün uygulanacağına inanabilmekle ilgilidir. Gücü olanla olmayanın hukuk karşısında eşit olduğuna güvenebilmekle ilgilidir.

Ülkemizde zaman zaman tanık olduğumuz uygulamalara baktığımda bu konuda ciddi bir sıkıntı duyuyorum. Politikacıların ve onlarla birlikte hareket eden bazı üst düzey bürokratların davranışlarını anlamakta zorlanıyorum. Daha doğrusu, olup bitenleri yıllardır doğru bildiğim hukuk, kamu görevi, sorumluluk ve adalet ölçüleri içinde bir yere oturtamıyorum.

Açıkçası, akıl erdiremiyorum.

İnsan başlangıçta şaşırıyor. Sonra kızıyor. Sonra olup biteni anlamaya çalışıyor. Bir süre sonra aynı şeylerin yinelendiğini gördükçe yorgunluk başlıyor.

Belki en tehlikelisi de bu.

Çünkü yanlışın sürekli yinelenmesi, onu doğru yapmaz; ama insanları ona alıştırabilir. Bir toplumda asıl aşınma kimi zaman büyük olaylarla değil, yanlışın yavaş yavaş olağanlaşmasıyla başlar. Dün şaşırdığımız bir olaya bugün yalnızca başımızı çevirip bakıyor, yarın ise belki hiç bakmıyoruz.

İnsanın buna alışması da ayrı bir kaygı nedeni.

Ama öte yandan sürekli aynı gürültünün içinde yaşamak da insanı tüketiyor. Sabah açılan haberler, birbirini suçlayan insanlar, değişen sözler, değişmeyen tartışmalar, öfkeli başlıklar... Bir noktadan sonra insan dünyayı anlamak için değil, yalnızca bir sonraki tartışmayı öğrenmek için gündemi izlemeye başlıyor.

Ben bundan biraz uzaklaşmak istedim.

Kendimi araştırmaya verdim.

Şimdi günlerimin önemli bir bölümü kitapların, belgelerin ve notların arasında geçiyor. Okuyorum, araştırıyorum, karşılaştırıyorum. Kimi zaman binlerce yıl öncesine gidiyorum; Sümerlere, Hititlere, Yunanlara, Romalılara, Çin'e, Hindistan'a, eski inançlara, devletlere ve uygarlıklara bakıyorum.

İlginçtir, insan bugünden uzaklaştıkça kimi zaman bugünü daha iyi görebiliyor.

Çünkü tarih, insanın değişen yüzlerinin altında pek değişmeyen bazı yanlarını gösteriyor. Güç tutkusu, korku, çıkar, inanç, adalet arayışı, üstünlük duygusu, “biz” ve “onlar” ayrımı... Biçimler değişiyor ama insanın bazı temel eğilimleri yüzyıllar boyunca varlığını sürdürüyor.

Bu nedenle araştırmak benim için yalnızca bilgi edinmek değil. Bir bakıma dünyayla arama gerekli bir uzaklık koymak.

Sonra bir yerde duruyorum.

Kitapları kapatıyorum.

Şiir yazıyorum.

Şiirin bende başka bir yeri var. Araştırırken aklım önde gidiyor; şiirde ise belleğim, duygularım ve yılların biriktirdikleri söze karışıyor. Araştırmada bir şeyi açıklamaya çalışıyorum, şiirde ise kimi zaman açıklamak istemiyorum. Bir görüntünün, bir ağacın, bir adın, bir gün batımının taşıdığı duygunun kendi başına konuşmasına izin veriyorum.

Belki de insanın yalnızca dünyayı anlamaya değil, zaman zaman dünyadan korunmaya da gereksinimi var.

Yaş ilerledikçe bunu daha iyi anlıyor insan.

Her haberi bilmek zorunda değiliz. Her tartışmanın içinde bulunmak zorunda değiliz. Her yanlış karşısında kendimizi tüketmek de doğru olmayabilir.

Bu, duyarsızlaşmak değildir.

Tam tersine, duyarlılığımızı koruyabilmek için zaman zaman gürültüden uzaklaşmaktır.

İnsanın dünyaya karşı sorumlulukları vardır. Ama kendisine karşı da vardır.

Kimi zaman yaşadığımız zamanı anlamaya çalışmaktan çok, o zamanın bizi değiştirmesine ne kadar izin vereceğimizi düşünmemiz gerekir.

Ben bugünlerde biraz bunu yapıyorum.

Okuyorum.

Araştırıyorum.

Düşünüyorum.

Arada şiir yazıyorum.

Ve galiba dışarıdaki düzensizlik karşısında, kendi içimde küçük bir düzen kurmaya çalışıyorum.

Osman Karadağ

8 Eylül 2026

8 Eylül 2026 Salı

Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi?

 Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi?

