CUMHURİYETE GİDEN YOL
Osman Karadağ
ORCID ID: 0009-007-6818-0369
14 Ekim 2026
Cumhuriyet denildiğinde çoğu kişinin aklına 29 Ekim 1923
gelir. Kuşkusuz bu tarih önemlidir. Ancak Cumhuriyet o gün birdenbire ortaya
çıkmış bir yönetim biçimi değildir. Cumhuriyete giden yol, Osmanlı
İmparatorluğu'nun Avrupa karşısında gerilemeye başladığını anlamasından, yeni
kurumlar kurmaya çalışmasından, hukuk ve eğitim düzeninde değişikliklere
gitmesinden, meşrutiyet deneyimlerinden, Türk ulusal kimliğinin gelişmesinden,
imparatorluğun çöküşünden ve Kurtuluş Savaşı'ndan geçerek oluşmuştur. Bu
nedenle Cumhuriyetin tarihini yalnızca 1919-1923 yılları arasına sıkıştırmak,
onu hazırlayan yaklaşık iki yüz yıllık düşünsel ve kurumsal değişimi görmezden
gelmek olur.
Cumhuriyetin anlamını yalnız devletin yönetim biçiminin
değişmesinde aramak da yeterli değildir. Asıl değişiklik insanın devlet
karşısındaki konumunda olmuştur. Hanedanın uyruğu olan insanın yurttaşa, dinsel
topluluğun bireyinin ulusun eşit bireyine dönüşmesi; yönetme yetkisinin
hükümdardan ulusa geçmesi; hukukun dinsel kurallardan giderek ayrılması;
eğitim, bilim ve kamu yaşamında aklın öne çıkması bu dönüşümün temel
öğeleridir. Cumhuriyet bu nedenle yalnızca bir devlet biçimi değil, Türk
toplumunun Ortaçağ kurumlarından çağdaş topluma geçme girişimidir.
Ben Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde
Aydınlanmayı yalnız 17. ve 18. yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkmış bir düşünce
akımı olarak değil, insanlığın çok daha eski dönemlerinden başlayan uzun bir
süreç olarak ele aldım. Yazının Sümer Ülkesi'nde gelişmesi, İyonya'da doğa
olaylarının doğaüstü güçler yerine akılla açıklanmaya çalışılması, Avrupa'da
bilimsel düşüncenin, bireyin ve laik devlet anlayışının gelişmesi aynı uzun
zincirin değişik halkalarıdır. Aydınlanmanın temel amacı da akılcı, özgür ve
laik bir insanlık kültürüdür. Türk Cumhuriyeti'ni bu uzun süreçten ayrı
düşünmek doğru olmaz. Cumhuriyet, Türk toplumunun çağdaş uygarlığın oluşturduğu
kurumlarla daha köklü biçimde buluşma girişimidir.
Osmanlı'nın Karşılaştığı Sorun
Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa karşısındaki üstünlüğü
16. yüzyılın sonlarından başlayarak aşınmaya başlamıştı. Bu değişiklik bir
günde ortaya çıkmadı. Avrupa'da bilim, teknoloji, ticaret, maliye, devlet
örgütlenmesi ve savaş araçları birlikte değişirken Osmanlı kurumları aynı hızla
dönüşemedi. Avrupa devletleri daha etkili vergi sistemleri kuruyor, yeni üretim
yöntemleri geliştiriyor, denizaşırı ticaretten kaynak sağlıyor ve bilimsel
gelişmeleri askeri teknolojiye uyguluyordu. Osmanlı ise uzun süre karşılaştığı
sorunu kendi düzeninin temel özelliklerini sorgulamadan çözmeye çalıştı.
1699 Karlofça Antlaşması bu bakımdan önemli bir dönüm
noktasıdır. Osmanlı İmparatorluğu ilk kez Avrupa güçleri karşısında geniş
ölçüde toprak kaybetmiş, yöneticiler Batı'daki değişimi daha dikkatle incelemek
zorunda kalmışlardı. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde Türk
Aydınlanmasının köklerini Karlofça sonrasındaki bu sorgulama dönemine kadar
götürmemin nedeni budur. Karlofça'dan sonra artık yalnız “Nerede hata yaptık?”
sorusu değil, giderek “Avrupa neyi farklı yapıyor?” sorusu sorulmaya başlandı.
Ancak Osmanlı'nın karşılaştığı sorun yalnız askeri
değildi. Avrupa'nın savaş alanındaki üstünlüğünün gerisinde bilimsel düşünce,
üretim gücü, sermaye birikimi, yeni hukuk anlayışı, daha etkili bürokrasi ve
giderek genişleyen eğitim kurumları bulunuyordu. Osmanlı yönetimi başlangıçta
bunların tümünü bir bütün olarak göremedi. Topu, tüfeği, askeri eğitimi almak
daha kolaydı; bunları ortaya çıkaran düşünce ortamını, eleştiri kültürünü ve
kurumları benimsemek çok daha zordu.
Bu ayrım önemlidir. Bir toplum başka bir toplumun
teknolojisini satın alabilir; ancak bilimsel düşünceyi satın alamaz. Fabrika
kurulabilir; ama onu sürekli yenileyecek araştırma geleneği birkaç kararnameyle
oluşturulamaz. Okul açılabilir; fakat soru sormayan bir eğitim düzeninde özgür
düşünce gelişmez. Osmanlı çağdaşlaşmasının temel güçlüğü de burada ortaya
çıkmıştır.
Kitabımda Osmanlı'nın sanayi uygarlığına geçememesini
yalnız ekonomik bir sorun olarak değil, aynı zamanda bir düşünce sorunu olarak
değerlendirdim. Matematiksel doğa bilimi, teknik uygulanabilirlik ve sermaye
birikimi Avrupa'da birbirini beslerken Osmanlı toplumunda bu üç öğe aynı
bütünlük içinde gelişemedi. Avrupa'nın teknoloji boyutu alınmaya çalışıldı,
ancak onu doğuran bilimsel ve kurumsal çevre yeterince oluşmadı.

Görsel 1: Osmanlı'dan Cumhuriyete Çağdaşlaşma Çizgisi
Batıya Bakışın Değişmesi
1718 Pasarofça Antlaşması sonrasında başlayan ve sonradan
Lale Devri adı verilen dönem, Batıya bakışta önemli bir değişikliğin
belirtisiydi. Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Paris'e gönderilmesi, matbaanın
kurulması ve Avrupa'daki yaşam biçiminin merak edilmeye başlanması Osmanlı
seçkinlerinin yalnız askeri teknolojiyi değil, Avrupa toplumunun bazı
kurumlarını da incelemeye başladığını gösteriyordu. Bununla birlikte bu
girişimler toplumun temel yapısına yayılmadı ve Patrona Halil ayaklanmasıyla
dönem sona erdi.
III. Selim'in Nizam-ı Cedid girişimleri daha kapsamlıydı.
Yeni bir ordu kurulmaya çalışıldı, Avrupa başkentlerinde sürekli elçilikler
açıldı. Böylece Osmanlı bürokrasisi Avrupa'yı daha düzenli izleme olanağı
buldu. Ancak III. Selim'in girişimleri de geleneksel çıkar kümelerinin
direnciyle karşılaştı ve padişah yaşamını yitirdi.
II. Mahmut döneminde değişim daha sert yöntemlerle
sürdürüldü. Yeniçeri Ocağı 1826'da kaldırıldı, merkezi yönetim güçlendirildi,
yeni bakanlıklar ve okullar oluşturuldu. Mühendishane, Tıbbiye ve Harbiye
yalnız teknik bilgi veren kurumlar değildi. Bu okullarda yetişen yeni kuşak,
Avrupa'daki düşünce akımlarıyla karşılaşmaya başladı. Özellikle Tıbbiye zamanla
özgür düşüncenin geliştiği ortamlardan biri oldu. Türkler-Farslar-Araplarda
da bu okulların, özellikle Tıbbiye'nin, Batı Aydınlanması düşüncesinin Osmanlı
toplumuna girmesinde oynadığı role dikkat çektim.
