12 Ocak 2026 Pazartesi

Kitap Okumak Neden Yararlıdır?

Kitap Okumak Neden Yararlıdır?

Bir kitap okurken, zamanın derinliklerine yolculuk edersin. Senden çok önce yaşamış biriyle sohbet ettiğini fark edersin. Her ne kadar yazarın kendisi karşında olmasa da, onun yazdıkları ve düşünceleri senin önündedir. Kitap boyunca onunla bir dost gibi ya dost olursun ya da ayrı düşersin. Yazarın fikirlerinden benimsediğin her düşünce seni ona yaklaştırırken, katılmadığın görüşler seni onu sorgulamaya iter. Ama önemli olan, her durumda senin kazançlı çıkman, geçmişte yaşamış biriyle tanışmış olmandır. Katılmadığın düşünceler bile seni yeni araştırmalara, yeni okumalarına yönlendirir.

Kitap okumanın en önemli yanı, bu sessiz diyaloğu etkinleştirme tarzındadır. Bir kitabı okurken, yazarla sesli konuşmaya başlarsın. Sayfaların kenarına düştüğün notlar, onun fikirlerine yönelik karşı düşüncelerinle dolar. Henüz öğrendiğin bir bilginin yanına bir işaret koyarken, aslında o yazarla bir tartışma başlatırsın. Bu "sesli konuşma," kitap okumayı sıradan bir bilgi edinme eyleminden çıkarıp, aktif bir düşünce üretme sürecine dönüştürür. Sayfaların kenarındaki notlardan oluşan bu düşünce haritası, zamanla senin ve yazarın ortaklaşa inşa ettiği bir laboratuvara dönüşür.

Bu alışkanlık, yalnızca anımsamayı değil, sorgulamayı öğretir. Bir yazarın iddiası karşısında "Peki ama neden?" diyebilmek, alternatif bir bakış açısı sunabilmek, dahası onun verilerine dayanarak tümüyle farklı bir sonuca ulaşabilmek—işte bunlar, okudukça kendini geliştiren bir zihnin işaretleridir. Her bir kitap bu sorgulama döngüsünü hızlandırır. Dün tartıştığın bir yazarı, bugün başka bir kitapta başka bir yazarın referans vermesi, seni giderek daha derin bir merak ve araştırma sarmalına çeker.

Kitap okumanın yararları yalnızca bu diyalogla sınırlı değildir. Okumak aynı zamanda empati yeteneğini de geliştirir. Farklı yaşamlar, kültürler ve bakış açılarıyla tanışırken, bir karakterin iç dünyasına yolculuk edersin. Bu yolculuk, seni gerçek yaşamda insanları daha iyi anlamaya ve farklı duyguları hissedebilmeye hazırlar. Kendi doğrularının evrensel olmadığını, başka doğruların da var olabileceğini fark eden insan, daha hoşgörülü ve daha temkinli düşünmeye başlar.

Kitaplar aynı zamanda konuştuğun ve yazdığın dilini de zenginleştirir. Sözcük dağarcığı genişleyen bir insan hem daha güzel konuşur hem de daha iyi düşünür. Çünkü düşünce, dil aracılığıyla biçimlenir. Sözcükleri sınırlı olan bir zihnin düşünce ufku da sınırlıdır. Okudukça yeni kavramlarla tanışır, daha önce adını koyamadığın duygulara ve düşüncelere artık sen de bir ad verebilirsin. Her yeni sözcük, düşünce dünyana açılan yeni bir penceredir. Ne kadar çok sözcük bilirsen, duygu ve düşüncelerini o kadar net, güzel ve etkili ifade edebilirsin.

Kitaplar, insanı yalnızlıktan da kurtarır. Fiziksel olarak yalnız olsan bile, kitabın sayfaları arasında kendine bir yol arkadaşı bulursun. Kimileyin bir romandaki kahramanla, kimileyin de bir düşünürün sorularıyla yürürsün. Bu yolculuk, kendi iç dünyanla yüzleşmene yardımcı olabilir. Kitaplar çoğu zaman kafanda yeni soruların ortaya çıkmasına yol açar. Ama asıl gelişim, doğru soruları sormayı öğrenmekle başlar. Aynı zamanda kitap okumak, insanı hazır düşüncelere teslim olmaktan korur. Okuyan insan, kendisine sunulan bilgiyi sorgulamayı öğrenir. Her söyleneni doğru kabul etmek yerine, neden-sonuç ilişkileri kurar, karşılaştırmalar yapar. Bu da bireyin zihinsel bağımsızlığını güçlendirir.

