29 Ağustos 2026 Cumartesi

İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?

 İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?

Bugün uygarlık dediğimizde kentleri, devletleri ve kurumları; hukuku, yazıyı ve eğitimi; bilimi ve teknolojiyi; üretimi, ticareti ve iş bölümünü; yolları, limanları, enerji sistemlerini ve iletişim ağlarını; sağlık hizmetlerini, sanatı ve kültürü anlıyoruz. İlerleme dediğimizde ise daha uzun ve sağlıklı yaşamı, çocuk ölümlerinin azalmasını, eğitimin yaygınlaşmasını, bilimsel bilginin artmasını, üretkenliği, ulaşım ve iletişim olanaklarını, insan haklarını, bireysel özgürlükleri ve daha yüksek maddi yaşam düzeyini düşünüyoruz. İnsanlığın özellikle son birkaç yüzyılda bu alanlarda önemli kazanımlar elde ettiği açıktır. Ortalama yaşam süresinin uzaması, birçok hastalığın denetim altına alınması, okuryazarlığın yaygınlaşması, ulaşımın hızlanması ve bilginin geniş kitlelere ulaşabilmesi gerçek bir ilerlemeyi gösteriyor.

Ancak bu tabloya yalnız kazanımlar açısından bakmak yeterli değildir. Uygarlığın maddi temeli hiçbir zaman yalnız insan zekasından oluşmadı. Toprak, su, orman, hayvanlar, madenler ve enerji kaynakları olmadan kentler, fabrikalar, otomobiller, bilgisayarlar ya da büyük ulaşım ağları kurulamazdı. Aynı biçimde insan emeği olmadan doğadaki kaynakların ekonomik ve toplumsal değere dönüşmesi mümkün değildi. Bu nedenle uygarlığın tarihi bir bakıma doğanın dönüştürülmesinin ve insan emeğinin örgütlenmesinin de tarihidir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Doğadan yararlanmak doğayı sömürmekle, insan emeğinden yararlanmak da insanı sömürmekle aynı şey değildir. İnsan yaşamını sürdürebilmek için doğanın kaynaklarını kullanmak zorundadır; toplum da emek olmadan yaşayamaz. Sorun, kullanımın kaynağın kendini yenileme gücünü aşması, emeğin insan onurunu zedeleyen koşullara indirgenmesi ve elde edilen yararla oluşan maliyetin farklı insanlar, toplumlar ya da kuşaklar arasında adaletsiz biçimde paylaşılmasıyla başlar. Bu açıdan sömürü, yalnız bir kaynağı kullanmak değil, kazanç bir yerde birikirken maliyetin başka insanlara, başka coğrafyalara veya geleceğe aktarılmasıdır.

Tarihe bu gözle baktığımızda farklı dönemlerde değişen, fakat bütünüyle ortadan kalkmayan bir süreklilik görürüz. Antik dünyanın bazı ekonomilerinde köle emeği önemli bir yer tutuyordu. Yeniçağdaki plantasyon sistemleri milyonlarca Afrikalının zorla yerinden edilmesine ve emeğinin kullanılmasına dayandı. Sömürge imparatorlukları birçok bölgede madenlere, tarım alanlarına ve yerel emeğe kendi merkezlerinin gereksinimleri doğrultusunda yön verdi. Sanayi Devrimi sırasında fabrikalarda uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve çocuk emeği yaygın sorunlardı. Zamanla hukuk, sendikalaşma, sosyal güvenlik ve çalışma koşullarındaki iyileşmeler bu yapının önemli bir bölümünü değiştirdi; ancak sömürü bütünüyle tarihe karışmadı, farklı biçimler aldı.

Bugünün küresel ekonomisinde de düşük ücretli işçilik, zorla çalıştırma, çocuk emeği ve ağır çalışma koşulları sürüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, 2022 tarihli küresel tahminlerinde dünyada 27,6 milyon insanın zorla çalıştırıldığını bildirir. ILO ve UNICEF'in 2024 yılına ilişkin tahminleri ise yaklaşık 138 milyon çocuğun çocuk işçiliği kapsamında çalıştığını, bunların 54 milyonunun sağlık ve güvenliklerini tehlikeye atan işlerde bulunduğunu gösterir. Bu sayılar, teknolojik ve ekonomik ilerlemenin üretim zincirlerindeki herkese aynı ölçüde yansımadığını ortaya koyuyor.

Bir yanda birkaç yılda bir değiştirilen telefonlar, bilgisayarlar, giysiler ve otomobiller bulunurken, öte yanda bunların hammaddelerini çıkaran, parçalarını üreten veya ürünleri birleştiren insanların çalışma koşulları vardır. Bu nedenle bir ürünün ucuz olması, gerçek maliyetinin düşük olduğu anlamına gelmez. Maliyetin bir bölümü fiyat etiketinin dışında kalabilir; düşük ücrete, kirlenen suya, kesilen ormana, bozulan toprağa veya atmosfere bırakılan sera gazlarına aktarılabilir. Daha da önemlisi, bugünkü fiyatın içine girmeyen bu maliyetin bir bölümü gelecek kuşakların karşısına çıkabilir.

Aynı sorun doğal kaynakların kullanımında da görülür. Ormanı kestiğimizde kereste, gelir ve istihdam yaratırız; ancak orman kendini yenileyebileceğinden daha hızlı yok ediliyorsa doğal sermayemiz azalır. Petrolü çıkardığımızda enerji üretiriz; fakat milyonlarca yılda oluşmuş bir kaynağı birkaç kuşağın kullanımında tüketiriz. Denizlerden daha fazla balık tuttuğumuzda bugünkü üretimi artırabiliriz; ancak balık stoklarının yenilenme hızını aşarsak geleceğin üretim kapasitesini azaltırız. Toprağın taşıma kapasitesinin üzerinde üretim yapmak da kısa dönemde verimi artırırken uzun dönemde toprağın niteliğini bozabilir.

Bu noktada ekonomik büyüme ile gerçek zenginlik arasındaki fark önem kazanır. Gayrisafi Yurt İçi Hasıla bir ekonomide belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin değerini ölçer; ancak orman kaybını, toprak verimliliğinin azalmasını, su kaynaklarının tükenmesini veya ekosistemlerin bozulmasını aynı açıklıkla göstermez. Dünya Bankasının The Changing Wealth of Nations 2024 çalışması da ekonomik ilerlemenin yalnız GSYH üzerinden değerlendirilmesinin eksik kalabileceğini vurgular. Bir toplumun geliri artarken doğal sermayesi azalabilir. Başka bir deyişle, bir ülke bugün daha fazla gelir elde ederken yarının servetini tüketiyor olabilir.

İnsanlığın doğayla kurduğu ilişkinin en geniş sonuçlarından biri iklim değişikliğidir. Sanayi Devrimi sonrasında kömür, petrol ve doğal gazın sağladığı enerji, modern ekonominin büyümesinde önemli rol oynadı. Fabrikalar, demiryolları, otomobiller, uçaklar, elektrik üretimi ve birçok teknolojik gelişme bu enerji kaynaklarından yararlandı. Buna karşılık fosil yakıtların yakılması atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu artırdı. IPCC'nin 2023 değerlendirmesi, insan faaliyetlerinin küresel ısınmaya neden olduğuna ilişkin bilimsel kanıtın güçlü olduğunu ve iklim değişikliğinin dünyanın farklı bölgelerindeki çok sayıda aşırı hava ve iklim olayını etkilediğini belirtir.

Ancak iklim değişikliği yalnız çevre sorunu değildir. Aynı zamanda adalet sorunudur. Çünkü sorunun oluşmasına en fazla katkıda bulunanlarla sonuçlarından en fazla zarar görenler her zaman aynı insanlar değildir. Sanayileşmiş ve yüksek tüketimli toplumlar tarihsel olarak daha fazla sera gazı salmışken, ekonomik kapasitesi sınırlı bazı ülkeler iklim değişikliğinin sonuçlarına karşı daha kırılgan durumdadır. IPCC de iklim değişikliğine tarihsel katkısı düşük olan kırılgan toplumların etkilerden orantısız biçimde zarar görebileceğini vurgular.

