3 Eylül 2026 Perşembe

Dindarlığın Türkiye'deki Durumu Nedir?

 Dindarlığın Türkiye'deki Durumu Nedir?

Türkiye dindarlaşıyor mu, yoksa dinden uzaklaşıyor mu?

Bu soru son yıllarda sık soruluyor. Verilen yanıtlar ise çoğu zaman kişinin politik konumuna göre değişiyor. Bir kesim camilerin, imam hatip okullarının, Kur'an kurslarının ve dinsel söylemin kamusal görünürlüğüne bakarak Türkiye'nin daha dindar olduğunu düşünüyor. Bir başka kesim gençlerin yaşam biçimlerinden, dinsel kurumlara yönelik eleştirilerden ve kendisini ateist ya da inançsız olarak tanımlayanların artışından hareketle Türkiye'de dinin zayıfladığını savunuyor.

İki yaklaşım da bazı gerçeklere dayanıyor. Ancak ikisi de tek başına Türkiye'deki dönüşümü açıklamaya yetmiyor.

Çünkü Tanrı'ya inanmak, kendisini dindar saymak, namaz kılmak, oruç tutmak, dinsel kurumlara güvenmek ve dinin politikada nasıl bir yeri olması gerektiğini düşünmek aynı şey değildir. Türkiye'deki dinsel değişimi anlamak için bunları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Son yıllarda yayımlanan KONDA Hayat Tarzları Araştırması, Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Toplumsal Değerler Araştırması, Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması ve Dünya Değerler Araştırması verilerine dayanan akademik çalışmalar birlikte okunduğunda oldukça ilginç bir tablo ortaya çıkıyor:

Türkiye'de inanç güçlü biçimde sürüyor; ancak geleneksel dindarlık, düzenli ibadet ve dinsel kurumlarla kurulan ilişki aynı ölçüde güçlü değil. Üstelik genç kuşaklarda bu ayrışma daha belirgin.

Önce rakamları doğru okumak gerekiyor

Bu konuyu tartışırken karşılaşılan sorunlardan biri, anket sonuçlarının sosyal medyada yanlış aktarılmasıdır.

Yakın zamanda yeniden dolaşıma giren MAK Danışmanlık araştırması bunun iyi bir örneğidir. Sosyal medyada araştırmanın Türkiye'de insanların yüzde 14'ünün Allah'a inanmadığını, yüzde 37'sinin Hz. Muhammed'e inanmadığını, yüzde 78'inin namaz kılmadığını ve yüzde 55'inin Ramazan ayında bile oruç tutmadığını gösterdiği ileri sürüldü.

Oysa 2017'de yapılan gerçek araştırmanın sonuçları böyle değildi. Örneğin Allah'a inanmadığını açıkça söyleyenlerin oranı yüzde 4'tü. Sosyal medya paylaşımında deist olarak değerlendirilenler ile kararsızlar da bu gruba eklenerek oran yüzde 14'e çıkarılmıştı. Benzer biçimde yalnızca beş vakit düzenli namaz kılanlar “namaz kılıyor” kabul edilmiş, daha seyrek namaz kılanların tümü “namaz kılmıyor” grubuna sokulmuştu.

Buradaki sorun yalnızca yanlış toplama değildir. Bir araştırmada sorulan sorunun ve verilen yanıtların anlamı değiştirilmiştir.

Bu örnek önemli bir uyarı getiriyor: Türkiye'nin dindarlığını tek bir rakamla ölçemeyiz. Hele sosyal medyada dolaşıma giren yüzdelerle kesin sonuçlara ulaşmak daha da sakıncalıdır. Daha sağlıklı yöntem, farklı araştırmaların kesiştiği noktaları incelemektir.

KONDA: “Dindarım” diyenler azalıyor

Bu açıdan en değerli verilerden birini KONDA'nın 2008 ve 2024 Hayat Tarzları araştırmalarının karşılaştırması veriyor. KONDA, Ekim 2024 araştırmasını 6.137 kişiyle hanelerde yüz yüze görüşerek gerçekleştirdi. Sonuçlar 2008 ile karşılaştırıldığında önemli bir değişim görülüyor. 2008'de kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı yüzde 55'ti. 2024'te bu oran yüzde 46'ya geriledi.

Kendisini “ateist veya inançsız” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 2'den yüzde 8'e yükseldi. “İnançlı” olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 31'den yüzde 34'e çıktı. En dindar kesimi anlatan “sofu” oranı ise yüzde 12 düzeyinde kaldı.

Bu değişim üzerinde düşünmek gerekiyor.

Türkiye'nin en dindar kesimi küçülmemiştir. Buna karşılık toplumun geniş bir bölümünü oluşturan orta dindarlık gerilemiştir. Bir bölümü “inançlı ama dindar değil” diye tanımlanan alana, bir bölümü de inançsızlık alanına kaymıştır. Dolayısıyla burada topluca dinden kopan bir Türkiye'den çok daha karmaşık bir dönüşüm vardır.

İnsanların dinsel kimlikle kurdukları ilişki değişiyor.

Kendisini Müslüman ya da inançlı sayan bir kişi artık mutlaka “dindar” sözcüğünü kendisini tanımlamak için kullanmayabiliyor. Bu ayrım önemlidir.

Boğaziçi araştırması: İnanç güçlü, düzenli ibadet daha zayıf

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde yürütülen Türkiye Toplumsal Değerler Araştırması'nın 2024 verileri bu ayrımı daha açık gösteriyor. Araştırmada katılımcılara Allah'ın ve dinin yaşamlarındaki önemi 0 ile 10 arasında soruldu. Allah'ın önemine verilen yanıtların ortalaması 8,46, dinin önemine verilenlerin ortalaması 8,33 oldu. Katılımcıların yüzde 93,75'i Allah'ın önemine 5'in üzerinde puan verdi. Din için aynı oran yüzde 92,23'tü.

Bunlar düşük oranlar değildir. Tersine Türkiye'de Allah inancının ve dinin kişisel öneminin çok güçlü olduğunu gösterir. Fakat ibadete geçildiğinde tablo değişiyor.

Araştırmada düzenli biçimde günde beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 14,86 olarak ölçülmüştür. Toplumun önemli bir bölümü namaz kılmakla birlikte bunu düzenli beş vakit biçiminde sürdürmüyor. Kuşaklar arasındaki fark daha çarpıcıdır. 18–34 yaş grubunda düzenli beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 4,8'e kadar düşerken, hiç ya da neredeyse hiç namaz kılmayanların oranı yüzde 29'un üzerine çıkıyor.

Bu bulguların söylediği şey “gençler artık Allah'a inanmıyor” değildir. Tam tersine araştırma, inanç ile dinsel pratiğin birbirinden ayrışabildiğini gösteriyor.

Bir kişi Allah'a inanabilir, dinsel yaşamında önemli görebilir ama beş vakit namaz kılmayabilir. Oruç tutabilir ama camiye düzenli gitmeyebilir. Kendisini Müslüman sayabilir fakat gündelik yaşamını geleneksel dini kurallara göre düzenlemeyebilir.

Türkiye'de özellikle genç kuşaklarda görülen değişimi anlamak için bu ayrım temel önemdedir.

TGSS: Dindarlık ile dinin siyasallaşması aynı şey değil

Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması'nın 2024 verileri de temel inancın güçlü olduğunu gösteriyor. TGSS'ye göre katılımcıların yüzde 94'ü Allah'a inanıyor. Allah'a inanmadığını söyleyenlerin oranı yüzde 4, kararsızların oranı yüzde 2. Namaz konusunda ise yüzde 40 “her zaman ya da sık sık”, yüzde 24 “ara sıra”, yüzde 36 “nadiren ya da hiçbir zaman” yanıtını veriyor. Gençlerde ve eğitim düzeyi yüksek kesimlerde namaz sıklığı azalıyor.

Buraya kadar elde edilen sonuçlar KONDA ve Boğaziçi araştırmalarıyla büyük ölçüde uyumludur:

İnanç oldukça yüksek, fakat düzenli dinsel pratik daha düşük ve kuşaklara göre değişiyor.

TGSS'nin belki daha önemli sonucu din ile politika arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor.

Katılımcıların yüzde 82'si din ile politikanın ayrı tutulması gerektiğini düşünüyor. Buna karşılık toplumun önemli bir kesimi anayasa ve hukuk düzeninin İslami değerlerle çelişmemesi gerektiğini de savunuyor. İlk bakışta burada bir çelişki görülebilir.

