10 Ağustos 2026 Pazartesi

Batı'dan Kaçarken Doğu'ya Sığınmak

 Batı'dan Kaçarken Doğu'ya Sığınmak

Türkiye'nin Batı dünyasından koparılarak Rusya-Çin-İran eksenine yaklaştırılmasını isteyenleri kaygıyla izliyorum.

Önce bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir: Batı’nın sicili temiz değildir. Sömürgecilik, köle ticareti, işgaller, başka ülkelerin doğal kaynaklarına el koyma, siyasal düzenlerine müdahale etme ve kendi çıkarlarını “uygarlık götürme” söylemiyle meşrulaştırma konusunda Batılı devletlerin tarih boyunca yaptıkları ortadadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşananlar, Anadolu’nun işgali ve Sevr Antlaşması girişimi de bizim açımızdan unutulabilecek olaylar değildir.

Ama Batı emperyalizmine karşı çıkmak, bizi Doğu'daki güçlerin yanına sürüklememeli.

Çünkü emperyalizmin Batılısı da Doğulusu da emperyalizmdir.

Bir güç merkezinden uzaklaşıp başka bir güç merkezinin etkisine girmek bağımsızlık değildir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır.

Bu nedenle Türkiye için doğru soru,

"Batı mı, Doğu mu?"

değildir.

Doğru soru şudur:

"Türkiye nasıl bağımsız, özgür, akılcı, bilimsel ve hukuk içinde yönetilen bir ülke olabilir?"

Türklerin Batıya Doğru Uzun Yolculuğu

Türk tarihine geniş bir zaman aralığından baktığımızda, Orta Asya'dan İran'a, Anadolu'ya, Balkanlar'a ve Avrupa'ya uzanan büyük bir hareket görürüz.

Bunu değişmez bir tarih yasası gibi yorumlamak doğru olmaz. Türk topluluklarının yer değiştirmesinde iklim, otlaklar, ticaret yolları, başka topluluklarla savaşlar, iç çatışmalar ve güçlü komşuların baskısı gibi birçok neden vardı.

Çin de bu tarihsel etkenlerden biriydi, ve en önemlilerinden biriydi.

Hunlarla Çin arasındaki uzun mücadeleler, ardından Göktürklerin Çin ile kurduğu çatışmalı ilişkiler, Orta Asya tarihinin temel konuları arasındadır. Ancak Türklerin bütün batıya hareketini yalnızca Çin baskısıyla açıklamak aşırı bir genelleme olur.

Bütün bu çekincelere karşın genel görünüm açıktır:

Türk topluluklarının önemli bir bölümü yüzyıllar boyunca batıya ilerlemiş, İran dünyasına girmiş, Anadolu'ya ulaşmış ve daha sonra Balkanlar ile Avrupa'ya yayılmıştır.

Ancak bu yürüyüş yalnız Türklerin başka toplumları etkilemesinin tarihi değildir.

Türkler de karşılaştıkları uygarlıklardan derinden etkilenmiştir.

Fars Kültürünün Güçlü Etkisi

Türklerin İran coğrafyasına girmesi büyük bir değişimin başlangıcı oldu.

Selçuklular Türk kökenli bir hanedandı. Buna karşın kurdukları devletin yönetiminde İranlı bürokratlar, vezirler ve yazıcılar geniş yer tuttu. Farsça sarayda, edebiyatta ve yönetim çevrelerinde güçlü bir konum kazandı.

Bu etki Anadolu Selçuklularında da sürdü.

Hükümdar adları bile kültürel değişimin izlerini taşır. Keyhüsrev, Keykavus ve Keykubad gibi adlar İran'ın destan ve hükümdarlık geleneğinden geliyordu.

Burada ilginç bir durumla karşılaşıyoruz.

Politik ve askeri güç Türklerin elindeydi. Buna karşın kültürün önemli bir bölümünde Fars etkisi vardı.

Demek ki kültürel egemenlik ile politik egemenlik her zaman aynı elde bulunmaz.

Bir toplum başka bir ülkeyi yönetebilir; ama o ülkenin dili, edebiyatı, yönetim geleneği ve yaşam anlayışından da etkilenebilir.

Türk-Fars ilişkileri bunun çarpıcı örneklerinden biridir.

İslam Uygarlığı İçinde Değişim

Türklerin İslamiyet’i benimsemesiyle değişim daha da genişledi.

Bu kez Arapça, özellikle din, hukuk, eğitim ve bilim alanlarında güçlü bir etki yarattı. Farsça ise edebiyat ve saray kültüründeki yerini korudu.

Böylece Türkçe, Arapça ve Farsça yüzyıllar boyunca yan yana yaşadı.

Osmanlı Türkçesi bu etkileşimin ürünüdür.

Dil bilgisi Türkçeydi. Ancak özellikle yazılı dilde Arapça ve Farsçadan çok sayıda sözcük ve tamlama alındı. Halkın konuştuğu Türkçe ile saray, bürokrasi ve edebiyat çevrelerinde kullanılan dil arasındaki uzaklık zaman zaman büyüdü.