Teknoloji çağında dikkatimiz sürekli bölünür. Bir kitaba dalmak, derin ve kesintisiz düşünebilme yeteneğini güçlendiren bir zihin antrenmanıdır. Günün karmaşasından uzaklaşıp başka bir dünyaya adım atmak, zihni sakinleştirir ve stresi azaltır. Bu rahatlama, yalnızca duygusal değil, bilimsel olarak da kanıtlanmış güçlü bir yöntemdir.

Kitap okumak ayrıca eleştirel ve analitik düşünme becerisi de kazandırır. Olayları ve fikirleri sorgulamayı, neden-sonuç ilişkilerini görmeyi, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi öğrenirsin. Bu beceri, yaşamın her alanında doğru kararlar almana yardım eder. Kütüphane, tarihten felsefeye, bilimden sanata, seni besleyen ve ufkunu genişleten sonsuz bir hazinedir.

Sonuç olarak kitap okumak, yalnızca bilgi edinmek değildir. Kitap okumak; düşünmek, tartışmak, itiraz etmek, yeniden düşünmek ve kimi zaman da kendini değiştirmektir. Pasif bir eylem değil, aktif bir keşif yolculuğudur. Yazarın rehberliğinde, hem dış dünyayı hem de kendi iç dünyanı keşfedersin. Sayfalar arasında gezinirken, yalnızca bilgi biriktirmez; kendi düşünce sistemini de kurarsın. Her not, her soru işareti, her karşı fikir, zihinsel kimliğinin bir tuğlası olur. Bu tuğlalar zamanla seni, yalnızca okuyan değil, üreten; yalnızca izleyen değil, sorgulayan bir bireye dönüştürür.

Her kitap, seni biraz daha dönüştürür, zenginleştirir ve daha derin bir insan yapar. Okumak, kendi aklınla ve kalbinle yapabileceğin en güzel, en verimli ve en özgür yolculuktur. İşte kitap okumanın asıl büyük kazancı budur: Sana yalnızca ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğretmesidir.

Esenlikler diliyorum.

9 Ocak 2026 Cuma

Laiklik mi, Sekülerlik mi?

Laiklik mi, Sekülerlik mi?

Aynı Sanılan İki Kavramın Farklı Tarihleri

Değerli okurlar,

Laiklik ile sekülerlik kavramları zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılıyor, ancak aralarında tarihsel bakımdan çok derin farklılıklar var. Bu çalışmada laiklik ve sekülerlik kavramlarının tarihsel, hukuki, sosyolojik ve felsefi yönlerini ayrıntılı şekilde karşılaştıracağım. Özellikle etimolojik kökenleri, Batı ve Türkiye'deki tarihsel gelişimleri, anayasal ve hukuki bağlamdaki farkları, felsefi yaklaşımlar ve çeşitli ülke örnekleri (Fransa, ABD, Türkiye) dahil olmak üzere geniş kapsamlı bir inceleme sunacağım.

*

Laiklik ve sekülerlik, modern dünyanın en çok tartışılan ama en az netleştirilen kavramları arasında yer alıyor. Gazete köşelerinde, televizyon tartışmalarında ya da politik söylemlerde bu iki sözcük çoğu zaman birbirinin yerine kullanılıyor. Oysa bu kavramlar farklı kökenleri yanında farklı sorunlara yanıt verir, farklı alanlarda işlev görür. Biri devletin nasıl yönetileceğiyle ilgilidir, diğeri toplumun ve bireyin zaman içinde nasıl dönüştüğüyle.

Bu ayrımı netleştirmeden demokrasi, çoğulculuk, din özgürlüğü ya da kamusal alan tartışmalarını sağlıklı biçimde yürütmek zordur.

Sözcüklerin Belleği: Laiklik ve Sekülerlik Nereden Gelir?

“Laiklik” sözcüğü Yunanca laïkós sözcüğünden türemiştir ve “ruhani olmayan”, “halktan olan” anlamına gelir. Ortaçağ Avrupa’sında bu terim, din adamı olmayanları tanımlamak için kullanılırken, modern çağda politik bir anlam kazanmıştır. Bugün laiklik dendiğinde, devletin herhangi bir dini esas almaması, hukuki ve politik kararlarını kutsal metinlere dayandırmaması ve tüm inançlara eşit mesafede durması anlaşılır.