Oysa bu sonuç Türkiye toplumunun laiklik ile dini zorunlu olarak birbirinin karşıtı olarak görmediğini düşündürüyor. İnsanların bir bölümü hem dindar olabilir hem de dinsel kurumların doğrudan politikaya yön vermesini istemeyebilir.

Bu nedenle şu eşitlik doğru değildir: “Dindar = dinin politikaya egemen olmasını isteyen kişi.”

Benzer biçimde: “Laikliği savunan = inançsız kişi” eşitliği de yanlıştır.

Türkiye'deki toplumsal yapı bu tür basit karşıtlıklardan daha karmaşıktır.

Dünya Değerler Araştırması: AKP döneminde ne oldu?

Türkiye'deki değişimi doğrudan AKP dönemi açısından inceleyen önemli çalışmalardan biri Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Murat Çokgezen'in 2022'de Journal for the Scientific Study of Religion dergisinde yayımlanan araştırmasıdır.

Çokgezen, Dünya Değerler Araştırması verilerini kullanarak 2002–2018 dönemindeki değişimi incelemiştir. Araştırmada dinin önemi, camiye gitme ve din insanlarına güven gibi göstergeler değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre bu dönemde Allah inancı, camiye gitme sıklığı ve din insanlarına güven artmamış, tersine gerilemiştir.

Bu sonuç özellikle önemlidir.

Çünkü AKP'nin 2002'de iktidara gelmesinden sonra dinsel eğitimin, dinsel kurumların ve dinsel söylemin kamusal alandaki görünürlüğü belirgin biçimde artmıştır. Devletin din alanındaki etkinliği genişlemiş, politik dilde dinsel göndermeler daha fazla yer bulmuştur.

Buna bakarak toplumun da giderek daha dindar olacağı düşünülebilirdi. Veriler böyle bir doğrusal ilişki göstermiyor.

Çokgezen, bunun nedenlerinden biri olarak hükümet ile dinsel kurumlar arasında kurulan yakın ilişkinin ters sonuç doğurmuş olabileceğini ileri sürüyor. Kamuoyunda hükümet ile din arasında güçlü bir özdeşlik kurulduğunda, hükümete yönelik memnuniyetsizliğin dinsel kurumlara ve bazı dinsel değerlere de yönelebileceğini düşünüyor.

Bu görüş önemlidir, ancak sınırlarını da görmek gerekir. Türkiye'deki dinsel değişimin tümünü AKP politikalarıyla açıklamak doğru olmaz.

Aynı yıllarda kentleşme sürdü. Eğitim düzeyi yükseldi. İnternet ve sosyal medya gençlerin dünyasını değiştirdi. Kadınların toplumsal yaşamdaki yeri genişledi. Geleneksel aile ve mahalle ilişkileri dönüştü. Dünyayla kültürel temas arttı. Yeni kuşaklar önceki kuşaklardan farklı bilgi kaynaklarıyla büyüdü. Bunların tümü dinsel tutumları etkileyebilir.

Bu nedenle bilimsel olarak söyleyebileceğimiz şey şudur:

AKP döneminde dinin devlet ve politika alanındaki görünürlüğü artmıştır; fakat bunun toplumun daha dindar olmasıyla sonuçlandığını gösteren bir veri yoktur. Tersine bazı uzun dönemli göstergeler geleneksel ve kurumsal dindarlığın gerilediğini gösteriyor.

Devletin dindarlaşması ile toplumun dindarlaşması aynı şey değildir

Türkiye tartışmalarında gözden kaçırılan temel ayrımlardan biri budur.

Bir ülkede devlet kurumlarının dinsel söyleme daha fazla yer vermesi, din eğitiminin genişlemesi, dinsel kurumların bütçesinin büyümesi veya politikacıların daha sık dinsel kavramlara başvurması toplumun zorunlu olarak daha dindar olduğu anlamına gelmez. Bunlar birbirinden ayrı olgulardır. Devletin dinsel görünürlüğü artarken toplumun bir bölümü aynı anda daha seküler bir yaşam biçimine yönelebilir.

Türkiye'de son yirmi yılı aşkın dönemde yaşanan gelişmeler bu olasılığı düşünmeyi gerektiriyor.

KONDA'nın 2008–2024 karşılaştırmasında “dindarım” diyenlerin yüzde 55'ten yüzde 46'ya gerilemesi ve ateist/inançsız grubun yüzde 2'den yüzde 8'e yükselmesi bu açıdan önemlidir. Fakat aynı verilerden “Türkiye dinsizleşti” sonucunu çıkarmak da doğru değildir.

Çünkü Boğaziçi araştırmasında Allah'ın yaşamındaki önemine 5'in üzerinde puan verenlerin oranı yüzde 93'ün üzerindedir. TGSS'de doğrudan Allah'a inandığını söyleyenlerin oranı yüzde 94'tür.

Dolayısıyla iki gerçek aynı anda vardır:

Dindar kimlik zayıflıyor.

Temel inanç güçlü biçimde sürüyor.

Türkiye'deki dönüşümün anahtarı bu iki olguyu birlikte okuyabilmektir.

Gençler neden önemli?

Araştırmaların ortaklaştığı alanlardan biri kuşak farkıdır.

Gençlerde düzenli dinsel pratik yaşlılara göre daha düşüktür. Namaz bunun en açık örneklerinden biridir. Eğitim düzeyi yükseldikçe bazı geleneksel ibadet biçimlerinin sıklığı da azalabilmektedir. Ancak gençleri yalnızca “dinden uzaklaşan kuşak” olarak tanımlamak yine fazla basit olur.

Bir bölümünde dinsel inanç sürerken dinsel otoriteye, cemaatlere veya politik dinsel söyleme mesafe büyüyebilir. Bazıları kendisini Müslüman saymakla birlikte geleneksel ibadet düzenini benimsemeyebilir. Bazıları dini daha kişisel bir alan olarak görebilir. Bir başka kesim ise açık biçimde agnostik, deist veya ateist kimliğe yönelebilir.

Bu nedenle yeni kuşaktaki değişimi tek bir çizgi üzerinde düşünmemek gerekir.

Ortak yön daha çok şurada görülmektedir:

Dinsel kimliğin aileden ve çevreden devralınan hazır bir kimlik olarak kabul edilmesi zayıflıyor; bireyin kendi seçimi, sorgulaması ve yaşam biçimi daha fazla belirleyici oluyor.

Bu da sekülerleşmenin yalnızca “Allah'a inananların azalması” biçiminde ölçülemeyeceğini gösteriyor.

Peki Türkiye sekülerleşiyor mu?

“Sekülerleşme” sözcüğü çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Sekülerleşme mutlaka insanların ateist olması demek değildir. Dinin bireyin ve toplumun yaşamındaki düzenleyici gücünün azalması, dinsel kurumların otoritesinin gerilemesi, ibadetlerin daha seyrek yapılması, din ile politika arasına mesafe konulması veya insanların dinsel tercihlerini daha kişisel görmeye başlaması da sekülerleşme süreçlerinin parçaları olabilir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de kademeli bir sekülerleşmeden söz etmek mümkündür.

Fakat bunun Batı Avrupa'daki bazı toplumlarda görülen biçimiyle aynı olduğunu söylemek doğru olmaz.

Türkiye'de Allah inancı çok güçlüdür. Ramazan orucu geniş kesimlerce sürdürülüyor. Dini bayramlar, cenaze törenleri, dualar ve başka dinsel uygulamalar toplumsal yaşamda önemli yer tutmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı “dinsiz toplum” değildir. Daha uygun tanım belki şudur:

İnancın güçlü kaldığı, fakat dindarlığın biçim değiştirdiği bir toplum.

AKP döneminin temel çelişkisi

AKP döneminin dinsel açıdan belki en önemli sonucu da burada bulunuyor. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca devlet ve politika alanında din geçmiş dönemlere göre çok daha görünür oldu. Dini eğitim genişledi. Diyanet büyüdü. Politik söylemde dini kavramların kullanımı arttı. “Dindar nesil” yetiştirme düşüncesi açık biçimde dile getirildi.

Buna karşılık aynı dönemin sonunda araştırmalar toplumun daha dindar olduğunu göstermiyor.

KONDA'da dindar öz-tanımı geriliyor. Dünya Değerler Araştırması verilerine dayanan çalışmada bazı dini göstergeler zayıflıyor. Gençlerde düzenli ibadet oranları daha düşük çıkıyor. Din ile politikanın ayrı tutulmasını isteyenlerin oranı oldukça yüksek.