Burada Osmanlı çağdaşlaşmasının önemli bir çelişkisi
ortaya çıktı. Devlet, kendisini kurtarmak amacıyla yeni kurumlar kuruyor, bu
kurumlarda yetişen insanlar ise giderek devletin eski düzenini sorgulamaya
başlıyordu. Başka bir deyişle, mutlak yönetimin kurduğu modern okullar zamanla
mutlak yönetimi eleştirecek aydınları yetiştirdi. Tanzimat ve sonrasındaki politik
düşüncenin gelişmesini bu çelişkiden ayrı değerlendirmek güçtür.
Tanzimat: Devleti Kurtarmaktan İnsanı Korumaya
1839 Tanzimat Fermanı Osmanlı çağdaşlaşmasında yeni bir
aşamayı temsil eder. Daha önceki yenilikler büyük ölçüde ordu ve devlet
örgütlenmesi üzerinde yoğunlaşmışken Tanzimat insanın devlet karşısındaki
güvenliğini de konu edinmeye başladı. Can, mal ve namus güvenliği, vergilerin
kurala bağlanması, askerlik düzeninin belirlenmesi gibi ilkeler padişahın
yetkisinin en azından kuramsal olarak bazı kurallarla sınırlandırılmasına doğru
bir adımdı.
1856 Islahat Fermanı ise özellikle Müslümanlarla Müslüman
olmayanlar arasındaki hukuki ayrımları azaltmayı amaçladı. Bu düzenlemelerin
Avrupa devletlerinin baskısından bağımsız olmadığı açıktır. Bununla birlikte
dış baskının bulunması, ortaya çıkan dönüşümün tarihsel önemini ortadan
kaldırmaz. Osmanlı toplumu ilk kez hukuki eşitlik, bireyin güvenliği ve
devletin kurallarla sınırlandırılması gibi kavramları daha açık biçimde
tartışmaya başladı.
Tanzimat'ın temel sorunu ikili bir düzen yaratmasıydı.
Bir yanda şeri hukuk, medrese ve geleneksel kurumlar; öte yanda yeni
mahkemeler, Avrupa'dan alınan yasalar ve yeni okullar bulunuyordu. Mecelle bu
ikiliğin ilginç örneklerinden biridir. Hanefi fıkhını sistemleştirmeye
çalışırken düzenleniş biçiminde Batı hukukunun etkilerini taşıyordu. Ticaret,
ceza ve kamu hukuku alanlarında Avrupa örneklerine dayanan yeni düzenlemeler
geliştikçe din ve devlet işlerinin alanları fiilen birbirinden ayrılmaya
başladı. Türkler-Farslar-Araplarda Tanzimat'la başlayan bu gelişmenin
laikliğe doğru bir yön taşıdığını, ancak aynı zamanda hukukta ve eğitimde
ikiliği büyüttüğünü belirttim.
Cumhuriyet dönemindeki laiklik bu nedenle gökten inmiş
bir düşünce değildir. Kökleri Osmanlı'nın kendi kurumlarının yetersizliğini
görmesiyle başlayan uzun değişim sürecinde bulunur. Cumhuriyetin farkı, daha
önce yan yana yaşayan eski ve yeni kurumlar arasındaki ikiliği büyük ölçüde
ortadan kaldırmaya çalışmasıdır.
Meşrutiyet: Hükümdarın Yetkisini Sınırlama Arayışı
Tanzimat kuşağından sonra Yeni Osmanlılar adı verilen
aydınlar anayasal yönetim düşüncesini geliştirdiler. Namık Kemal, Şinasi, Ziya
Paşa ve arkadaşları özgürlük, vatan ve temsil gibi kavramları Osmanlı politik
düşüncesinin gündemine taşıdılar. 1876 Kanun-ı Esasi'nin kabul edilmesi ve
Meclis-i Mebusan'ın açılması bunun sonucuydu.
I. Meşrutiyet uzun ömürlü olmadı. II. Abdülhamit,
1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Meclisi kapatarak yaklaşık otuz yıl
sürecek kişisel yönetim dönemini başlattı. Ancak anayasal yönetim düşüncesi
artık bütünüyle ortadan kaldırılamayacak kadar toplum ve devlet hayatına
girmişti.
Üstelik Abdülhamit döneminde modern okulların sayısı
arttı, demiryolları ve haberleşme ağı genişledi, bürokrasi büyüdü. Bu
gelişmelerin önemli nedenlerinden biri, Batılı kurumların ve Osmanlı ülkesinde
faaliyet gösteren Batılı şirketlerin ihtiyaç duyduğu eğitimli ve nitelikli
insan gücünü yetiştirme zorunluluğuydu. Böylece ortaya çelişkili bir durum
çıktı: Yönetim siyasal özgürlükleri sınırlandırırken, devletin açtığı modern
okullar aynı zamanda yeni düşüncelere açık bir aydın ve subay kuşağı yetiştiriyordu.
1908 II. Meşrutiyet bu birikimin sonucuydu. Meclis
yeniden açıldı, politik partiler, gazeteler ve dernekler çoğaldı. Osmanlıcılık,
İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık gibi düşünce akımları imparatorluğun
geleceğine ilişkin değişik yanıtlar sunuyordu. Osmanlıcılık tüm uyrukları ortak
bir Osmanlı yurttaşlığı içinde birleştirmeyi, İslamcılık Müslüman toplulukları
halifelik çevresinde tutmayı, Türkçülük giderek Türk ulusal kimliğini öne
çıkarmayı, Batıcılık ise Avrupa uygarlığının kurumlarını daha köklü biçimde
benimsemeyi savunuyordu.
Bu düşüncelerin hiçbiri başlangıçta kesin sınırlarla
birbirinden ayrılmış, tek biçimli ideolojiler değildi. Aynı kişi, yaşamının
farklı dönemlerinde bunların birkaçından birden etkilenebiliyor, koşullara göre
görüşlerini değiştirebiliyordu. Bu nedenle 20. yüzyılın başındaki politik
düşünceleri bugünün yerleşmiş ideolojik kalıplarıyla değerlendirmek
anakronizme, yani geçmişteki kişi ve düşünceleri kendi dönemlerinin koşulları
yerine daha sonraki dönemlerin kavram ve ölçütleriyle yorumlama hatasına yol
açabilir. İmparatorluk dağılma sürecindeyken aydınların temel kaygısı, bugünkü
anlamda belirli bir ideolojik kimlik oluşturmak değil, çok daha acil bir soruya
yanıt bulmaktı: Çok uluslu bir imparatorluk nasıl ayakta tutulabilirdi?
Türk Ulusal Kimliğinin Geç Gelişmesi
Fransız Devrimi’nden sonra güçlenen ulusçuluk düşüncesi
Avrupa’dan Osmanlı İmparatorluğu’na da yayıldı. Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar ve
daha sonraki dönemde Araplar ile başka topluluklar, ulusal kimliklerini politik
bağımsızlık talepleriyle birleştirmeye başladılar. Türkler ise imparatorluğun
yönetiminde başlıca unsur olmalarına karşın, Türk kimliğini ayrı bir siyasal
programa dönüştürmekte daha geç davrandılar. Bunun önemli nedenlerinden biri,
kendilerini yalnızca belirli bir ulusun temsilcisi olarak değil, imparatorluğun
bütünlüğünü korumaktan sorumlu yönetici unsur olarak görmeleriydi.
Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde
de vurguladığım gibi, Türk ulusçuluğu imparatorluğun çözülmesinin son
aşamasında belirginleşti. Bu nedenle hem savunmacı hem kurucu bir nitelik
taşıdı. Rusya'daki Türk aydınlarının dil
ve ulusal kimlik üzerine çalışmaları, Avrupa Türkolojisinin eski Türk tarihi ve
dili üzerine araştırmaları, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp ve
başka düşünürlerin çalışmaları bu süreci hızlandırdı.
Balkan Savaşları önemli bir kırılmaydı. Osmanlı
İmparatorluğu çok kısa bir süre içinde Rumeli'deki topraklarının büyük bölümünü
yitirdi. Yüz binlerce Müslüman Anadolu'ya göç etmek zorunda kaldı. Osmanlıcılık
düşüncesinin politik dayanakları büyük ölçüde çöktü. Türk ulusal kimliği artık
yalnız kültürel bir tartışma olmaktan çıkarak devletin geleceğiyle ilgili temel
sorunlardan biri durumuna geldi.