Adlarımız da değişti.

Eski Türk geleneğinden gelen Alp, Tuğrul, Çağrı, Gündüz ve Kutalmış gibi adların yanında Ahmet, Mehmet, Mustafa, Ali, Hasan ve Hüseyin gibi Arapça kökenli adlar yaygınlaştı. Fars kültüründen gelen adlar da kullanıldı.

Devlet ve saray dilindeki birçok sözcük bu etkileşimin izini taşır. "Padişah" ve "şehzade" bunlardan yalnızca ikisidir.

Yazı da değişti.

Türkçe yüzyıllar boyunca Arap yazısından uyarlanan bir abeceyle yazıldı.

Hukuk da İslam uygarlığının güçlü etkisi altındaydı. Osmanlı hukukunu yalnızca şeriatla açıklamak doğru değildir. Padişahın koyduğu örfi hukuk da vardı. Buna karşın evlenme, boşanma, miras ve aile ilişkilerinin önemli bölümü İslam hukuku çerçevesinde yürütüldü.

Eğitimde de medrese düzeni belirleyiciydi. Arapça, din bilimleri ve klasik İslam düşüncesi eğitimin temel öğeleri arasındaydı.

Kısacası Türkler İslam dünyasına girdiklerinde yalnızca yeni bir din benimsemediler.

Yeni bir kültür çevresine girdiler.

Ve bu kültür çevresi Türk toplumunu derinden değiştirdi.

Buna Emperyalizm Denebilir mi?

Burada kavramları dikkatli kullanmak gerekir.

"İslam emperyalizmi" sözü, İslam dininin kendisini emperyalizmle özdeşleştiriyorsa doğru değildir.

Din başka şeydir, dini kullanarak kurulan politik egemenlik başka şey.

Aynı ayrımı Hristiyanlık için de yapmak gerekir. Avrupa sömürgeciliğinin ya da Haçlı Seferlerinin bütün sorumluluğunu Hristiyanlık dinine yükleyemeyiz.

Buna karşılık tarih boyunca dinin devletlerin yayılmasını ve egemenliğini destekleyen bir araç olarak kullanıldığı da gerçektir.

Emeviler, Abbasiler ve daha sonraki birçok İslam devleti yalnızca bir inancı değil, aynı zamanda bir yönetim düzenini, hukuk anlayışını ve kültürel çevreyi geniş coğrafyalara taşıdı.

Bu açıdan bakıldığında emperyalizmi yalnız askerlerin sınırı geçmesi olarak görmek eksik kalır.

Emperyalizm ekonomik olabilir.

Politik olabilir.

Askeri olabilir.

Kültürel de olabilir.

Cumhuriyet'in Büyük Başarısı

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla başlayan değişimi bu uzun tarih içinde değerlendirmek gerekir.

Cumhuriyet yalnızca padişahlığın yerine yeni bir yönetim biçimi getirmedi.

Devletin dayandığı temel anlayışı değiştirdi.

Egemenliğin kaynağı artık hanedan değil, ulustu.

Yasa koyma yetkisi kutsal ya da değişmez sayılan kurallardan çıkarılıp insan iradesine ve ulusal egemenliğe bağlandı.

Eğitim ortak bir devlet düzeni altında toplandı.

Hukuk laikleştirildi.

Takvim değiştirildi.

Yeni Türk abecesi kabul edildi.

Kadının toplumdaki ve hukuk karşısındaki yeri değiştirildi.

Bunların her biri ayrı bir yenilikti. Ama tümü aynı doğrultuya gidiyordu:

Geleneksel düzenden akla, bilime ve çağdaş hukuka dayalı bir devlet düzenine geçiş.

Akılcılaşma

Akılcılaşma kuramı Cumhuriyet'in yaptığı değişimi anlamamıza yardımcı olabilir.

Çağdaş devlet anlayışında yönetim kişilere değil kurallara dayanır.

Yetkiler önceden belirlenir.

Yasalar belli olur.

Devlet görevlisinin yetkisi kişiliğinden değil, görevinden doğar.

Hukuk öngörülebilir olur.

Yurttaş, devletin hangi kurala göre davranacağını önceden bilebilir.

Cumhuriyet'in birçok yeniliğini bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Medeni Kanun yalnızca başka bir ülkeden yasa almak değildi.

Aile ilişkilerini din hukukunun dışına çıkarıp yurttaşlık hukukunun içine almaktı.

Öğretimin birleştirilmesi yalnız okulları bir çatı altında toplamak değildi.

Eğitimin temelini değiştirmekti.

Harf Devrimi yalnızca yeni harfler öğrenmek değildi.

Okuma, yazma ve iletişim düzenini yeniden kurmaktı.

Uluslararası takvime geçiş yalnız tarihleri değiştirmek değildi.