Bu tablo üzerinde durulmalıdır.

Ancak buradan “AKP toplumu dinsizleştirdi” sonucuna geçmek de bilimsel olmaz.

Birlikte ortaya çıkan iki gelişme arasında ilişki bulunabilir; fakat ilişki tek başına neden-sonuç kanıtı değildir.

Türkiye aynı dönemde ekonomik, teknolojik, demografik ve kültürel bakımdan büyük değişimler yaşadı. Toplumun dinsel dönüşümü de bu geniş dönüşümün içinde gerçekleşti.

Yine de eldeki verilerin izin verdiği bir sonuç vardır:

Devlet eliyle dini görünürlüğü artırmak, toplumun dindarlığını aynı yönde ve aynı ölçüde artırmamıştır.

Bu önemli bir sonuçtur.

Sonuç olarak Türkiye ne dindarlaşıyor ne de basitçe dinsizleşiyor

Dört araştırmayı birlikte değerlendirdiğimizde Türkiye'nin dinsel görünümünü birkaç temel noktada özetlemek mümkündür.

Birincisi, Allah inancı güçlüdür. Güncel araştırmalarda bu oran yüzde 90'ın üzerindedir.

İkincisi, kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı uzun dönemde geriliyor. KONDA'nın 2008–2024 karşılaştırması bunu açık biçimde gösterir.

Üçüncüsü, inanç ile düzenli ibadet arasında önemli bir mesafe vardır. İnsanların çok büyük bölümü Allah'a inanırken çok daha küçük bir bölümü beş vakit namazı düzenli kılıyor.

Dördüncüsü, kuşak farkı büyüktür. Gençlerin geleneksel dinsel pratiklere bağlılığı yaşlı kuşaklardan daha düşüktür.

Beşincisi, dindarlık ile dini siyasallaştırmak aynı şey değildir. Toplumun büyük bölümü Allah'a inanırken yine büyük bir bölümü din ile politikanın ayrı tutulmasını isteyebiliyor.

Altıncısı, dini kurumlara bağlılık ile kişisel inanç da birbirinden ayrışıyor. İnsan dine inanırken dini kurumlara veya din adına konuşan kişilere eleştirel yaklaşabilir.

Bu nedenle Türkiye için “dindarlaşıyor” ya da “dinsizleşiyor” biçimindeki iki seçenekli açıklamalar yetersizdir. Türkiye'de görülen değişimi üç kavram daha iyi anlatıyor: Sekülerleşme, bireyselleşme ve kurumsal dindarlıktan uzaklaşma.

Ancak bunların yanında güçlü bir dinsel inanç alanı yaşamayı sürdürüyor.

Belki Türkiye'nin bugünkü dinsel görünümünü en kısa biçimde şöyle anlatabiliriz:

İnanç sürüyor, fakat dindarlığın biçimi değişiyor.

İnsanların önemli bir bölümü Allah'a inanmayı sürdürüyor; ancak dini nasıl yaşayacağına, ne kadar ibadet edeceğine, dinsel kurumlara ne ölçüde güveneceğine ve din ile politika arasındaki sınırı nereye çizeceğine giderek daha fazla kendisi karar veriyor.

Türkiye'nin son çeyrek yüzyıldaki asıl dönüşümü burada aranmalıdır.

Osman Karadağ

3 Eylül 2026

1 Eylül 2026 Salı

Adsız Çocuklara Ağıt

 Adsız Çocuklara Ağıt

Osman Karadağ
7 Ağustos 2026

Bartolomé de las Casas’ın anlatılarında yer alan ve Richard Venus’un da aktardığı bir olay beni özellikle etkiledi: Ellerinde birer papağan bulunan iki çocuğun papağanları alınmış, ardından başları kesilmişti.

Bu çocukların adlarını bilmiyoruz. Anne ve babalarının onlara nasıl seslendiğini, nerede yaşadıklarını, kaç yaşında olduklarını da bilmiyoruz. Tarih onların yaşamından bize neredeyse hiçbir şey bırakmamış; yalnızca korkunç ölümlerini kaydetmiş.

Şiirimde bu iki adsız çocuğa Guarocuya ve Anacaona adlarını verdim. Bunlar gerçek adları değil. Taíno tarih ve kültüründen aldığım bu iki adı, tarihsel bir gerçeği değiştirmek için değil, onları şiirin dünyasında adsızlıktan çıkarmak için kullandım.

Adsız Çocuklara Ağıt

Okudum dramınızı.

Bir kitapta öğrendim;
Las Casas anlatıyordu.

Tarih
adlarınızı yazmamış.

Anneniz, babanız
size nasıl seslenirdi,
bilmiyorum.

Ama ben sizi
Guarocuya
ve
Anacaona
diye çağıracağım.

Belki de
bir insanı yaşatmanın
ilk adımı,
adını unutmamaktır.

Eğer bir cennet varsa,
orada olmalısınız.

Ve belki de oradan,
yüzyılların ötesinden,
sizin için dökülen
birkaç damla gözyaşını
görüyor olmalısınız.

Bilmem...

İnsanlık adına
bir özür sayılır mı?

Las Casas’ın Anlattıkları ve Adsız Çocuklar

Bartolomé de las Casas 1502’de Hispaniola’ya gitti. İlk yıllarında o da İspanyol sömürge düzeninin içindeydi ve yerli halkın emeğine dayanan encomienda sisteminden yararlandı. Rahip olduktan sonra da bir süre bu düzenle bağını sürdürdü. Ancak 1514’te yaşadığı düşünsel ve vicdani dönüşümden sonra encomienda sisteminden vazgeçti ve yaşamının önemli bir bölümünü Amerika’nın yerli halklarına yapılan zulmü anlatmaya, köleleştirmeye ve kıyımlara karşı çıkmaya adadı.

Las Casas’ın aktardığı olaylardan biri özellikle sarsıcıdır. İki çocuk, ellerinde birer papağanla yürürken İspanyollarla karşılaşır. Papağanları ellerinden alınır; ardından çocukların başları kesilir.

Bu kısa anlatıda beni yalnızca cinayetin acımasızlığı etkilemedi. Çocukların adsız oluşu da düşündürdü.

Bir insan öldürüldüğünde yaşamı sona erer. Tarih onun adını da kaydetmezse, zaman içinde varlığının izleri de silinmeye başlar. Geride kimi zaman yalnızca nasıl öldüğü kalır. Nasıl yaşadığı, neyi sevdiği, neye güldüğü, kimlerin çocuğu olduğu unutulur.

Oysa bu iki çocuk da bir zamanlar yaşıyordu. Bir dilleri, aileleri ve küçük dünyaları vardı. Belki ellerindeki papağanları seviyorlardı. Belki o gün, biraz sonra başlarına geleceklerden habersiz, yalnızca oyun oynuyor ya da evlerine dönüyorlardı.

Bunların hiçbirini bilmiyoruz.

Bildiklerimizle bilmediklerimiz arasındaki bu büyük boşluk, bana tarihin başka bir yüzünü de düşündürüyor. Tarih çoğu zaman hükümdarların, komutanların, savaşların ve fetihlerin adlarını kaydeder. O büyük olayların altında ezilen sıradan insanların çoğu ise sessizce kaybolur. Bazen adları bile kalmaz.

Guarocuya ve Anacaona adlarını bu nedenle kullandım.

Anacaona, Taíno tarihinde yaşamış bir kadının adıdır. Guarocuya da Taíno tarih ve kültürüyle bağlantılı bir addır. Şiirde bu adları kullanmam, öldürülen çocukların gerçek adlarının bunlar olduğunu ileri sürdüğüm anlamına gelmiyor. Onların gerçek adlarını bilmiyoruz ve büyük olasılıkla hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Burada yaptığım tarihsel bir boşluğu bilgiyle doldurmak değil, şiir yoluyla simgesel bir karşılık vermekti. Tarihin adsız bıraktığı iki çocuğa, yalnızca şiirin sınırları içinde, seslenebileceğim iki ad vermek istedim.

Çünkü bir insanı hatırlamak için her zaman adını bilmek gerekmeyebilir. Kimi zaman onun bir zamanlar yaşadığını, sevindiğini, korktuğunu, sevildiğini bilmek de yeterlidir.

Tarihin karanlık sayfalarını okurken yalnızca büyük olayları değil, o olayların içinde kaybolmuş insanları da görmeye çalışmalıyız. Beş yüz yıl önce öldürülen bu iki çocuğu geri getiremeyiz. Onların gerçek adlarını, yaşamlarını ve ailelerini öğrenemeyiz. Ama onları unutmayabiliriz.

