10 Şubat 2026 Salı

Yapay Zeka Kaygısı Üzerine Bir Değerlendirme

 Yapay Zeka Kaygısı Üzerine Bir Değerlendirme

Yontulan İnsan: Çekiçten Yapay Zekâya

Değerli Okurlar,

İnsan, tarih boyunca ürettiklerinden hep korktu. Ama hiçbir zaman korkusunu gerekçe gösterip durmadı.

Son günlerde gündemimiz "Yapay Zeka" ve onun getirdiği kaygılarla dolu. Korkutucu senaryolar, distopik tahminler havada uçuşuyor. Ancak ben bu konuyu, güncelin gürültüsünden sıyrılıp, insanlık tarihinin sessiz bilgeliğiyle irdelemek istiyorum.

İnsanlık tarihine baktığımızda, ürettiğimiz her yeni araçta bize hep bir "korku" eşlik etmiştir. Ateşi bulduğumuzda yanmaktan, matbaayı kurduğumuzda belleğimizi yitirmekten korktuk. Ama insan, korkusuna rağmen asla durmadı.

İki ayağı üzerine ilk kalktığında dünya ona biraz daha yakınlaştı; ufku genişledi. O an, insanın fiziksel olarak elleri boşalmıştı belki ama zihni dolmaya başlamıştı. Taşı eline aldı ve aslında taşı yontarken kendini de yontmaya başladı.

Toprağı kazdı, zamanı ekti. Tekerleği döndürdü, mesafeleri dize getirdi. Tekneyi icat etti, okyanusları aştı. Her yeni icatla, dünyayı yeniden biçimlendirdi.

Tarihin her kırılma anında birileri çıkıp "Buraya kadar! Bu kadarı felaket getirir" dedi. Ama insan oralı olmadı. Çünkü biz durmayı seçen bir tür değiliz; hep ufkun ötesini merak ettik, hep bir sonraki adımı düşündük.

Bugün ise karşımızda Yapay Zeka var. Adı var, cismi yok; etkisi devasa. Korkusu tanıdık ama bu kez daha derin. Çünkü önceki tüm araçlar insanın elini ve kolunu uzatmıştı; yapay zeka ise insanın aklını uzatıyor. Milyonlarca yıllık evrim sürecinin sonunda, "insan olmanın" tanımı yeniden yazılıyor.

Evet, ellerimiz yine boş; fiziksel işleri makinelere devrediyoruz. Ama bu kez dolması gereken yer yalnızca akıl değil; vicdan, etik değerler ve sorumluluk bilincidir. Bu kez mesele, yalnızca teknolojiyi nasıl kullanacağımız değil; insanın kendine nasıl bakacağı meselesidir.

Unutmayalım; yapay zeka bir son değil, bir mihenk taşıdır. O, varoluşumuzu sınayan ve bize şu soruyu soran bir aynadır:

"İnsan olarak kalmayı nasıl başaracaksın? Ne olmayı seçiyorsun?"

Gelecek bir uçurum değildir; yürüne yürüne, adım adım açılan bir yoldur. Ve bu evrende o yolu nasıl yürüyeceğini, yani "nasılı" bilen tek varlık insandır. Yalnızca bilen değil; düşünen, sorgulayan ve anlam arayan tek varlık…

İnsan, yontuldukça büyür. Kendi korkusunu aşar, kendi aklını keşfeder. Yeter ki, yürürken direksiyonda kimin olduğunu unutmayalım; tercihlerimizin mimarı biziz.

Teşekkür ederim.

NOT: Bu konuda yazdığım bir şiiri de sizlerle paylaşmak isterim:

Yontulan İnsan

İnsan hep korktu ürettiklerinden.
Ama durmadı.

İki ayağı üstüne kalktı;
dünya biraz daha yakındı artık.

Eller boş; akıl dolu.
Taşı eline aldı, kendini yonttu.
Toprağı kazdı; zamanı ekti.
Tekerlek döndü; uzaklıklar diz çöktü.
Tekne yüzdü; merak, ufukları aştı.

Her çağda biri durdu:
“Buraya kadar.”
Ama insan, oralı olmadı.

Şimdi adı yapay zeka.
Cismi yok; korkusu çok.
Eller yine boş;
bu kez dolu olan zihin değil, karar.

O da bir mihenk taşı:
Varlığımızı sınar, sorar:
“Ne olmayı seçiyorsun?”
Gelecek bir uçurum değil;
adımla açılan bir yol.
Ve insan, “nasılı” bilen tek varlık
—bilmekle yetinmeyen.

İnsan, sorduğu soruların büyüklüğünü aşabildiği sürece,
sonsuzluğa açılan kapı
asla kapanmayacaktır.

Osman Karadağ

10 Şubat 2026

9 Şubat 2026 Pazartesi

Kurucu Miras ve Vefa Borcu: Atatürk Düşüncesinde Bilimsel Akıl ve Toplumsal Sorumluluk

 Kurucu Miras ve Vefa Borcu: Atatürk Düşüncesinde Bilimsel Akıl ve Toplumsal Sorumluluk (Not 1)

Değerli okurlar,

Bu çalışmada, Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünsel mirasını, "Vefa Borcu" kavramının işaret ettiği etik ve tarihsel sorumluluk çerçevesinde ele alıyorum. Atatürk’ün modernleşme anlayışı; Niyazi Berkes, Şerif Mardin ve Ernest Gellner gibi kuramcıların yaklaşımlarıyla birlikte değerlendiriyor; vefa kavramı sembolik bir bağlılıktan çok, düşünsel bir süreklilik ve metodolojik bir sadakat olarak irdeliyorum.