Politik Gücün Kalabalığı Şiddet Aracı Olarak Kullanması

Değerli okurlar,

Benim de içinde bulunduğum bir öbekte yapılan bir paylaşım beni 6-7 Eylül ve benzeri konularda bir araştırma yapmaya yöneltti. Çalışmanın adını “Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi? Politik Gücün Kalabalığı Şiddet Aracı Olarak Kullanması” olarak belirledim.

Nubar Terziyan’ın 6 Eylül 1955 akşamına ilişkin anıları insanı belki de büyük tarih kitaplarından daha fazla sarsıyor. Çünkü anlattığı şey önce son derece sıradan bir yaşamın içinden başlıyor. Osmanbey’deki evinde gazetesini okuyan bir adam, dışarıdan yükselen sesleri duyar. Bir süre sonra sokaktan geçen kalabalık “Bayrak asın!” diye bağırmaktadır. Ardından gelen emir daha açıktır: “Bayrak asmayanların kepenklerini ve camlarını kırın.” Birkaç saat içinde bayrak, bir yurttaşlık simgesi olmaktan çıkmış, kimin korunacağına, kimin saldırıya uğrayacağına karar veren bir işarete dönüşmüştür.

Terziyan’ın anılarında bundan sonrası giderek karanlıklaşır. Yağmalanan dükkanlar, sokaklara saçılan mallar, gaz tenekeleriyle yakılmak istenen bir kilise, elbiselerinin içine yağmaladıkları eşyaları dolduran insanlar… Daha da çarpıcı olan, Terziyan’ın kilisenin yakılmasını engellemeye çalışırken saldırganlarla birlikte gözaltına alınmasıdır. Devlet bir süre için saldıranla saldırıyı önlemeye çalışanı birbirinden ayıramaz ya da ayırmamaktadır. Terziyan sonunda bir vapur görevlisinin yardımıyla kurtulur.

Bu anlatının kaynağını da doğru kurmak gerekir. Terziyan anılarını 1980’lerde Jamanak gazetesinde yayımlamış, bunlar ölümünden hemen sonra 1995’te Ne İdim Ne Oldum adıyla kitaplaşmıştır. Sevag Beşiktaşlıyan da 2012’de Agos’ta Terziyan’ın 6–7 Eylül anılarını yeniden gündeme getirmiştir. Dolayısıyla elimizde üç ayrı katman vardır: yaşanan olay, Terziyan’ın yıllar sonra onu hatırlama ve anlatma biçimi, daha sonraki yazarların bu anlatıyı yorumlaması. Bunların birbirinden ayrılması önemlidir.

Terziyan’ın anlatımında dikkat çekici bir başka özellik vardır. Başına gelenleri büyük politik kavramlarla açıklamaz. “Pogrom”, “azınlık politikası”, “devlet tertibi” gibi sözcükler kullanmaz. O geceyi neredeyse başına gelmiş tuhaf bir macera gibi anlatır. Bunun dönemin koşullarında azınlıkların geliştirdiği temkinli konuşma biçimiyle ilişkili olması mümkündür. Travmatik olayların yıllar sonra mizah, hafifletme ve gündelik ayrıntılar üzerinden anlatılması da olağandışı değildir. Fakat bunun yalnız baskıdan kaynaklandığını kesin biçimde söylemek de doğru olmaz. Tanıklığın değeri tam burada ortaya çıkar: bize olayın tamamını değil, olayın bir insanın yaşamından nasıl geçtiğini gösterir.

“Halk öfkesi” dediğimiz şey ne kadar kendiliğindendir?

6–7 Eylül yalnız Türkiye tarihine özgü bir durum değildir. Tarih boyunca politik iktidarların, iktidar çevresindeki örgütlerin veya iktidar mücadelesi veren grupların toplumdaki korkuları, önyargıları ve düşmanlıkları harekete geçirerek sivil kalabalıkları şiddetin aracı haline getirdikleri birçok örnek vardır.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Böyle olaylarda kalabalığın içindeki insanlar kukla değildir. Yağmalayan, öldüren veya bir başkasının evini yakan kişinin kendi sorumluluğu ortadan kalkmaz. Fakat yalnız o kişilere bakmak da olayın nasıl mümkün olduğunu açıklamaz. Asıl soru şudur: Normal koşullarda suç sayılacak davranışlar neden belirli bir gece, belirli insanlara karşı ve belirli sokaklarda birdenbire mümkün hale gelir?

Politik bilimci Paul Brass, Hindistan’daki Hindu-Müslüman çatışmalarını incelerken buna “kurumsallaşmış ayaklanma sistemi” olarak çevrilebilecek bir mekanizma üzerinden yaklaşır. Şiddetin üç aşaması vardır: hazırlık, harekete geçirme ve sonradan açıklama. Hazırlık döneminde toplumdaki karşıtlıklar canlı tutulur; söylentiler, tarihsel mağduriyetler ve tehdit anlatıları beslenir. Ardından uygun bir olay meydana geldiğinde veya meydana getirilip büyütüldüğünde kalabalık harekete geçirilir. Son aşamada ise yaşananlar “halkın doğal öfkesi”, “beklenmedik taşkınlık” veya “kontrolden çıkan protesto” şeklinde açıklanır. Böylece örgütleyenlerle uygulayanlar arasındaki bağ belirsizleşir (Brass, 2003).