Belki şiirin söylemek istediği de bundan fazlası değildir:

Bir insanı yaşatmanın ilk adımı, adını unutmamaktır. Adını bilmiyorsak da bir zamanlar yaşamış olduğunu unutmamaktır.

Ve geriye şu soru kalıyor:

Yüzyıllar sonra onlar için dökülen birkaç damla gözyaşı, insanlık adına bir özür sayılır mı?

Kaynak:
Richard Venus, Every Place Is Holy Ground: When Religion Is Not Enough, 2011.

30 Ağustos 2026 Pazar

Gelişmemenin Yolları

 Gelişmemenin Yolları

Değerli dostlar üzerinde geçen yıl çalıştığım bir konuyu bugün sizlerle paylaşmak istedim.

Bir toplumun gelişmemesi için ille de yoksul olması gerekmez. Zengin olabilir, gökdelenler yapabilir, son model otomobillere binebilir, dünyanın en yeni telefonlarını, bilgisayarlarını ve makinelerini kullanabilir. Ama bütün bunlara karşın düşünsel olarak yerinde sayabilir.

Bunun da yolları vardır.

Çalışmak yerine konuşun. Üretmek yerine tüketin. Araştırmak yerine bildiğinizi sanın. Sorgulamak yerine size söyleneni doğru kabul edin. Bilime yeterince kaynak ayırmayın; uzun yıllar sonra sonuç verecek araştırmaları gereksiz harcama sayın. Paranızı üretime değil betona, arsaya ve kolay kazanca yöneltin. Tasarrufu yatırım yapmak değil, döviz ve altın biriktirmek sanın.

Sonra da sorun:

Neden gelişemiyoruz?

Telefonu başkası üretsin, bilgisayarı başkası geliştirsin, makineyi, otomobili ve ilacı başkası yapsın. Biz satın alalım. Ama bunları ortaya çıkaran bilimsel merakı, özgür düşünceyi, araştırma kültürünü, çalışma disiplinini ve hukukun üstünlüğünü örnek almayalım.

Teknolojiyi alalım ama onu üreten düşünce biçimine uzak duralım. Bilimin ürünlerinden yararlanalım ama bilimin temelindeki kuşkudan ve sorgulamadan rahatsız olalım. Özgürlükten söz edelim ama özgür düşünceden ürkelim. Hukuku savunalım ama yalnız bizim istediğimiz sonucu verdiğinde. Demokrasiyi övelim ama farklı düşünene katlanmayalım. Eleştiriden söz edelim ama eleştiri bize yöneldiğinde öfkelenelim.

Çağdaş kavramları alalım, sonra içlerini eski alışkanlıklarımızla dolduralım.

Asıl çelişki de burada başlar:

Sonucu isteriz ama sonucu doğuran nedenleri istemeyiz.

Bir bilgisayarı satın alabilirsiniz ama onu mümkün kılan bilimsel birikimi kutunun içinden çıkaramazsınız. Bir makineyi ithal edebilirsiniz ama onu geliştiren mühendislik kültürünü gümrükten geçiremezsiniz. Bir ilacı satın alabilirsiniz ama o ilacın arkasındaki üniversiteleri, laboratuvarları, araştırmacıları ve yıllarca süren emeği bir gecede kuramazsınız.

Sonuçları satın alabilirsiniz; nedenleri satın alamazsınız.

Merakı, sorgulamayı, bilimsel düşünceyi, çalışma alışkanlığını ve özgür araştırma ortamını başka ülkelerden hazır olarak getiremezsiniz. Bunları kendi toplumunuzda oluşturmak zorundasınız.

Bunun yerine sorumluyu dışarıda aramak elbette daha kolaydır. Batı'yı suçlarız, dış güçlerden yakınırız, tarihe kızarız; olmadı, yazgı deriz.

Elbette dünyada çıkar çatışmaları vardır. Güçlü devletler kendi çıkarlarını gözetir. Sömürü, haksızlık ve çifte standart da vardır. Bunları görmemek doğru değildir. Ancak başkalarının yanlışları bizim yanlışlarımızı ortadan kaldırmaz.

Batı'yı eleştirmek başka şeydir; orada üretilmiş bilgiyi, yöntemi ve düşünceyi yalnızca kaynağı nedeniyle değersiz saymak başka. Eleştirdiğimiz toplumların geliştirdiği teknolojiyi kullanırken o teknolojiyi mümkün kılan düşünce ve çalışma düzenini görmezden gelmek ise daha büyük bir çelişkidir.

Mesele Batı'yı sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, bir düşünceyi kimin söylediğine bakmadan değerlendirebilmek; doğruysa kabul etmek, yanlışsa bizim olsa bile eleştirebilmektir.

Bunun için insanın önce şu cümleyi söyleyebilmesi gerekir:

Ben de yanılıyor olabilirim.

Gelişmenin önündeki en büyük engel her zaman bilgisizlik değildir. İnsan bilmediğini öğrenebilir. Daha tehlikeli olan, bilmediğini bilmemektir. Ondan da tehlikelisi, bildiğini sandığı şeyin yanlış olabileceğini düşünmeye bile yanaşmamaktır.

O zaman araştırmaya gerek kalmaz, soru sormaya gerek kalmaz, eleştiriye gerek kalmaz. Çünkü bütün yanıtların zaten bilindiğine inanılır.

Toplumlar da böyle durmaya başlar.

Uygarlık, başkalarının ürettiği çağdaş araçları satın alabilmek değildir. Daha çok tüketmek, daha büyük binalar yapmak, daha pahalı otomobillere binmek ya da daha yeni telefonlar kullanmak da tek başına gelişmişliğin göstergesi sayılamaz.

Gerçek gelişme insanın zihninde başlar.

Kendi aklını kullanabilmek, soru sorabilmek, araştırabilmek, bilgi üretebilmek, eleştiriye açık olmak ve gerektiğinde kendi yanlışını kabul edebilmek gerekir. Bilime değer vermek kadar bilimin gerektirdiği sorgulama kültürüne de değer vermek gerekir. Hukuktan söz etmek kadar hukukun herkese eşit uygulanmasını kabul etmek, özgürlüğü istemek kadar farklı düşünenin özgürlüğünü de savunmak gerekir.

Gelişmenin yolu belki de sandığımız kadar karmaşık değildir. Biraz daha çok çalışmak, biraz daha az konuşmak; biraz daha çok araştırmak, biraz daha az hüküm vermek; biraz daha çok üretmek, biraz daha az tüketmek gerekir.

Bilene saygı duymak, emeğin hakkını vermek ve yanıldığımızda “Yanılmışız.” diyebilmek gerekir.

Bir de başkalarını suçlamadan önce kendimize bakabilmek...

Çünkü sürekli başkalarına bakarsak onların kusurlarını görürüz. Aynaya baktığımızda ise kendi eksiklerimizi ve nereden başlamamız gerektiğini görme fırsatı buluruz.

Belki de gelişmenin ilk adımı budur:

Başkalarının ne yaptığına bakmadan önce, bizim neyi yapmadığımızı kendimize sorabilmek.

Biraz dürüst olabilsek...

Biraz vefalı...

Emeğe, bilgiye ve bilime hakkını verebilsek...

Kendimizi ne küçümsesek ne de kandırsak...

Ve hepsinden önemlisi, kendimize karşı da adil olabilsek...

Belki o zaman “Neden gelişemiyoruz?” diye sormak yerine, nasıl gelişeceğimizi konuşmaya başlayabiliriz.

Osman Karadağ

10 Temmuz 2025

29 Ağustos 2026 Cumartesi

İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?

 İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?

Bugün uygarlık dediğimizde kentleri, devletleri ve kurumları; hukuku, yazıyı ve eğitimi; bilimi ve teknolojiyi; üretimi, ticareti ve iş bölümünü; yolları, limanları, enerji sistemlerini ve iletişim ağlarını; sağlık hizmetlerini, sanatı ve kültürü anlıyoruz. İlerleme dediğimizde ise daha uzun ve sağlıklı yaşamı, çocuk ölümlerinin azalmasını, eğitimin yaygınlaşmasını, bilimsel bilginin artmasını, üretkenliği, ulaşım ve iletişim olanaklarını, insan haklarını, bireysel özgürlükleri ve daha yüksek maddi yaşam düzeyini düşünüyoruz. İnsanlığın özellikle son birkaç yüzyılda bu alanlarda önemli kazanımlar elde ettiği açıktır. Ortalama yaşam süresinin uzaması, birçok hastalığın denetim altına alınması, okuryazarlığın yaygınlaşması, ulaşımın hızlanması ve bilginin geniş kitlelere ulaşabilmesi gerçek bir ilerlemeyi gösteriyor.