 

Vefa Borcu

Onların adına özür diliyorum senden;

Kimi izindeyiz dedi, kimi seni çok sevdiğini söyledi;

Ama koruyamadı bıraktığın o yüce mirası.

Senden özür diliyorum onların adına;

İzinden gittiklerini sandılar,

Söylediklerini ya anlamadılar ya da anladıklarını sandılar.

Yoksa yaşar mıydık böyle karanlık günleri,

Tutabilseydik bıraktıklarını, yüceltebilseydik yaptıklarını.

Yalnızca biz ödemeyeceğiz bedel,

Kaldı en ağırı torunlarımıza, nasıl ödeyeceklerse.

Yine de umutluyum gelecekten;

Anlayacak birileri gösterdiğin yolun dışında,

özgür yaşamın olmadığını.

İşte o zaman ödeyeceğiz vefa borcumuzu.

Osman Karadağ

9 Kasım 2025

 

Sembolden Öz'e Kurucu Miras

Bu çalışma, yukarıdaki şiirin ima ettiği temel sorunsalı (Not 2) akademik bir düzlemde tartışmayı amaçlar: Kurucu bir düşüncenin yalnızca sembolik düzeyde sahiplenilmesi ile düşünsel düzeyde içselleştirilmesi arasındaki ontolojik (Not 3) fark. Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca askeri bir önder değil; kapsamlı bir modernleşme, akıl ve yurttaşlık tasavvurunun mimarıdır. Ancak bu tasavvur, tarihsel süreklilik içinde kendiliğinden korunmaz; her kuşakta yeniden üretilmeyi gerektirir. Şiirde dile getirilen "vefa borcu", bu bağlamda nostaljik bir bağlılık değil; tarihsel, etik ve politik bir sorumluluktur.

Kurucu Düşünce ve Modernleşme Tasavvuru

Atatürk’ün modernleşme anlayışı, Batı’nın tarihsel deneyiminin basit bir aktarımı değil; Osmanlı politik-teolojik (Not 4) düzeni ile modern toplum arasındaki yapısal kopuşu hedefleyen özgün bir dönüşüm projesidir. Niyazi Berkes’e göre bu devrimlerin anlamı, dinsel meşruiyetin politik alan üzerindeki belirleyiciliğinin sona erdirilmesidir. Bu bağlamda laiklik, düşüncenin özgürleşmesini mümkün kılan kurucu zemindir. Atatürk’ün "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözü, bu projenin epistemolojik (Not 5) temelini açıkça ortaya koyar.

Söylem ile Pratik Arasındaki Kopuş: Mitleşme Riski

Atatürk, "Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi... anlıyorsanız bu kâfidir" diyerek kurucu mirası şekilcilikten korumaya çalışmıştır. Ancak Ernest Gellner’in dikkat çektiği gibi, ulus-devletler kurucu figürleri mitolojik bir düzleme taşıma eğilimindedir. Bu durum, kurucu düşüncenin eleştirel niteliğini aşındırabilir. Şiirdeki "İzinden gittiklerini sandılar / Söylediklerini ya anlamadılar" dizeleri, bu mitleşmenin (Not 6) yarattığı düşünsel donukluğa ve kurucu rasyonaliteden kopuşa yönelik bir feryattır.

Epistemik Dönüşüm: Bilim, Eğitim ve Üniversite

Atatürk’ün vizyonunda eğitim, özgür ve eleştirel düşünen yurttaşın inşasıdır. 1933 Üniversite Reformu, bilginin dogmatik yapılardan arındırılmasını hedefleyen köklü bir atılımdır. Şerif Mardin’in "çevre-merkez" analizindeki gerilimler (Not 7) ve Niyazi Berkes’in "tarihsel kopuş" (Not 8) vurgusu birlikte okunduğunda; Atatürk’ün eğitim atılımının, rasyonel değerleri toplumsal belleğin merkezine yerleştirme çabası olduğu görülür. Vefa, bu bilimsel yöntemi ikonlaştırmak değil, onu her devrin sorunlarına aklın ışığında uygulamaktır.

Gelecek Kuşaklar ve Aktif Yurttaşlık Bilinci

Şiirde geçen "Kaldı en ağırı torunlarımıza" dizesi, Atatürk'ün mirasını koruma görevini doğrudan gençliğe devrettiği Gençliğe Hitabe ile örtüşür. Atatürk düşüncesinde Cumhuriyet, pasif tebaa değil, "fikri hür, vicdanı hür" aktif yurttaşlar ister. Mirasın korunamaması, yalnızca yöneticilerin değil, bu aktif yurttaşlık bilincinin zayıflamasının bir sonucudur. Dolayısıyla ödenmesi gereken vefa borcu, yalnızca geçmişi anmak değil, geleceğin inşasında sorumluluk almaktır.

Sonuç: Vefa Borcunun Gelecek Projeksiyonu

Şiirde yakınılan "karanlık günler", kurucu iradenin bir "ikon" olarak değil, bir "yöntem" olarak taşınmasıyla aydınlığa kavuşacaktır. Vefa borcu; Atatürk’ü anmakla değil, onun açtığı düşünsel olanak alanını genişletmekle ödenir. Atatürk’ü gerçekten anlamak, onu tekrar etmek değil; onun yaptığı gibi, aklın rehberliğinde özgün ve yeni çözümler üretebilmektir. Kurucu miras, ancak bu tarihsel yükün bilinciyle ve aklın meşalesini yeniden yakarak gelecek kuşaklara onurla devredilebilir.