Türkiye'nin ekonomik, yönetsel ve dış ilişkilerde dünyanın ortak zaman düzenine katılmasıydı.

Laiklik ise yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değildir.

Laiklik, devletin yurttaşlarına inançları nedeniyle ayrıcalık tanımamasıdır.

İnananı da inanmayanı da aynı hukuk içinde görmesidir.

Devletin bir inancın doğruluğuna karar vermemesidir.

Bu nedenle Cumhuriyet'in Batı yönelimi yalnızca Batı'ya benzeme isteği olarak açıklanamaz.

Temelde bir akılcılaşma ve çağdaşlaşma girişimidir.

Batıya Yürüyüşün Yeni Anlamı

Türk tarihindeki batıya hareket ile Cumhuriyet arasında bir benzerlik kurulabilir.

Ama bu benzerliği değişmez bir ulusal yazgı gibi görmemek gerekir.

Geçmişte batıya hareket çoğu zaman toprak üzerinde gerçekleşti.

Cumhuriyet döneminde ise yönelim düşünce ve kurumlar alanına taşındı.

Osmanlı orduları Avrupa'ya doğru yürüyordu.

Cumhuriyet ise Avrupa'da gelişen başka değerleri almaya yöneldi:

hukuk devleti,

bilim,

laiklik,

parlamento,

yurttaşlık,

kadın-erkek eşitliği,

eğitim

ve çağdaş kurumlar.

Böylece batıya yönelmenin anlamı değişti.

Ama bu değişim Cumhuriyet'le birdenbire başlamadı.

Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı yönetimi de çağdaş hukuk, eğitim, bürokrasi, anayasa ve parlamento arayışına girmişti.

Cumhuriyet bu süreci çok daha köklü biçimde sürdürdü.

Bu nedenle Cumhuriyet'in Batı yönelimi bir gecede verilmiş bir karar değildi.

Uzun süren çağdaşlaşma arayışının en köklü aşamasıydı.

Batı'yı Seçmek Batı'ya Teslim Olmak Değildir

Burada temel bir ayrım yapmak gerekir.

Batı'da gelişen hukuk devleti, bilimsel düşünce, laiklik, insan hakları, kuvvetler ayrılığı ve demokrasi gibi değerleri benimsemek başka şeydir.

Batılı devletlerin her yaptığını doğru bulmak başka şey.

Amerika Birleşik Devletleri yanlış yaptığında buna karşı çıkabiliriz.

Rusya yanlış yaptığında da karşı çıkmalıyız.

Aynı ölçüyü Çin'e uygulamalıyız.

İran'a da.

Ve elbette kendi devletimize de.

Gerçek bağımsızlık budur.

Bağımsız insanın ve bağımsız devletin ölçüsü, kimin yaptığına bakarak doğruyu ve yanlışı değiştirmemektir.

Batı emperyalizmine karşı çıkarken Rus yayılmacılığını görmezden gelmek tutarlı değildir.

Amerikan baskısına karşı çıkarken Çin'in baskısını önemsiz saymak da tutarlı değildir.

Bir egemenden kurtulup başka bir egemen aramak bağımsızlık değildir.

Sorun Doğu ile Batı Arasında Değil

Sorunu yalnız Doğu-Batı ayrımıyla açıklamak da yanıltıcıdır.

Japonya doğudadır.

Güney Kore doğudadır.

Buna karşın bu ülkeler bilimde, teknolojide, eğitimde ve çağdaş kurumlarda dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır.

Demek ki sorun coğrafya değildir.

Sorun hangi değerleri seçtiğimizdir.

Akıl mı, dogma mı?

Bilim mi, hurafe mi?

Hukuk mu, keyfilik mi?

Özgür yurttaş mı, boyun eğen insan mı?

Demokrasi mi, tek kişinin buyruğu mu?

Türkiye'nin asıl seçimi burada olmalıdır.

Türkiye'nin Yeri

Türkiye hem Asya'dır hem Avrupa.

Orta Asya'dan izler taşır.

İran kültüründen izler taşır.

İslam uygarlığından izler taşır.

Anadolu'nun eski uygarlıklarının mirasını taşır.

Bizans'tan, Balkanlar'dan, Akdeniz'den ve Avrupa'dan izler taşır.

Bunların hiçbiri yok sayılamaz.

Zaten hiçbir büyük kültür bütünüyle "saf" değildir.

Uygarlıklar birbirini etkiler.

Türkler başka toplumları etkilediği gibi onlardan da çok şey aldı.

Bu nedenle Arap, Fars ya da İslam etkisini geçmişimizden silmek ne olanaklıdır ne de gereklidir.

Bunlar bizim tarihimizin parçalarıdır.

Ama geçmişi kabul etmek başka şeydir.

Geleceği geçmişin kurallarına bağlamak başka şey.

Cumhuriyet'in tarihsel değeri de burada ortaya çıkar.