“Sekülerlik” ise Latince saeculumdan gelir; “çağ”, “bu dünya”, “dünyevi olan” anlamlarını taşır. Sosyolojide sekülerlik, dinin toplumsal yaşamdaki belirleyici gücünün azalmasını ifade eder. Bu azalma her zaman inançsızlık anlamına gelmez; çoğu zaman dinin kamusal zorlayıcılığını kaybedip bireysel tercihler alanına çekilmesi anlamına gelir.

Bu nedenle literatürde sıkça vurgulanan ayrım şudur: Laiklik bir normdur, sekülerlik bir süreçtir. Biri hukuki ve politik bir düzenleme biçimi, diğeri tarihsel ve toplumsal bir dönüşümdür.

Batı’da Farklı Yollar: Fransa, ABD ve İngiltere

Laiklik ve sekülerlik arasındaki fark, Batı ülkelerinin deneyimlerinde açık biçimde gözlemlenir.

Fransa’da laiklik, 1789 Devrimi’nin Kilise karşıtı mirasıyla biçimlenmiştir. 1905 tarihli Kilise–Devlet Ayrılığı Yasası, yalnızca devletin resmi dininin olmamasını değil, kamusal alanın dinsel etkilerden arındırılmasını da hedeflemiştir. Fransız laïcité anlayışında devlet “pasif bir tarafsızlık” sergilemez; kamusal alanı düzenler, dini görünürlüğü sınırlandırır. Okullarda dini sembollere yönelik yasaklar bu yaklaşımın somut örnekleridir.

ABD’de ise farklı bir yol izlenmiştir. Anayasa’nın Birinci Değişikliği, devletin bir dini tesis etmesini yasaklar (establishment clause) ve bireylerin dinsel özgürlüklerini güvence altına alır (free exercise clause). Burada amaç, dini kamusal yaşamdan çıkarmak değil, devletin din alanında hakem rolüne soyunmasını engellemektir. Sonuçta ABD, resmi olarak seküler bir devlettir; ancak toplumsal düzeyde oldukça dindar bir ülkedir.

İngiltere bu iki modelin dışında kalır. Anglikan Kilisesi hala devletle sembolik bağlarını korur; kraliyet ve kilise iç içedir. Buna karşın İngiliz toplumu ve hukuk sistemi büyük ölçüde sekülerleşmiştir. Bu örnek, laikliğin olmamasının sekülerleşmeye engel olmadığını gösterir.

Türkiye’deki Durum

Türkiye’de laiklik, Batı’daki örneklerden farklı olarak, devlet eliyle yürütülen bir modernleşme projesinin parçası olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda şer’i ve örfi hukuk yan yana varlığını sürdürmüş; 19. yüzyılda Mecelle gibi düzenlemelerle hukukun sekülerleşmesine yönelik ilk adımlar atılmıştır.

Cumhuriyet döneminde ise laiklik, yeni devletin kurucu ilkelerinden biri haline gelmiştir. Halifeliğin kaldırılması, anayasanın dinden arındırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, eğitim ve hukuk sisteminin seküler temeller üzerine kurulması bu dönüşümün parçalarıdır.

Ancak Türkiye’de laiklik, din ile devletin tümüyle ayrılması anlamına gelmez. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlarla devlet, dini alanı düzenleyen ve denetleyen güçlü bir aktör olmayı sürdürür. Bu durum, Türkiye laikliğinin hem “dışlayıcı” hem de “müdahaleci” yönler taşımasına yol açmıştır.

Toplum, Modernlik ve İnanç: Kuramsal Yaklaşımlar

Sosyologlar sekülerleşmeyi modernliğin temel dinamiklerinden biri olarak ele alır. Max Weber, modern dünyayı “büyüden arınmış” bir dünya olarak tanımlar; akıl, bürokrasi ve hukuk kutsal otoritelerin yerini alır. Émile Durkheim ise dinin toplumsal bütünleşme işlevine dikkat çeker ve seküler toplumlarda bu işlevin ulus, vatandaşlık ve sivil değerler tarafından üstlenildiğini savunur.

Charles Taylor’ın katkısı ise özellikle önemlidir: Ona göre seküler çağ, insanların artık inanmak zorunda olmadığı bir çağdır. İnanç, tek geçerli seçenek olmaktan çıkmış; bireysel ve tartışmalı bir tercih haline gelmiştir.