Bu tür şiddetin hemen her örneğinde benzer bazı unsurlarla karşılaşırız: önce bir “öteki” yaratılır; ardından o grubun topluma, dine, millete veya devlete tehdit oluşturduğu düşüncesi yayılır. Bir kıvılcım gerekir. Kimi zaman gerçek bir suikast, kimi zaman bir politik kriz, kimi zaman bir söylenti, kimi zaman de bir provokasyon bu işlevi görür. Hedeflerin kim olduğu önceden bilinir veya kısa sürede belirlenir. Güvenlik kuvvetlerinin müdahale etmeyeceği izlenimi saldırganlara cesaret verir. Şiddet başladıktan sonra ise politik amaçlara yağma, kişisel husumet ve fırsatçılık eklenir.

Bu nedenle “ayak takımı” sözü meseleyi tam olarak açıklamaz. Tarihte bu kalabalıkların içinde yoksullar ve suç çevreleri bulunduğu kadar işçiler, küçük esnaf, parti militanları, gençlik örgütleri, komşular, yerel yöneticiler ve kimi zaman doğrudan güvenlik görevlileri de bulunmuştur. “Ayak takımı yaptı” demek, kimi zaman şiddetin sorumluluğunu toplumun alt kesimlerine yükleyerek onu yönlendiren politik gücü gözden kaçırmamıza yol açabilir.

Paris, 1572: Yukarıdan verilen işaretin aşağıda büyümesi

24 Ağustos 1572’de başlayan Saint-Barthélemy Katliamı bu mekanizmanın erken örneklerinden biridir. Katolikler ile Protestan Huguenotlar arasındaki uzun dinsel ve politik mücadele zaten Fransa’yı parçalamıştı. Protestan lider Amiral Gaspard de Coligny’ye yönelik başarısız suikast girişiminin ardından saray, Paris’te bulunan belirli Huguenot önderlerinin öldürülmesine karar verdi.

Fakat politik merkezden başlayan sınırlı tasfiye kısa sürede sınırlarını aştı. Kraliyet askerleri ve kent milisinin bazı unsurları harekete geçerken Paris’in Katolik kesimlerinden gruplar da cinayetlere katıldı. Şiddet daha sonra başka kentlere yayıldı. Günümüz tarihçiliği sarayın başlangıçtan itibaren bütün Protestan halkın katledilmesini planladığı görüşüne daha ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Ancak burada önemli olan şudur: politik otoritenin belirli bir gruba karşı öldürme izni verdiğini gösteren işaret, mevcut dinsel düşmanlıkları geniş çaplı halk şiddetine dönüştürebilmiştir.

Bu örnek aynı zamanda karşılaştırma yaparken dikkatli olmamız gerektiğini gösterir. Bir politik iktidarın “her ayrıntıyı önceden planlaması” ile bir grubun hedef gösterilerek güvenlik ve hukuk korumasının fiilen kaldırılması aynı şey değildir. İkisinde de politik sorumluluk vardır; fakat sorumluluğun biçimi farklıdır.

Osmanlı İmparatorluğu, 1894–1896: Devlet şiddeti ile yerel şiddetin birleşmesi

1894–1896 arasındaki Hamidiye dönemi Ermeni katliamlarında da devlet politikası ile yerel toplumsal şiddetin iç içe geçtiği görülür. Ermeni politik örgütlenmesinin ve reform taleplerinin imparatorluğun bütünlüğüne yönelik tehdit olarak algılanması, devletin güvenlik politikasını sertleştirdi. Hamidiye süvari birlikleri gibi devlet destekli düzensiz güçler, askerler, yerel yöneticiler ve sivil gruplar farklı bölgelerde şiddetin aktörleri haline geldiler.

Son dönem araştırmaları özellikle merkezi yönetimin rolünü vurgulamakla birlikte, yerel çıkar çatışmalarının, toprak meselelerinin ve eski toplumsal husumetlerin de şiddetin biçimini ve boyutunu etkilediğini gösteriyor. Yani devlet, toplumsal düşmanlığı sıfırdan yaratmak zorunda değildir. Var olan çatışmaları meşrulaştırması, taraflardan birine dokunulmazlık duygusu vermesi veya kendi düzensiz güçleriyle birleştirmesi yeterli olabilir.