Ancak bu tabloya yalnız kazanımlar açısından bakmak yeterli değildir. Uygarlığın maddi temeli hiçbir zaman yalnız insan zekasından oluşmadı. Toprak, su, orman, hayvanlar, madenler ve enerji kaynakları olmadan kentler, fabrikalar, otomobiller, bilgisayarlar ya da büyük ulaşım ağları kurulamazdı. Aynı biçimde insan emeği olmadan doğadaki kaynakların ekonomik ve toplumsal değere dönüşmesi mümkün değildi. Bu nedenle uygarlığın tarihi bir bakıma doğanın dönüştürülmesinin ve insan emeğinin örgütlenmesinin de tarihidir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Doğadan yararlanmak doğayı sömürmekle, insan emeğinden yararlanmak da insanı sömürmekle aynı şey değildir. İnsan yaşamını sürdürebilmek için doğanın kaynaklarını kullanmak zorundadır; toplum da emek olmadan yaşayamaz. Sorun, kullanımın kaynağın kendini yenileme gücünü aşması, emeğin insan onurunu zedeleyen koşullara indirgenmesi ve elde edilen yararla oluşan maliyetin farklı insanlar, toplumlar ya da kuşaklar arasında adaletsiz biçimde paylaşılmasıyla başlar. Bu açıdan sömürü, yalnız bir kaynağı kullanmak değil, kazanç bir yerde birikirken maliyetin başka insanlara, başka coğrafyalara veya geleceğe aktarılmasıdır.

Tarihe bu gözle baktığımızda farklı dönemlerde değişen, fakat bütünüyle ortadan kalkmayan bir süreklilik görürüz. Antik dünyanın bazı ekonomilerinde köle emeği önemli bir yer tutuyordu. Yeniçağdaki plantasyon sistemleri milyonlarca Afrikalının zorla yerinden edilmesine ve emeğinin kullanılmasına dayandı. Sömürge imparatorlukları birçok bölgede madenlere, tarım alanlarına ve yerel emeğe kendi merkezlerinin gereksinimleri doğrultusunda yön verdi. Sanayi Devrimi sırasında fabrikalarda uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve çocuk emeği yaygın sorunlardı. Zamanla hukuk, sendikalaşma, sosyal güvenlik ve çalışma koşullarındaki iyileşmeler bu yapının önemli bir bölümünü değiştirdi; ancak sömürü bütünüyle tarihe karışmadı, farklı biçimler aldı.

Bugünün küresel ekonomisinde de düşük ücretli işçilik, zorla çalıştırma, çocuk emeği ve ağır çalışma koşulları sürüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, 2022 tarihli küresel tahminlerinde dünyada 27,6 milyon insanın zorla çalıştırıldığını bildirir. ILO ve UNICEF'in 2024 yılına ilişkin tahminleri ise yaklaşık 138 milyon çocuğun çocuk işçiliği kapsamında çalıştığını, bunların 54 milyonunun sağlık ve güvenliklerini tehlikeye atan işlerde bulunduğunu gösterir. Bu sayılar, teknolojik ve ekonomik ilerlemenin üretim zincirlerindeki herkese aynı ölçüde yansımadığını ortaya koyuyor.

Bir yanda birkaç yılda bir değiştirilen telefonlar, bilgisayarlar, giysiler ve otomobiller bulunurken, öte yanda bunların hammaddelerini çıkaran, parçalarını üreten veya ürünleri birleştiren insanların çalışma koşulları vardır. Bu nedenle bir ürünün ucuz olması, gerçek maliyetinin düşük olduğu anlamına gelmez. Maliyetin bir bölümü fiyat etiketinin dışında kalabilir; düşük ücrete, kirlenen suya, kesilen ormana, bozulan toprağa veya atmosfere bırakılan sera gazlarına aktarılabilir. Daha da önemlisi, bugünkü fiyatın içine girmeyen bu maliyetin bir bölümü gelecek kuşakların karşısına çıkabilir.

Aynı sorun doğal kaynakların kullanımında da görülür. Ormanı kestiğimizde kereste, gelir ve istihdam yaratırız; ancak orman kendini yenileyebileceğinden daha hızlı yok ediliyorsa doğal sermayemiz azalır. Petrolü çıkardığımızda enerji üretiriz; fakat milyonlarca yılda oluşmuş bir kaynağı birkaç kuşağın kullanımında tüketiriz. Denizlerden daha fazla balık tuttuğumuzda bugünkü üretimi artırabiliriz; ancak balık stoklarının yenilenme hızını aşarsak geleceğin üretim kapasitesini azaltırız. Toprağın taşıma kapasitesinin üzerinde üretim yapmak da kısa dönemde verimi artırırken uzun dönemde toprağın niteliğini bozabilir.

Bu noktada ekonomik büyüme ile gerçek zenginlik arasındaki fark önem kazanır. Gayrisafi Yurt İçi Hasıla bir ekonomide belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin değerini ölçer; ancak orman kaybını, toprak verimliliğinin azalmasını, su kaynaklarının tükenmesini veya ekosistemlerin bozulmasını aynı açıklıkla göstermez. Dünya Bankasının The Changing Wealth of Nations 2024 çalışması da ekonomik ilerlemenin yalnız GSYH üzerinden değerlendirilmesinin eksik kalabileceğini vurgular. Bir toplumun geliri artarken doğal sermayesi azalabilir. Başka bir deyişle, bir ülke bugün daha fazla gelir elde ederken yarının servetini tüketiyor olabilir.

İnsanlığın doğayla kurduğu ilişkinin en geniş sonuçlarından biri iklim değişikliğidir. Sanayi Devrimi sonrasında kömür, petrol ve doğal gazın sağladığı enerji, modern ekonominin büyümesinde önemli rol oynadı. Fabrikalar, demiryolları, otomobiller, uçaklar, elektrik üretimi ve birçok teknolojik gelişme bu enerji kaynaklarından yararlandı. Buna karşılık fosil yakıtların yakılması atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu artırdı. IPCC'nin 2023 değerlendirmesi, insan faaliyetlerinin küresel ısınmaya neden olduğuna ilişkin bilimsel kanıtın güçlü olduğunu ve iklim değişikliğinin dünyanın farklı bölgelerindeki çok sayıda aşırı hava ve iklim olayını etkilediğini belirtir.

Ancak iklim değişikliği yalnız çevre sorunu değildir. Aynı zamanda adalet sorunudur. Çünkü sorunun oluşmasına en fazla katkıda bulunanlarla sonuçlarından en fazla zarar görenler her zaman aynı insanlar değildir. Sanayileşmiş ve yüksek tüketimli toplumlar tarihsel olarak daha fazla sera gazı salmışken, ekonomik kapasitesi sınırlı bazı ülkeler iklim değişikliğinin sonuçlarına karşı daha kırılgan durumdadır. IPCC de iklim değişikliğine tarihsel katkısı düşük olan kırılgan toplumların etkilerden orantısız biçimde zarar görebileceğini vurgular.

Bu durum uygarlığın önemli bir çelişkisini ortaya çıkarır: Yararla maliyet birbirinden ayrılabilir. Enerjinin sağladığı konfor bir yerde yaşanırken çevresel maliyet başka yerde ortaya çıkabilir. Bir şirket üretimden kazanç sağlarken kirlenmiş suyun bedelini o bölgede yaşayan insanlar ödeyebilir. Bir toplum yüksek tüketim düzeyine ulaşırken bunun iklim üzerindeki etkileri, çok daha düşük tüketim düzeyindeki toplumların yaşam koşullarını değiştirebilir. Bugünkü bir kuşak fosil yakıtları kullanırken iklim üzerindeki sonuçların bir bölümü onlarca yıl sonra ortaya çıkabilir.

Burada en önemli sorunlardan biri, olumsuz sonuçlardan etkilenen insanların çoğunun bu sonuçları doğuran kararlarda hiçbir söz sahibi olmamasıdır. Çocuklar hangi enerji politikasının uygulanacağına karar vermez. Küçük bir dağ köyünde yaşayan aile küresel tüketim düzenini kurmaz. Bir çiftçi dünya enerji sisteminin yönünü belirlemez. Henüz doğmamış insanlar ise atmosferde ne kadar sera gazı biriktirileceği konusunda hiçbir biçimde söz sahibi değildir. Buna karşın alınan kararların sonuçları onların yaşamlarını da belirler.