Bu çerçeve, sekülerleşmenin yalnızca “dinsizlik” olarak okunamayacağını gösterir.

Bugünün Tartışmaları: Laiklik Nereye Kadar?

Günümüzde tartışma, laikliğin gerekliliğinden çok, nasıl uygulanacağı üzerine yoğunlaşır. Türkiye’de bir yandan geçmişteki uygulamaların “baskıcı laiklik” yarattığı eleştirileri, diğer yandan laikliğin aşındırıldığına ilişkin kaygılar dile getirilir. Fransa’da ise laïciténin çokkültürlü toplum yapısıyla ne ölçüde uyumlu olduğu sorgulanır.

Ortak sorun şudur: Laiklik, devletin tarafsızlığını koruyan bir ilke olmaktan çıkıp ideolojik bir araca dönüştüğünde, özgürlükleri sınırlayabilir.

Sonuç: Ayrı Ama Birlikte

Laiklik ve sekülerlik aynı kavram değildir; ama birbirini tamamlar. Laiklik, devletin sınırlarını çizer. Sekülerlik ise toplumun kendi iç dinamikleriyle yaşadığı dönüşümü anlatır. Sağlıklı bir demokratik düzen, laikliği dar ve net bir hukuki ilke olarak korurken, sekülerleşmeyi bireylerin tercihine ve toplumsal evrime bırakabilmelidir.

Bu denge, modern toplumların bitmeyen sorusudur- onu değerli kılan da budur.

Esenlikler diliyorum.

 

4 Ocak 2026 Pazar

Yaranmanın Dayanılmaz Çelişkisi

 Yaranmanın Dayanılmaz Çelişkisi

Bizim toplumda sıkça rastlanan bir durum var: Bazı insanlar, belirli bir kesimin gözüne girebilmek için, aslında içten içe inanmadıkları fikirleri savunuyormuş gibi davranıyor. Üstelik bu fikirler çoğu zaman çağın gerisinde kalmış, sorgulanmadan tekrar edilen düşünceler oluyor. Ama amaç gerçeği aramak değil; kabul görmek, alkış almak, oy toplamak.

Örneğin bir kesim Batı’ya karşıysa, hemen onlar da Batı karşıtı kesiliyor. Yılbaşı kutlamasına karşı çıkmak neredeyse bir duruş göstergesi hâline geliyor. Sanki yılbaşı kutlamakla kimlik elden gidecekmiş gibi bir hava estiriliyor.

İşin ilginç yanı, aynı kişiler işlerine geldiğinde Batı’dan çıkan kavramları hiç çekinmeden kullanıyor. Demokrasi, insan hakları, özgürlük… Hepsi dillerinde. Ama bu kavramlar herkes için değil; yalnızca kendileri için geçerli. Başkaları bu hakları kullanmak isteyince birden rahatsız oluyorlar.

Günlük yaşamda da benzer bir çelişki karşımıza çıkıyor. Kravat takmayı, yaşam tarzlarını, bazı sembolleri “Batı icadı” diye küçümsüyorlar. Ama ceplerindeki akıllı telefon, evlerindeki televizyon, bindikleri araba; dahası uçağa binip yolculuk yapmak… Bunların hepsi yine Batı’nın ürünü. Modern yaşamın nimetleri son derece cazip; ama arkasındaki düşünce sistemi aynı ölçüde kabul görmüyor.

Aslında bu çelişkinin farkındalar. Bu yolun toplumu ileri değil, geri götürdüğünü de biliyorlar. Ama bir noktada her şeyin önüne geçen tek bir şey var: oy hesabı.

Bir zamanlar büyük tartışma yaratan “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi?” sözü de bu gerilimin başka bir yüzüydü. Sorun oyların eşitliği değil; insanların duygularının, inançlarının ve korkularının bilinçli biçimde kullanılması. Yaranmak uğruna sergilenen bu tutum, hem düşünceyi hem de toplumu yavaş yavaş, içten içe aşındırıyor.