Bu olaylar için kullanılan kaynakların bakış açısı özellikle önemlidir. Osmanlı belgeleri çoğu zaman meseleyi isyan, asayiş ve eşkıyalık çerçevesinden anlatırken; Ermeni kaynakları, misyoner raporları ve yabancı diplomatik belgeler mağduriyet ve devlet baskısını öne çıkarır. Günümüz tarihçisinin görevi bunlardan yalnız birini seçmek değil, kaynakların neden farklı şeyler gördüğünü de sorgulamaktır. Ali Sipahi’nin 1895–1896 olaylarını inceleyen çalışmasının gösterdiği gibi, birbirine zıt çağdaş gözlemciler bile kalabalığın nasıl harekete geçirildiği konusunda zaman zaman şaşırtıcı ölçüde benzer yapılar tarif edebilmektedir.

Rusya, 1905: Kara Yüzler ve devletin gri alanı

1905 Devrimi sırasında Rus İmparatorluğu’nda ortaya çıkan Yahudi karşıtı pogromlar başka bir örnektir. Devrim, savaş yenilgisi ve politik otoritenin sarsılması sırasında monarşi yanlısı aşırı sağcı Kara Yüzler örgütleri, Yahudileri devrimci hareketin ve imparatorluğun çözülmesinin sorumlularından biri olarak gösterdi. Birçok kentte Yahudilere yönelik saldırılar oldu. Özellikle 1905 sonbaharındaki pogromlarda radikal monarşist örgütlerin rolü belirgindi.

Fakat bu örnek, “devlet yaptı” cümlesinin de her zaman yeterli olmadığını gösterir. Kimi yerlerde yerel yöneticiler ve polis saldırganları özendirmiş veya korumuş, kimi yerlerde güvenlik kuvvetleri etkisiz kalmış, başka yerlerde ise müdahalede bulunmuştur. Stefan Wiese’nin Zhitomir pogromu üzerine çalışması, bütün 1905 pogromlarını merkezden yönetilmiş tek bir planın ürünü saymanın tarihsel çeşitliliği örtebileceğini gösteriyor.

Dolayısıyla politik sorumluluk yalnız “emri kim verdi?” sorusuyla araştırılamaz. “Kim engelleyebilirdi?”, “Kim engellemedi?”, “Kim saldırganları cesaretlendirdi?”, “Kim daha sonra cezalandırmadı?” soruları da aynı derecede önemlidir.

Kristallnacht, 1938: “Kendiliğinden halk öfkesi” görüntüsü altında devlet örgütlenmesi

9–10 Kasım 1938’de Almanya ve Nazi yönetimindeki bölgelerde gerçekleşen Kristallnacht, politik iktidarın kitle şiddetini örgütlemesinin en açık örneklerinden biridir. Paris’te Alman diplomat Ernst vom Rath’ı genç bir Yahudi’nin vurması, rejime aradığı kıvılcımı verdi. Nazi propagandası daha sonra ortaya çıkan saldırıları Alman halkının kendiliğinden tepkisi gibi göstermeye çalıştı.

Oysa belgeler bunun kendiliğinden olmadığını açıkça ortaya koyar. Joseph Goebbels ve Nazi yöneticileri harekete geçilmesi yönünde işaret verdi; parti yöneticileri emirleri yerel örgütlere aktardı. SA, SS ve Hitler Gençliği üyeleri saldırılara katıldı. Polis, Yahudilerin mülklerini ve sinagogları korumamak konusunda talimat aldı; yalnız şiddetin Yahudi olmayanların mülklerine sıçramaması isteniyordu. Ardından sıradan yurttaşlardan da saldırılara katılanlar oldu. 1.400’den fazla sinagog zarar gördü veya yakıldı, binlerce Yahudi işletmesi tahrip edildi ve yaklaşık 26.000 Yahudi erkek toplama kamplarına gönderildi.

Kristallnacht’ın çarpıcı yanı, şiddetin örgütlenmesi ile onun “spontane halk tepkisi” gibi sunulmasının aynı politik stratejinin iki yüzü olmasıdır. Böylece iktidar hem istediği sonucu alabilir hem de sorumluluğu biçimsiz bir “kalabalığa” yükleyebilir.

6–7 Eylül 1955: Kıbrıs meselesinden İstanbul’un gayrimüslimlerine

6–7 Eylül’ü de bu geniş tarihsel çerçevede değerlendirmek gerekir. 1955 yazında Kıbrıs sorunu Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasındaki ilişkilerin merkezine yerleşmişti. Londra’da Kıbrıs görüşmeleri sürerken milliyetçi kampanyalar Türkiye’de yoğunlaşıyordu. Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin faaliyetleri, öğrenci ve gençlik örgütleriyle ilişkileri ve basındaki kampanya giderek genişlemişti. Dilek Güven’in arşiv belgelerine ve tanıklıklara dayanan araştırması, 6–7 Eylül’ün yalnız ani bir öfke patlamasıyla açıklanamayacak ölçüde planlı ve düzenli unsurlar taşıdığını ortaya koyar.