Bu durum uygarlığın önemli bir çelişkisini ortaya çıkarır: Yararla maliyet birbirinden ayrılabilir. Enerjinin sağladığı konfor bir yerde yaşanırken çevresel maliyet başka yerde ortaya çıkabilir. Bir şirket üretimden kazanç sağlarken kirlenmiş suyun bedelini o bölgede yaşayan insanlar ödeyebilir. Bir toplum yüksek tüketim düzeyine ulaşırken bunun iklim üzerindeki etkileri, çok daha düşük tüketim düzeyindeki toplumların yaşam koşullarını değiştirebilir. Bugünkü bir kuşak fosil yakıtları kullanırken iklim üzerindeki sonuçların bir bölümü onlarca yıl sonra ortaya çıkabilir.

Burada en önemli sorunlardan biri, olumsuz sonuçlardan etkilenen insanların çoğunun bu sonuçları doğuran kararlarda hiçbir söz sahibi olmamasıdır. Çocuklar hangi enerji politikasının uygulanacağına karar vermez. Küçük bir dağ köyünde yaşayan aile küresel tüketim düzenini kurmaz. Bir çiftçi dünya enerji sisteminin yönünü belirlemez. Henüz doğmamış insanlar ise atmosferde ne kadar sera gazı biriktirileceği konusunda hiçbir biçimde söz sahibi değildir. Buna karşın alınan kararların sonuçları onların yaşamlarını da belirler.

Ağustos 2026'da Nepal-Tibet sınırındaki Himalaya bölgesinde yaşanan büyük yıkım bu kırılganlığı yeniden gündeme getirdi. Buz, kaya, su ve enkazın dağlık bölgelerde oluşturduğu zincirleme hareketler yerleşimleri, yolları, köprüleri ve enerji altyapısını etkiledi; çok sayıda insan yaşamını yitirdi veya kayboldu. Nepal örneği, tek bir felaketin nedeninden çok, kırılgan toplumların doğal tehlikeler karşısında ne kadar ağır bedeller ödeyebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

“Doğal afet” kavramı da bu nedenle dikkatli kullanılmalıdır. Deprem, aşırı yağış, taşkın, buzul çökmesi veya heyelan doğal tehlikelerdir; ancak bu tehlikelerin toplumsal felakete dönüşmesinin büyüklüğünü insanların nerede yaşadığı, gelir düzeyi, yapıların dayanıklılığı, altyapı, erken uyarı sistemleri ve kamu kurumlarının kapasitesi belirler. Aynı olay, varlıklı ve güçlü bir toplumla yoksul ve kırılgan bir toplumu aynı ölçüde etkilemez. Sigortası, birikimi ve başka bir yere taşınma olanağı bulunan kişi felaketten sonra yeniden başlayabilirken, küçük bir tarladan başka varlığı bulunmayan aile evini kaybettiğinde gelirini, geleceğini ve çocuklarının eğitim olanaklarını da kaybedebilir.

Bu nedenle doğanın sömürülmesi, insan emeğinin sömürülmesi ve toplumsal eşitsizlik birbirinden bütünüyle bağımsız sorunlar değildir. Tarihin farklı dönemlerinde güçlüler, elde ettikleri yararın bir bölümünü korurken maliyetin bir kısmını daha güçsüz kesimlere aktarabildiler. Bu ilişki köle sahibi ile köle, sömürge merkezi ile sömürge halkı, fabrika sahibi ile korunmasız işçi, işveren ile çocuk işçi, yüksek gelirli tüketici ile düşük ücretli üretici arasında farklı biçimlerde görüldü. Günümüzde buna yüksek emisyonlu toplumlarla iklim açısından kırılgan toplumlar arasındaki ilişki de eklenir.

Bütün bu örneklerin ortak sorusu aynıdır: Kazancı kim elde ediyor, emeği kim veriyor ve bedeli kim ödüyor?

Bu sorunun en zor bölümü gelecek kuşaklarla ilgilidir. Çünkü onlar bugünkü kararların alındığı masada değildir. Ne kadar petrol tüketmemize izin vereceklerini söyleyemez, hangi ormanların korunmasını istediklerini açıklayamaz, temiz su kaynaklarının ne kadarının kendilerine bırakılması gerektiğine karar veremezler. Atmosferde ne kadar sera gazı biriktirilebileceği konusunda oy kullanamazlar. Buna karşın bugünkü kararların sonuçları onların yaşam koşullarını belirleyecektir.

Bu durum kuşaklar arasında alışılmadık bir güç eşitsizliği yaratır. Bugünkü kuşak geleceğin kaynaklarını kullanabilir; gelecek kuşak ise bugünkü kuşağın kararlarını değiştiremez. Bu nedenle bugün kullandığımız petrol, çıkardığımız maden, kestiğimiz orman veya atmosfere bıraktığımız sera gazı yalnız ekonomik bir işlem değildir; aynı zamanda kuşaklar arası bir paylaşım kararıdır. Ekonomik hesaplarımız dengede görünebilir, ancak gelecek kuşaklara bırakılan doğal sermaye azalıyor ve çevresel riskler büyüyorsa kuşaklar arası hesabımız açık veriyor olabilir.

Brundtland Komisyonunun 1987'de yaptığı sürdürülebilir kalkınma tanımının güncelliğini korumasının nedeni budur. Komisyon, bugünün ihtiyaçlarının karşılanması ile gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarının korunmasını aynı çerçevede ele almıştır. Birleşmiş Milletlerin 2024 tarihli Gelecek Kuşaklar Bildirgesi de bugünkü kararların ve eylemsizliklerin kuşaklar arası sonuçlarını vurgular. Her iki yaklaşım da kalkınmanın yalnız bugünkü üretim ve tüketim düzeyiyle ölçülemeyeceğini hatırlatır.

Buradan çıkarılacak sonuç ilerlemeyi reddetmek değildir. Bilimden, teknolojiden, sağlık hizmetlerinden, daha iyi konutlardan veya daha rahat bir yaşamdan vazgeçmek de değildir. Bunlar insan uygarlığının gerçek kazanımlarıdır. Sorun, ilerlemeyi yalnız daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmek olarak tanımlamaktır. Bir toplum daha fazla üretirken toprağını tüketiyorsa, daha fazla enerji kullanırken çevresel maliyeti başka toplumlara aktarıyorsa, daha ucuz mal üretirken başka insanların emeğini sömürüyorsa veya bugünkü refahını gelecek kuşakların kullanacağı kaynakları azaltarak sağlıyorsa, ekonomik büyüme ile gerçek ilerleme arasındaki farkı yeniden düşünmek gerekir.

Gelişmiş bir uygarlığın ölçüsü yalnız ne kadar üretebildiği olmamalıdır. Kaynaklarını ne ölçüde koruyabildiği, tükettiğinin ne kadarını yeniden oluşturabildiği, insan emeğine ne ölçüde onuruna uygun koşullar sağlayabildiği, yarattığı maliyetleri başkalarına aktarmadan ne kadarını kendisinin üstlenebildiği ve kendisinden sonra gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakabildiği de uygarlığın ölçüsü sayılmalıdır.

Tarihte birçok kuşak kendisinden önceki kuşaklardan daha iyi yaşam koşullarına ulaşmıştır. Ancak bunun gelecekte de kendiliğinden süreceğini gösteren değişmez bir tarih yasası yoktur. İnsanlık geçmişte savaşlar, salgınlar, kıtlıklar ve toplumsal çöküşler yaşamıştır. Bugün bunlara başka bir risk ekleniyor: İlerlemenin, kendi maddi ve doğal temelini tüketerek gelecekteki ilerleme kapasitesini zayıflatması. Bozulan iklim dengesi, azalan doğal sermaye, tükenen kaynaklar ve kaybolan ekosistemler bu riskin göz ardı edilemeyeceğini gösterir.