Esenlikler diliyorum.

Notlar

Not 1: Kurucu miras, bir devletin, kurumun ya da düşünce geleneğinin kuruluş anında oluşan temel değerler, ilkeler ve anlatılar bütünüdür. Kısaca, bugünü biçimlendiren başlangıç mirası.

Not 2: Sorunsal, bir metnin, araştırmanın ya da düşünsel tartışmanın merkezinde duran temel sorunlar bütünüdür. Yani tek bir soru değil; hangi problemin ele alındığı, neden önemli olduğu ve hangi çelişkilerden doğduğunun çerçevesidir. Kısaca, “neyi mesele ediyoruz?” sorusunun düşünsel karşılığıdır.

Not 3: Ontolojik, varlıkla ilgili olan demektir. Yani, bir şey nedir? Nasıl vardır? Varlığı neye dayanır? gibi soruları kapsar. Kısaca, “varlığın doğasına ilişkin” anlamına gelir.

Not 4: Politik-teolojik, politika ile dinin (ya da kutsal düşüncenin) kavramlar, meşruiyet ve iktidar anlayışı düzeyinde iç içe geçmesini ifade eder. Kısaca, politik olanın, teolojik (kutsal) kavramlarla temellendirilmesi ya da açıklanmasıdır.

Not 5: Epistemolojik, bilginin doğasıyla ilgili demektir. Yani, Bilgi nedir? Nasıl elde edilir? Ne kadar güvenilirdir? sorularını kapsar. Kısaca, “bilgiye ilişkin” anlamına gelir.

Not 6: Mitleşme, bir kişi, olay ya da düşüncenin gerçek bağlamından koparılarak simgesel, kutsallaştırılmış ve sorgulanmaz bir anlatıya dönüştürülmesi sürecidir. Kısaca, gerçeğin mit haline gelmesi.

Not 7: Şerif Mardin’in “merkez–çevre” analizi, Türkiye’de politik ve toplumsal yapıyı devlet merkezli seçkinler-elitler (merkez) ile bu yapının dışında kalan geniş toplumsal kesimler (çevre) arasındaki gerilim üzerinden açıklar. Kısaca, devlet elitleri ile toplumun kenarında kalanlar arasındaki tarihsel çatışma modeli.

Not 8: Niyazi Berkes’in “tarihsel kopuş” vurgusu, Türkiye’de modernleşmenin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kesintisiz bir devam değil, özellikle din–devlet ilişkileri ve kurumlar düzeyinde bilinçli bir kırılma olduğunu savunur. Kısaca, modernleşmenin süreklilikten çok kopuşla gerçekleştiği görüşü.

Not 9: İkonlaştırmak, bir kişi ya da olguyu simgesel, örnek ve sorgulanmaz bir konuma yükseltmek demektir. Kısaca, bir şeyi simge haline getirmek.

Kaynakça

Atatürk, M. K. (2018). Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Atatürk, M. K. (1997). Söylev ve Demeçler. Cilt II. Ankara: TTK Yayınları.

Berkes, N. (2019). Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Ithaca: Cornell University Press.

Mardin, Ş. (1990). Türkiye’de Toplum ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Kitap Okumak Neden Yararlıdır?

Kitap Okumak Neden Yararlıdır?

Bir kitap okurken, zamanın derinliklerine yolculuk edersin. Senden çok önce yaşamış biriyle sohbet ettiğini fark edersin. Her ne kadar yazarın kendisi karşında olmasa da, onun yazdıkları ve düşünceleri senin önündedir. Kitap boyunca onunla bir dost gibi ya dost olursun ya da ayrı düşersin. Yazarın fikirlerinden benimsediğin her düşünce seni ona yaklaştırırken, katılmadığın görüşler seni onu sorgulamaya iter. Ama önemli olan, her durumda senin kazançlı çıkman, geçmişte yaşamış biriyle tanışmış olmandır. Katılmadığın düşünceler bile seni yeni araştırmalara, yeni okumalarına yönlendirir.

Kitap okumanın en önemli yanı, bu sessiz diyaloğu etkinleştirme tarzındadır. Bir kitabı okurken, yazarla sesli konuşmaya başlarsın. Sayfaların kenarına düştüğün notlar, onun fikirlerine yönelik karşı düşüncelerinle dolar. Henüz öğrendiğin bir bilginin yanına bir işaret koyarken, aslında o yazarla bir tartışma başlatırsın. Bu "sesli konuşma," kitap okumayı sıradan bir bilgi edinme eyleminden çıkarıp, aktif bir düşünce üretme sürecine dönüştürür. Sayfaların kenarındaki notlardan oluşan bu düşünce haritası, zamanla senin ve yazarın ortaklaşa inşa ettiği bir laboratuvara dönüşür.

Bu alışkanlık, yalnızca anımsamayı değil, sorgulamayı öğretir. Bir yazarın iddiası karşısında "Peki ama neden?" diyebilmek, alternatif bir bakış açısı sunabilmek, dahası onun verilerine dayanarak tümüyle farklı bir sonuca ulaşabilmek—işte bunlar, okudukça kendini geliştiren bir zihnin işaretleridir. Her bir kitap bu sorgulama döngüsünü hızlandırır. Dün tartıştığın bir yazarı, bugün başka bir kitapta başka bir yazarın referans vermesi, seni giderek daha derin bir merak ve araştırma sarmalına çeker.