Esenlikler diliyorum

1 Ocak 2026 Perşembe

Kültür, Uygarlık ve Medeniyet Kavramları

Kültür, Uygarlık ve Medeniyet Kavramları

Değerli okurlar,

Kitaplarda, makalelerde, günlük konuşmalarda “kültür”, “uygarlık” ve “medeniyet” kavramları çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılsa da, bu terimler arasında farklılıklar vardır. Bu kavramlar arasındaki ilişki de tarihsel, karşılıklı ve çoğu zaman da gerilimlidir. Kültür, gündelik yaşamın anlam dokusunu kurarken; uygarlık bu anlamların kurumsal ve maddi formlarını üretir; medeniyet ise çoğu zaman bu iki alanın tarihsel olarak idealize edilmiş bütünsel anlatısıdır (Not 1).

Kültür, en geniş anlamıyla, bir toplumun dünyayı anlamlandırma ve yaşama biçimlerinin bütününü kapsar. Edward B. Tylor’un klasik tanımıyla kültür; bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, gelenek ve bireyin toplumun bir üyesi olarak kazandığı diğer tüm yetenek ve alışkanlıkları içerir (Not 2). Ancak çağdaş antropolojide kültür yalnızca “sahip olunan” bir şey değil, Clifford Geertz’in vurguladığı üzere, insanların sürekli olarak ürettiği ve yorumlanan bir anlamlar ağıdır (Not 3). Bu nedenle kültür, durağan değil; tarihsel olarak değişken, çoğul ve katmanlıdır. Aynı toplum içinde farklı sınıflar, kuşaklar ve etnik gruplar, farklı kültürel repertuarlar geliştirebilir.

Uygarlık ise kültürden farklı olarak, öncelikle maddi ve kurumsal ölçekle tanımlanır. Kentleşme, tarımsal üretimin örgütlenmesi, ulaşım ağları, yazılı hukuk, bürokrasi ve teknik uzmanlaşma, uygarlığın temel göstergeleri arasında yer alır (Not 4). Arnold J. Toynbee’ye göre uygarlıklar, çevresel ve toplumsal meydan okumalara verilen yaratıcı yanıtlar sonucunda ortaya çıkar; yükselir, kurumsallaşır ve zamanla çözülür (Not 5). Oswald Spengler ise uygarlığı, kültürlerin “yaşlanmış” ve biçimsel hâli olarak görerek, onu kültürel yaratıcılığın son evresi olarak tanımlar (Not 6). Bu yaklaşımlar, uygarlığın yalnızca teknik ilerleme değil, aynı zamanda tarihsel bir yazgı anlatısı olduğunu gösterir.

Medeniyet kavramı ise bu iki düzlemi — kültürel anlam dünyası ile kurumsal-maddi yapı — daha geniş ve çoğu zaman normatif bir çerçevede birleştirir. Medeniyet, yalnızca “olanı” değil, aynı zamanda “olması gerekeni” de ima eder. Hukuk, etik, estetik normlar ve entelektüel gelenekler, medeniyet söyleminin merkezinde yer alır. Bu yönüyle medeniyet, betimleyici olduğu kadar değerlendirici bir kavramdır da. Nitekim tarihsel olarak “medenî” olma iddiası, sıklıkla kültürel üstünlük ve meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır (Not 7).

Bu üç kavram arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Kültürel değerler ve normlar, hangi kurumların meşru sayılacağını ve hangi teknolojilerin benimseneceğini belirler. Örneğin miras, mülkiyet veya aile yapısına ilişkin kültürel kabuller, ekonomik ve hukuksal kurumların biçimlenmesinde belirleyici rol oynar (Not 8). Tersine, yeni teknolojiler ve kurumsal düzenlemeler de kültürü dönüştürür. Matbaanın yaygınlaşması, yalnızca bilgi üretimini değil, okuma alışkanlıklarını, düşünme biçimlerini ve kamusal tartışma kültürünü kökten değiştirmiştir (Not 9).

Medeniyet söylemi ise çoğu zaman bu karşılıklı etkileşimi büyük tarihsel anlatılar içinde düzenler. “Batı medeniyeti” veya “İslam medeniyeti” gibi kavramsallaştırmalar, hem kültürel çeşitliliği hem de kurumsal sürekliliği tek bir çatı altında toplar. Ancak bu tür anlatılar, hangi unsurların merkeze alındığı ve hangilerinin dışarıda bırakıldığı sorusunu da beraberinde getirir. Sömürgecilik sonrası (Postkolonyal) yaklaşımlar, medeniyet söyleminin sıklıkla güç ilişkilerini gizleyen bir retorik işlev gördüğünü vurgular (Not 10).