Bu nedenle insanlığın önündeki görev ilerlemeyi durdurmak değil, ilerlemenin anlamını yeniden düşünmektir. Her ekonomik ve teknolojik kararın arkasında birkaç temel soru bulunmalıdır: Kazancı kim elde ediyor? Emeği kim veriyor? Kaynağı kim tüketiyor? Maliyeti kim ödüyor? Bu maliyeti taşıyacak insanların kararda söz hakkı var mı? Ve alınan kararın bedelini henüz doğmamış insanlar da ödeyecek mi?

Sonunda sorun iki soruda düğümleniyor: Biz daha iyi yaşarken başka insanların daha kötü yaşamasına neden oluyor muyuz? Bizden sonra yaşayacak insanların yaşam olanaklarından bugün pay mı tüketiyoruz?

Bu sorulara vereceğimiz yanıt, ilerleme anlayışımızın da sınırlarını gösterecektir. Çünkü gerçek ilerleme yalnız bugünün insanına daha fazla rahatlık sağlayan gelişme değildir. Gerçek ilerleme; doğayı tüketmeden, insanı sömürmeden, kendi yaratmadığı bir bedeli masumlara yüklemeden ve gelecek kuşakların ilerleyebilme olanaklarını azaltmadan daha iyi bir yaşam kurabilmektir.

Osman Karadağ

29 Ağustos 2026

Kaynakça

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2022). Climate change 2022: Impacts, adaptation and vulnerability. Cambridge University Press.

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2023). Climate change 2023: Synthesis report. Geneva: IPCC.

International Labour Organization. (2022). Global estimates of modern slavery: Forced labour and forced marriage. Geneva: ILO.

International Labour Organization & UNICEF. (2025). Child labour: Global estimates 2024, trends and the road forward. Geneva: ILO ve UNICEF.

United Nations. (2024). Declaration on future generations. New York: United Nations.

World Bank. (2024). The changing wealth of nations 2024. Washington, DC: World Bank.

World Commission on Environment and Development. (1987). Our common future. Oxford: Oxford University Press.

Nepal-Tibet bölgesinde Ağustos 2026'da yaşanan yıkıma ilişkin güncel haber ve ilk bilimsel değerlendirmeler için Reuters ve Associated Press'in 26-29 Ağustos 2026 tarihli haberleri.

İlahi Adalet Var mıdır?

İlahi Adalet Var mıdır?

Yoksa insan, yeryüzünde bulamadığı adaleti gökyüzünde arayarak kendisine bir sığınak mı yaratmıştır?

Bu konu üzerinde geçen yıl, 6 Temmuz 2025’te bir çalışma yapmıştım. Aradan geçen zamanda sorun üzerinde yeniden düşündüm. Dün muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmalar ve tutuklamalarla ilgili gelişmeleri izlerken aynı soru bir kez daha zihnimi kurcaladı: Dünyada adalet gerçekten var mıdır?

Çevremize baktığımızda haksızlığın, yalanın, hırsızlığın, zulmün ve gücün kötüye kullanılmasının her zaman karşılıksız kaldığını söylemek doğru değildir. Kimi zaman suçlu cezalandırılır, haksızlık ortaya çıkar ve hak yerini bulur. Fakat bunun tersi de olur. Bazı insanlar yaptıklarının bedelini ödemeden yaşamlarını sürdürür; hatta haksızlığın sağladığı güçten ve olanaklardan yararlanırlar. Böyle durumlarda insan ister istemez sorar: Eğer ilahi bir adalet varsa bütün bunlara neden izin verilmektedir?

Bu sabah uyandığımda aynı sorular yine zihnimdeydi. Düşündükçe şu noktaya geldim: Gözlemleyebildiğimiz doğada ahlaki bir adalet mekanizması yoktur. Doğada adalet değil, düzen vardır.

Güneş iyinin de kötünün de üzerine doğar. Yağmur adil ile zalimi ayırmaz. Deprem suçluyu cezalandırıp masumu korumaz. Hastalık, zengin ile yoksul arasında ahlaki bir değerlendirme yapmaz. Aslan avını yakalarken onun yavrularının bulunup bulunmadığını düşünmez; kuraklık hangi köyün insanlarının daha erdemli olduğuna bakmaz. Doğa işler, fakat bizim anladığımız anlamda hüküm vermez.

Bu gözlem elbette ilahi adaletin bulunmadığını kanıtlamaz. İnsan bilgisinin ve gözleminin dışında bir düzenin bulunup bulunmadığı ayrı bir sorudur. Ancak gözlemlediğimiz dünya bize önemli bir gerçeği gösterir: Doğal olaylar insanın ahlak ölçülerine göre gerçekleşmez.

Bu durumda bizim kullandığımız anlamıyla adalet, doğada hazır olarak bulunan bir ilkeden çok, insanın uzun toplumsal deneyimi içinde geliştirdiği ahlaki ve siyasal bir kavram olarak görünmektedir. İnsanlar birlikte yaşayabilmek için neyin doğru, neyin yanlış; neyin hak, neyin haksızlık olduğunu belirlemek zorunda kalmışlardır. Adalet düşüncesi de bu uzun tarihsel süreç içinde biçimlenmiştir.

Kadim Soru: Kötülük ve Teodise

Bu sorun yeni değildir. İnsanlık binlerce yıldır aynı soruyla karşı karşıyadır: Evreni yöneten mutlak güçlü, her şeyi bilen ve iyi bir Tanrı varsa dünyadaki kötülük, haksızlık ve özellikle masum insanların çektiği acılar nasıl açıklanabilir?

Felsefede bu tartışma genellikle kötülük problemi olarak adlandırılır. Gottfried Wilhelm Leibniz, daha sonra “teodise” kavramıyla Tanrı’nın iyiliği ve adaleti ile dünyadaki kötülüğün nasıl bağdaştırılabileceğini açıklamaya çalışmıştır. 1710’da yayımlanan Théodicée adlı eseri bu tartışmanın en bilinen çalışmalarından biridir.

Epikuros’a atfedilen eski sorgulama da aynı sorunun özüne dokunur: Tanrı kötülüğü önlemek istiyor fakat önleyemiyorsa mutlak güçlü müdür? Önleyebiliyor fakat önlemiyorsa mutlak iyi midir? Hem önlemek istiyor hem de buna gücü yetiyorsa kötülük neden vardır?

Eyüp Kitabı başka bir açıdan aynı soruyu sorar: İyi bir insan neden acı çeker? Yüzyıllar sonra Voltaire, 1755 Lizbon depreminde binlerce insanın ölümü karşısında benzer bir sorgulamaya yönelmiştir. Masum insanların enkaz altında kaldığı bir dünyayı hiçbir sorun yokmuş gibi kusursuz bir düzen olarak açıklamak ne ölçüde mümkündür?

Çağlar, toplumlar ve inanç biçimleri değişmiştir; fakat soru değişmemiştir: Masum neden acı çeker, zalim neden kimi zaman kazanır?

Adil Bir Dünyaya İnanmak İstiyoruz

Sorunun bir bölümü insan zihninin çalışma biçimiyle ilgili olabilir. İnsan yaşadığı dünyanın anlamlı ve öngörülebilir olmasını ister. İyi davranışın iyilikle, kötü davranışın kötülükle karşılık bulmasını bekler. Psikolojide “adil dünya inancı” olarak adlandırılan eğilim, insanların dünyanın temelde düzenli ve adil olduğuna, kişilerin de çoğunlukla hak ettikleri sonuçlarla karşılaştığına inanma eğilimini anlatır.

Böyle bir inanç dünyayı daha güvenli ve öngörülebilir görmemize yardımcı olabilir. Fakat tehlikeli sonuçları da vardır. İnsanlar bazen yaşanan haksızlığın sorumluluğunu zalimde değil mağdurda aramaya başlayabilirler. “Mutlaka bir nedeni vardır” düşüncesi, mağdurun başına gelenleri hak ettiği sonucuna kadar götürülebilir.