Kitap okumanın yararları yalnızca bu diyalogla sınırlı değildir. Okumak aynı zamanda empati yeteneğini de geliştirir. Farklı yaşamlar, kültürler ve bakış açılarıyla tanışırken, bir karakterin iç dünyasına yolculuk edersin. Bu yolculuk, seni gerçek yaşamda insanları daha iyi anlamaya ve farklı duyguları hissedebilmeye hazırlar. Kendi doğrularının evrensel olmadığını, başka doğruların da var olabileceğini fark eden insan, daha hoşgörülü ve daha temkinli düşünmeye başlar.

Kitaplar aynı zamanda konuştuğun ve yazdığın dilini de zenginleştirir. Sözcük dağarcığı genişleyen bir insan hem daha güzel konuşur hem de daha iyi düşünür. Çünkü düşünce, dil aracılığıyla biçimlenir. Sözcükleri sınırlı olan bir zihnin düşünce ufku da sınırlıdır. Okudukça yeni kavramlarla tanışır, daha önce adını koyamadığın duygulara ve düşüncelere artık sen de bir ad verebilirsin. Her yeni sözcük, düşünce dünyana açılan yeni bir penceredir. Ne kadar çok sözcük bilirsen, duygu ve düşüncelerini o kadar net, güzel ve etkili ifade edebilirsin.

Kitaplar, insanı yalnızlıktan da kurtarır. Fiziksel olarak yalnız olsan bile, kitabın sayfaları arasında kendine bir yol arkadaşı bulursun. Kimileyin bir romandaki kahramanla, kimileyin de bir düşünürün sorularıyla yürürsün. Bu yolculuk, kendi iç dünyanla yüzleşmene yardımcı olabilir. Kitaplar çoğu zaman kafanda yeni soruların ortaya çıkmasına yol açar. Ama asıl gelişim, doğru soruları sormayı öğrenmekle başlar. Aynı zamanda kitap okumak, insanı hazır düşüncelere teslim olmaktan korur. Okuyan insan, kendisine sunulan bilgiyi sorgulamayı öğrenir. Her söyleneni doğru kabul etmek yerine, neden-sonuç ilişkileri kurar, karşılaştırmalar yapar. Bu da bireyin zihinsel bağımsızlığını güçlendirir.

Teknoloji çağında dikkatimiz sürekli bölünür. Bir kitaba dalmak, derin ve kesintisiz düşünebilme yeteneğini güçlendiren bir zihin antrenmanıdır. Günün karmaşasından uzaklaşıp başka bir dünyaya adım atmak, zihni sakinleştirir ve stresi azaltır. Bu rahatlama, yalnızca duygusal değil, bilimsel olarak da kanıtlanmış güçlü bir yöntemdir.

Kitap okumak ayrıca eleştirel ve analitik düşünme becerisi de kazandırır. Olayları ve fikirleri sorgulamayı, neden-sonuç ilişkilerini görmeyi, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi öğrenirsin. Bu beceri, yaşamın her alanında doğru kararlar almana yardım eder. Kütüphane, tarihten felsefeye, bilimden sanata, seni besleyen ve ufkunu genişleten sonsuz bir hazinedir.

Sonuç olarak kitap okumak, yalnızca bilgi edinmek değildir. Kitap okumak; düşünmek, tartışmak, itiraz etmek, yeniden düşünmek ve kimi zaman da kendini değiştirmektir. Pasif bir eylem değil, aktif bir keşif yolculuğudur. Yazarın rehberliğinde, hem dış dünyayı hem de kendi iç dünyanı keşfedersin. Sayfalar arasında gezinirken, yalnızca bilgi biriktirmez; kendi düşünce sistemini de kurarsın. Her not, her soru işareti, her karşı fikir, zihinsel kimliğinin bir tuğlası olur. Bu tuğlalar zamanla seni, yalnızca okuyan değil, üreten; yalnızca izleyen değil, sorgulayan bir bireye dönüştürür.

Her kitap, seni biraz daha dönüştürür, zenginleştirir ve daha derin bir insan yapar. Okumak, kendi aklınla ve kalbinle yapabileceğin en güzel, en verimli ve en özgür yolculuktur. İşte kitap okumanın asıl büyük kazancı budur: Sana yalnızca ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğretmesidir.

Esenlikler diliyorum.

9 Ocak 2026 Cuma

Laiklik mi, Sekülerlik mi?

Laiklik mi, Sekülerlik mi?

Aynı Sanılan İki Kavramın Farklı Tarihleri

Değerli okurlar,

Laiklik ile sekülerlik kavramları zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılıyor, ancak aralarında tarihsel bakımdan çok derin farklılıklar var. Bu çalışmada laiklik ve sekülerlik kavramlarının tarihsel, hukuki, sosyolojik ve felsefi yönlerini ayrıntılı şekilde karşılaştıracağım. Özellikle etimolojik kökenleri, Batı ve Türkiye'deki tarihsel gelişimleri, anayasal ve hukuki bağlamdaki farkları, felsefi yaklaşımlar ve çeşitli ülke örnekleri (Fransa, ABD, Türkiye) dahil olmak üzere geniş kapsamlı bir inceleme sunacağım.