Tarihsel örnekler bu etkileşimi somut biçimde ortaya koyar. Geçmiş imparatorluklarda, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda, farklı etnik ve dinsel toplulukların bir arada yaşaması, kültürel çoğulluğun güçlü bir örneğidir; buna karşılık merkezi bürokrasi, hukuk düzeni ve altyapı yatırımları, gelişmiş bir uygarlık örgütlenmesine işaret eder. Bu nedenle “Osmanlı medeniyeti” ifadesi, çok katmanlı bir kültürel düzeni ima eder. Benzer biçimde, Sanayi Devrimi sonrası Britanya’da teknolojik ve kurumsal dönüşüm, yeni sınıfsal kültürlerin ve kentsel yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açmış; bu süreç “modern Batı medeniyeti” anlatısının temel taşlarından biri hâline gelmiştir (Not 11).

Sonuç olarak kültür, uygarlık ve medeniyet, birbirinden bağımsız değil; karşılıklı etkileşim içinde, farklı analitik düzeylere işaret eden kavramlardır. Kültür, anlam üretiminin ve gündelik yaşamın dokusunu oluşturur; uygarlık, bu dokunun kurumsal ve maddi biçimlerini oluşturur; medeniyet ise bu iki alanı tarihsel ve normatif bir anlatı içinde bütünleştirir. Bu nedenle kavramların her biri, ancak birlikte ve eleştirel bir bakışla ele alındığında toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını açıklama gücüne ulaşır.

Esenlikler diliyorum.

Notlar

Not 1. Williams, R. (1958). Culture and society, 1780–1950. London: Chatto & Windus.

Not 2. Tylor, E. B. (1871). Primitive culture. London: John Murray.

Not 3. Geertz, C. (1973). The interpretation of cultures. New York, NY: Basic Books.

Not 4. Childe, V. G. (1950). The urban revolution. Town Planning Review, 21(1), 3–17.

Not 5. Toynbee, A. J. (1934–1961). A study of history. Oxford, UK: Oxford University Press.

Not 6. Spengler, O. (1918–1922). The decline of the West. New York, NY: Alfred A. Knopf.

Not 7. Elias, N. (1939). The civilizing process. Oxford, UK: Blackwell.

Not 8. Weber, M. (1905). The Protestant ethic and the spirit of capitalism. London: Unwin Hyman.

Not 9. Eisenstein, E. L. (1979). The printing press as an agent of change. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Not 10. Said, E. W. (1978). Orientalism. New York, NY: Pantheon Books.

Not 11. Hobsbawm, E. (1962). The age of revolution: 1789–1848. London: Weidenfeld & Nicolson.

28 Aralık 2025 Pazar

Merhamet ile Kendini Feda Etmek: İki Farklı Ahlaki Duruş

 Merhamet ile Kendini Feda Etmek: İki Farklı Ahlaki Duruş

Merhamet ile kendini feda etmek kavramlarına değinmek istiyorum. Bu iki kavram birbirine yakın anlam taşısalar da aralarında derin farklar vardır. Biri bir canlıya karşı duyulan acımaktan kaynaklanan insanı bir duygu olurken diğeri insanın birine karşı duyduğu derin sorumluluk sonucudur.

Bir sabah, sokakta yürürken yerde oturan yaşlı bir adam görürsünüz. Bastonunu yanına bırakmış, nefesleniyordur. Göz göze gelirsiniz. İçinizde bir şey kıpırdar. Duraksarsınız. İşte o an, merhamet başlar. Bir duygudur bu; ansızın gelir. Sizi yavaşlatır, kalbinize dokunur. Yanına gider, su verir, halini hatırını sorarsınız. Sonra yolunuza devam edersiniz. Adam orada kalır, siz normal yaşamınız dönersiniz.

Merhamet çoğu zaman böyle işler. Görür, hisseder, sarsılır ve geçer.

Filozof Schopenhauer, merhameti benliğin sınırlarının kısa bir süreliğine erimesi olarak anlatır. O anda “ben” geri çekilir, “öteki” öne çıkar. Acı, başkasının olmaktan çıkar; bir anlığına sizin içinizde yankılanır. Ama bu yankı kalıcı olmak zorunda değildir. Merhamet, insana insanlığını anımsatır; ama ondan uzun erimli bir söz istemez.

Oysa kimi zaman yaşam, merhametin yetmediği bir eşik kurar önünüze.