Cumhuriyet geçmişi yok saymadı.

Ama geleceği geçmişin değişmez kurallarına teslim etmeyi de kabul etmedi.

Sonuç: Efendi Değiştirmek Bağımsızlık Değildir

Türkiye'nin bugün önündeki sorun Batı ile Doğu arasında bir efendi seçmek değildir.

Türkiye'nin hiçbir efendiye gereksinimi yoktur.

Washington'un buyruğuna girmek ne kadar yanlışsa Moskova'nın buyruğuna girmek de o kadar yanlıştır.

Pekin'e bağımlı olmak da çözüm değildir.

Tahran'ın dünya görüşünü benimsemek de.

Batı emperyalizmine karşı çıkalım.

Ama Doğu'daki emperyal girişimlere de aynı ölçüyle karşı çıkalım.

Bir devletin yaptığına "emperyalizm" deyip aynı davranışı başka bir devlet yaptığında susmayalım.

Ölçümüz ülkeler değil, ilkeler olsun.

Türkiye'nin yönünü Washington belirlememeli.

Moskova belirlememeli.

Pekin belirlememeli.

Tahran belirlememeli.

Türkiye'nin yönünü kendi halkı belirlemeli.

Akıl belirlemeli.

Bilim belirlemeli.

Hukuk belirlemeli.

Demokrasi belirlemeli.

İnsan onuru belirlemeli.

Çünkü bağımsızlık, güç merkezleri arasında efendi değiştirmek değildir.

Gerçek bağımsızlık, efendi aramamaktır.

Osman Karadağ, 10 Ağustos 2026

6 Ağustos 2026 Perşembe

İnsan İnsana Neden Zulmeder? 1492’den 1992’ye Bir Yüzleşmenin Öyküsü

 İnsan İnsana Neden Zulmeder?

1492’den 1992’ye Bir Yüzleşmenin Öyküsü

Değerli okurlar, dün Richard Venus'un Every Place Is Holy Ground: When Religion Is Not Enough adlı kitabında insanın insana zulmünden örnekler verdiği bir bölümü okurken içim burkuldu. Bu konuyu biraz ayrıntılı incelemek istedim.

İnsanın insana yaptığı kötülük yeni değil. Tarihin hemen her döneminde savaşlar, kıyımlar, köleleştirmeler, sürgünler ve işkenceler görüyoruz.

Beni asıl düşündüren ise kötülüğün varlığından çok başka bir soru oldu:

İnsan, başka bir insana böylesine büyük bir zulmü nasıl yapabiliyor?

Daha da önemlisi:

Yaptığı kötülüğü nasıl haklı görebiliyor?

Venus'un Amerika yerlileri üzerinden verdiği örnekler, bu sorular üzerinde düşünmek için çarpıcı bir tarihsel pencere açıyor.

Konukseverlikten Köleleştirmeye

Kristof Kolomb ve denizcileri 1492'de Bahama Adaları'na ulaştıklarında Arawak/Taíno yerlileri onları dostça karşıladılar. Yiyecek, su ve armağanlar sundular. Kolomb ise günlüğünde onların silah kullanmayı bilmediklerini, kolayca boyun eğdirilebileceklerini ve hizmetçi olarak kullanılabileceklerini yazdı. İkinci yolculuğunda beklediği altını bulamayınca çok sayıda yerliyi tutsak aldı; yüzlercesini İspanya'ya göndermek üzere gemilere bindirdi. Venus'un aktardığına göre yolculuk sırasında bunların önemli bir bölümü öldü, kalanlar köle olarak satıldı.

Burada üzerinde durulması gereken garip bir karşıtlık var.

Yerliler karşılarındakine konuk gözüyle bakıyor.

Kolomb ise karşısındakine kullanılabilecek insan gücü olarak bakıyor.

Aynı karşılaşma, iki tarafta iki ayrı düşünce yaratıyor.

Birinde paylaşma...

Ötekinde yararlanma.

Belki zulmün ilk adımlarından biri tam burada başlıyor: Karşındaki insanı, seninle aynı değerde bir insan olarak değil, sana sağlayacağı yararla değerlendirmek.

İspanyol rahip Bartolomé de las Casas'ın aktardığı bir olay bunu daha da ürpertici kılıyor. Papağan taşıyan iki yerli çocuğun papağanları ellerinden alındıktan sonra yalnızca eğlence amacıyla başlarının kesildiği anlatılıyor. Ortada savaş yok. Savunma yok. Zorunluluk yok.

O zaman insanın önüne çok daha ağır bir soru geliyor:

Bir başka insanın yaşamı nasıl bu kadar değersizleşebilir?

Önce “Öteki” Yaratılıyor

Sanırım bunun yanıtlarından biri “ötekileştirme”de yatıyor.

Bir insana zulmetmek kolay değil.

Ama onu sizin gibi bir insan saymamaya başladığınızda iş değişiyor.