*

Laiklik ve sekülerlik, modern dünyanın en çok tartışılan ama en az netleştirilen kavramları arasında yer alıyor. Gazete köşelerinde, televizyon tartışmalarında ya da politik söylemlerde bu iki sözcük çoğu zaman birbirinin yerine kullanılıyor. Oysa bu kavramlar farklı kökenleri yanında farklı sorunlara yanıt verir, farklı alanlarda işlev görür. Biri devletin nasıl yönetileceğiyle ilgilidir, diğeri toplumun ve bireyin zaman içinde nasıl dönüştüğüyle.

Bu ayrımı netleştirmeden demokrasi, çoğulculuk, din özgürlüğü ya da kamusal alan tartışmalarını sağlıklı biçimde yürütmek zordur.

Sözcüklerin Belleği: Laiklik ve Sekülerlik Nereden Gelir?

“Laiklik” sözcüğü Yunanca laïkós sözcüğünden türemiştir ve “ruhani olmayan”, “halktan olan” anlamına gelir. Ortaçağ Avrupa’sında bu terim, din adamı olmayanları tanımlamak için kullanılırken, modern çağda politik bir anlam kazanmıştır. Bugün laiklik dendiğinde, devletin herhangi bir dini esas almaması, hukuki ve politik kararlarını kutsal metinlere dayandırmaması ve tüm inançlara eşit mesafede durması anlaşılır.

“Sekülerlik” ise Latince saeculumdan gelir; “çağ”, “bu dünya”, “dünyevi olan” anlamlarını taşır. Sosyolojide sekülerlik, dinin toplumsal yaşamdaki belirleyici gücünün azalmasını ifade eder. Bu azalma her zaman inançsızlık anlamına gelmez; çoğu zaman dinin kamusal zorlayıcılığını kaybedip bireysel tercihler alanına çekilmesi anlamına gelir.

Bu nedenle literatürde sıkça vurgulanan ayrım şudur: Laiklik bir normdur, sekülerlik bir süreçtir. Biri hukuki ve politik bir düzenleme biçimi, diğeri tarihsel ve toplumsal bir dönüşümdür.

Batı’da Farklı Yollar: Fransa, ABD ve İngiltere

Laiklik ve sekülerlik arasındaki fark, Batı ülkelerinin deneyimlerinde açık biçimde gözlemlenir.

Fransa’da laiklik, 1789 Devrimi’nin Kilise karşıtı mirasıyla biçimlenmiştir. 1905 tarihli Kilise–Devlet Ayrılığı Yasası, yalnızca devletin resmi dininin olmamasını değil, kamusal alanın dinsel etkilerden arındırılmasını da hedeflemiştir. Fransız laïcité anlayışında devlet “pasif bir tarafsızlık” sergilemez; kamusal alanı düzenler, dini görünürlüğü sınırlandırır. Okullarda dini sembollere yönelik yasaklar bu yaklaşımın somut örnekleridir.

ABD’de ise farklı bir yol izlenmiştir. Anayasa’nın Birinci Değişikliği, devletin bir dini tesis etmesini yasaklar (establishment clause) ve bireylerin dinsel özgürlüklerini güvence altına alır (free exercise clause). Burada amaç, dini kamusal yaşamdan çıkarmak değil, devletin din alanında hakem rolüne soyunmasını engellemektir. Sonuçta ABD, resmi olarak seküler bir devlettir; ancak toplumsal düzeyde oldukça dindar bir ülkedir.

İngiltere bu iki modelin dışında kalır. Anglikan Kilisesi hala devletle sembolik bağlarını korur; kraliyet ve kilise iç içedir. Buna karşın İngiliz toplumu ve hukuk sistemi büyük ölçüde sekülerleşmiştir. Bu örnek, laikliğin olmamasının sekülerleşmeye engel olmadığını gösterir.

Türkiye’deki Durum

Türkiye’de laiklik, Batı’daki örneklerden farklı olarak, devlet eliyle yürütülen bir modernleşme projesinin parçası olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda şer’i ve örfi hukuk yan yana varlığını sürdürmüş; 19. yüzyılda Mecelle gibi düzenlemelerle hukukun sekülerleşmesine yönelik ilk adımlar atılmıştır.

Cumhuriyet döneminde ise laiklik, yeni devletin kurucu ilkelerinden biri haline gelmiştir. Halifeliğin kaldırılması, anayasanın dinden arındırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim ve hukuk sisteminin seküler temeller üzerine kurulması bu dönüşümün parçalarıdır.

Ancak Türkiye’de laiklik, din ile devletin tümüyle ayrılması anlamına gelmez. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlarla devlet, dini alanı düzenleyen ve denetleyen güçlü bir aktör olmayı sürdürür. Bu durum, Türkiye laikliğinin hem “dışlayıcı” hem de “müdahaleci” yönler taşımasına yol açmıştır.

Toplum, Modernlik ve İnanç: Kuramsal Yaklaşımlar

Sosyologlar sekülerleşmeyi modernliğin temel dinamiklerinden biri olarak ele alır. Max Weber, modern dünyayı “büyüden arınmış” bir dünya olarak tanımlar; akıl, bürokrasi ve hukuk kutsal otoritelerin yerini alır. Émile Durkheim ise dinin toplumsal bütünleşme işlevine dikkat çeker ve seküler toplumlarda bu işlevin ulus, vatandaşlık ve sivil değerler tarafından üstlenildiğini savunur.

Charles Taylor’ın katkısı ise özellikle önemlidir: Ona göre seküler çağ, insanların artık inanmak zorunda olmadığı bir çağdır. İnanç, tek geçerli seçenek olmaktan çıkmış; bireysel ve tartışmalı bir tercih haline gelmiştir.