Görsel 2: İmparatorluktan Ulus Devlete Düşünsel Geçiş
İmparatorluğun Sonu
Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu için son aşama
oldu. İttihat ve Terakki yönetiminin Almanya yanında savaşa girmesi
imparatorluğu birçok cephede çok ağır bir savaşın içine soktu. Çanakkale'de
önemli bir başarı sağlandı; ancak Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Hicaz
cephelerinde büyük kayıplar verildi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes
Antlaşması sonrasında Osmanlı orduları dağıtılmaya, stratejik bölgeler işgal
edilmeye başlandı.
İstanbul'un ve Anadolu'nun birçok bölgesinin işgal
edilmesi, İzmir'e Yunan ordusunun çıkması ve Sevr Antlaşması ile Anadolu'nun
paylaşılmak istenmesi artık “Osmanlı İmparatorluğu nasıl kurtulur?” sorusunu
anlamını yitirecek noktaya getirdi. Yeni soru “Türklerin politik varlığı nasıl
sürdürülebilir?” biçimini aldı.
Bu değişiklik Cumhuriyete giden yolun en önemli
aşamalarından biridir. Çünkü imparatorluğu kurtarma düşüncesi yerini ulusun
kendi geleceğini belirleme düşüncesine bırakmıştır.
Milli Mücadele: Egemenliğin Kaynağının Değişmesi
19 Mayıs 1919 bu nedenle yalnız Mustafa Kemal Paşa'nın
Samsun'a çıktığı tarih değildir. Osmanlı yönetiminden bağımsız bir ulusal
iradenin örgütlenmeye başlamasının simgesidir. Amasya Genelgesi'nin “Milletin
istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi bu değişikliğin
özünü anlatır. Bu cümlede hükümdar yoktur, halife yoktur; kurtarıcı güç olarak
ulusun kendisi vardır.
Erzurum ve Sivas kongrelerinde ulusal direnişin ilkeleri
geliştirildi. Misak-ı Milli ile gelecekteki devletin toprak temeli belirlenmeye
çalışıldı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında ulusal
egemenlik düşüncesi artık bir politik kurum kazanmıştı.
Bu nedenle Cumhuriyet tarihini yalnız 29 Ekim'den
başlatmak eksik olur. Egemenliğin kaynağındaki temel değişim 23 Nisan 1920'de
kurumsallaşmaya başlamıştır. 1921 Anayasası'nın “Egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir” ilkesi bunun açık ifadesidir.
Kurtuluş Savaşı askeri bir mücadeleydi; ancak yalnız
askeri bir mücadele değildi. Aynı zamanda hangi politik gücün meşru olduğu
üzerine verilen bir mücadeleydi. İstanbul'daki hükümet meşruiyetini padişahtan
alıyordu, Ankara'daki Meclis ise ulustan. Savaşın sonunda yalnız işgal orduları
yenilmedi; egemenliğin kaynağına ilişkin iki ayrı anlayıştan biri de tarih sahnesinden
çekildi.
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması bu değişikliğin
doğal sonucuydu. Lozan Antlaşması ile yeni devletin bağımsızlığı uluslararası
alanda kabul edildi. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildiğinde aslında üç
yıldır gelişen ulusal egemenlik düzenine adı konulmuş oldu.
Bu nedenle 23 Nisan ile 29 Ekim birbirinin rakibi değil,
aynı sürecin iki aşamasıdır. 23 Nisan egemenliğin ulusa geçişinin, 29 Ekim ise
bu egemenliğin Cumhuriyet yönetimi biçiminde düzenlenmesinin simgesidir.
Cumhuriyet Neyi Değiştirdi?
Cumhuriyetin önemini değerlendirebilmek için yalnız hangi
yasaların çıkarıldığına değil, insanın devlet ve toplum karşısındaki konumunun
nasıl değiştiğine bakmak gerekir.
Osmanlı İmparatorluğu bir hanedan devletiydi. Egemenlik
Osmanoğulları ailesinin hakkı kabul ediliyordu. Cumhuriyet bunu ortadan
kaldırdı. Artık devlet belirli bir ailenin değil, ulusun devletiydi. Bu
değişiklik uygulamada bir günde tüm sonuçlarını doğurmadı; hiçbir büyük toplumsal
dönüşüm de böyle gerçekleşmez. Ancak devletin meşruiyet temeli değişmişti.
Türkler-Farslar-Araplarda Türkiye
Cumhuriyeti'ni Türklerin çağdaş dönemdeki en önemli politik dönüşümü olarak
değerlendirmemin nedeni budur. Atatürk'ün en önemli mirası belirli bir kurum ya
da tek bir yasa değil, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin kendisidir.
Kuldan Yurttaşa
Osmanlı toplumundaki “kul” sözcüğü her Osmanlı uyruğunun
günlük yaşamda aynı hukuki konumda olduğu anlamına gelmez; tarihsel dönemlere
göre farklı kullanımları vardır. Bununla birlikte modern yurttaşlık kavramıyla
Osmanlı'nın hanedan egemenliğine dayalı uyrukluk düzeni arasında temel bir fark
bulunur. Modern yurttaş yalnız devletin yönetilen bireyi değil, kuramsal olarak
egemenliğin ortaklarından biridir.
Cumhuriyetin en önemli kazanımı bu değişikliktir.
Yurttaşın devlete vergi vermesi, askerlik yapması ve
yasalara uyması beklenir; ancak buna karşılık devletin de yurttaşın haklarını
koruması gerekir. Cumhuriyet düşüncesinin özü karşılıklı sorumluluktur. Devlet
yurttaş için vardır; yurttaş da devletin geleceğinden sorumludur.
Ümmetten Ulusa
Osmanlı toplumu büyük ölçüde dinsel topluluklar
çevresinde örgütlenmişti. Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni ve Yahudi
topluluklarının hukuki konumları aynı değildi. Cumhuriyetin ulus-devlet
anlayışı bunun yerine aynı devletin yurttaşlarının ortak hukuka bağlı olması
ilkesini getirdi.
Burada “ulus” kavramının etnik soy birliği ile
karıştırılmaması gerekir. Çağdaş devlet açısından belirleyici olan yurttaşlık
bağıdır. Bir toplumda değişik kökenlerden, inançlardan ve yaşam biçimlerinden
insanlar bulunabilir. Cumhuriyetin sağlam temeli, bunların tümünü hukuk önünde
eşit yurttaş olarak görebilmesidir.
Ulusalcılığın etnik üstünlüğe dönüşmesi Cumhuriyetin eşit
yurttaşlık düşüncesini zedeler. Aynı biçimde dinsel kimliğin yurttaşlığın önüne
geçirilmesi de ulus-devletin ortak hukuk temelini aşındırır.
Laiklik: Cumhuriyetin Temel Güvencesi
Laiklik Türkiye'de en çok tartışılan, buna karşılık çoğu
kez en yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Laiklik dine karşı olmak
değildir. Devletin belirli bir din veya mezhep adına yönetilmemesidir. Bu
nedenle laiklik inançsızların değil, inananların da güvencesidir.
Devlet bir mezhebi doğru kabul ederse diğer mezhepler
eşitliğini yitirir. Bir dini doğru kabul ederse başka dinlere inananlar ikinci
konuma düşer. Devlet dinsel inancı hukuk ölçütü yaparsa inanmayan yurttaşların
eşitliği ortadan kalkar. Laiklik bu nedenle yalnız devlet ile din kurumlarının
ayrılması değil, aynı zamanda yurttaşların inançlarından bağımsız olarak
eşitliğinin koşuludur.
3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf
Vekaleti'nin kapatılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabulü aynı dönüşümün
değişik parçalarıydı. Cumhuriyet daha sonra hukuk alanındaki ikiliği de
kaldırdı. 1926 Türk Medeni Kanunu ile aile ilişkileri dinsel hukuktan çıkarılıp
çağdaş medeni hukuk içine alındı.