Çünkü dünyanın her zaman adil olmadığını kabul etmek kolay değildir. Çalışanın kaybettiği, hırsızın kazandığı; doğru söyleyenin cezalandırıldığı, yalancının ödüllendirildiği; masumun acı çektiği, suçlunun rahat yaşadığı bir dünya insanın adalet duygusunu yaralar. Böyle bir gerçeklikle karşılaştığımızda kendimizi şu düşünceyle avutmak isteriz:

“Bu burada kalmayacak. Bir gün hesap sorulacak.”

İlahi adalet düşüncesinin insana verdiği en büyük tesellilerden biri burada ortaya çıkar.

Avuntu Olarak İlahi Adalet

Peki adalet bu dünyada gerçekleşmezse ne olacaktır? Haksızlığa uğrayan insan hakkını alamadan ölürse, zalim yaptıklarının karşılığını görmezse, katil cezalandırılmazsa, hırsız çaldıklarıyla yaşamaya ve yalancı kazanmaya devam ederse?

İlahi adalet inancı bu uçurumun üzerine bir köprü kurar: Bugün hesap sorulmamış olabilir, fakat son hesap henüz görülmemiştir.

Bu düşünce acı çeken insana dayanma gücü verebilir. Kaybettiği yakınının, uğradığı haksızlığın ya da karşılaştığı zulmün bütünüyle anlamsız olmadığını düşünmesine yardımcı olabilir. Belki de insanlığın en derin ruhsal gereksinimlerinden birine yanıt verir.

Ancak burada başka bir sorun ortaya çıkar: Avuntu, sorumluluğun yerine geçerse ne olur?

“Bugün çektiğin sıkıntıya katlan. Hakkını alamadıysan sabret. Zalim cezasını bir gün mutlaka bulacaktır.”

Bu sözler acı çeken insanı rahatlatabilir. Fakat aynı sözler, içinde bulunulan koşullara göre, insanın haksızlığa karşı çıkma iradesini de zayıflatabilir. Adalet başka bir zamana ve başka bir dünyaya ertelendiğinde insan bugün hakkını aramaktan vazgeçebilir. Haksızlığın giderilmesi insanların görevi olmaktan çıkarılıp görünmeyen bir güce bırakılabilir. Böyle bir anlayışın egemen güçler açısından ne kadar kullanışlı olabileceğini görmek zor değildir.

Cennet ve cehennem düşüncesi de tarih boyunca yalnızca metafizik bir inanç olarak kalmamış, insan davranışını biçimlendiren güçlü bir ödül ve ceza sistemi oluşturmuştur. Bununla birlikte buradan dinlerin yalnızca iktidarların insanları yönetmek amacıyla oluşturduğu yapılar olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Böyle bir açıklama hem din tarihini hem de insanın inanç deneyimini gereğinden fazla basitleştirir.

Bu nedenle daha doğru soru şudur: İnanç, insanı sorumluluk almaya mı çağırıyor, yoksa sorumluluğunu ertelemesine mi hizmet ediyor?

İnanç Her Zaman İnsanı Pasifleştirir mi?

Hayır. Tarih bunun tersini gösteren birçok örnekle doludur. İnanç, kimi insanlar için haksızlığa boyun eğmenin değil, ona karşı çıkmanın kaynağı olmuştur. Kölelik karşıtı hareketlerden yoksullara yardım örgütlerine, insan hakları mücadelelerinden siyasal otorite karşısında vicdanını savunan din insanlarına kadar pek çok toplumsal hareket dinsel inançtan güç almıştır.

“Hesap vereceğim” düşüncesi insanı yalnızca başkalarının bir gün cezalandırılacağı beklentisine götürmez. Kendi davranışlarını sorgulamaya da yöneltebilir. Bir insan yaptıklarının hesabını vereceğine gerçekten inanıyorsa bu düşünce onu daha dürüst, daha adil ve daha sorumlu davranmaya yöneltebilir.

Öyleyse sorun yalnızca inancın kendisi değildir. Asıl sorun, inancın nasıl yorumlandığı ve insan sorumluluğuyla nasıl ilişkilendirildiğidir.

Mu‘tezile ile Eş‘arilik Arasındaki Tartışma

İslam düşünce tarihi de bu sorunu çok erken dönemlerden başlayarak tartışmıştır. Mu‘tezile ile Eş‘arilik arasındaki önemli ayrımlardan biri insan iradesi, Tanrı’nın kudreti ve ilahi adalet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı üzerindedir.

Mu‘tezile ilahi adalet üzerinde güçlü biçimde durmuş, insan yaptığı eylemlerden sorumlu tutulacaksa gerçek bir seçim alanına sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle insanın özgürlüğü ve sorumluluğu Mu‘tezile düşüncesinde merkezi bir yer tutar.

Eş‘ari gelenek ise insanın eylemleriyle ilişkisini bütünüyle ortadan kaldırmadan yaratıcı kudreti Tanrı’ya bağlamaya çalışmıştır. Böylece tartışmanın merkezine şu güç sorun yerleşmiştir: İlahi kudret ile insan sorumluluğu nasıl birlikte açıklanabilir?

Bu tartışma bin yılı aşkın bir süre önce yapılmış olsa da temel soru bugün de önümüzdedir: İnsan kendi eylemlerinden ne ölçüde sorumludur?

Benim için asıl önemli nokta buradadır. İnsan kendi sorumluluğunu başka bir güce devretmeye başladığında sorun yalnız düşünsel olmaktan çıkar, toplumsal ve siyasal bir nitelik kazanır.

İki Soru Arasındaki Büyük Fark

“Bir gün adalet yerini bulacaktır” demek ile “Adaletin gerçekleşmesi için bugün ne yapabilirim?” diye sormak arasında büyük bir fark vardır.

Ben ikinci sorunun peşinden gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünyada değer verdiğimiz hemen hiçbir şey yalnızca beklemekle gerçekleşmez. Bilgi emek ister. Özgürlük mücadele ister. Demokrasi korunmak ister. İnsan hakları savunulmak ister. Adalet ise bütün bunların yanında cesaret, emek, dayanışma, örgütlenme ve süreklilik gerektirir.

Üstelik emeğin karşılığı her zaman alınmaz. Kurnaz olan dürüst olandan, hırsız çalışandan, yalancı doğru söyleyenden daha kolay kazanabilir. Haksızlığın karşılığını bugün göremediğimizde onun başka bir yerde mutlaka cezalandırılacağına inanmak bizi rahatlatabilir. Fakat bir düşüncenin bizi rahatlatması onun doğru olduğunun kanıtı değildir.

Camus: Teslimiyet Yerine Başkaldırı

Albert Camus, insanın hazır bir anlam bulamadığı dünyayla karşılaşmasını “absürd” kavramıyla ele alır. Ancak vardığı sonuç teslimiyet değildir. İnsan, dünyanın sessizliği karşısında yaşamaktan vazgeçmek yerine bilinçli biçimde yaşamayı ve başkaldırmayı seçebilir.

Camus’nün sözünü ettiği başkaldırı yalnız bireysel değildir. Başka insanların acısını görmeyi, haksızlığa karşı çıkmayı ve dayanışmayı da beraberinde getirir. Bu yaklaşım adalet sorunu açısından önemlidir. Dünya bize hazır bir adalet sunmuyorsa bundan “Öyleyse hiçbir şey yapamayız” sonucu çıkmaz.

Tam tersine, adaletin garantisi yoksa adalet için mücadele etmek daha da önemli hâle gelir.

İlahi adaletin bulunup bulunmadığı konusunda insanlar farklı düşünebilir. Fakat yeryüzündeki adaletsizliğin giderilmesi konusunda insanın sorumluluk taşıdığı üzerinde anlaşabiliriz.

Burada önemli bir ayrım daha vardır. “Adaleti biz sağlayacağız” demek yalnızca insanların iyi, dürüst ve vicdanlı olmasını istemek değildir. Bir toplum yöneticilerinin iyi niyetine güvenerek adil hâle gelemez. Hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı, hesap verebilir yönetim, özgür basın, denetlenebilir kamu gücü ve hakkını korkmadan arayabilen yurttaşlar gerekir.

Çünkü asıl sorun iyi bir yöneticinin nasıl bulunacağı değildir. Asıl sorun, kötü bir yönetici geldiğinde onun yapabileceklerini sınırlayacak bir düzenin kurulup kurulmadığıdır.