Önce insanlar ayrılıyor:

Biz ve onlar.

Uygar ve vahşi.

İnanan ve inanmayan.

Beyaz ve beyaz olmayan.

Bizim ulustan olan ve olmayan.

Venus'un aktardığı örneklerde beyaz, İngiliz ya da Protestan olmayan insanların “öteki” olarak görülmesinin ayrımcılığı kolaylaştırdığı vurgulanıyor.

Bu ayrım yalnızca sözcüklerden oluşmuyor.

Karşınızdaki kişi artık Ahmet, Mehmet, John ya da Pedro değil; bir grubun adsız üyesi oluyor.

Adı kayboluyor.

Yüzü kayboluyor.

Öyküsü kayboluyor.

Sonra acısı da gözden kayboluyor.

Tarihteki birçok büyük zulmün öncesinde neden benzer bir dil görüldüğünü düşünmek gerek.

Çünkü karşınızdakini sizden daha aşağı, daha değersiz ya da daha az insan saymaya başladığınızda, normal koşullarda yapamayacağınız şeyleri yapabilmenin ahlaki yolu açılıyor.

Ardından Çıkar Geliyor

Ancak yalnızca ötekileştirme yetmiyor.

Çoğu kez arkasından çıkar geliyor.

Altın gerekiyor.

Toprak gerekiyor.

Ucuz emek gerekiyor.

Yeni yerleşim alanı gerekiyor.

Güç gerekiyor.

İnsan burada ilginç bir özelliğini gösteriyor: Kimi zaman önce istediği şeye karar veriyor, sonra onu almasının neden doğru olduğunu açıklamaya başlıyor.

Amerika yerlilerinin toprakları konusunda bunun açık bir örneğini görüyoruz.

Massachusetts Körfezi Kolonisi Valisi John Winthrop, yerlilerin toprağı Avrupalılar gibi işlemediğini öne sürerek topraklarının hukuken “boş” sayılabileceğini savundu. Böylece yerlilerin toprak üzerindeki doğal hakları kabul edilse bile, Avrupalı anlayışa uygun mülkiyet hakları olmadığı ileri sürülebiliyordu. Sonuçta üzerinde insanların yaşadığı toprak, o insanların yaşam biçimi Avrupa ölçülerine uymadığı için alınabilir sayılıyordu.

Mantık şaşırtıcı ölçüde yalın:

Senin yaşam biçimini ben doğru bulmuyorsam, senin hakkını da tanımayabilirim.

Böylece çıkar hukuka dönüşüyor.

Hukuk da vicdanı rahatlatıyor.

Din de Zulmü Haklı Göstermenin Aracına Dönüşebilir

Venus'un verdiği örneklerde beni en çok düşündüren konulardan biri de din.

İnsanı sevgiyi, merhameti ve adaleti düşünmeye çağırması beklenen din, insanın elinde kimi zaman yapılan kötülüğü haklı göstermenin aracına dönüşebiliyor.

Püritenler, yerli topraklarının alınmasını kutsal metinlerden seçtikleri bölümlerle açıklamaya çalıştılar. Mezmurlar'daki bazı sözler yeni toprakların ele geçirilmesiyle ilişkilendirildi. Pavlus'un yönetime itaati öğütleyen sözleri ise sömürge yönetimine karşı çıkmamanın dinsel gerekçelerinden biri olarak yorumlandı.

Pequotların yaşadıkları daha da sarsıcı.

Venus'un aktardığına göre 1637'de yüzlerce Pequot öldürüldü. Vaiz Cotton Mather bu olayı “iyi bir gün” olarak niteleyebiliyordu.

İnsan burada dinin kendisinden çok, insanın dini nasıl kullandığı üzerinde düşünmeli.

Çünkü insan yaptığı kötülüğü kötülük olarak kabul ederse vicdanıyla hesaplaşmak zorunda kalır.

Ama ona kutsal, hukuksal ya da ulusal bir ad verirse bu hesaplaşmadan kaçabilir:

“Toprağını almıyorum; uygarlık götürüyorum.”

“Sürmüyorum; düzen kuruyorum.”

“Öldürmüyorum; kutsal bir görev yerine getiriyorum.”

“Köleleştirmiyorum; onları çalışmaya alıştırıyorum.”

Sözcükler değişiyor.

Yapılan değişmiyor.

Belki de tarihteki büyük zulümlerin en tehlikeli yanı budur:

Kötülük çoğu zaman kendisini kötülük olarak tanıtmıyor.

Kendisine güzel bir ad buluyor.

Şiddet Kendi Karşıtını Üretiyor

Venus'un Powhatanlarla ilgili verdiği örnek başka bir gerçeği gösteriyor.

İngilizler ilk geldiklerinde açlık çekiyorlar. Powhatan yerlileri onlara yiyecek sağlıyor. Sonra ilişkiler bozuluyor. İngiliz askerleri yerli köylerini yakıyor, insanları öldürüyor ve ekinleri yok ediyor. Yıllar sonra yerliler de İngiliz yerleşimcilere saldırıyor. Çatışma sonunda topyekun savaşa dönüşüyor.