Ağustos 2026'da Nepal-Tibet sınırındaki Himalaya bölgesinde yaşanan büyük yıkım bu kırılganlığı yeniden gündeme getirdi. Buz, kaya, su ve enkazın dağlık bölgelerde oluşturduğu zincirleme hareketler yerleşimleri, yolları, köprüleri ve enerji altyapısını etkiledi; çok sayıda insan yaşamını yitirdi veya kayboldu. Nepal örneği, tek bir felaketin nedeninden çok, kırılgan toplumların doğal tehlikeler karşısında ne kadar ağır bedeller ödeyebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

“Doğal afet” kavramı da bu nedenle dikkatli kullanılmalıdır. Deprem, aşırı yağış, taşkın, buzul çökmesi veya heyelan doğal tehlikelerdir; ancak bu tehlikelerin toplumsal felakete dönüşmesinin büyüklüğünü insanların nerede yaşadığı, gelir düzeyi, yapıların dayanıklılığı, altyapı, erken uyarı sistemleri ve kamu kurumlarının kapasitesi belirler. Aynı olay, varlıklı ve güçlü bir toplumla yoksul ve kırılgan bir toplumu aynı ölçüde etkilemez. Sigortası, birikimi ve başka bir yere taşınma olanağı bulunan kişi felaketten sonra yeniden başlayabilirken, küçük bir tarladan başka varlığı bulunmayan aile evini kaybettiğinde gelirini, geleceğini ve çocuklarının eğitim olanaklarını da kaybedebilir.

Bu nedenle doğanın sömürülmesi, insan emeğinin sömürülmesi ve toplumsal eşitsizlik birbirinden bütünüyle bağımsız sorunlar değildir. Tarihin farklı dönemlerinde güçlüler, elde ettikleri yararın bir bölümünü korurken maliyetin bir kısmını daha güçsüz kesimlere aktarabildiler. Bu ilişki köle sahibi ile köle, sömürge merkezi ile sömürge halkı, fabrika sahibi ile korunmasız işçi, işveren ile çocuk işçi, yüksek gelirli tüketici ile düşük ücretli üretici arasında farklı biçimlerde görüldü. Günümüzde buna yüksek emisyonlu toplumlarla iklim açısından kırılgan toplumlar arasındaki ilişki de eklenir.

Bütün bu örneklerin ortak sorusu aynıdır: Kazancı kim elde ediyor, emeği kim veriyor ve bedeli kim ödüyor?

Bu sorunun en zor bölümü gelecek kuşaklarla ilgilidir. Çünkü onlar bugünkü kararların alındığı masada değildir. Ne kadar petrol tüketmemize izin vereceklerini söyleyemez, hangi ormanların korunmasını istediklerini açıklayamaz, temiz su kaynaklarının ne kadarının kendilerine bırakılması gerektiğine karar veremezler. Atmosferde ne kadar sera gazı biriktirilebileceği konusunda oy kullanamazlar. Buna karşın bugünkü kararların sonuçları onların yaşam koşullarını belirleyecektir.

Bu durum kuşaklar arasında alışılmadık bir güç eşitsizliği yaratır. Bugünkü kuşak geleceğin kaynaklarını kullanabilir; gelecek kuşak ise bugünkü kuşağın kararlarını değiştiremez. Bu nedenle bugün kullandığımız petrol, çıkardığımız maden, kestiğimiz orman veya atmosfere bıraktığımız sera gazı yalnız ekonomik bir işlem değildir; aynı zamanda kuşaklar arası bir paylaşım kararıdır. Ekonomik hesaplarımız dengede görünebilir, ancak gelecek kuşaklara bırakılan doğal sermaye azalıyor ve çevresel riskler büyüyorsa kuşaklar arası hesabımız açık veriyor olabilir.

Brundtland Komisyonunun 1987'de yaptığı sürdürülebilir kalkınma tanımının güncelliğini korumasının nedeni budur. Komisyon, bugünün ihtiyaçlarının karşılanması ile gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarının korunmasını aynı çerçevede ele almıştır. Birleşmiş Milletlerin 2024 tarihli Gelecek Kuşaklar Bildirgesi de bugünkü kararların ve eylemsizliklerin kuşaklar arası sonuçlarını vurgular. Her iki yaklaşım da kalkınmanın yalnız bugünkü üretim ve tüketim düzeyiyle ölçülemeyeceğini hatırlatır.

Buradan çıkarılacak sonuç ilerlemeyi reddetmek değildir. Bilimden, teknolojiden, sağlık hizmetlerinden, daha iyi konutlardan veya daha rahat bir yaşamdan vazgeçmek de değildir. Bunlar insan uygarlığının gerçek kazanımlarıdır. Sorun, ilerlemeyi yalnız daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmek olarak tanımlamaktır. Bir toplum daha fazla üretirken toprağını tüketiyorsa, daha fazla enerji kullanırken çevresel maliyeti başka toplumlara aktarıyorsa, daha ucuz mal üretirken başka insanların emeğini sömürüyorsa veya bugünkü refahını gelecek kuşakların kullanacağı kaynakları azaltarak sağlıyorsa, ekonomik büyüme ile gerçek ilerleme arasındaki farkı yeniden düşünmek gerekir.

Gelişmiş bir uygarlığın ölçüsü yalnız ne kadar üretebildiği olmamalıdır. Kaynaklarını ne ölçüde koruyabildiği, tükettiğinin ne kadarını yeniden oluşturabildiği, insan emeğine ne ölçüde onuruna uygun koşullar sağlayabildiği, yarattığı maliyetleri başkalarına aktarmadan ne kadarını kendisinin üstlenebildiği ve kendisinden sonra gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakabildiği de uygarlığın ölçüsü sayılmalıdır.

Tarihte birçok kuşak kendisinden önceki kuşaklardan daha iyi yaşam koşullarına ulaşmıştır. Ancak bunun gelecekte de kendiliğinden süreceğini gösteren değişmez bir tarih yasası yoktur. İnsanlık geçmişte savaşlar, salgınlar, kıtlıklar ve toplumsal çöküşler yaşamıştır. Bugün bunlara başka bir risk ekleniyor: İlerlemenin, kendi maddi ve doğal temelini tüketerek gelecekteki ilerleme kapasitesini zayıflatması. Bozulan iklim dengesi, azalan doğal sermaye, tükenen kaynaklar ve kaybolan ekosistemler bu riskin göz ardı edilemeyeceğini gösterir.

Bu nedenle insanlığın önündeki görev ilerlemeyi durdurmak değil, ilerlemenin anlamını yeniden düşünmektir. Her ekonomik ve teknolojik kararın arkasında birkaç temel soru bulunmalıdır: Kazancı kim elde ediyor? Emeği kim veriyor? Kaynağı kim tüketiyor? Maliyeti kim ödüyor? Bu maliyeti taşıyacak insanların kararda söz hakkı var mı? Ve alınan kararın bedelini henüz doğmamış insanlar da ödeyecek mi?

Sonunda sorun iki soruda düğümleniyor: Biz daha iyi yaşarken başka insanların daha kötü yaşamasına neden oluyor muyuz? Bizden sonra yaşayacak insanların yaşam olanaklarından bugün pay mı tüketiyoruz?

Bu sorulara vereceğimiz yanıt, ilerleme anlayışımızın da sınırlarını gösterecektir. Çünkü gerçek ilerleme yalnız bugünün insanına daha fazla rahatlık sağlayan gelişme değildir. Gerçek ilerleme; doğayı tüketmeden, insanı sömürmeden, kendi yaratmadığı bir bedeli masumlara yüklemeden ve gelecek kuşakların ilerleyebilme olanaklarını azaltmadan daha iyi bir yaşam kurabilmektir.

Osman Karadağ

29 Ağustos 2026

Kaynakça

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2022). Climate change 2022: Impacts, adaptation and vulnerability. Cambridge University Press.

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2023). Climate change 2023: Synthesis report. Geneva: IPCC.

International Labour Organization. (2022). Global estimates of modern slavery: Forced labour and forced marriage. Geneva: ILO.

International Labour Organization & UNICEF. (2025). Child labour: Global estimates 2024, trends and the road forward. Geneva: ILO ve UNICEF.

United Nations. (2024). Declaration on future generations. New York: United Nations.

World Bank. (2024). The changing wealth of nations 2024. Washington, DC: World Bank.