Adalet güçlü kişinin merhametine bırakılmışsa gerçek adalet değildir. Hak, bir yöneticinin isteğine göre verilip geri alınabiliyorsa hak olmaktan çıkar. Kurumlar kişilere göre çalışıyorsa orada güvence değil, ayrıcalık vardır.

Bu nedenle yeryüzündeki adalet yalnız vicdanla değil hukukla; yalnız iyi niyetle değil kurumlarla; yalnız bireysel cesaretle değil toplumsal dayanışmayla korunabilir.

Asıl Soru Nedir?

İlahi adalet var mıdır?

Bu soruya kesin bir yanıt verebileceğimi düşünmüyorum. Çünkü varlığını da yokluğunu da deney ve gözlem yoluyla kanıtlayabileceğimiz bir alandan söz etmiyoruz. İnanan insan için bu sorunun yanıtı başka, inanmayan için başka olabilir.

Fakat bildiğim bir şey var: Yeryüzündeki adalet kendiliğinden gerçekleşmiyor.

Bir çocuk haksızlığa uğradığında onu koruyacak olan biziz. Bir insanın hakkı yenildiğinde hakkını savunacak olan yine insanlar ve onların kurduğu kurumlardır. Bir yönetici gücünü kötüye kullandığında onu durduracak olan hukuk, toplum ve yurttaş iradesidir.

“Bir gün hesabını verir” diyerek zalimi seyretmek ile “Bugün onu nasıl durdurabiliriz?” diye sormak aynı şey değildir.

İlahi adalete inanan insan inanabilir. Bu inanç ona umut, direnç ve ahlaki güç verebilir. Fakat hiçbir inanç insanın yeryüzündeki sorumluluğunun yerine geçmemelidir. Belki de insanlığın büyük yanılgılarından biri, kendi yapması gerekeni başka bir gücün yapmasını beklemektir.

Bu nedenle asıl soru yalnızca “İlahi adalet var mı?” değildir. Daha önemli soru şudur:

Adalet gerçekleşmiyorsa onu gerçekleştirmek için biz ne yapacağız?

Benim yanıtım açık: Beklemek yerine çalışacağız. Boyun eğmek yerine hakkımızı arayacağız. Yazgımıza razı olmak yerine sorumluluk alacağız. Bunu yalnız bireyler olarak değil; hukuku, kurumları ve birbirimizi güçlendirerek yapacağız.

Gökyüzünde nasıl bir adalet bulunduğunu bilmiyor olabiliriz.

Yeryüzündeki adalet ise bizim sorumluluğumuzdur.

Osman Karadağ
6 Temmuz 2025

28 Ağustos 2026 Cuma

GÜCÜN KENDİSİ Mİ, ALGISI MI?

 GÜCÜN KENDİSİ Mİ, ALGISI MI?

Sovyetler Birliği’nden Çin’e: Güç, tehdit algısı ve ABD’nin küresel önderliği

Bir ülkenin gücü yalnızca ekonomisinin büyüklüğü, ordusunun silahları, üretim kapasitesi ya da teknolojik üstünlüğüyle ölçülebilir mi? Yoksa diğer ülkelerin onun ne kadar güçlü olduğuna ilişkin inancı da bu gücün bir parçası mıdır?

Uluslararası ilişkiler tarihi, ikinci unsurun da en az birincisi kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bir devletin ekonomik, askerî ve teknolojik kapasitesi onun gerçek gücünü oluştururken, rakiplerinin, müttefiklerinin ve dünya kamuoyunun bu kapasiteyi nasıl değerlendirdiği de algılanan gücü belirler. İkisi her zaman aynı değildir.

Robert Jervis’in ortaya koyduğu gibi devlet adamları dış dünyayı yalnızca nesnel veriler üzerinden değil; beklentiler, geçmiş deneyimler, korkular ve zihinsel kalıplar aracılığıyla değerlendirirler. Stephen Walt da devletlerin yalnızca güce değil, algıladıkları tehdide karşı ittifak oluşturduklarını belirtir. Joseph Nye ise gücü, mevcut kaynakların ötesinde, bu kaynakları istenen sonuçlara dönüştürebilme yeteneğiyle ilişkilendirir (Jervis, 1976; Walt, 1987; Nye, 2011).

Bu nedenle uluslararası politikada önemli olan yalnızca kimin güçlü olduğu değildir. Kimin güçlü görüldüğü de önemlidir.

Soğuk Savaş’ın Güç Algısı

Bu ayrımın en öğretici örneklerinden biri Soğuk Savaş’tır. Sovyetler Birliği kuşkusuz gerçek bir süper güçtü. Dünyanın en büyük kara ordularından birini barındırıyor; geniş bir nükleer cephaneliği, gelişmiş füze ve uzay programları bulunuyordu. Doğu Avrupa üzerinde güçlü bir politik ve askerî denetim kurmuştu.

Dolayısıyla Sovyet tehdidini bütünüyle hayal ürünü saymak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz. Bununla birlikte Sovyet askeri kapasitesinin gerçekte ne kadar büyük olduğunu belirlemek özellikle Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde oldukça güçtü.

Sovyet yönetimi ekonomik ve askeri bilgilerini Batılı ülkeler ölçüsünde açık biçimde yayımlamıyordu. ABD istihbarat kurumları bu nedenle Sovyet kapasitesini uydu görüntülerinden, silah sistemlerinden, üretim tesislerinden, personel tahminlerinden ve çeşitli dolaylı göstergelerden hareketle hesaplamaya çalışıyordu. CIA ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyinin 1950–1983 yılları arasında Sovyet stratejik kuvvetleri konusunda hazırladığı 41 ayrı Ulusal İstihbarat Tahmini, bu kapasitenin sürekli yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösterir (CIA, 1996).

1950’lerin sonundaki “füze açığı” tartışması bunun çarpıcı bir örneğidir. ABD kamuoyunda Sovyetler Birliği’nin kıtalararası balistik füzelerde büyük bir üstünlük kurduğu düşüncesi yayılmıştı. Ancak U-2 keşif uçuşları ve daha sonra CORONA uydularından elde edilen görüntüler, Sovyetlerin konuşlandırılmış füze sayısının tahmin edilenden çok daha düşük olduğunu gösterdi.

Buradan çıkarılması gereken sonuç Sovyet tehdidinin gerçek olmadığı değildir. Asıl sonuç şudur: Gerçek bir rakibin gücü bile eksik bilgi ve yanlış varsayımlar nedeniyle olduğundan büyük ya da küçük algılanabilir.

Gücü Ölçmenin Sorunu

Daha önemli bir sorun ise askeri gücün hangi yöntemle ölçüleceğiydi. Sovyet savunma bütçesinin gerçek büyüklüğünü doğrudan belirlemek mümkün olmadığından CIA, silah sistemlerini, personeli ve askeri faaliyetleri ayrı ayrı tahmin ederek bunlara maliyet biçiyordu.

Ancak burada ciddi bir yöntem sorunu ortaya çıkıyordu. Sovyet ordusunun maliyeti Amerikan fiyatlarıyla mı hesaplanmalıydı, yoksa Sovyet ekonomisinin kendi fiyat sistemi mi esas alınmalıydı?

Örneğin Sovyetler Birliği’nde askeri personelin maliyeti ABD’ye göre çok daha düşük olabiliyordu. Buna karşılık bazı teknolojik sistemlerin Sovyet ekonomisindeki gerçek maliyeti farklı biçimde oluşuyordu. Bu nedenle aynı askeri kapasite, kullanılan hesaplama yöntemine göre farklı büyüklüklerde görünebiliyordu.

CIA’nın kendi tarihsel belgelerinde de ruble ve dolar üzerinden yapılan hesaplamaların farklı sorulara yanıt verdiği, bu nedenle doğrudan karşılaştırmalarda dikkatli olunması gerektiği belirtilmiştir.

Bu örnek önemli bir ilkeyi ortaya koyar:

Rakamın doğru olması tek başına yeterli değildir; rakamın nasıl üretildiği de bilinmelidir.