Bu çerçeve, sekülerleşmenin yalnızca “dinsizlik” olarak okunamayacağını gösterir.

Bugünün Tartışmaları: Laiklik Nereye Kadar?

Günümüzde tartışma, laikliğin gerekliliğinden çok, nasıl uygulanacağı üzerine yoğunlaşır. Türkiye’de bir yandan geçmişteki uygulamaların “baskıcı laiklik” yarattığı eleştirileri, diğer yandan laikliğin aşındırıldığına ilişkin kaygılar dile getirilir. Fransa’da ise laïciténin çokkültürlü toplum yapısıyla ne ölçüde uyumlu olduğu sorgulanır.

Ortak sorun şudur: Laiklik, devletin tarafsızlığını koruyan bir ilke olmaktan çıkıp ideolojik bir araca dönüştüğünde, özgürlükleri sınırlayabilir.

Sonuç: Ayrı Ama Birlikte

Laiklik ve sekülerlik aynı kavram değildir; ama birbirini tamamlar. Laiklik, devletin sınırlarını çizer. Sekülerlik ise toplumun kendi iç dinamikleriyle yaşadığı dönüşümü anlatır. Sağlıklı bir demokratik düzen, laikliği dar ve net bir hukuki ilke olarak korurken, sekülerleşmeyi bireylerin tercihine ve toplumsal evrime bırakabilmelidir.

Bu denge, modern toplumların bitmeyen sorusudur- onu değerli kılan da budur.

Esenlikler diliyorum.

 

4 Ocak 2026 Pazar

Yaranmanın Dayanılmaz Çelişkisi

 Yaranmanın Dayanılmaz Çelişkisi

Bizim toplumda sıkça rastlanan bir durum var: Bazı insanlar, belirli bir kesimin gözüne girebilmek için, aslında içten içe inanmadıkları fikirleri savunuyormuş gibi davranıyor. Üstelik bu fikirler çoğu zaman çağın gerisinde kalmış, sorgulanmadan tekrar edilen düşünceler oluyor. Ama amaç gerçeği aramak değil; kabul görmek, alkış almak, oy toplamak.

Örneğin bir kesim Batı’ya karşıysa, hemen onlar da Batı karşıtı kesiliyor. Yılbaşı kutlamasına karşı çıkmak neredeyse bir duruş göstergesi hâline geliyor. Sanki yılbaşı kutlamakla kimlik elden gidecekmiş gibi bir hava estiriliyor.

İşin ilginç yanı, aynı kişiler işlerine geldiğinde Batı’dan çıkan kavramları hiç çekinmeden kullanıyor. Demokrasi, insan hakları, özgürlük… Hepsi dillerinde. Ama bu kavramlar herkes için değil; yalnızca kendileri için geçerli. Başkaları bu hakları kullanmak isteyince birden rahatsız oluyorlar.

Günlük yaşamda da benzer bir çelişki karşımıza çıkıyor. Kravat takmayı, yaşam tarzlarını, bazı sembolleri “Batı icadı” diye küçümsüyorlar. Ama ceplerindeki akıllı telefon, evlerindeki televizyon, bindikleri araba; dahası uçağa binip yolculuk yapmak… Bunların hepsi yine Batı’nın ürünü. Modern yaşamın nimetleri son derece cazip; ama arkasındaki düşünce sistemi aynı ölçüde kabul görmüyor.

Aslında bu çelişkinin farkındalar. Bu yolun toplumu ileri değil, geri götürdüğünü de biliyorlar. Ama bir noktada her şeyin önüne geçen tek bir şey var: oy hesabı.

Bir zamanlar büyük tartışma yaratan “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi?” sözü de bu gerilimin başka bir yüzüydü. Sorun oyların eşitliği değil; insanların duygularının, inançlarının ve korkularının bilinçli biçimde kullanılması. Yaranmak uğruna sergilenen bu tutum, hem düşünceyi hem de toplumu yavaş yavaş, içten içe aşındırıyor.

Esenlikler diliyorum

1 Ocak 2026 Perşembe

Kültür, Uygarlık ve Medeniyet Kavramları

Kültür, Uygarlık ve Medeniyet Kavramları

Değerli okurlar,

Kitaplarda, makalelerde, günlük konuşmalarda “kültür”, “uygarlık” ve “medeniyet” kavramları çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılsa da, bu terimler arasında farklılıklar vardır. Bu kavramlar arasındaki ilişki de tarihsel, karşılıklı ve çoğu zaman da gerilimlidir. Kültür, gündelik yaşamın anlam dokusunu kurarken; uygarlık bu anlamların kurumsal ve maddi formlarını üretir; medeniyet ise çoğu zaman bu iki alanın tarihsel olarak idealize edilmiş bütünsel anlatısıdır (Not 1).

Kültür, en geniş anlamıyla, bir toplumun dünyayı anlamlandırma ve yaşama biçimlerinin bütününü kapsar. Edward B. Tylor’un klasik tanımıyla kültür; bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, gelenek ve bireyin toplumun bir üyesi olarak kazandığı diğer tüm yetenek ve alışkanlıkları içerir (Not 2). Ancak çağdaş antropolojide kültür yalnızca “sahip olunan” bir şey değil, Clifford Geertz’in vurguladığı üzere, insanların sürekli olarak ürettiği ve yorumlanan bir anlamlar ağıdır (Not 3). Bu nedenle kültür, durağan değil; tarihsel olarak değişken, çoğul ve katmanlıdır. Aynı toplum içinde farklı sınıflar, kuşaklar ve etnik gruplar, farklı kültürel repertuarlar geliştirebilir.