Bu gelişmelerin Osmanlı dönemindeki yenileşmeden tümüyle
kopuk olduğunu düşünmek yanlıştır. II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinden beri
ulemanın devlet yönetimindeki alanı daralıyor, yeni hukuk ve eğitim kurumları
gelişiyordu. Cumhuriyet bu uzun sürecin ikili yapısını sona erdirmeye çalıştı. Türkler-Farslar-Araplarda
Tanzimat'tan sonra modern bürokrasinin, yeni mahkemelerin ve kamu eğitim
sisteminin gelişmesinin dini kurumların yetki alanını giderek daralttığına
değindim.
Kadının Yurttaş Olması
Cumhuriyetin çağdaşlaşma girişiminin başarısını
değerlendirmek için kadının toplumdaki yerine bakmak yeterlidir. Bir toplum
nüfusunun yarısını eğitim, çalışma ve politika yaşamının dışında tutuyorsa
çağdaş olduğunu ileri süremez.
1926 Medeni Kanunu aile hukukunda önemli bir dönüşüm
yarattı. Resmi nikah temel kabul edildi, çok eşlilik yasaklandı, boşanma hukuki
kurallara bağlandı. Kadınların eğitim ve çalışma yaşamına katılımı arttı.
1930'da belediye seçimlerinde, 1933'te köy yönetiminde, 1934'te milletvekili
seçimlerinde seçme ve seçilme hakları tanındı.
Bu kazanımların tüm toplum kesimlerinde aynı hızla yaşama
geçtiği söylenemez. Özellikle kırsal bölgelerde geleneksel yapı uzun süre
etkisini sürdürdü. Bugün bile kadın-erkek eşitliğinin tam olarak
gerçekleştiğini ileri sürmek güçtür. Ancak Cumhuriyetin getirdiği hukuk düzeni
toplumsal değişimin yönünü açık biçimde belirledi.
Burada önemli olan yalnız kadına belirli hakların
“verilmesi” değildir. Kadın yurttaşın devlet ve toplum içinde erkekle eşit bir
özne olarak kabul edilmesidir. Cumhuriyetin en kalıcı toplumsal dayanaklarından
biri de budur.

Görsel 3. Tebaadan Yurttaşa
Eğitim Devrimi
Cumhuriyet yöneticileri politik devrimin eğitim
değişmeden kalıcı olamayacağını görmüşlerdi. Osmanlı döneminde medreseler,
mahalle mektepleri, yabancı okullar, azınlık okulları ve modern devlet okulları
yan yana bulunuyordu. Bunların eğitim anlayışları, programları ve dünya
görüşleri birbirinden farklıydı.
3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu yalnız
okulları Milli Eğitim Bakanlığına bağlayan yönetsel bir düzenleme değildi.
Eğitimin ortak yurttaşlık ve bilimsel düşünce çevresinde birleştirilmesini
amaçlıyordu. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde Atatürk'ün eğitim
anlayışının yalnız yeni okul açmak değil, eğitimin içeriğini, ruhunu ve
örgütünü değiştirmek anlamına geldiğini vurguladım.
Harf Devrimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Latin
kökenli Türk alfabesinin kabulü, zaman zaman geçmişle bağın bilinçli olarak
koparılması şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu değerlendirme, Osmanlı
toplumundaki okuryazarlık düzeyinin zaten çok düşük olduğu gerçeğini gözden
kaçırabilir. Geçmişte üretilmiş yazılı birikime doğrudan erişebilen kesim
toplumun oldukça sınırlı bir bölümünü oluşturuyordu. Bu nedenle alfabe
değişikliğinin yarattığı kültürel kopuşu, toplumun bütünü açısından olduğundan
daha büyük göstermek yanıltıcı olabilir.
Ayrıca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılabilecek çağdaş
bilimsel ve teknolojik birikimin de sınırlı olduğu dikkate alınmalıdır.
Cumhuriyet yöneticilerinin öncelikli amacı, eski yazı düzenini korumaktan çok
okuma ve yazmayı kolaylaştırmak, eğitimi yaygınlaştırmak ve toplumu çağdaş
bilgi dünyasına daha hızlı biçimde bağlamaktı. Millet Mektepleri de yeni
alfabeyi geniş halk kesimlerine öğretmek ve okuryazarlığı artırmak amacıyla bu
politikanın önemli araçlarından biri oldu.
Cumhuriyetin eğitim politikası kusursuz değildi. Sonraki
dönemlerde eğitim sık sık politik çekişmelerin aracı durumuna geldi. Buna
karşın Cumhuriyetin getirdiği temel ilke önemini korur: toplumun geleceği
dogmaya değil bilgiye, eleştirel düşünceye ve bilime dayanmalıdır.
Hukukun Birliği
Çağdaş yurttaşlık hukuk önünde eşitlik olmadan yaşayamaz.
Osmanlı'nın son döneminde değişik hukuk sistemleri yan yana bulunuyordu.
Cumhuriyet bu çoklu yapıyı ortak hukuk çevresinde birleştirmeye yöneldi.
Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve ticaret yasaları yalnız
yabancı ülkelerden alınmış teknik metinler değildir. Onların asıl önemi hukuk
anlayışını değiştirmeleridir. Devletin yurttaşa uygulayacağı kuralların dinsel
kimliğe göre değişmemesi, kadın ve erkeğin aynı hukuk düzeni içinde
değerlendirilmesi ve medeni ilişkilerin laik hukukla düzenlenmesi yeni toplumun
temeliydi.
Hukuk devleti yalnız iyi yasa çıkarmakla oluşmaz. Yasanın
herkese eşit uygulanması gerekir. Yöneticiye başka, sıradan yurttaşa başka;
iktidardakine başka, muhalife başka hukuk uygulanıyorsa yasalar ne kadar çağdaş
görünürse görünsün hukuk devleti oluşmaz. Cumhuriyetin günümüzde karşılaştığı
önemli sorunlardan biri de budur.
Bilim ve Akıl
Cumhuriyet devrimlerini kıyafet, alfabe ya da takvim
değişikliğine indirgemek onların düşünsel temelini gözden kaçırır. Bu
düzenlemelerin gerisindeki asıl amaç toplumun zaman, hukuk, eğitim ve kamu
yaşamını çağdaş dünyanın ölçüleriyle uyumlu duruma getirmekti.
Atatürk'ün çağdaşlaşma anlayışını önceki Osmanlı
yenileşme çabalarından ayıran temel özellik, değişimi tek tek kurumlarda değil
bir bütün olarak ele almasıydı. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde
bu farkı, iki yüzyıl boyunca yarım kalmış reform zincirinin yerine daha tutarlı
bir dönüşüm anlayışının geçmesi biçiminde değerlendirdim.
Aydınlanmanın özü de budur: geçmişten gelen her şeyi yok
etmek değil, geçmişi aklın eleştirisinden geçirmektir. Gelenek yalnız eski
olduğu için doğru değildir; yeni olan da yalnız yeni olduğu için iyi değildir.
Ölçüt insanın yaşamını, özgürlüğünü ve bilgisini geliştirmesidir.
Cumhuriyetin Ekonomik ve Toplumsal Boyutu
Cumhuriyet savaştan çıkmış, nüfusunun önemli bölümü
kırsal bölgelerde yaşayan, sanayisi son derece sınırlı bir ülke devraldı.
Osmanlı'nın son yıllarındaki savaşlar insan gücünü ve ekonomik kaynakları büyük
ölçüde tüketmişti. Yeni devletin bağımsızlığını yalnız politik alanda değil
ekonomik alanda da güçlendirmesi gerekiyordu.
İzmir İktisat Kongresi bunun ilk işaretlerinden biriydi.
Cumhuriyetin ilk yıllarında özel girişim özendirildi, ancak gerekli sermaye
birikiminin yetersizliği nedeniyle 1930'larda devletçilik politikası güç
kazandı. Demiryolları, bankalar, fabrikalar ve kamu işletmeleri oluşturuldu.
Amaç yalnız ekonomik büyüme değildi; ulusal ekonominin dışa bağımlılığını
azaltmaktı.