Kıvılcım Selanik’ten geldi. Atatürk’ün doğduğu evin bulunduğu Türk Konsolosluğu yerleşkesinde 6 Eylül sabahı küçük çaplı bir patlama oldu. Patlamanın verdiği fiziksel zarar sınırlıydı. Fakat haber İstanbul’da çok daha ağır bir saldırı olmuş izlenimi oluşturacak biçimde yayıldı. İstanbul Ekspres gazetesinin olağanüstü baskısı ve milliyetçi gösteriler, birkaç saat içinde başka bir sürecin parçasına dönüştü. Bombalama olayının failleri ve Türk devlet kurumlarıyla ilişkileri ise daha sonra yargılamalara ve birbirini reddeden anlatılara konu oldu; bu bölüm tarih yazımında iddia, mahkeme bulgusu ve sonraki tanıklıkların birbirinden ayrılmasını gerektirir.

Akşam olduğunda saldırının hedefi yalnız Yunanistan değildi. İstanbul’da yaşayan Rum yurttaşların evleri, işyerleri, okulları, mezarlıkları ve kiliseleri hedef alındı; Ermeni ve Yahudi yurttaşların mülkleri de saldırılardan etkilendi. Devlet kayıtlarına dayanan çalışmalarda 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır ve 26 okulun saldırıya uğradığı belirtilir. Ölüm ve yaralanmaların yanı sıra cinsel saldırılar ve çok büyük maddi kayıplar meydana geldi.

Nubar Terziyan’ın anlattığı küçük ayrıntılar, bu büyük tabloyu tamamlar. Bayrak asılınca bir dükkana dokunulmaması, saldırganların hedeflerini bütünüyle rastgele seçmediklerini gösterir. Kiliseyi yakmak üzere gaz taşınması, şiddetin yalnız ekonomik yağmaya indirgenemeyeceğini düşündürür. Gözaltındaki insanların üzerlerinden ve yere attıkları eşyalardan anlaşılan yağma ise başka bir aşamayı gösterir: politik olarak açılan şiddet alanı kısa sürede kişisel kazanç alanına dönüşmüştür.

Burada 6–7 Eylül’ün en önemli sonuçlarından biri yalnız o gece meydana gelen maddi yıkım değildir. İstanbul’daki Rumların ve daha genel anlamda gayrimüslimlerin güven duygusu ağır biçimde sarsıldı. İzleyen yıllardaki başka politik ve hukuki gelişmelerle birlikte göç hızlandı ve İstanbul’un yüzyıllar içinde oluşmuş çokkültürlü toplumsal dokusu geri dönülmesi güç biçimde değişti. Dilek Güven’in çalışmasının önem verdiği noktalardan biri de olayları bu daha uzun azınlık politikaları süreci içinde değerlendirmesidir.

Delhi, 1984: Bir suikasttan pogroma

Benzer mekanizmanın 6–7 Eylül’den sonraki güçlü örneklerinden biri 1984’te Hindistan’da yaşandı. Başbakan Indira Gandhi’yi 31 Ekim’de iki Sih korumasının öldürmesinden sonra Delhi başta olmak üzere çeşitli kentlerde Sihlere yönelik saldırılar başladı.

Burada da gerçek bir olay, yani başbakanın öldürülmesi, bütün bir topluluğa yöneltilen kolektif cezalandırmanın gerekçesine dönüştürüldü. Resmi rakamlara göre yalnız Delhi’de 2.733 Sih öldürüldü. Sonraki araştırmalar ve Hindistan hükümetinin kurduğu komisyonlar, saldırıların yalnız başına “öfkeli halkın tepkisi” olmadığını gösterdi. Kongre Partisi’nin bazı yerel ve ulusal politikacıları kalabalıkları kışkırtmakla suçlandı; polis ise birçok bölgede müdahale etmemek veya saldırganlarla işbirliği yapmakla itham edildi. Nanavati Komisyonu da bazı politikacılar hakkında ciddi bulgulara ulaştı.

1984 olaylarının bir başka özelliği de cezasızlığın sonucu oldu. Soruşturmaların gecikmesi, delillerin toplanmaması ve tanıkların baskı görmesi birçok failin yıllarca yargı önüne çıkarılmasını engelledi. Cezasızlık yalnız geçmişe ilişkin bir adalet sorunu değildir. Yeni saldırganlara verilen mesajı da belirler: Devlet sizi durdurmazsa ve daha sonra cezalandırmazsa, şiddetin maliyeti düşer.

Ruanda, 1994: Kalabalığı devletin örgütlemesinin uç noktası

1994 Ruanda soykırımı burada ele aldığımız olaylarla aynı kategoride değildir. 6–7 Eylül bir pogromdur; Ruanda ise yüz binlerce insanın sistematik biçimde öldürüldüğü bir soykırımdır. Bunları sonuçları veya ölçekleri bakımından eşitlemek tarihsel açıdan yanlış olur. Fakat sivil nüfusu politik iktidarın şiddetin uygulayıcısına dönüştürmesinin mekanizmasını anlamak bakımından Ruanda önemli bir uç örnektir.