Bir ülkenin ekonomik veya askeri gücünü olduğundan büyük göstermek için yanlış veri vermek gerekmez. Doğru verileri farklı ölçütlerle karşılaştırmak bile çok farklı sonuçlar doğurabilir.

Tehdit Algısı ve Politika

Sorunun bir başka boyutu, istihbarat değerlendirmesi ile politik söylem arasındaki farktır.

İstihbarat kuruluşları çoğu zaman olasılıklar ve belirsizlikler üzerinden çalışır. Bir raporda, “Bu kapasitenin büyüklüğünün belirlenmesinde önemli belirsizlikler bulunmaktadır” denilebilir. Aynı değerlendirme politik söylemde, “Rakibimiz hızla güçlenmektedir” biçiminde ifade edilebilir.

İki cümle aynı verilerden hareket etse bile kamuoyunda meydana getireceği etki aynı değildir.

Ancak burada önemli bir mantık hatasından kaçınmak gerekir. Bir tehdidin savunma bütçelerini artırması, ittifakları güçlendirmesi veya yeni silah programlarına gerekçe oluşturması, tehdidin uydurulduğunu göstermez. Gerçek bir tehdit de aynı sonuçları doğurabilir.

Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’nin varlığı NATO’nun önemini artırmış, ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığının temel gerekçelerinden birini oluşturmuş ve Batılı ülkeleri ortak bir güvenlik sistemi içinde tutmuştur. Bu nedenle Sovyet tehdidi hem gerçek bir güvenlik problemi hem de Amerikan önderliğinin dayandığı uluslararası düzenin önemli unsurlarından biriydi.

Bu iki durum aynı anda doğru olabilir.

Sovyetler Gitti, Çin Yükseldi

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla ABD bir süre rakipsiz küresel güç konumunda kaldı. Ancak 21. yüzyılın başlarından beri Çin’in hızlı yükselişi yeni bir güç dengesinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Çin’in yükselişini yalnızca Amerikan söyleminin ürünü olarak görmek mümkün değildir. Çin artık yalnızca düşük maliyetli ürünler üreten bir ekonomi değildir. Devasa sanayi altyapısı, enerji kapasitesi, limanları, lojistik ağları, mühendislik birikimi, bilimsel araştırmaları ve teknoloji yatırımlarıyla dünya ekonomisinin temel merkezlerinden biri olmuştur.

UNIDO verilerine göre Çin’in dünya imalat katma değerindeki payı 2024 yılında yaklaşık yüzde 32’ye ulaşmıştır. ABD’nin payı yüzde 15 dolayındadır. Japonya, Almanya ve Güney Kore de hesaba katıldığında, Çin’in tek başına ulaştığı imalat payı bu dört büyük sanayi ekonomisinin toplamından daha yüksektir (UNIDO, 2025).

Bu, göz ardı edilemeyecek bir güçtür.

Ancak bundan “Çin ABD’yi geçti” sonucu otomatik olarak çıkarılamaz. Çünkü önce şu soruya yanıt verilmelidir: Hangi alanda?

Toplam üretimde mi? Kişi başına gelirde mi? Yapay zekada mı? İleri yarı iletkenlerde mi? Deniz gücünde mi? Nükleer kuvvetlerde mi? Bilimsel araştırmada mı? Finans sisteminde mi? Küresel para sisteminde mi?

Bu alanların her birinde farklı sonuçlarla karşılaşılır. Çin bazı alanlarda ABD’yi geçmiş, bazılarında yaklaşmış, bazı kritik alanlarda ise hala geride kalmıştır.

Dolayısıyla ülkelerin gücünü tek bir sıralama tablosuna indirgemek yanıltıcıdır.

Çin Yeni Sovyetler Birliği Değildir

Çin’i yeni Sovyetler Birliği olarak görmek de önemli bir hataya yol açabilir. İki ülke arasında temel yapısal farklılıklar vardır.

Sovyetler Birliği büyük ölçüde Batı ekonomik sisteminin dışında gelişmişti. Çin ise dünya ekonomisinin içine girerek yükseldi. Sovyet ekonomisinin Batı’yla ticareti sınırlıyken Çin, dünyanın en büyük ticaret ülkelerinden biridir. Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre Çin’in 2024 yılı mal ihracatı yaklaşık 3,58 trilyon dolara ulaşmıştır.

ABD, Avrupa Birliği, Japonya ve Güney Kore aynı zamanda Çin’in önemli ekonomik ortaklarıdır. Böylece ABD ile Çin birbirleriyle rekabet ederken birbirlerinden bütünüyle kopmuş iki ekonomik sistem oluşturmuyor.

Bu nedenle bugünkü rekabet Soğuk Savaş’tan daha karmaşıktır.

Sovyet-Amerikan rekabetinin merkezinde nükleer silahlar, konvansiyonel askeri güç ve ideolojik bloklar bulunuyordu. Çin-ABD rekabetinde bunlara üretim kapasitesi, yarı iletkenler, yapay zeka, enerji teknolojileri, kritik mineraller, ticaret yolları, teknik standartlar ve küresel tedarik zincirleri de eklenmiştir.

Çin’in gücü sistemin dışında değil, büyük ölçüde sistemin içinde büyümüştür.

ABD Çin’i Olduğundan Güçlü mü Gösteriyor?

Asıl tartışılması gereken soru burada ortaya çıkıyor.

ABD’nin Çin’i önemli bir tehdit olarak göstermesi kendi stratejik çıkarlarına hizmet ediyor olabilir mi?

Kuşkusuz edebilir. Çin tehdidi ABD’nin Hint-Pasifik’teki askeri varlığını gerekçelendiriyor, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve diğer müttefiklerle güvenlik iş birliğini güçlendiriyor, savunma yatırımlarını destekliyor ve ileri teknoloji alanındaki devlet politikalarını hızlandırıyor. ABD Savunma Bakanlığı da Çin’i uzun erimli askeri planlamasını belirleyen başlıca stratejik meydan okuma olarak tanımlıyor.

Ancak bir söylemin ABD’ye stratejik yarar sağlaması, söylemin yanlış olduğunu göstermez.

Burada üç ayrı olasılığın birbirinden ayrılması gerekir: Çin gerçekten güçleniyor olabilir; Çin’in gücü bazı alanlarda olduğundan büyük algılanıyor olabilir; ABD aynı zamanda bu gerçek veya algılanan tehdidi kendi küresel önderliğini güçlendirmek için kullanıyor olabilir.

Bu üç olasılık birbirini dışlamaz.

Sorunun sağlıklı biçimde incelenebilmesi için niyet okumak yerine karşılaştırma yöntemlerine bakmak gerekir.

Çin ekonomisini nominal dolar üzerinden ölçmek başka, satın alma gücü paritesi üzerinden değerlendirmek başka sonuç verir. Deniz gücünü gemi sayısıyla ölçmek başka, toplam tonaj ve ateş gücüyle değerlendirmek başka sonuç verir. Bilimsel kapasiteyi yayın sayısıyla ölçmek ile yüksek etkili çalışmalar üzerinden değerlendirmek aynı değildir. Patent sayısı da tek başına teknolojik üstünlüğü kanıtlamaz.

Bu nedenle güç değerlendirmesinde yalnızca “Rakam doğru mu?” sorusu sorulmamalıdır.

Bir soru daha gereklidir:

Bu rakam neden ve hangi rakamla karşılaştırılıyor?

Gücün Ölçüsünü Kim Belirliyor?

Soğuk Savaş’ın belki de günümüz açısından en değerli dersi budur. Sovyetler Birliği gerçek bir askeri güçtü; fakat Sovyet gücüne ilişkin Batı’daki algı her zaman Sovyetlerin gerçek kapasitesiyle tam olarak örtüşmedi. Zaman zaman tehdit olduğundan büyük görüldü, zaman zaman da bazı Sovyet yetenekleri yeterince anlaşılamadı.

Bugün benzer bir dikkat Çin konusunda gereklidir.