Bu politikaların tümünün başarılı olduğu söylenemez. Her
dönemde olduğu gibi yanlış yatırımlar, yönetim sorunları ve kaynak
sınırlılıkları vardı. Bununla birlikte Cumhuriyetin ekonomik politikası yeni
devletin politik bağımsızlığını ekonomik olanaklarla destekleme çabasının
parçasıydı.
Çok Partili Düzen: Cumhuriyetin Zor Sınavı
Cumhuriyet tek parti döneminde kuruldu. Bunun tarihsel
koşulları vardı: savaş yeni bitmişti, devlet kurumları oluşturuluyordu, eğitim
düzeyi düşüktü ve toplum büyük dönüşümler geçiriyordu. Ancak Cumhuriyetin
ulusal egemenlik ilkesi uzun süre tek parti yönetimiyle sınırlı kalamazdı.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet
Fırkası deneyimleri kısa sürdü. Çok partili politik yaşam kalıcı olarak 1946
sonrasında başladı ve 1950 seçimleriyle iktidar seçim yoluyla el değiştirdi. Bu
olay Türkiye demokrasi tarihi bakımından önemli bir kazanımdır.
Ancak çok partili yaşam Cumhuriyetin başka bir sorununu
da ortaya çıkardı: oy uğruna ilke aşındırma.
Demokrasi halkın oyuna dayanır. Fakat demokrasiyi yalnız
seçimi kazanmak olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Seçim iktidara gelmenin
aracıdır; hukuk devleti ise iktidarın nasıl kullanılacağını belirler. Çoğunluğu
elde eden bir parti devletin tüm kurumlarını kendi malı gibi görmeye başlarsa
demokrasi seçim yapılmasına indirgenmiş olur.
Türkiye'de politikacıların önemli bir bölümü uzun erimli
toplumsal dönüşüm yerine kısa erimli oy hesabını yeğledi. Dinsel duygular,
bölgesel çıkarlar, ekonomik ayrıcalıklar ve değişik toplumsal kümeler seçim
desteği sağlamak amacıyla kullanıldı. Devlet adamlığı ile politikacılık
arasındaki ayrım burada ortaya çıkar. Politikacı gelecek seçimi, devlet adamı
gelecek kuşakları düşünür.
Cumhuriyetin çağdaşlaşma programının en çok aşındığı
alanlardan biri eğitim oldu. Eğitim politikalarının bilimsel ve uzun erimli
gereksinimler yerine parti hesaplarına göre değiştirilmesi, okul türlerinin ve
programların politik tartışmaların aracına dönüşmesi, Cumhuriyetin ortak
yurttaş yetiştirme amacını zayıflattı. Tarikat ve cemaatlerin politik desteğini
almak amacıyla devletin laiklik ilkesinin esnetilmesi de aynı sorunun başka bir
görünümüdür.
Burada dindar yurttaş ile dini politik araç olarak
kullanan örgütlenmeleri birbirinden ayırmak gerekir. Dindar bir insan
Cumhuriyetin eşit yurttaşıdır. Onun inancı devletin koruması altındadır. Ancak
herhangi bir dini topluluğun devlet içinde ayrı bir güç odağına dönüşmesi laik
hukuk düzeniyle bağdaşmaz. Sorun din değil, dini yetkenin devlet yetkisine
ortak olmaya başlamasıdır.
Ödünlerin Birikimi
Cumhuriyetin aşınması bir günde olmadı. Büyük dönüşümler
gibi gerilemeler de çoğu kez küçük adımların birikimiyle oluşur. Bir okulun
programında yapılan değişiklik önemsiz görülebilir. Bir tarikata verilen
ayrıcalık seçim hesabı olarak açıklanabilir. Bir kamu görevlisinin liyakat
yerine yakınlıkla atanması tek olay sayılabilir. Bir yargı kararındaki çifte
ölçü “özel durum” denilerek geçiştirilebilir. Ancak bunlar yıllar boyunca
biriktiğinde kurumların niteliği değişir.
Kurumlar yasaların yazdığı gibi değil, uygulandığı gibi
yaşar.
Cumhuriyetin temel sorunu da burada ortaya çıkmıştır.
Anayasada “laik”, “demokratik” ve “hukuk devleti” yazması tek başına yeterli
değildir. Eğitim laik değilse, kamu görevlisi liyakat yerine bağlılıkla
seçiliyorsa, hukuk herkese aynı uygulanmıyorsa, üniversite özgürce
düşünemiyorsa ve basın gerçeği araştırmak yerine politik kampların sözcülüğüne
dönüşüyorsa yazılı ilkeler giderek içeriklerini yitirir.
Politikacının Sorumluluğu
Demokraside politikacının oy istemesi doğaldır. Sorun oy
istemek değil, oy almak için devletin temel ilkelerinden ödün vermektir.
Politikacı, toplumdaki önyargıları dönüştürmek yerine
onları kullanarak kolayca destek sağlayabilir. İnsanlara hoşlarına giden
şeyleri söylemek, onları rahatsız edecek gerçekleri söylemekten daha kolaydır.
Bilimsel eğitim uzun yıllar ister; dinsel veya ulusal duyguları harekete
geçirmek birkaç sloganla mümkündür. Ekonomik yapıyı düzeltmek güçtür; geçici
yardımlarla seçmenin desteğini kazanmak daha kolaydır.
Bu nedenle demokrasinin kalitesi yalnız seçim sandığıyla
ölçülemez. Politik partilerin kendi içindeki demokrasi, adayların niteliği,
kurumların bağımsızlığı, basının özgürlüğü, yargının güvenilirliği ve yurttaşın
bilgi düzeyi de önemlidir.
Cumhuriyetin yozlaşmasında değişik dönemlerde değişik politik
partilerin payı olmuştur. Bu sorunu tek bir partiye veya tek bir döneme
yüklemek kolay, ancak eksik olur. Cumhuriyet ilkelerinden ödün verme, değişen
ölçülerde, Türkiye politikasının uzun süreli sorunlarından biridir.
Aydınların Sorumluluğu
Politikacılar eleştirilebilir. Ancak sorun yalnız
politikacılarda aranırsa toplumun ve özellikle aydınların sorumluluğu gözden
kaçar.
Aydın kimdir?
Batı dillerindeki entelektüel kavramını Türkçede
karşılayan “aydın”, yalnız çok kitap okuyan ya da üniversite bitirmiş kişi
değildir. Aydın, yaşadığı toplumun sorunlarını eleştirel akılla
değerlendirebilen, yaygın kanaatlere gerektiğinde karşı çıkabilen, bilgi ile
inancı birbirinden ayırabilen ve düşüncesini iktidara göre değiştirmeyen
kişidir. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde aydın kavramını,
insanın kendisini gelenek ve inançların baskısından kurtararak evreni ve yaşamı
doğal aklıyla açıklamaya çalışan bireyle ilişkilendirdim.
Türkiye'deki aydınların önemli bir bölümü Cumhuriyetin
kazanımlarını doğal ve geri döndürülemez kabul etti. Laikliğin, bilimsel
eğitimin, kadın haklarının ve hukuk devletinin bir kez kazanıldıktan sonra
kendiliğinden yaşayacağını düşündü. Oysa hiçbir toplumsal kazanım kendiliğinden
sonsuza kadar sürmez. Her kuşak onu yeniden anlamak, savunmak ve geliştirmek
zorundadır.
Bir başka sorun Cumhuriyetin düşünsel temellerinin halka
yeterince anlatılamamasıdır. Atatürk'ün resmini duvara asmak kolaydır; onun
neden laikliği savunduğunu, neden bilimsel düşünceyi öne çıkardığını, neden
eğitim birliğine önem verdiğini anlatmak daha zordur. Cumhuriyet törenlere
indirgendikçe düşünsel içeriği zayıflar.
Atatürk'ü anlamak ile Atatürk'ü kutsallaştırmak aynı şey
değildir. Kutsallaştırılan kişiye soru sorulmaz; oysa Atatürk'ün düşünce
yönteminin temelinde soru sormak, eleştirmek ve koşullara göre çözüm üretmek
vardır. Onu dogmaya dönüştürmek, savunduğu akılcı yönteme ters düşer.