Alison Des Forges’un kapsamlı araştırmasının gösterdiği gibi, iktidarı elinde tutmak isteyen küçük bir politik seçkin grup devletin idari imkanlarını, propaganda araçlarını, yerel yöneticileri ve milis örgütlerini kullanarak on binlerce sıradan insanı cinayetlere katılmaya yöneltti veya zorladı. Interahamwe gibi milislerin sayısı şiddet başladıktan sonra hızla büyüdü. Böylece devletin hazırladığı şiddet, giderek toplumun içine yayılan bir katılım mekanizmasına dönüştü.

Bu örnek bize ürkütücü bir gerçeği gösterir: politik güç, toplumda zaten bulunan korkuları ve önyargıları sürekli besler, hedef gösterilecek grubu insanlık dışına iter, örgüt kurar ve cezasızlık garantisi verirse, bir süre sonra doğrudan devlet görevlisi olmayan insanlar da kitlesel şiddetin uygulayıcılarına dönüşebilir.

Kaynak bize neyi gösteriyor, neyi göstermiyor?

Böyle olayları anlatırken yalnız “ne oldu?” sorusunu değil, “bunu kim anlatıyor?” sorusunu da sormalıyız.

Mağdurun tanıklığı yaşanan korkuyu, aşağılanmayı, günlük yaşamın nasıl parçalandığını benzersiz biçimde gösterir. Fakat hiçbir tanık olayın tümünü göremez. Travma, zamanın geçmesi ve daha sonra edinilen bilgiler hatırlamayı etkileyebilir.

Devlet belgeleri çok değerlidir; fakat devletin kendi sorumluluğunu azaltma eğilimi olabileceği unutulmamalıdır. “Provokatör”, “çapulcu”, “kontrol dışı unsurlar” veya “asayiş olayı” gibi bürokratik ifadeler kimi zaman politik örgütlenmeyi perdeleyebilir.

Mahkeme kayıtları da tek başlarına tartışılmaz hakikat değildir. Yargılamanın yapıldığı politik dönem, yargılananlar, yeni iktidarın ihtiyaçları anlatının kurulmasını etkileyebilir. 6–7 Eylül konusunda Yassıada yargılamalarını kullanırken bu nedenle hem ortaya çıkardıkları belgeleri önemsemek hem de 27 Mayıs sonrasındaki politik bağlamı hesaba katmak gerekir.

Yabancı diplomatların ve gazetecilerin raporları farklı bir göz sağlar; fakat onların da kendi ülkelerinin çıkarlarından, dönemin uluslararası gerilimlerinden bağımsız olmadıkları unutulmamalıdır. 1955’te Türkiye hakkındaki bir Yunan belgesiyle bir İngiliz belgesinin aynı olayı farklı görmesi şaşırtıcı değildir.

Tarihçi bu nedenle birbirinden bağımsız kaynakları karşılaştırmak zorundadır. Tanıklık, resmi belge, mahkeme kaydı, diplomatik rapor, fotoğraf, basın ve daha sonraki bilimsel araştırmalar birbirini doğruladığında tarihsel hüküm güçlenir. Birbirleriyle çeliştiklerinde ise çelişkinin kendisi araştırılması gereken bir olgu haline gelir.

Öfke tek başına pogrom yaratmaz

Bütün bu olaylara birlikte bakınca bazı ortak özellikler görülüyor. Politik ve ekonomik krizler toplumda huzursuzluk yaratıyor. Milliyetçilik, din veya etnik kimlik üzerinden bir “öteki” tanımlanıyor. Uzun süre bu grubun tehlikeli, sadakatsiz veya ayrıcalıklı olduğu anlatılıyor. Sonra gerçek veya yaratılmış bir olay kıvılcım görevi görüyor. Propaganda, örgütler ve yerel ağlar insanları harekete geçiriyor. En kritik aşamada güvenlik güçleri müdahale ediyor veya etmiyor. Şiddet başladıktan sonra politik hedeflere yağma ve kişisel hesaplaşmalar ekleniyor. Son olarak da yaşananlar “halkın öfkesi” olarak açıklanıyor.

Bu nedenle pogromları yalnız “kötü insanların yaptıkları kötülükler” diye açıklamak yeterli değildir. Aynı şekilde, saldırganları yalnız politik iktidarın kullandığı iradesiz araçlar olarak görmek de yanlıştır. Tarihsel gerçek çoğu zaman ikisinin birleştiği yerde bulunur. Politik güç kapıyı açar; fakat o kapıdan girmeyi kabul eden insanlar da vardır.

Belki 6–7 Eylül’den çıkarılabilecek en önemli derslerden biri budur. Bir toplumda insanların farklı kimlikleri nedeniyle sürekli kuşkuyla karşılanması normalleştiğinde, hukuk insanların kim olduğuna göre farklı uygulanmaya başladığında, politika “biz” ile “onlar” arasındaki sınırı sürekli kalınlaştırdığında, şiddetin altyapısı oluşmaya başlar. Bunun pogroma dönüşmesi için kimi zaman yalnız bir kıvılcım ve saldırganlara verilecek “size dokunulmayacak” işareti yeterlidir.