Uygarlık ise kültürden farklı olarak, öncelikle maddi ve kurumsal ölçekle tanımlanır. Kentleşme, tarımsal üretimin örgütlenmesi, ulaşım ağları, yazılı hukuk, bürokrasi ve teknik uzmanlaşma, uygarlığın temel göstergeleri arasında yer alır (Not 4). Arnold J. Toynbee’ye göre uygarlıklar, çevresel ve toplumsal meydan okumalara verilen yaratıcı yanıtlar sonucunda ortaya çıkar; yükselir, kurumsallaşır ve zamanla çözülür (Not 5). Oswald Spengler ise uygarlığı, kültürlerin “yaşlanmış” ve biçimsel hâli olarak görerek, onu kültürel yaratıcılığın son evresi olarak tanımlar (Not 6). Bu yaklaşımlar, uygarlığın yalnızca teknik ilerleme değil, aynı zamanda tarihsel bir yazgı anlatısı olduğunu gösterir.

Medeniyet kavramı ise bu iki düzlemi — kültürel anlam dünyası ile kurumsal-maddi yapı — daha geniş ve çoğu zaman normatif bir çerçevede birleştirir. Medeniyet, yalnızca “olanı” değil, aynı zamanda “olması gerekeni” de ima eder. Hukuk, etik, estetik normlar ve entelektüel gelenekler, medeniyet söyleminin merkezinde yer alır. Bu yönüyle medeniyet, betimleyici olduğu kadar değerlendirici bir kavramdır da. Nitekim tarihsel olarak “medenî” olma iddiası, sıklıkla kültürel üstünlük ve meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır (Not 7).

Bu üç kavram arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Kültürel değerler ve normlar, hangi kurumların meşru sayılacağını ve hangi teknolojilerin benimseneceğini belirler. Örneğin miras, mülkiyet veya aile yapısına ilişkin kültürel kabuller, ekonomik ve hukuksal kurumların biçimlenmesinde belirleyici rol oynar (Not 8). Tersine, yeni teknolojiler ve kurumsal düzenlemeler de kültürü dönüştürür. Matbaanın yaygınlaşması, yalnızca bilgi üretimini değil, okuma alışkanlıklarını, düşünme biçimlerini ve kamusal tartışma kültürünü kökten değiştirmiştir (Not 9).

Medeniyet söylemi ise çoğu zaman bu karşılıklı etkileşimi büyük tarihsel anlatılar içinde düzenler. “Batı medeniyeti” veya “İslam medeniyeti” gibi kavramsallaştırmalar, hem kültürel çeşitliliği hem de kurumsal sürekliliği tek bir çatı altında toplar. Ancak bu tür anlatılar, hangi unsurların merkeze alındığı ve hangilerinin dışarıda bırakıldığı sorusunu da beraberinde getirir. Sömürgecilik sonrası (Postkolonyal) yaklaşımlar, medeniyet söyleminin sıklıkla güç ilişkilerini gizleyen bir retorik işlev gördüğünü vurgular (Not 10).

Tarihsel örnekler bu etkileşimi somut biçimde ortaya koyar. Geçmiş imparatorluklarda, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda, farklı etnik ve dinsel toplulukların bir arada yaşaması, kültürel çoğulluğun güçlü bir örneğidir; buna karşılık merkezi bürokrasi, hukuk düzeni ve altyapı yatırımları, gelişmiş bir uygarlık örgütlenmesine işaret eder. Bu nedenle “Osmanlı medeniyeti” ifadesi, çok katmanlı bir kültürel düzeni ima eder. Benzer biçimde, Sanayi Devrimi sonrası Britanya’da teknolojik ve kurumsal dönüşüm, yeni sınıfsal kültürlerin ve kentsel yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açmış; bu süreç “modern Batı medeniyeti” anlatısının temel taşlarından biri hâline gelmiştir (Not 11).

Sonuç olarak kültür, uygarlık ve medeniyet, birbirinden bağımsız değil; karşılıklı etkileşim içinde, farklı analitik düzeylere işaret eden kavramlardır. Kültür, anlam üretiminin ve gündelik yaşamın dokusunu oluşturur; uygarlık, bu dokunun kurumsal ve maddi biçimlerini oluşturur; medeniyet ise bu iki alanı tarihsel ve normatif bir anlatı içinde bütünleştirir. Bu nedenle kavramların her biri, ancak birlikte ve eleştirel bir bakışla ele alındığında toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını açıklama gücüne ulaşır.

Esenlikler diliyorum.

Notlar

Not 1. Williams, R. (1958). Culture and society, 1780–1950. London: Chatto & Windus.

Not 2. Tylor, E. B. (1871). Primitive culture. London: John Murray.

Not 3. Geertz, C. (1973). The interpretation of cultures. New York, NY: Basic Books.

Not 4. Childe, V. G. (1950). The urban revolution. Town Planning Review, 21(1), 3–17.

Not 5. Toynbee, A. J. (1934–1961). A study of history. Oxford, UK: Oxford University Press.

Not 6. Spengler, O. (1918–1922). The decline of the West. New York, NY: Alfred A. Knopf.

Not 7. Elias, N. (1939). The civilizing process. Oxford, UK: Blackwell.

Not 8. Weber, M. (1905). The Protestant ethic and the spirit of capitalism. London: Unwin Hyman.