Aydınların başka bir sorunu da kendi çevreleri içinde
konuşup geniş toplum kesimleriyle bağ kuramamalarıdır. Halkın inançlarını
aşağılayan, yaşam biçimini küçümseyen veya toplumun tarihsel belleğini yok
sayan bir aydınlanmacılık kendi karşıtını üretir. Aydınlanma zorla kabul
ettirilen bir yaşam biçimi değil, insanın kendi aklını kullanabilme yeteneğinin
geliştirilmesidir.
Bu nedenle Cumhuriyetin geleceği açısından aydının görevi
topluma yukarıdan ders vermek değil, toplumla konuşmak; yanlış gördüğünü
bilgiyle açıklamak; eleştirdiği insanı aşağılamadan düşünceyi eleştirmek;
iktidarın değil gerçeğin yanında durmaktır.
Üniversitenin ve Basının Payı
Aydın sorumluluğunun iki temel kurumu üniversite ve
basındır. Üniversitenin görevi yalnız meslek insanı yetiştirmek değildir. Yeni
bilgi üretmek, kabul edilmiş bilgiyi sorgulamak ve toplumun sorunlarını özgürce
tartışmaktır. Üniversite yönetimi politik iktidarın uzantısına dönüşürse
bilimsel özgürlük zayıflar.
Basının görevi de iktidarı veya muhalefeti koşulsuz
desteklemek değildir. Gerçeği araştırmak, gücü denetlemek ve yurttaşa bilgi
vermektir. Basın politik kampların propaganda aracına dönüştüğünde yurttaş
olayları değerlendirecek güvenilir bilgiden yoksun kalır.
Demokrasinin sağlıklı işlemesi yalnız oy verme hakkına
değil, doğru bilgiye ulaşma olanağına bağlıdır. Yanlış bilgiyle verilen özgür
oy bile doğru karar üretmeyebilir.
Türkiye Cumhuriyeti Başarısız mı Oldu?
Benim temel düşüncem, bütün eksiklerine ve çözülemeyen
sorunlarına karşın Cumhuriyetin tarihsel olarak başarılı bir dönüşüm
gerçekleştirdiğidir. Cumhuriyetin sorunlarını, aksaklıklarını ve başarısız
kaldığı alanları art arda sıraladıktan sonra kolayca “Cumhuriyet başarısız
oldu” sonucuna varılabilir. Ancak böyle bir yargı, “Cumhuriyet bütün
sorunlarımızı çözdü” demek kadar yüzeysel olur. Sağlıklı bir değerlendirme, hem
kazanımları hem de eksikleri birlikte ele almayı; Cumhuriyeti, devraldığı
koşullar ve gerçekleştirdiği dönüşümün boyutları içinde değerlendirmeyi
gerektirir.
Bir politik düzenin başarısını değerlendirirken başlangıç
koşullarını, geçen zamanı, toplumun dönüşümünü ve karşılaştırılabilir ülkeleri
birlikte incelemek gerekir. Türkiye 1923'te büyük savaşlardan çıkmış, nüfusunun
çoğu köylerde yaşayan, okuryazarlığın düşük olduğu, sanayi altyapısı çok
sınırlı bir ülkeydi. Bugün tüm sorunlarına karşın çok farklı bir toplumdur.
Cumhuriyetin kurduğu kurumlar birçok kez aşındı, askeri
darbeler demokratik gelişmeyi kesti, hukuk devleti sık sık zarar gördü, din-politika
ilişkisi çözülemedi. Ancak Cumhuriyetin yarattığı toplumsal taban da ortadan
kalkmadı. Eğitim görmüş kadınlar, kentli orta sınıflar, üniversiteler, meslek
kuruluşları, girişimciler, bilim insanları, sanatçılar ve değişik yaşam
biçimlerini benimseyen milyonlarca yurttaş bugünkü Türkiye'nin toplumsal
gerçekliğidir.
Bu insanlar yalnız yasalarla oluşturulmadı. Cumhuriyetin
yüz yıllık eğitim, kentleşme, ekonomi ve kültür birikiminin ürünüdür.
Komşularımıza Baktığımızda
Bir ülkenin çağdaşlığını yalnız kişi başına gelirle veya
gökdelen sayısıyla ölçmek doğru değildir. Yönetim biçimi, hukukun niteliği,
kadının toplumsal konumu, yönetimin seçimle değişebilmesi, düşünce özgürlüğü,
bilimsel eğitim ve devletin din karşısındaki konumu birlikte
değerlendirilmelidir.
Türkiye'yi özellikle çevresindeki Müslüman çoğunluklu
ülkelerle karşılaştırdığımızda Cumhuriyetin önemini daha açık görebiliriz.
Ancak bu karşılaştırmayı “Türkler ileridir, komşular geridir” gibi ulusal
övünmeye dönüştürmek yanlış olur. Amaç toplumların üstünlüğünü değil,
kurumların sonuçlarını anlamaktır.
İran, köklü bir uygarlık geleneğine, yüksek eğitim
düzeyine ve önemli bir bilimsel ve kültürel birikime sahip bir ülkedir. Bununla
birlikte 1979 sonrasında kurulan siyasal düzende, seçilmiş kurumların üzerinde
güçlü dinsel vesayet mekanizmaları bulunmaktadır. Örneğin Anayasayı Koruyucular
Konseyi’nin seçimlerde adayları eleme yetkisi vardır; devlet içindeki nihai politik
güç ise seçilmiş cumhurbaşkanından çok dini öndere ve ona bağlı seçilmemiş
kurumlarındır.
Dünyadaki ülkeleri politik haklar ve sivil özgürlükler
bakımından düzenli olarak değerlendiren, ABD merkezli bağımsız bir kuruluş olan
Freedom House’un 2026 tarihli Freedom in the World raporunda İran, 100
üzerinden 10 puanla “özgür değil” kategorisinde yer alır. Bu değerlendirmede 40
puan politik haklara, 60 puan ise sivil özgürlüklere ayrılır.
Suudi Arabistan ekonomik bakımdan zengin bir devlettir ve
son yıllarda toplumsal yaşamın bazı alanlarında önemli değişiklikler yapmıştır.
Ancak devlet biçimi mutlak monarşidir; ulusal düzeyde yöneticiler seçimle
belirlenmez. Freedom House 2026 değerlendirmesinde ülkeye 100 üzerinden 9 puan
veriyor. Bu örnek bize ekonomik modernleşme ile politik çağdaşlaşmanın aynı şey
olmadığını gösterir. En yeni teknolojiye ulaşmış bir ülke aynı ölçüde
demokratik olmak zorunda değildir.
Irak'ta düzenli ve rekabetçi seçimler yapılıyor. Buna
karşılık mezhep temelli politik örgütlenme, silahlı gruplar, yolsuzluk ve
devlet kurumlarının zayıflığı yönetimin niteliğini sınırlandırır. Freedom
House'un 2026 değerlendirmesi de Irak'ta seçim bulunmasına karşın milislerin ve
zayıf kurumların demokratik yönetimi ciddi ölçüde engellediğini belirtiyor.
Suriye'de 2024 sonunda Baas yönetiminin çökmesi yeni bir
dönem başlatmıştır. Bazı ifade ve örgütlenme alanlarında önceki döneme göre
açılma görülmekle birlikte geçiş süreci henüz tamamlanmamış, etnik ve mezhepsel
çatışmalar sona ermemiştir. Freedom House 2026 değerlendirmesinde Suriye 100
üzerinden 10 puandadır.
Türkiye'nin durumu ise çelişkilidir. Bir yandan yüz yılı
aşan Cumhuriyet geleneği, düzenli seçimler, çok partili politika, laik hukuk
mirası, kadınların kamusal yaşamdaki güçlü konumu ve Batı kurumlarıyla uzun
süreli ilişkiler vardır. Öte yandan özellikle son yıllarda yargı bağımsızlığı,
basın özgürlüğü, politik çoğulculuk ve güçler ayrılığı konularında ciddi
gerilemeler yaşanmıştır. Freedom House Türkiye'yi 2026 için 100 üzerinden 32
puanla “özgür değil” kategorisinde değerlendiriyor.