Bir çocuk düşünün. Yıllar önce onun elinden tutan anne, şimdi yürümekte zorlanıyor. Doktor randevuları, ilaçlar, sessiz geceler… Çocuk artık yalnızca “üzülmez”. Planlarını erteler, hızını düşürür, kendi yaşamında değişiklikler yapmaya başlar. Bu bir anlık sarsıntı değildir. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar gibidir. Kimse yüksek sesle söylemez ama bir eşik geçilmiştir.

İşte burada merhamet biter, fedakarlık başlar.

Fedakarlık duygudan değil, bağlılıktan doğar. Emmanuel Levinas’ın dediği gibi, öteki artık yalnızca görülen biri değil, kaçınılamaz bir çağrıdır. Bu çağrı, insanın özgürlüğünü sınırlar. Artık “istersem” değil, “zorundayım” vardır. Bu zorunluluk dışarıdan dayatılmış bir zorunluluk değildir; insanın kendi içinde kabul ettiği bir etik ağırlıktır.

Fedakarlık, rüzgar gibi gelip geçmez. Daha çok toprağa çakılmış bir kazığa benzer. İnsan kendini ona bağlar. Geri çekilmek mümkündür belki, ama kolay değildir. Çünkü bu bağ, yalnızca başkasına değil, insanın kendine verdiği bir sözdür.

Eşler arasında da benzer bir an yaşanır. Biri düşer. Hastalık, işsizlik, karanlık bir dönem… Diğeri ayakta kalır. Ayakta kalan, yalnızca üzülmez; yükü omuzlar. Kendi yaşamının hafiflemesini değil, ağırlaşmasını kabul eder. Fedakarlık burada dramatik değildir. Çoğu zaman kimse fark etmez. Alkış yoktur, tanık yoktur. Yalnızca devam eden bir “buradayım” vardır.

Kant, ahlaki değeri olan eylemin duygulardan değil, ödev bilincinden doğduğunu söyler. Yani insan kimileyin iyi hissettiği için değil, doğru olduğunu bildiği için katlanır. Fedakarlık tam da bu noktada görünür olur. Duygu çoktan sönmüş olabilir; ama sorumluluk kalır.

Merhamet, insanın insaniyetine açılan ilk kapıdır. Fedakarlık ise o kapıdan geçtikten sonra karşılaşılan daha ağır bir eşik. Merhamet “acıdım” der ve durabilir. Fedakarlık “buradayım” der ve kalır.

Belki de ahlaki olgunluk tam burada başlar: hissetmenin bittiği, yükün başladığı yerde. Merhamet insanı insan yapar; fedakarlık ise o insanlığın ağırlığını taşımayı kabul edenleri ayırır.

Ve çoğu zaman, insanın kendisi için söyleyebileceği en ağır cümle şudur:

“Buradayım.”

Esenlikler diliyorum.

Kaynakça

Levinas, E. (1969). Totality and infinity: An essay on exteriority (A. Lingis, Trans.). Pittsburgh, PA: Duquesne University Press. Özellikle Ethics and the Face bölümü.

Schopenhauer, A. (1840/1995). On the basis of morality (E. F. J. Payne, Trans.). Providence, RI: Berghahn Books. Bölüm III, merhamet (Mitleid) kavramı.

Kant, I. (1785/1993). Groundwork of the metaphysics of morals (J. W. Ellington, Trans.). Indianapolis, IN: Hackett Publishing. Birinci ve ikinci bölüm, ödev ve ahlak yasası tartışması.

Zaman Sayılardan Anlama Dönüştüğünde

Zaman Sayılardan Anlama Dönüştüğünde

Bir çalışmamda şöyle bir ifade kullanmıştım:

“… Bu bana hayvanların içgüdüsel davranışlarının bir sonucu gibi geliyor. Dahası bazı bitkiler kurumadan hemen önce aşırı çiçek açtığını duydum. Bitkilerin bu davranışını, soyunu sürdürme kaygısı olduğunu savunanlar var.

Bitkiler bile soyunu sürdürme kaygısı ile ömürlerinin sonuna doğru aşırı çiçek (tohum) veriyorsa, insanın ileri yaşlarında “Ben geride hatırlanacak ne bırakıyorum?” kaygısı taşıması son derece normal.”