Not 9. Eisenstein, E. L. (1979). The printing press as an agent of change. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Not 10. Said, E. W. (1978). Orientalism. New York, NY: Pantheon Books.

Not 11. Hobsbawm, E. (1962). The age of revolution: 1789–1848. London: Weidenfeld & Nicolson.

28 Aralık 2025 Pazar

Merhamet ile Kendini Feda Etmek: İki Farklı Ahlaki Duruş

 Merhamet ile Kendini Feda Etmek: İki Farklı Ahlaki Duruş

Merhamet ile kendini feda etmek kavramlarına değinmek istiyorum. Bu iki kavram birbirine yakın anlam taşısalar da aralarında derin farklar vardır. Biri bir canlıya karşı duyulan acımaktan kaynaklanan insanı bir duygu olurken diğeri insanın birine karşı duyduğu derin sorumluluk sonucudur.

Bir sabah, sokakta yürürken yerde oturan yaşlı bir adam görürsünüz. Bastonunu yanına bırakmış, nefesleniyordur. Göz göze gelirsiniz. İçinizde bir şey kıpırdar. Duraksarsınız. İşte o an, merhamet başlar. Bir duygudur bu; ansızın gelir. Sizi yavaşlatır, kalbinize dokunur. Yanına gider, su verir, halini hatırını sorarsınız. Sonra yolunuza devam edersiniz. Adam orada kalır, siz normal yaşamınız dönersiniz.

Merhamet çoğu zaman böyle işler. Görür, hisseder, sarsılır ve geçer.

Filozof Schopenhauer, merhameti benliğin sınırlarının kısa bir süreliğine erimesi olarak anlatır. O anda “ben” geri çekilir, “öteki” öne çıkar. Acı, başkasının olmaktan çıkar; bir anlığına sizin içinizde yankılanır. Ama bu yankı kalıcı olmak zorunda değildir. Merhamet, insana insanlığını anımsatır; ama ondan uzun erimli bir söz istemez.

Oysa kimi zaman yaşam, merhametin yetmediği bir eşik kurar önünüze.

Bir çocuk düşünün. Yıllar önce onun elinden tutan anne, şimdi yürümekte zorlanıyor. Doktor randevuları, ilaçlar, sessiz geceler… Çocuk artık yalnızca “üzülmez”. Planlarını erteler, hızını düşürür, kendi yaşamında değişiklikler yapmaya başlar. Bu bir anlık sarsıntı değildir. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar gibidir. Kimse yüksek sesle söylemez ama bir eşik geçilmiştir.

İşte burada merhamet biter, fedakarlık başlar.

Fedakarlık duygudan değil, bağlılıktan doğar. Emmanuel Levinas’ın dediği gibi, öteki artık yalnızca görülen biri değil, kaçınılamaz bir çağrıdır. Bu çağrı, insanın özgürlüğünü sınırlar. Artık “istersem” değil, “zorundayım” vardır. Bu zorunluluk dışarıdan dayatılmış bir zorunluluk değildir; insanın kendi içinde kabul ettiği bir etik ağırlıktır.

Fedakarlık, rüzgar gibi gelip geçmez. Daha çok toprağa çakılmış bir kazığa benzer. İnsan kendini ona bağlar. Geri çekilmek mümkündür belki, ama kolay değildir. Çünkü bu bağ, yalnızca başkasına değil, insanın kendine verdiği bir sözdür.

Eşler arasında da benzer bir an yaşanır. Biri düşer. Hastalık, işsizlik, karanlık bir dönem… Diğeri ayakta kalır. Ayakta kalan, yalnızca üzülmez; yükü omuzlar. Kendi yaşamının hafiflemesini değil, ağırlaşmasını kabul eder. Fedakarlık burada dramatik değildir. Çoğu zaman kimse fark etmez. Alkış yoktur, tanık yoktur. Yalnızca devam eden bir “buradayım” vardır.

Kant, ahlaki değeri olan eylemin duygulardan değil, ödev bilincinden doğduğunu söyler. Yani insan kimileyin iyi hissettiği için değil, doğru olduğunu bildiği için katlanır. Fedakarlık tam da bu noktada görünür olur. Duygu çoktan sönmüş olabilir; ama sorumluluk kalır.

Merhamet, insanın insaniyetine açılan ilk kapıdır. Fedakarlık ise o kapıdan geçtikten sonra karşılaşılan daha ağır bir eşik. Merhamet “acıdım” der ve durabilir. Fedakarlık “buradayım” der ve kalır.

Belki de ahlaki olgunluk tam burada başlar: hissetmenin bittiği, yükün başladığı yerde. Merhamet insanı insan yapar; fedakarlık ise o insanlığın ağırlığını taşımayı kabul edenleri ayırır.

Ve çoğu zaman, insanın kendisi için söyleyebileceği en ağır cümle şudur:

“Buradayım.”

Esenlikler diliyorum.

Kaynakça

Levinas, E. (1969). Totality and infinity: An essay on exteriority (A. Lingis, Trans.). Pittsburgh, PA: Duquesne University Press. Özellikle Ethics and the Face bölümü.

Schopenhauer, A. (1840/1995). On the basis of morality (E. F. J. Payne, Trans.). Providence, RI: Berghahn Books. Bölüm III, merhamet (Mitleid) kavramı.

Kant, I. (1785/1993). Groundwork of the metaphysics of morals (J. W. Ellington, Trans.). Indianapolis, IN: Hackett Publishing. Birinci ve ikinci bölüm, ödev ve ahlak yasası tartışması.