Nubar Terziyan’ın penceresine astığı bayrak bu nedenle küçük bir ayrıntı değildir. O gece bayrak, aynı sokakta yaşayan insanların arasına görünmez bir sınır çekmiştir: Dokunulacak olanlar ve dokunulmayacak olanlar.

Terziyan karşıdaki arkadaşının dükkanını kurtarmak için kendi bayrağını oraya taşır. Kalabalık gelir, bayrağı görür ve “Burada bayrak var, dokunmayın” diyerek geçer.

Belki bütün bu büyük tarih anlatısının en ürpertici özeti de budur. Birkaç saat önce herkesin komşusu olan insanlar artık korunabilmek için kimliklerini kanıtlamak zorundadır. Hukukun sağladığı güvenliğin yerini bir işaret almıştır.

Bir toplum için asıl tehlike, sokakta birkaç bin saldırganın bulunması değildir. Asıl tehlike, bir gün o saldırganların kime dokunup kime dokunmayacağına hukuk yerine politik iktidarın, propaganda dilinin ve kalabalığın karar verebilir hale gelmesidir.

Kaynakça

Beşiktaşlıyan, S. (2012, 28 Eylül). Nubar Terziyan 6–7 Eylül’ü anlatıyor. Agos.

Brass, P. R. (2003). The production of Hindu-Muslim violence in contemporary India. Seattle, WA: University of Washington Press.

Des Forges, A. (1999). Leave none to tell the story: Genocide in Rwanda. New York, NY: Human Rights Watch & International Federation of Human Rights.

Diefendorf, B. B. (1998). La Saint-Barthélemy et la bourgeoisie parisienne. Histoire, économie & société, 17(3), 341–352.

Güven, D. (2025). 6–7 Eylül Olayları: Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları ve stratejileri bağlamında (B. Şahin Fırat, Çev.; 10. bs.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Holt, M. P. (2026). The French wars of religion, 1562–1629. Cambridge: Cambridge University Press.

Human Rights Watch. (2014). India: No justice for 1984 anti-Sikh bloodshed. New York, NY: Author.

Sipahi, A. (2020). Deception and violence in the Ottoman Empire: The people’s theory of crowd behavior during the Hamidian massacres of 1895. Comparative Studies in Society and History.

Terziyan, N. (1995). Ne idim ne oldum. İstanbul: İletişim Yayınları.

Wiese, S. (2012). Jewish self-defense and Black Hundreds in Zhitomir: A case study on the pogroms of 1905 in Tsarist Russia. Quest: Issues in Contemporary Jewish History, 3.

Wilkinson, S. I. (2004). Votes and violence: Electoral competition and ethnic riots in India. Cambridge: Cambridge University Press.

5 Eylül 2026 Cumartesi

Benim İnsanlık Anlayışım

 Benim İnsanlık Anlayışım

İnsanı insan yapan nedir? Doğduğu coğrafya mı, inandığı din mi, etnik kökeni mi, benimsediği politik düşünce mi, taşıdığı unvan, edindiği makam ya da kendisine yakıştırılan bir kimlik mi?

Bence hayır.

Bunların hepsi insan hakkında bir şeyler söyleyebilir. Nereden geldiğini, hangi topluluktan olduğunu, neye inandığını ya da dünyaya hangi pencereden baktığını anlatabilir. Ama onun değerini belirlemez. Çünkü hiçbir kimlik tek başına erdem değildir. İyi insan olmak bir dine, bir millete, bir düşünceye, bir sınıfa ya da bir topluluğa özgü değildir. Kötülük de bunlardan herhangi birinin tekelinde değildir.

İnsan olmak biyolojik bir durumdur; insan kalabilmek ise yaşam boyunca yinelenen bir ahlaki seçimdir.

İnsanın gerçek değeri de bu seçimlerde ortaya çıkar. Başkasına nasıl davrandığında, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapıp yapmadığında, kendi çıkarıyla adalet karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtiğinde, kimse görmediğinde ne yaptığına ve özellikle gücü eline geçirdiğinde nasıl davrandığına bakmak gerekir.

Çünkü güç, insanın yalnız ne yapabileceğini değil, nasıl biri olduğunu da gösterir. Bir insan güçsüzken adaletten söz edebilir; asıl sınav, güçlü olduğunda başlar. Kendisine karşı çıkanın hakkını koruyabiliyor mu, eleştirilmeye katlanabiliyor mu, kendi çevresine tanıdığı hakkı başkasına da tanıyor mu, kuralı yalnız başkaları için değil kendisi için de geçerli sayıyor mu? Yapabilmek, yapmaya hakkı olmak değildir; güç de haklılık değildir.