Bu veriler Türkiye'nin çağdaş demokrasi bakımından
övünülecek durumda olduğunu göstermez. Avrupa demokrasileriyle
karşılaştırıldığında önemli eksikliklerimiz vardır. Ancak İran, Suudi Arabistan
ve Suriye gibi ülkelerle karşılaştırıldığında Cumhuriyetin oluşturduğu laik
hukuk, seçim kültürü, kadın yurttaşlığı ve toplumsal çoğulculuğun ne kadar
önemli olduğu daha açık görülür.
Türkiye'nin üstünlüğünü doğuştan gelen ulusal bir
niteliğe bağlamak yanlış olur. Farkı yaratan büyük ölçüde kurumlardır.

Görsel 4: Bölgesel Yönetim Yapıları Karşılaştırması
Batı ile İlişki
Türkiye Cumhuriyeti'nin başka bir özelliği, kuruluşundan
başlayarak çağdaş uygarlık yönünü Batıya çevirmiş olmasıdır. Bu yöneliş Batının
her yaptığını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Batı tarihi sömürgecilik,
savaşlar ve büyük insanlık suçlarıyla da doludur. Ancak çağdaş bilim,
üniversite, anayasal yönetim, sanayi üretimi, bireysel haklar ve hukuk devleti
kurumlarının bugünkü biçimleri büyük ölçüde Batı'da gelişmiştir.
Türkiye’nin Avrupa Konseyi ve NATO üyelikleri, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dayanan hukuk düzenine katılımı ve Avrupa ile
geliştirdiği yoğun ekonomik ilişkiler, ülkeyi Batı’nın politik, güvenlik ve
hukuk kurumlarıyla uzun süreli bağlar içine sokmuştur. Bu bağların Türkiye’deki
demokrasi sorunlarını ortadan kaldırmadığı açıktır. Ancak ülkenin siyasal
yönelimini, hukuk anlayışını ve toplumsal beklentilerini önemli ölçüde
etkilemiştir.
Burada yine aynı ilke geçerlidir: Batılı olmak başka,
çağdaş olmak başkadır. Ama çağdaş dünyanın birçok temel kurumu tarihsel olarak
Batı'da gelişmiştir. Türkiye'nin yapması gereken bunları taklit etmek değil,
evrensel nitelik kazanmış bilim, hukuk ve özgürlük ilkelerini kendi toplumsal
koşullarında geliştirmektir.
Cumhuriyetin En Büyük Güvencesi Kadınlardır
Cumhuriyetin geleceği değerlendirilirken çoğu kez politik
partilere, orduya, yargıya veya başka devlet kurumlarına bakılır. Oysa
Cumhuriyetin en güçlü toplumsal dayanaklarından biri kadınlardır.
Eğitim görmüş, çalışan, ekonomik bağımsızlığını kazanmış
ve kendi yaşamına ilişkin kararları kendisi veren milyonlarca kadın,
Cumhuriyetin geri çevrilmesini son derece güçleştiren bir toplumsal gerçeklik
oluşturmuştur. Bu nedenle kadınların eğitimden ve çalışma yaşamından
uzaklaştırılmasına yönelik her girişim yalnız kadın haklarını değil,
Cumhuriyetin toplumsal temelini de ilgilendirir.
Türkler-Farslar-Araplarda da
Cumhuriyetin kazandırdığı değerleri benimseyen kadınların sayısının artmasını
Türkiye'nin geleceği bakımından önemli gördüğümü belirtmiştim.
Burada iyimserlik kadar gerçekçilik de gereklidir. Kadına
yönelik şiddet, eğitim ve iş yaşamındaki eşitsizlikler, erken yaşta evlilikler
ve geleneksel baskılar sürüyor. Kazanılmış hakların varlığı onların otomatik
olarak kullanıldığı anlamına gelmez. Cumhuriyet kadınlara hukuki yolu açmıştır;
o yolu sürekli genişletmek toplumun görevidir.
Cumhuriyetin Korunması Ne Demektir?
Cumhuriyeti korumak çoğu zaman slogan düzeyinde ele
alınır. Oysa Cumhuriyet bir bina değildir ki kapısında nöbet tutularak
korunsun. Cumhuriyet, kurumlar ve yurttaş davranışlarıyla yaşar.
Yargıç karar verirken iktidardan korkmuyorsa Cumhuriyet
yaşar. Öğretmen öğrencisine ne düşüneceğini değil nasıl düşüneceğini
öğretiyorsa Cumhuriyet yaşar. Üniversite öğretim üyesi sonucundan korkmadan
araştırma yapabiliyorsa Cumhuriyet yaşar. Gazeteci iktidarı da muhalefeti de
sorgulayabiliyorsa Cumhuriyet yaşar. Kadın kendi yaşamı hakkında karar
verebiliyorsa Cumhuriyet yaşar. Yurttaş seçtiği politikacıyı eleştirebiliyor ve
gerektiğinde seçimle değiştirebiliyorsa Cumhuriyet yaşar.
Cumhuriyeti korumak geçmişte yapılmış devrimleri olduğu
gibi dondurmak anlamına da gelmez. 1923'ün sorunlarıyla 21. yüzyılın sorunları
aynı değildir. Cumhuriyetin özü belirli bir kurumun değişmeden kalması değil,
akıl ve bilim temelinde değişebilme yeteneğidir.
Atatürk'ün devrimciliğini anlamanın yolu budur. Devrim,
bir kez yapılan ve sonra kutsallaştırılan değişiklik değildir. Toplumun değişen
koşullara göre kendisini yenileyebilme gücüdür.
Yurttaşın Sorumluluğu
Cumhuriyetin en çok üzerinde durulması gereken
kavramlarından biri yurttaşlıktır. Türkiye'de yurttaşlık çoğu kez oy vermek,
vergi vermek ve gerektiğinde askerlik yapmakla sınırlı görülür. Oysa Cumhuriyet
yurttaşa bundan çok daha büyük bir sorumluluk yükler.
Öncelikle yurttaş bilgi edinmek zorundadır. Bir konuda
karar vermeden önce onu araştırmak, farklı görüşleri dinlemek ve yanlış
bilgiyle doğru bilgiyi ayırmaya çalışmak yurttaşlık görevidir. Sosyal medya
çağında bu görev daha da önem kazanmıştır.
İkinci olarak yurttaş kendi görüşüne uygulanmasını
istediği hukuku karşıtına da istemelidir. Adalet yalnız bize yaradığı zaman
savunuluyorsa adalet değildir. Bir gazeteci düşüncemizi desteklediği için özgür
olsun, karşı çıktığı için cezalandırılsın diyorsak özgürlüğü değil kendi
tarafımızı savunuyoruz demektir.
Üçüncü olarak yurttaş devleti partiyle
özdeşleştirmemelidir. Hükümetler geçicidir, devlet kalıcıdır. Bir politik parti
seçim kazanabilir; ancak devlet o partinin malı olmaz. Kamu kurumlarının görevi
partiye değil yurttaşa hizmet etmektir.
Dördüncü olarak yurttaş liyakat istemelidir. Yakınımız
bir göreve getirildiğinde liyakat aramıyor, karşıtımız getirildiğinde
liyakatsizlikten yakınıyorsak sorunun parçası oluruz. Cumhuriyet eşit ölçüt
ister.
Beşinci olarak laikliği yalnız yaşam biçimimizin
korunması için değil, farklı inançtaki insanların özgürlüğü için savunmalıyız.
Laiklik, yalnız kendimiz için istediğimiz bir güvence değil, bizden farklı
düşünenin de hakkıdır.
Altıncı olarak kadının eşitliğini yalnız yasa
metinlerinde değil aile içinde, okulda, işyerinde ve politikada uygulamalıyız.
Kadın erkek eşitliği Cumhuriyetin bir süsü değil, çağdaş toplumun temel
ölçütlerinden biridir.
Yedinci olarak bilimsel düşünceyi günlük yaşama taşımak
gerekir. Bilim yalnız laboratuvarda yapılan çalışma değildir. Kanıt aramak,
neden-sonuç ilişkisini sorgulamak, yanlış olduğunu gördüğümüzde düşüncemizi
değiştirebilmek de bilimsel davranışın parçalarıdır.