Burada kimin ilk, kimin ikinci saldırıyı yaptığı hesabından daha geniş bir sorun var.

Şiddet, yeni şiddet üretiyor.

Öldürülen insanın çocuğu olanları unutmuyor.

Yurdundan sürülen insan yaşadığını çocuklarına anlatıyor.

Aşağılanan topluluk yaşadığı aşağılanmayı belleğinde taşıyor.

Bir kuşağın zulmü, sonraki kuşağın öfkesine dönüşebiliyor.

Sonunda iki taraf da kendi yaptığını, ötekinin daha önce yaptıklarıyla açıklamaya başlıyor.

Böylece şiddetin başlangıcını bulmak giderek güçleşirken, şiddetin kendisi olağanlaşıyor.

Devlet Yapınca Zulüm Olmaktan Çıkıyor mu?

İnsanın insana zulmünün belki de en tehlikeli aşaması, kötülüğün kişisel olmaktan çıkıp devlet siyasetine dönüşmesi.

1830'larda Başkan Andrew Jackson yönetimi sırasında yerli halkların atalarının topraklarından çıkarılarak Mississippi Irmağı'nın batısına gönderilmeleri bunun örneklerinden biri.

Venus'un aktardığına göre yaklaşık 13.000 Choctaw zorunlu göçe çıkarıldı. İlk kışta yüzlercesi hastalık ve ağır hava koşulları nedeniyle öldü; daha sonra kolera yeni ölümler getirdi. Ardından başka yerli halklar da benzer sürgünlerle karşılaştı. Bu büyük yerinden edilmeler bugün “Gözyaşı Yolları” adıyla anılıyor.

Burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor:

Yasal olan her şey adil değildir.

Bir yasayı parlamento çıkarabilir.

Bir emri devlet başkanı verebilir.

Mahkemeler bir süre onu geçerli sayabilir.

Çoğunluk destekleyebilir.

Din adamları onaylayabilir.

Bunların hiçbiri tek başına yapılan işi ahlaklı yapmaz.

Tarih, bir zamanlar yasal kabul edilen nice uygulamanın daha sonra ağır insan hakkı ihlali sayıldığını gösteriyor.

Richard Venus'un kitabındaki tarihsel örnekleri okurken benim zihnimde birbiri ardına şu sorular oluştu:

İnsan bunu nasıl yaptı?

Çevresindekiler neden sustu?

Din adamları nasıl onayladı?

Devlet nasıl yasalaştırdı?

Tarihçiler daha sonra nasıl anlattı?

Son soru bizi 1492'den tam beş yüz yıl sonrasına, 1992'ye götürüyor.

Beş Yüz Yıl Sonra: Kutlama mı, Yüzleşme mi?

1992, Kolomb'un Amerika'ya ulaşmasının beş yüzüncü yılıydı.

Aradan beş yüz yıl geçmişti ama tartışma bitmemişti.

Tam tersine, bu kez Kolomb'un yolculuğundan çok o yolculuğun nasıl anlatılması gerektiği tartışılıyordu.

Bir kesim 1492'yi insanlık tarihini değiştiren büyük bir keşif olarak görmeye devam ediyordu.

Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George H. W. Bush, 1 Ekim 1992 tarihli Columbus Day bildirisinde Kolomb'un yolculuğunu:

“an epic journey that changed the course of history”

diye tanımladı.

Yani “tarihin akışını değiştiren destansı bir yolculuk.”

Bush, Kolomb'un cesaretini ve bilinmeyene yönelmesini överken Atlantik'in iki yakasında başlayan bilgi, kaynak ve düşünce alışverişinin de önemini vurguluyordu.

Papa II. Jean Paul da aynı yıl Kolomb'un yolculuğunun:

“opened a new chapter in the history”

olduğunu söylüyordu.

Yani bu yolculuk “tarihte yeni bir bölüm açmıştı.” Papa, özellikle Amerika'da Hristiyanlığın yayılmasını bu karşılaşmanın önemli sonuçları arasında görüyordu.

Bu görüşleri tümüyle yanlış saymak kolaycı olur.

1492 gerçekten de dünya tarihinin akışını değiştirdi.

Avrupa ile Amerika arasında kalıcı ilişkiler başladı.

Bitkiler, hayvanlar, ürünler, düşünceler ve insanlar kıtalar arasında dolaştı.

Daha önce birbirinden büyük ölçüde ayrı gelişmiş iki dünya birbiriyle sürekli ilişkiye girdi.

Ama 1992'de giderek daha yüksek sesle başka bir soru soruluyordu:

Bu tarih yalnızca Avrupa'nın gözünden mi anlatılacaktı?

“Keşif” Kimin Keşfi?