Çin’in yükselişi gerçektir. Dünya üretimindeki payı, ticaret hacmi, altyapısı, teknoloji yatırımları ve askeri modernizasyonu bunu açık biçimde gösteriyor. Ancak Çin’in gelecekte ne kadar güçlü olacağı, hangi alanlarda ABD’yi geçeceği ve dünya sisteminin yeni hegemon gücü olup olmayacağı artık gözlem değil, tahmin alanına girer.

Tahmin ile gerçek arasındaki fark ise çoğu zaman politikanın başladığı yerdir.

Bu nedenle 21. yüzyılın güç mücadelesini anlamaya çalışırken yalnızca “Çin mi daha güçlü, ABD mi?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir. Daha temel sorular sormak gerekir: Gücü hangi göstergelerle ölçüyoruz? Hangi verileri öne çıkarıyor, hangilerini gözden kaçırıyoruz? Ölçümlerimiz hangi varsayımlara dayanıyor? Tehdit algısı hangi politikaların kabul edilmesini kolaylaştırıyor?

Sonunda belki de asıl mesele şudur:

Bir devlet yalnızca gerçek gücüyle değil, başkalarının bu güce ilişkin inancıyla da güç kazanır.

Bu nedenle geleceğin dünya düzenini anlamak için “Çin ne kadar güçlü?” sorusunun yanına bir soru daha koymak gerekir:

Çin’in ne kadar güçlü olduğuna bizi kim, hangi verilerle ve hangi ölçütlerle inandırıyor?

Çünkü uluslararası politikada gücü elinde tutmak kadar, gücün nasıl ölçüleceğini ve nasıl anlatılacağını belirlemek de bir güç biçimidir.

Kaynakça

Central Intelligence Agency. (1996). Intentions and capabilities: Estimates on Soviet strategic forces, 1950–1983. Center for the Study of Intelligence.

Jervis, R. (1976). Perception and misperception in international politics. Princeton University Press.

Nye, J. S., Jr. (2011). The future of power. PublicAffairs.

United Nations Industrial Development Organization. (2025). International yearbook of industrial statistics 2025. UNIDO.

U.S. Department of Defense. (2022). 2022 National Defense Strategy of the United States of America. Department of Defense.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

World Trade Organization. (2025). China: Trade profile. WTO.

21 Ağustos 2026 Cuma

Kurumlar Ne Zaman Bozulur ve Çöker?

 Kurumlar Ne Zaman Bozulur ve Çöker?

Kurumlar çoğu zaman bir günde çökmez. Bir sabah kapıları kapanmaz, yönetmelikleri ortadan kalkmaz, çalışanları topluca ayrılmaz. Binalar yerinde durur, toplantılar yapılır, seçimler gerçekleştirilir, bütçeler hazırlanır, raporlar yazılır. Dışarıdan bakıldığında her şey normal biçimde sürüyor bile görünebilir.

Oysa kurum çoktan içeriden çürümeye başlamış olabilir.

Çürümenin ilk belirtileri çoğu zaman küçüktür. Bir kural bir kişi için esnetilir. Bir göreve en uygun kişi yerine yöneticiye yakın biri getirilir. Bir eleştiri gereğinden sert karşılanır. Kötü bir haber yukarıya iletilmez. Bir kurul kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken önemli kararlar başka yerde alınır. Başlangıçta bunların hiçbiri tek başına büyük bir sorun gibi görünmez.

Fakat küçük istisnalar zamanla alışkanlığa, alışkanlıklar kültüre, kültür de yeni bir yönetim biçimine dönüşür.

Bu nedenle kurumların çürümesini yalnızca yolsuzluk, kötü yönetim veya beceriksizlik olarak görmek eksiktir. Daha temel mesele, kurumun kişiden bağımsız var olabilme yeteneğini yitirmesidir.

Bir kurumun gerçek gücü, başındaki kişinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, o kişi değiştiğinde de kurallarının, değerlerinin, belleğinin ve işleyişinin devam edip etmediğiyle ölçülür.

Kurumların bozulmasının, çürümesinin ve sonunda işlevlerini kaybetmesinin kuşkusuz pek çok nedeni vardır. Kaynakların azalması, yanlış kararlar, dış baskılar, değişen koşullara uyum sağlayamama, liyakat kaybı ve yolsuzluk bunların arasındadır. Fakat üzerinde yeterince durulmayan başka bir neden daha vardır: Kurum ile tepe yöneticisinin giderek özdeşleşmesi.

Bir kurumun başındaki insanın güçlü olması kötü bir şey değildir. Kurumlar kimi zaman güçlü, kararlı ve vizyon sahibi yöneticiler sayesinde gelişir. Sorun, güçlü yöneticinin zamanla güçlü kurumun yerine geçmesidir.

Bir noktadan sonra insanlar kurumdan değil başkandan, genel müdürden, rektörden ya da genel başkandan söz etmeye başlarlar. Kurumun politikaları onun tercihleri, kurumun dostları onun dostları, kurumun karşıtları onun karşıtları haline gelir. İşte kurumsal bozulmanın tehlikeli eşiği burada aşılır.

Seçilmiş olmak kurumu sahiplenme hakkı vermez

Bu sorun özellikle tepe yöneticisinin seçimle belirlendiği kurumlarda ilginç bir biçimde ortaya çıkabilir. Derneklerde, vakıflarda, meslek kuruluşlarında, spor kulüplerinde, politik yapılarda ve benzeri örgütlerde yönetici seçimle gelir. Bunun demokratik bir güvence olduğu düşünülür.

Ancak seçim tek başına kurumsallaşma değildir.

Seçilmiş bir yönetici bir süre sonra aldığı oyları yalnızca belirli süre için verilmiş bir yönetme yetkisi olarak değil, kişisel bir meşruiyet kaynağı olarak görmeye başlayabilir:

“Beni üyeler seçti.”

Bu doğru olabilir. Fakat bundan şu sonuç çıkmaz:

“Öyleyse kurum benimdir.”

Demokratik kurumların temel ilkesi bunun tam tersidir: Yönetici kuruma sahip olmaz; kurumun kendisine belirli bir süre için emanet ettiği yetkiyi kullanır.

George Washington'ın Amerikan politik geleneğindeki önemi bu bakımdan yalnızca ilk başkan olmasından kaynaklanmaz. İki dönem sonunda iktidardan çekilmesi ve iktidarın barışçı biçimde devredilmesine katkıda bulunması, kişinin makamdan daha büyük olmadığı düşüncesinin yerleşmesinde önemli bir örnek oluşturdu. Nelson Mandela da farklı koşullarda benzer bir örnek verdi. Muazzam kişisel itibarı ve tarihsel ağırlığına karşın Güney Afrika Cumhurbaşkanlığından bir dönem sonunda ayrıldı.

Bu iki örnekte ortak olan şey şudur: Önderin büyüklüğü, makamı bırakmamakta değil, makamın kendisinden sonra da yaşayabileceğini kabul etmekte ortaya çıkmıştır.

Tehlikenin ikinci aşaması: yakın çevre

Kişiselleşmenin ikinci aşaması tepe yöneticisinin çevresinde giderek daralan bir güven halkasının oluşmasıdır.

Başlangıçta yönetici doğal olarak birlikte rahat çalışabileceği insanları seçer. Bunda yanlış bir şey yoktur. Ancak zaman içinde ölçüt liyakatten sadakate dönüşebilir. Yöneticiye itiraz edenler “uyumsuz”, eleştirenler “kuruma zarar veren”, farklı düşünenler ise “karşı taraf” olarak görülmeye başlanır.

Böylece iki ayrı örgüt ortaya çıkar:

Resmi kurum ve fiili yönetici çevresi.

Kağıt üzerinde yönetim kurulları, denetim kurulları, komisyonlar ve tüzükler vardır; fakat gerçek kararlar giderek küçük bir çevrede alınır. Kurumsal organlar karar üreten yapılardan, önceden verilmiş kararları onaylayan yapılara dönüşür.

Bu noktadan sonra kötü haber yukarı çıkmaz. Yönetici görmek istediği gerçekliği görmeye başlar.