Son olarak yurttaş eleştirmelidir. Ancak eleştiri bilgiye
dayanmalıdır. Hakaret etmek eleştiri değildir; bağırmak düşünce üretmek
değildir. Cumhuriyetin gereksinimi öfkeli taraftarlardan çok, bilgili ve
sorumlu yurttaşlardır.
Aydınlanma Bitmiş Değildir
Aydınlanmayı Avrupa'da 18. yüzyılda başlayıp bitmiş bir
dönem olarak görmediğim gibi, Türk Aydınlanmasını da Atatürk döneminde
tamamlanmış bir proje olarak görmüyorum. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın
İzlerinde de belirttiğim gibi, Aydınlanma bir süreçtir; bitmiş değildir.
İnsanlığın ortak çabasının değişik dönemlerde ortaya çıkan birikimidir.
Cumhuriyet bu sürecin Türkiye'deki en büyük sıçramasıdır.
Ancak sıçrama yapmak yolun sonuna gelmek demek değildir.
Bugün Türkiye'nin önündeki sorunlar 1923'tekilerden
farklıdır. Yapay zeka, dijital bilgi kirliliği, iklim değişikliği, küresel
ekonomi, göç, gelir dağılımı, eğitimde nitelik sorunu ve hukukun bağımsızlığı
gibi yeni konularla karşı karşıyayız. Bunların hiçbirinin çözümü 1920'lerin
uygulamalarını aynen yinelemek değildir. Ancak o dönemin yöntemi bugün de
geçerlidir: sorunu görmek, bilgi toplamak, aklı kullanmak, bilimin gösterdiği
yolu izlemek ve kurumları gereksinime göre yenilemek.
Bu nedenle Atatürkçülüğü değişmez kalıplar bütünü olarak
görmek Atatürk'ün düşünce yöntemine ters düşer. Atatürk'ün asıl mirası belirli
bir tarihte verilmiş bütün yanıtlar değil, yeni sorunlara akılcı yanıt arama
yöntemidir.
Cumhuriyet ve Demokrasi
Cumhuriyet ile demokrasi aynı kavram değildir. Seçimsiz
cumhuriyetler olduğu gibi anayasal monarşi altında gelişmiş demokrasiler de
vardır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti açısından ulusal egemenlik ilkesi demokrasiye
yönelmeyi gerektirir. Egemenlik ulusunsa yurttaşların yönetimi seçebilmesi,
değiştirebilmesi ve denetleyebilmesi gerekir.
Bu nedenle yalnız Cumhuriyeti savunmak yeterli değildir.
Demokratik Cumhuriyeti savunmak gerekir.
Demokratik Cumhuriyet çoğunluğun istediğini sınırsızca
yapabilmesi değildir. Çoğunluk yönetir, ancak azınlığın haklarını da hukuk korur.
İktidar seçimle gelir, ancak yetkileri anayasa ile sınırlıdır. Yargı iktidardan
bağımsızdır. Basın iktidarı eleştirebilir. Üniversite özgürdür. Yurttaş
hükümeti değiştirmek istediği için düşman sayılmaz.
Türkiye'nin bugün geliştirmek zorunda olduğu Cumhuriyet
budur.
Bir Karşılaştırmanın Öğrettiği
Türkiye'nin İran, Irak, Suriye veya Suudi Arabistan'a
bakıp kendi eksikliklerini unutması büyük hata olur. “Onlardan iyiyiz” demek
çağdaşlaşma ölçütü olamaz. Asıl karşılaştırma ulaşmak istediğimiz düzeyle
yapılmalıdır.
Bununla birlikte komşu coğrafyanın deneyimleri
Cumhuriyetin hangi kazanımlarının korunması gerektiğini gösterir. İran örneği
dinsel vesayetin seçimli kurumları nasıl sınırlayabileceğini, Irak zayıf devlet
kurumlarının ve kimlik politikasının nasıl kalıcı istikrarsızlık
yaratabileceğini, Suriye kurumların çökmesinin toplum için ne kadar ağır
sonuçlar doğurabileceğini, Suudi Arabistan ise ekonomik gelişmenin politik
özgürlükle kendiliğinden birlikte gelmediğini gösterir.
Türkiye'nin kendi deneyimi de başka bir ders verir:
çağdaş kurumları kurmak kadar onları yaşatmak da güçtür.
Sonuç: Cumhuriyet Bir Miras Değil, Sürekli Görevdir
Cumhuriyete giden yol Karlofça'dan Samsun'a, Tanzimat'tan
Meşrutiyet'e, Meşrutiyet'ten Türkiye Büyük Millet Meclisine uzanan uzun bir
yoldur. Bu yolda padişahlar, devlet adamları, askerler, öğretmenler,
gazeteciler, aydınlar ve sıradan insanlar değişik ölçülerde rol oynadılar.
Atatürk'ün büyüklüğü, kendisinden önce başlamış çağdaşlaşma arayışını görmesi,
onun eksikliklerini anlaması ve imparatorluğun çöküşünden çağdaş bir
ulus-devlet çıkarabilmesidir.
Cumhuriyet Türk insanına yalnız yeni bir devlet vermedi.
Onu hanedanın uyruğundan ulusun yurttaşına dönüştürmeye çalıştı; kadın ile
erkeğin hukuk önündeki eşitliğinin yolunu açtı; eğitimi ortaklaştırdı; hukuku
laikleştirdi; bilimsel düşünceyi devletin gelişme yönü olarak belirledi;
egemenliğin kaynağını gökten ve hanedandan alıp ulusa verdi.
Ancak Cumhuriyetin yüz yıllık tarihi bize başka bir
gerçeği de öğretiyor: hiçbir kazanım sonsuza kadar güvence altında değildir.
Politikacılar oy uğruna ödün verebilir, kurumlar güç kaybedebilir, aydınlar
susabilir, üniversiteler görevlerini unutabilir, yurttaşlar özgürlüğün değerini
ancak onu yitirdiklerinde anlayabilirler.
Cumhuriyeti en çok zayıflatanlar yalnız ona açıkça karşı
çıkanlar değildir. Cumhuriyetin kendiliğinden yaşayacağını sananlar da ona
zarar verir.
Cumhuriyetin yaşayabilmesi için devlet adamına gereksinim
vardır; ancak devlet adamı tek başına yeterli değildir. Özgür üniversiteye,
bağımsız yargıya, sorumlu basına, nitelikli öğretmene ve en önemlisi bilinçli
yurttaşa gereksinim vardır.
Atatürk ve arkadaşları kendi kuşaklarının görevini
yaptılar. Bir imparatorluğun enkazından bağımsız bir devlet çıkardılar ve Türk
toplumuna çağdaş uygarlığın yolunu açtılar. Onların bıraktığı Cumhuriyeti
yalnız övmek bizim görevimizi yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Onu daha
özgür, daha adil, daha bilimsel ve daha demokratik duruma getirebiliyorsak
mirasa layık davranmış oluruz.
Cumhuriyet bize tamamlanmış bir çağdaş toplum bırakmadı; çağdaşlaşmanın
yolunu açtı.
O yolda yürümek bizim görevimizdir.
KAYNAKÇA
Ahmad,
Feroz. İttihatçılıktan Kemalizme. Çev. Fatmagül Berktay. İstanbul:
Kaynak Yayınları.
Ahmad,
Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. Çev. Yavuz Alogan. İstanbul: Kaynak
Yayınları.
Akşin,
Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları.
Atatürk,
Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu / Atatürk Araştırma
Merkezi’nin çeşitli baskıları.
Berkes,
Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. Haz. Ahmet Kuyaş. İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları.
Karadağ,
Osman. Doğu’dan Batı’ya Aydınlanmanın İzlerinde.
Karadağ,
Osman. Türkler-Farslar-Araplarda.
Lewis,
Bernard. Modern Türkiye’nin Doğuşu. Türkçe çeviri, çeşitli baskılar.
Mardin,
Şerif. Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895–1908. İstanbul: İletişim
Yayınları.
Mardin,
Şerif. Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları.
Ortaylı,
İlber. Osmanlı yönetimi, Tanzimat ve modernleşme üzerine çeşitli çalışmalar.
Zürcher,
Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. Çev. Yasemin Saner. İstanbul:
İletişim Yayınları.