World Commission on Environment and Development. (1987). Our common future. Oxford: Oxford University Press.

Nepal-Tibet bölgesinde Ağustos 2026'da yaşanan yıkıma ilişkin güncel haber ve ilk bilimsel değerlendirmeler için Reuters ve Associated Press'in 26-29 Ağustos 2026 tarihli haberleri.

İlahi Adalet Var mıdır?

İlahi Adalet Var mıdır?

Yoksa insan, yeryüzünde bulamadığı adaleti gökyüzünde arayarak kendisine bir sığınak mı yaratmıştır?

Bu konu üzerinde geçen yıl, 6 Temmuz 2025’te bir çalışma yapmıştım. Aradan geçen zamanda sorun üzerinde yeniden düşündüm. Dün muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmalar ve tutuklamalarla ilgili gelişmeleri izlerken aynı soru bir kez daha zihnimi kurcaladı: Dünyada adalet gerçekten var mıdır?

Çevremize baktığımızda haksızlığın, yalanın, hırsızlığın, zulmün ve gücün kötüye kullanılmasının her zaman karşılıksız kaldığını söylemek doğru değildir. Kimi zaman suçlu cezalandırılır, haksızlık ortaya çıkar ve hak yerini bulur. Fakat bunun tersi de olur. Bazı insanlar yaptıklarının bedelini ödemeden yaşamlarını sürdürür; hatta haksızlığın sağladığı güçten ve olanaklardan yararlanırlar. Böyle durumlarda insan ister istemez sorar: Eğer ilahi bir adalet varsa bütün bunlara neden izin verilmektedir?

Bu sabah uyandığımda aynı sorular yine zihnimdeydi. Düşündükçe şu noktaya geldim: Gözlemleyebildiğimiz doğada ahlaki bir adalet mekanizması yoktur. Doğada adalet değil, düzen vardır.

Güneş iyinin de kötünün de üzerine doğar. Yağmur adil ile zalimi ayırmaz. Deprem suçluyu cezalandırıp masumu korumaz. Hastalık, zengin ile yoksul arasında ahlaki bir değerlendirme yapmaz. Aslan avını yakalarken onun yavrularının bulunup bulunmadığını düşünmez; kuraklık hangi köyün insanlarının daha erdemli olduğuna bakmaz. Doğa işler, fakat bizim anladığımız anlamda hüküm vermez.

Bu gözlem elbette ilahi adaletin bulunmadığını kanıtlamaz. İnsan bilgisinin ve gözleminin dışında bir düzenin bulunup bulunmadığı ayrı bir sorudur. Ancak gözlemlediğimiz dünya bize önemli bir gerçeği gösterir: Doğal olaylar insanın ahlak ölçülerine göre gerçekleşmez.

Bu durumda bizim kullandığımız anlamıyla adalet, doğada hazır olarak bulunan bir ilkeden çok, insanın uzun toplumsal deneyimi içinde geliştirdiği ahlaki ve siyasal bir kavram olarak görünmektedir. İnsanlar birlikte yaşayabilmek için neyin doğru, neyin yanlış; neyin hak, neyin haksızlık olduğunu belirlemek zorunda kalmışlardır. Adalet düşüncesi de bu uzun tarihsel süreç içinde biçimlenmiştir.

Kadim Soru: Kötülük ve Teodise

Bu sorun yeni değildir. İnsanlık binlerce yıldır aynı soruyla karşı karşıyadır: Evreni yöneten mutlak güçlü, her şeyi bilen ve iyi bir Tanrı varsa dünyadaki kötülük, haksızlık ve özellikle masum insanların çektiği acılar nasıl açıklanabilir?

Felsefede bu tartışma genellikle kötülük problemi olarak adlandırılır. Gottfried Wilhelm Leibniz, daha sonra “teodise” kavramıyla Tanrı’nın iyiliği ve adaleti ile dünyadaki kötülüğün nasıl bağdaştırılabileceğini açıklamaya çalışmıştır. 1710’da yayımlanan Théodicée adlı eseri bu tartışmanın en bilinen çalışmalarından biridir.

Epikuros’a atfedilen eski sorgulama da aynı sorunun özüne dokunur: Tanrı kötülüğü önlemek istiyor fakat önleyemiyorsa mutlak güçlü müdür? Önleyebiliyor fakat önlemiyorsa mutlak iyi midir? Hem önlemek istiyor hem de buna gücü yetiyorsa kötülük neden vardır?

Eyüp Kitabı başka bir açıdan aynı soruyu sorar: İyi bir insan neden acı çeker? Yüzyıllar sonra Voltaire, 1755 Lizbon depreminde binlerce insanın ölümü karşısında benzer bir sorgulamaya yönelmiştir. Masum insanların enkaz altında kaldığı bir dünyayı hiçbir sorun yokmuş gibi kusursuz bir düzen olarak açıklamak ne ölçüde mümkündür?

Çağlar, toplumlar ve inanç biçimleri değişmiştir; fakat soru değişmemiştir: Masum neden acı çeker, zalim neden kimi zaman kazanır?

Adil Bir Dünyaya İnanmak İstiyoruz

Sorunun bir bölümü insan zihninin çalışma biçimiyle ilgili olabilir. İnsan yaşadığı dünyanın anlamlı ve öngörülebilir olmasını ister. İyi davranışın iyilikle, kötü davranışın kötülükle karşılık bulmasını bekler. Psikolojide “adil dünya inancı” olarak adlandırılan eğilim, insanların dünyanın temelde düzenli ve adil olduğuna, kişilerin de çoğunlukla hak ettikleri sonuçlarla karşılaştığına inanma eğilimini anlatır.

Böyle bir inanç dünyayı daha güvenli ve öngörülebilir görmemize yardımcı olabilir. Fakat tehlikeli sonuçları da vardır. İnsanlar bazen yaşanan haksızlığın sorumluluğunu zalimde değil mağdurda aramaya başlayabilirler. “Mutlaka bir nedeni vardır” düşüncesi, mağdurun başına gelenleri hak ettiği sonucuna kadar götürülebilir.

Çünkü dünyanın her zaman adil olmadığını kabul etmek kolay değildir. Çalışanın kaybettiği, hırsızın kazandığı; doğru söyleyenin cezalandırıldığı, yalancının ödüllendirildiği; masumun acı çektiği, suçlunun rahat yaşadığı bir dünya insanın adalet duygusunu yaralar. Böyle bir gerçeklikle karşılaştığımızda kendimizi şu düşünceyle avutmak isteriz:

“Bu burada kalmayacak. Bir gün hesap sorulacak.”

İlahi adalet düşüncesinin insana verdiği en büyük tesellilerden biri burada ortaya çıkar.

Avuntu Olarak İlahi Adalet

Peki adalet bu dünyada gerçekleşmezse ne olacaktır? Haksızlığa uğrayan insan hakkını alamadan ölürse, zalim yaptıklarının karşılığını görmezse, katil cezalandırılmazsa, hırsız çaldıklarıyla yaşamaya ve yalancı kazanmaya devam ederse?

İlahi adalet inancı bu uçurumun üzerine bir köprü kurar: Bugün hesap sorulmamış olabilir, fakat son hesap henüz görülmemiştir.

Bu düşünce acı çeken insana dayanma gücü verebilir. Kaybettiği yakınının, uğradığı haksızlığın ya da karşılaştığı zulmün bütünüyle anlamsız olmadığını düşünmesine yardımcı olabilir. Belki de insanlığın en derin ruhsal gereksinimlerinden birine yanıt verir.

Ancak burada başka bir sorun ortaya çıkar: Avuntu, sorumluluğun yerine geçerse ne olur?

“Bugün çektiğin sıkıntıya katlan. Hakkını alamadıysan sabret. Zalim cezasını bir gün mutlaka bulacaktır.”

Bu sözler acı çeken insanı rahatlatabilir. Fakat aynı sözler, içinde bulunulan koşullara göre, insanın haksızlığa karşı çıkma iradesini de zayıflatabilir. Adalet başka bir zamana ve başka bir dünyaya ertelendiğinde insan bugün hakkını aramaktan vazgeçebilir. Haksızlığın giderilmesi insanların görevi olmaktan çıkarılıp görünmeyen bir güce bırakılabilir. Böyle bir anlayışın egemen güçler açısından ne kadar kullanışlı olabileceğini görmek zor değildir.