Kurumun çürümesi çoğu kez yolsuzlukla değil, itirazın ortadan kalkmasıyla başlar.

Kurumun amacıyla yöneticinin amacı birbirinden ayrıldığında

Daha tehlikeli aşama, yöneticinin kişisel hedefleriyle kurumun hedeflerinin birbirinden ayrılmasıdır.

Tepe yöneticisinin doğal olarak başka ilgi alanları, mesleki ilişkileri, sosyal çevresi ve geleceğe ilişkin planları olabilir. Sorun bunların varlığı değildir. Sorun, kurumun olanaklarının bu hedeflere hizmet etmeye başlamasıdır.

Kurumun itibarı yöneticinin itibarına, kurumun iletişim kanalları yöneticinin görünürlüğüne, kurumun ilişkileri yöneticinin ilişki ağına hizmet etmeye başlıyorsa artık amaç ile araç yer değiştirmiş demektir.

Daha da önemlisi, yönetici bulunduğu makamı başka bir göreve ulaşmak için basamak olarak görmeye başlayabilir.

Böyle durumlarda alınan kararların ardındaki soru değişir. Eskiden,

“Bu karar kurum için doğru mudur?” diye sorulurken zamanla,

“Bu karar yöneticinin gelecekteki konumunu güçlendirir mi?” sorusu önem kazanmaya başlar.

Kurum dışarıdan hala güçlü görünebilir. Toplantılar yapılır, bildiriler yayımlanır, törenler düzenlenir. Fakat içeride kurumsal amaç sessizce kişisel amaçla yer değiştiriyordur.

Tarihin çarpıcı örneklerinden biri

1848'de Fransa'da Louis-Napoléon Bonaparte seçimle Cumhurbaşkanı oldu. Anayasa yeniden seçilmesine izin vermeyince sistemi terk etmek yerine sistemi kendi politik geleceğine uyarlamayı seçti. 1851'de darbe yaptı; ertesi yıl Cumhuriyet sona erdi ve kendisi III. Napolyon adıyla imparator oldu.

Bu örnek, seçilmiş olmakla kurumsal davranmak arasındaki farkı son derece açık gösterir.

Bir makam, daha büyük bir kişisel hedefe ulaşmak için araç olarak görülmeye başladığında kurumun varlık amacı ikinci plana itilebilir.

Elbette her kişiselleşme böylesine dramatik sonuçlanmaz. Bir dernekte sonuç birkaç yüz üyenin uzaklaşması olabilir; bir şirkette yatırımcı güveninin kaybolması, bir üniversitede akademik niteliğin gerilemesi, bir politik kurumda ise denetim mekanizmalarının işlemez hale gelmesiyle sonuçlanabilir. Ölçek farklıdır ama mekanizma benzerdir.

FIFA örneği: Krizden sonra kuralları güçlendirmek

Uluslararası kuruluşlar da aynı tehlikeden bağışık değildir. FIFA'nın yaşadığı büyük yönetim krizlerinden sonra 2016'da getirilen reformlar bu bakımdan öğreticidir. Reform paketinde görev sürelerinin sınırlandırılması, politik karar organlarıyla profesyonel yönetimin ayrılması, bağımsız denetim, uygunluk kontrolleri ve mali akışların daha sıkı gözetimi gibi düzenlemeler yer aldı.

Buradaki ders önemlidir:

İyi kurum, iyi insan bulmaya güvenen kurum değildir. İyi ya da kötü kim gelirse gelsin yetkiyi sınırlandırabilen kurumdur.

Benzer biçimde Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nde Thomas Bach'ın 12 yıllık başkanlığının ardından 2025'te yedi adaylı gizli oylamayla Kirsty Coventry seçildi ve görev resmi bir devir töreniyle devredildi. Coventry sekiz yıllık belirli bir dönem için seçildi.

Buradaki olumlu unsur kişilerden çok sistemdir: makam devam eder, insanlar değişir.

Bir kurumun seçilmiş tepe yöneticisi aylar boyunca görevini fiilen yerine getiremezse kurum ne yapar?

Burada asıl üzerinde durulması gereken, kurumların olağanüstü veya öngörülmemiş durumlara ne kadar hazırlıklı olduğudur.

Bir kurumun tüzüğü, başındaki kişinin uzun süre görev yapamaması durumunda ne olacağını tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık mıdır? Vekalet ve ardıllık mekanizmaları önceden tanımlanmış mıdır? Kurumun yönetim kapasitesi bir kişinin fiilen görev başında bulunmasına ne ölçüde bağlıdır? Yönetici çekildiğinde, istifa ettiğinde, yaşamını yitirdiğinde veya geçici olarak görev yapamadığında sistem kendiliğinden işliyor mu, yoksa yorum farklılıkları ve güç mücadeleleri mi başlıyor?

Bu burum bütün derneklerin, vakıfların, şirketlerin, üniversitelerin, spor kulüplerinin ve politik kurumların kendilerine sormaları gereken temel soru aynıdır:

Kurum, kişilerin varlığıyla mı ayakta duruyor; yoksa kişiler değişse bile işleyebilecek kuralları ve mekanizmaları var mı?

Kurumsallaşmanın gerçek sınavı çoğu zaman olağan dönemlerde değil, tam da böyle beklenmedik durumlarda ortaya çıkar.

Kurumun çürümeye başladığını nasıl anlarız?

Bir kurumda şu gelişmeler birlikte görülmeye başlanıyorsa tehlike büyüyor demektir:

  1. Kurumun adıyla yöneticinin adı birbirinden ayrılmaz hale geliyorsa;
  2. Yönetici çevresindeki kadrolar liyakatten çok kişisel sadakat temelinde oluşuyorsa;
  3. Kurullarda gerçek tartışma azalıyor, kararlar önceden hazırlanmış biçimde onaylanıyorsa;
  4. Eleştiri kuruma katkı değil, yöneticiye karşı çıkış olarak algılanıyorsa;
  5. Kurumun iletişim olanakları giderek yöneticinin kişisel görünürlüğüne hizmet ediyorsa;
  6. Kurum dışındaki ilişkiler ile kurumsal ilişkiler birbirine karışıyorsa;
  7. Yöneticinin gelecekteki kişisel hedefleri kurumun kararlarını etkilemeye başlıyorsa;
  8. Ve nihayet yönetici ayrıldığında “Şimdi ne olacak?” sorusuna kurumun açık bir yanıtı yoksa.

Sonuncusu belki de en önemli sınavdır.

Kurumun gerçek sınavı ardıllıktır

İyi yönetici ardında kendisine bağımlı bir örgüt bırakmaz.

Kendisinden sonra da işleyebilen bir kurum bırakır.

İyi kurumlarda yöneticiler değişir, kurallar devam eder. Kötü kurumlarda ise yönetici değiştiğinde bütün dengeler yeniden kurulur; kadrolar değişir, öncelikler değişir, dostlar ve düşmanlar değişir, dahası kurumun geçmişi yeniden anlatılmaya başlanır.

Bu nedenle kurumsallaşmanın belki de en basit ölçüsü şu sorudur:

Bugünkü tepe yöneticisi yarın hiçbir açıklama yapmadan görevden ayrılsa kurum çalışmalarına normal biçimde devam edebilir mi?

Yanıt evetse ortada bir kurum vardır.

Yanıt hayırsa ortada güçlü bir kurumdan çok, bir kişinin çevresinde kurulmuş bir örgüt bulunuyordur.

Kurumları insanlar kurar, insanlar yönetir ve insanlar geliştirir. Dolayısıyla insan unsurunu ortadan kaldırmak ne mümkündür ne de doğrudur. Fakat yüz yıllarca yaşaması istenen bir kurum, üç-beş yıl için seçilen bir yöneticinin kişiliğine bağlanamaz.

Kurum yöneticiden büyüktür. Makam, makamı işgal eden kişiden daha uzun ömürlü olmalıdır.

Belki de kurumsallaşmanın en yalın tanımı budur:

Gerçek kurum, başındaki güçlü insan sayesinde ayakta kalan değil, o güçlü insan gittikten sonra da ayakta kalabilendir.