Benim için insanın değerini belirleyen başlıca ölçüler dürüstlük, ahlak, adalet duygusu, vicdan, başkasının hakkına saygı, özgürlük bilinci ve sorumluluk duygusudur. Ama bunlar yalnızca güzel sözler olarak kaldığında fazla anlam taşımaz. Dürüstlük, insanın çıkarına aykırı olduğunda da doğruyu söyleyebilmesidir. Adalet, yalnız kendisine veya yakınlarına yapılan haksızlığa karşı çıkmak değil, bize uzak olanın, sevmediğimizin, dahası karşı olduğumuzun hakkını da savunabilmektir. Ahlak, herkes bizi alkışlarken doğru görünmek değil; yanlışın bize yarar sağladığı anda da ondan uzak durabilmektir. Vicdan ise başkasının acısını, onun kimliğine bakmadan görebilmektir.

Bu nedenle benim insanlık anlayışımda “biz” ve “onlar” ayrımının dikkatle sorgulanması gerekir. İnsan, kendi grubuna yapılan haksızlığı kolay görür; zor olan, kendi grubunun başkasına yaptığı haksızlığı da görebilmektir. Ahlakın gerçek sınavı burada başlar. Bir davranışı kimin yaptığına göre değil, ne olduğuna göre değerlendirebiliyor muyuz? Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı ne düşünürdük? Kendimiz için istediğimiz adaleti, özgürlüğü ve hukuku başkaları için de istiyor muyuz? Eğer ölçümüz kişilere ve kimliklere göre değişiyorsa, savunduğumuz şey ilke değil, çıkar olabilir.

Benim için özgürlük de insan olmanın temel değerlerinden biridir. Ama özgürlüğü sınırsızlık olarak görmüyorum. Ben özgürüm; fakat dünyada yalnız ben yokum. Benim isteklerim vardır, başkalarının da vardır. Benim haklarım vardır, başkalarının da vardır. Bu nedenle özgürlüğün doğal sınırı, başkasının hakkı ve özgürlüğüdür.

Özgürlük ile sorumluluk birbirinden ayrılamaz. Seçme hakkım varsa, seçimimin sonuçlarını üstlenme sorumluluğum da vardır. Yetkim arttıkça sorumluluğum azalmaz; tersine büyür. Bu yüzden görevini yerine getirmek, verdiği sözün arkasında durmak ve yaptığı işin sonucunu üstlenmek de benim için insan karakterinin parçalarıdır.

İnsan yalnız kendisine karşı sorumlu değildir. Ailesine, içinde yaşadığı topluma, tanımadığı insanlara ve gelecek kuşaklara karşı da sorumludur. Bugün aldığımız kararların bedelini yarın hiç tanımayacağımız insanlar ödeyebilir. Doğayı tüketirken, ortak kaynakları kullanırken, savaşlara karar verirken, teknolojiyi geliştirirken ya da kamu gücünü kullanırken yalnız bugünkü çıkarımıza bakamayız.

İnsanlık, yalnız bugün yaşayanlardan oluşmaz. Henüz doğmamış olanların da bu dünyada hakkı vardır.

Bütün bunlar nedeniyle kimliği küçümsemiyorum. İnsanların dili, kültürü, inancı, ülkesi, geçmişi ve aidiyetleri değerlidir; bunlar insan yaşamını zenginleştirir. Ama hiçbir kimliğin insanlığın önüne geçirilmesini doğru bulmuyorum. Kimlik üstünlük sağlamaz, inanç ayrıcalık vermez, unvan insanı daha değerli yapmaz, makam dokunulmazlık yaratmaz. Çoğunlukta olmak haklı olmanın kanıtı değildir. Bir düşünceye inanmak da o düşünce adına yapılan her davranışı doğru yapmaz.

Çünkü kötü bir insan, çok değerli bir kimliğin, kutsal saydığı bir inancın ya da yüksek bir makamın arkasına saklanabilir. İyi bir insan ise bunların hiçbirini öne çıkarmadan iyiliğini gösterebilir.

Bu nedenle insanı kimliğiyle değil karakteriyle; unvanıyla değil davranışıyla; inancının adıyla değil vicdanıyla; söyledikleriyle değil yaptıklarıyla; kendisi için istedikleriyle değil, başkaları için de savunabildikleriyle değerlendirmeyi seçiyorum.

Benim için insanlığın en yalın ölçüsü budur: Kendimiz için istediğimiz hakkı başkası için de isteyebilmek, kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamak, gücümüz yettiğinde bile haksızlık etmemek, çıkarımıza ters düştüğünde de doğru bildiğimizden vazgeçmemek ve karşımızdakinin bütün kimliklerinden önce insan olduğunu unutmamak.

Çünkü sonunda geriye şu soru kalıyor:

Nasıl bir kimlik edindiğimiz değil, nasıl bir insan olduğumuz.

Osman Karadağ

5 Eylül 2026