Yerli halkların temsilcileri tam bu noktadan itiraz ettiler.

1990'da Ekvador'un Quito kentinde Amerika kıtasındaki 120 yerli ulusun temsilcilerinin katıldığı toplantının bildirisinde Avrupa'nın Amerika'ya gelişi “keşif” değil, “European invasion”, yani “Avrupa istilası” olarak adlandırıldı.

Bildiride beş yüzüncü yılı kutlama girişimine açıkça karşı çıkılıyor; yerli halkların tarihinin beş yüz yıllık bir boyun eğme değil, aynı zamanda beş yüz yıllık direniş tarihi olduğu savunuluyordu.

Böylece aynı tarih için iki ayrı anlatı ortaya çıktı:

Bir tarafta:

Beş yüz yıllık keşif.

Öte tarafta:

Beş yüz yıllık direniş.

Hangisi doğru?

Belki de sorunun kendisini biraz değiştirmek gerekiyor.

Çünkü “keşif” sözcüğünü seçtiğimiz anda olaya Avrupa'dan bakmaya başlıyoruz.

Bir Avrupalı açısından Amerika yeni keşfedilmiş olabilir.

Ama orada binlerce yıldır yaşayan insan açısından keşfedilen bir şey yoktur.

Guatemalalı Maya insan hakları savunucusu Rigoberta Menchú Tum bunu 1992 Nobel Barış Ödülü konuşmasında çok açık dile getirdi:

“No se puede hablar de descubrimiento de América.”

“Amerika'nın keşfinden söz edilemez.”

Menchú'nun gerekçesi yalındı: Bir şeyin keşfedilmesi için bilinmiyor ya da gizli olması gerekir. Oysa Avrupalılar geldiğinde Amerika'da gelişmiş uygarlıklar vardı. Menchú, yerli uygarlıklarıyla Avrupa uygarlıklarının karşılaşmasının barışçı biçimde gerçekleşmesi durumunda insanlığın bundan çok daha büyük yararlar sağlayabileceğini de söylüyordu.

Bu düşünce önemli.

Çünkü sorun iki kültürün karşılaşması değil.

Sorun, karşılaşmanın eşitler arasında gerçekleşmemesi.

Bir tarafın öteki üzerinde egemenlik kurması.

“Kutlama Değil, Düşünme ve Tövbe”

1992 tartışması yalnızca yerli örgütleriyle resmi devlet söylemi arasında da kalmadı.

Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Kiliseler Konseyi daha 1990'da önemli bir karar aldı. Kolomb'un gelişinin bazı insanlar açısından özgürlük ve yeni olanaklar yaratırken yerliler ve Afrika'dan getirilen köleler açısından baskı, aşağılanma ve yıkım getirdiğini belirtti.

Konsey, 1992'nin bir zafer kutlaması yerine:

“a year of reflection and repentance”

yani “düşünme ve tövbe yılı” olarak değerlendirilmesini istedi.

Burada tarih anlayışında önemli bir değişim başlıyor.

Artık soru:

“Kolomb kahraman mıydı?”

sorusundan ibaret değil.

Daha önemli bir soruya dönüşüyor:

Bir toplum, geçmişte başarı diye öğrettiği olayların mağdurlarını da görebilir mi?

Rigoberta Menchú ve 1992'nin Simgesel Anlamı

1992 Nobel Barış Ödülü'nün Rigoberta Menchú'ya verilmesi bu açıdan simgesel bir olaydı.

Norveç Nobel Komitesi ödülü ona yerli halkların haklarına dayalı toplumsal adalet ve etnik-kültürel uzlaşma çabaları nedeniyle verdi.

Nobel Komitesi Başkanı Francis Sejersted ödül töreninde beş yüz yıl önce Kolomb'un Amerika'yı:

“‘discovered’ America ... or since colonisation began”

diye anımsattı.

“Keşif” sözcüğünü tırnak içine alıyor ve hemen arkasından başka bir anlatım getiriyordu:

“Ya da sömürgeleştirme başladı.”

İşte belki 1992'nin asıl önemi burada.

Olay değişmemişti.

1492 yine 1492'ydi.

Değişen, ona bakan gözlerdi.

Yüzyıllarca yalnızca gemilerin nereden kalktığını, denizcilerin nasıl yol aldığını ve hangi topraklara ulaştığını anlatmıştık.

Şimdi kıyıda bekleyen insanlara da bakmaya başlıyorduk.

Keşif, Karşılaşma, İşgal

Bir tarihsel olayı hangi sözcükle adlandırdığımız önemsiz değildir.

Keşif dediğimizde Avrupalının gözünden bakarız.

Karşılaşma dediğimizde iki dünyayı aynı tarih sahnesine yerleştiririz.

İşgal dediğimizde ise toprağı elinden alınan insanın gözünden bakarız.

Olay aynı.

Ama seçilen sözcük bize anlatıcının nerede durduğunu gösteriyor.