Cennet ve cehennem düşüncesi de tarih boyunca yalnızca metafizik bir inanç olarak kalmamış, insan davranışını biçimlendiren güçlü bir ödül ve ceza sistemi oluşturmuştur. Bununla birlikte buradan dinlerin yalnızca iktidarların insanları yönetmek amacıyla oluşturduğu yapılar olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Böyle bir açıklama hem din tarihini hem de insanın inanç deneyimini gereğinden fazla basitleştirir.

Bu nedenle daha doğru soru şudur: İnanç, insanı sorumluluk almaya mı çağırıyor, yoksa sorumluluğunu ertelemesine mi hizmet ediyor?

İnanç Her Zaman İnsanı Pasifleştirir mi?

Hayır. Tarih bunun tersini gösteren birçok örnekle doludur. İnanç, kimi insanlar için haksızlığa boyun eğmenin değil, ona karşı çıkmanın kaynağı olmuştur. Kölelik karşıtı hareketlerden yoksullara yardım örgütlerine, insan hakları mücadelelerinden siyasal otorite karşısında vicdanını savunan din insanlarına kadar pek çok toplumsal hareket dinsel inançtan güç almıştır.

“Hesap vereceğim” düşüncesi insanı yalnızca başkalarının bir gün cezalandırılacağı beklentisine götürmez. Kendi davranışlarını sorgulamaya da yöneltebilir. Bir insan yaptıklarının hesabını vereceğine gerçekten inanıyorsa bu düşünce onu daha dürüst, daha adil ve daha sorumlu davranmaya yöneltebilir.

Öyleyse sorun yalnızca inancın kendisi değildir. Asıl sorun, inancın nasıl yorumlandığı ve insan sorumluluğuyla nasıl ilişkilendirildiğidir.

Mu‘tezile ile Eş‘arilik Arasındaki Tartışma

İslam düşünce tarihi de bu sorunu çok erken dönemlerden başlayarak tartışmıştır. Mu‘tezile ile Eş‘arilik arasındaki önemli ayrımlardan biri insan iradesi, Tanrı’nın kudreti ve ilahi adalet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı üzerindedir.

Mu‘tezile ilahi adalet üzerinde güçlü biçimde durmuş, insan yaptığı eylemlerden sorumlu tutulacaksa gerçek bir seçim alanına sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle insanın özgürlüğü ve sorumluluğu Mu‘tezile düşüncesinde merkezi bir yer tutar.

Eş‘ari gelenek ise insanın eylemleriyle ilişkisini bütünüyle ortadan kaldırmadan yaratıcı kudreti Tanrı’ya bağlamaya çalışmıştır. Böylece tartışmanın merkezine şu güç sorun yerleşmiştir: İlahi kudret ile insan sorumluluğu nasıl birlikte açıklanabilir?

Bu tartışma bin yılı aşkın bir süre önce yapılmış olsa da temel soru bugün de önümüzdedir: İnsan kendi eylemlerinden ne ölçüde sorumludur?

Benim için asıl önemli nokta buradadır. İnsan kendi sorumluluğunu başka bir güce devretmeye başladığında sorun yalnız düşünsel olmaktan çıkar, toplumsal ve siyasal bir nitelik kazanır.

İki Soru Arasındaki Büyük Fark

“Bir gün adalet yerini bulacaktır” demek ile “Adaletin gerçekleşmesi için bugün ne yapabilirim?” diye sormak arasında büyük bir fark vardır.

Ben ikinci sorunun peşinden gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünyada değer verdiğimiz hemen hiçbir şey yalnızca beklemekle gerçekleşmez. Bilgi emek ister. Özgürlük mücadele ister. Demokrasi korunmak ister. İnsan hakları savunulmak ister. Adalet ise bütün bunların yanında cesaret, emek, dayanışma, örgütlenme ve süreklilik gerektirir.

Üstelik emeğin karşılığı her zaman alınmaz. Kurnaz olan dürüst olandan, hırsız çalışandan, yalancı doğru söyleyenden daha kolay kazanabilir. Haksızlığın karşılığını bugün göremediğimizde onun başka bir yerde mutlaka cezalandırılacağına inanmak bizi rahatlatabilir. Fakat bir düşüncenin bizi rahatlatması onun doğru olduğunun kanıtı değildir.

Camus: Teslimiyet Yerine Başkaldırı

Albert Camus, insanın hazır bir anlam bulamadığı dünyayla karşılaşmasını “absürd” kavramıyla ele alır. Ancak vardığı sonuç teslimiyet değildir. İnsan, dünyanın sessizliği karşısında yaşamaktan vazgeçmek yerine bilinçli biçimde yaşamayı ve başkaldırmayı seçebilir.

Camus’nün sözünü ettiği başkaldırı yalnız bireysel değildir. Başka insanların acısını görmeyi, haksızlığa karşı çıkmayı ve dayanışmayı da beraberinde getirir. Bu yaklaşım adalet sorunu açısından önemlidir. Dünya bize hazır bir adalet sunmuyorsa bundan “Öyleyse hiçbir şey yapamayız” sonucu çıkmaz.

Tam tersine, adaletin garantisi yoksa adalet için mücadele etmek daha da önemli hâle gelir.

İlahi adaletin bulunup bulunmadığı konusunda insanlar farklı düşünebilir. Fakat yeryüzündeki adaletsizliğin giderilmesi konusunda insanın sorumluluk taşıdığı üzerinde anlaşabiliriz.

Burada önemli bir ayrım daha vardır. “Adaleti biz sağlayacağız” demek yalnızca insanların iyi, dürüst ve vicdanlı olmasını istemek değildir. Bir toplum yöneticilerinin iyi niyetine güvenerek adil hâle gelemez. Hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı, hesap verebilir yönetim, özgür basın, denetlenebilir kamu gücü ve hakkını korkmadan arayabilen yurttaşlar gerekir.

Çünkü asıl sorun iyi bir yöneticinin nasıl bulunacağı değildir. Asıl sorun, kötü bir yönetici geldiğinde onun yapabileceklerini sınırlayacak bir düzenin kurulup kurulmadığıdır.

Adalet güçlü kişinin merhametine bırakılmışsa gerçek adalet değildir. Hak, bir yöneticinin isteğine göre verilip geri alınabiliyorsa hak olmaktan çıkar. Kurumlar kişilere göre çalışıyorsa orada güvence değil, ayrıcalık vardır.

Bu nedenle yeryüzündeki adalet yalnız vicdanla değil hukukla; yalnız iyi niyetle değil kurumlarla; yalnız bireysel cesaretle değil toplumsal dayanışmayla korunabilir.

Asıl Soru Nedir?

İlahi adalet var mıdır?

Bu soruya kesin bir yanıt verebileceğimi düşünmüyorum. Çünkü varlığını da yokluğunu da deney ve gözlem yoluyla kanıtlayabileceğimiz bir alandan söz etmiyoruz. İnanan insan için bu sorunun yanıtı başka, inanmayan için başka olabilir.

Fakat bildiğim bir şey var: Yeryüzündeki adalet kendiliğinden gerçekleşmiyor.

Bir çocuk haksızlığa uğradığında onu koruyacak olan biziz. Bir insanın hakkı yenildiğinde hakkını savunacak olan yine insanlar ve onların kurduğu kurumlardır. Bir yönetici gücünü kötüye kullandığında onu durduracak olan hukuk, toplum ve yurttaş iradesidir.

“Bir gün hesabını verir” diyerek zalimi seyretmek ile “Bugün onu nasıl durdurabiliriz?” diye sormak aynı şey değildir.

İlahi adalete inanan insan inanabilir. Bu inanç ona umut, direnç ve ahlaki güç verebilir. Fakat hiçbir inanç insanın yeryüzündeki sorumluluğunun yerine geçmemelidir. Belki de insanlığın büyük yanılgılarından biri, kendi yapması gerekeni başka bir gücün yapmasını beklemektir.

Bu nedenle asıl soru yalnızca “İlahi adalet var mı?” değildir. Daha önemli soru şudur:

Adalet gerçekleşmiyorsa onu gerçekleştirmek için biz ne yapacağız?

Benim yanıtım açık: Beklemek yerine çalışacağız. Boyun eğmek yerine hakkımızı arayacağız. Yazgımıza razı olmak yerine sorumluluk alacağız. Bunu yalnız bireyler olarak değil; hukuku, kurumları ve birbirimizi güçlendirerek yapacağız.

Gökyüzünde nasıl bir adalet bulunduğunu bilmiyor olabiliriz.

Yeryüzündeki adalet ise bizim sorumluluğumuzdur.

Osman Karadağ
6 Temmuz 2025