Bence tarihyazımının en önemli sorunlarından biri de burada.

Tarihi çoğu zaman kazananlar yazıyor.

Kazanan kendi denizcisini kaşif, askerini kahraman, savaşını zafer, aldığı toprağı yeni yurt olarak anlatıyor.

Mağdurun kullandığı sözcükler ise başka:

İşgal.

Kıyım.

Sürgün.

Toprak kaybı.

Kölelik.

Aynı olayın iki ayrı adı olabilir.

Gerçeğe yaklaşmak istiyorsak ikisini de dinlemek zorundayız.

Geçmişle Yüzleşmek Bugünü Suçlamak Değildir

Burada önemli bir yanlış anlamaya da düşmemek gerekiyor.

Beş yüz yıl önce yaşamış insanların yaptıkları nedeniyle bugünkü insanları suçlamak doğru olmaz.

Geçmişle yüzleşmenin amacı çocuklara atalarının suçlarını yüklemek değildir.

Ama geçmişte yapılanı gizlemek de doğru değildir.

Çünkü bir toplumun olgunluğu yalnızca gurur duyduğu geçmişi anlatabilmesinde değil, utanması gereken geçmişle de yüzleşebilmesinde görülür.

Venus'un kitabının sonunda öne çıkardığı düşünce bana bu nedenle önemli geliyor:

İnsan yalnızca “var olanı” kabul etmekle yetinmemeli, “doğru olanı” aramalı.

Bir davranış geçmişte olağan kabul edilmiş olabilir.

Yasal olabilir.

Dinsel gerekçelere bağlanmış olabilir.

Çoğunluk desteklemiş olabilir.

Bütün bunlara karşın yanlış olabilir.

İşte ahlakın görevi belki de burada başlıyor.

Peki İnsan Neden Zulmediyor?

1492'den 1992'ye uzanan bu öyküye baktığımda insanın insana zulmünü tek bir nedenle açıklayamıyorum.

Korku var.

Çıkar var.

Güç tutkusu var.

Önyargı var.

Kendini üstün görme var.

Gruba uyma isteği var.

Dinin, hukukun ve devlet gücünün yanlış amaçlarla kullanılması var.

Ama bütün bunların altında daha temel bir neden görüyorum:

Karşımızdakini kendimiz kadar insan saymamak.

Bir annenin acısını kendi annemizin acısı gibi duyabilsek...

Başkasının çocuğunu kendi çocuğumuz kadar yaşamaya değer görebilsek...

Başka bir halkın yurdunu kendi yurdumuz kadar değerli kabul edebilsek...

Zulmetmek sanırım çok daha güç olurdu.

Bu nedenle ahlakın en yalın sorularından biri hala geçerliliğini koruyor:

Bana yapılmasını istemediğim bir şeyi başkasına hangi gerekçeyle yapıyorum?

Din...

Ulus...

Devlet...

Güvenlik...

Hukuk...

Çıkar...

Verdiğimiz gerekçe ne olursa olsun, bu sorunun önüne geçmemeli.

1492'den 1992'ye Değişen Ne?

Beş yüz yılda çok şey değişti.

Ama belki en değerli değişikliklerden biri, bir zamanlar yalnızca kahramanın gözünden anlatılan tarihin kurbanın gözünden de okunmaya başlanması oldu.

1992'de Kolomb'u övenler vardı.

Onun yolculuğunu insanlık tarihinin büyük başarılarından biri sayanlar vardı.

Bunun yanında “keşif” sözcüğüne itiraz edenler, sömürgeleştirmeyi anımsatanlar ve yerli halkların sesini tarihe katmak isteyenler de vardı.

Bence bu iki anlatımdan birini silmek yerine ikisini birlikte görmek gerekiyor.

Evet, Kolomb'un yolculuğu dünya tarihini değiştirdi.

Ama:

“Dünyayı değiştirdi.” demekle, “Dünyayı daha iyi yaptı.” demek aynı şey değildir.

Bir olay tarihsel açıdan büyük olabilir.

Bilimsel, ekonomik ve politik sonuçları çok önemli olabilir.

Ama aynı olayın ağır bir insani bedeli de bulunabilir.

Gerçek tarihyazımı bunlardan birini seçip ötekini gizlememeli.

Hem gemiye bakmalı...

Hem kıyıya.

Hem kaşifi dinlemeli...

Hem yerliyi.

Hem kazananın ne kazandığını anlatmalı...

Hem kaybedenin ne kaybettiğini.

Ve sonunda kendimize şu soruyu sormalıyız:

Güç elimizdeyken bizden güçsüz olana nasıl davranıyoruz?

Belki uygarlığın gerçek ölçüsü budur.

Ne kadar güçlü olduğumuz değil...

Gücümüzü ne için kullandığımız.

Ve belki insanlığımız da bize benzeyenlere gösterdiğimiz sevgiden çok, bize benzemeyenlere gösterdiğimiz saygıda sınanıyor.