Ama sonra düşündüm: Asıl soru şu olmalı — insanı gerçekten tedirgin eden nedir? Bence bu kaygı, “sona yaklaşıyorum” kaygısından çok, bilincin derinleştiğinin işaretidir. Gençken zamanı sayılarla ölçeriz: “Kaç yaşındayım?” deriz. İleri yaşta aynı soru yerini farklı bir sorguya bırakır: “Gerçekte ne söyledim? Neleri başardım? Ne bıraktım?” Bu bir çöküş değil; varoluşun olgunluk evresi.

Bitki benzetmesi bir yerden sonra eksik kalıyor. Evet, bazı bitkiler son dönemlerinde bolca çiçek açar; bunun biyolojik amacı açık: türünü sürdürebilmek. İnsan içinse “tohum” daha çok anlam taşır.

İnsanların tohumları şunlardır:
• yaşamları boyunca yaptıkları işler,
• yazdıkları eserler,
• topluma yaptıkları katkılar,
• yetiştirdikleri insanlar,
• geride bıraktıkları kavramlar ve açtıkları sorular.

İlerleyen yaşta üretkenlik, panikle yapılan bir yarış olmamalı; aksine gürültüden arınmış, özlü bir üretim olmalı. Artık kendini kanıtlama derdi, hızlı olma kaygısı, moda hevesi geride kalmıştır. Kalan tek soru şudur: “Benim gerçekten söyleyecek bir sözüm var mı?” Bu soruya cevap verenler genellikle yazılı eserleriyle bunu ortaya koyar.

İleri yaşta hissedilen “Acaba bu bir veda mı?” türünden tedirginlik, çoğu zaman sona yaklaşıldığına ilişkin bir sezgi değil; ekonomik ya da hukuki bir mirasla ilgisi olmayan, bütünüyle düşünsel ve anlamsal bir miras bilincidir. İnsan, sözünün yankısını duymaya başladığında suskunluğun ne demek olduğunu fark eder. Hatırlanmak da çoğu zaman adın sıkça anılmasıyla değil; başkasının zihninde bir düşünme biçimi, bir bakış açısı bırakabilmekle mümkündür. İsim unutulabilir; ama bir düşünce yolunun sürmesi kalıcıdır.

Sonuç olarak, “sona yaklaşıyorum” kaygısını yaşayan biri olmakla, yaptıklarının ağırlığını taşıyan kişi olmak çok farklıdır. Tercih edilesi olan, kaygıyla boğuşmak değil — yaptığı işe değer veren, iz bırakan biri olmaktır.

Esenlikler diliyorum

27 Aralık 2025 Cumartesi

Tarihi Özümseyememenin Olumsuz Örnekleriyle Özümseyenin Başarı Örneği

Tarihi Özümseyememenin Olumsuz Örnekleriyle Özümseyenin Başarı Örneği

Giriş

Tarih, toplumların ve önderlerin yaşadıklarını koruyan bir bellektir. Ancak bu anıların gerçek değeri yalnızca saklanmalarına değil, üzerinde düşünülüp çözümlenerek ders çıkarılmalarına bağlıdır. Önderlik ve büyük strateji alanında sık rastlanan bir gerçek vardır: geçmişten ders almayan aktörler benzer yıkımlarla yeniden karşılaşır. Buna “stratejik unutkanlık” (strategic amnesia) deniyor.

Bu yazıda tarihte yaşanmış beş büyük seferi irdeliyorum: Pers Kralı Darius'un İskit Seferi (MÖ 513/512), İsveç Karlı XII. Karl'ın Poltava yenilgisi (1709), Napolyon'un Rusya Seferi (1812), Hitler'in Barbarossa (1941) ve Mustafa Kemal Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı (1919–1923). Buradaki ilk dört örnek stratejik bellek yokluğu yüzünden yinelenen hata örüntülerini açığa çıkarırken son örnek bir başarı öyküsüdür.

Tarih felsefesi bize bir çelişki verir: Hegel'in belirttiği gibi, insanlar bazen tarihten ders almaz. Aydınlanma düşüncesinde (Bacon, Comte) geçmişten öğrenmenin gücü vurgulanır; ama büyük stratejide yine aynı tuzaklara düşülür. Neden? Çünkü bilgi tek başına yetmez; bilgi kurumsallaşmaz, paylaşılmaz, günün koşullarına uyarlanmazsa unutulur.

Yinelenen hataların ortak kökleri açıktır. Birincisi, lojistik yetersizliğidir: uzun ikmal hatları, eksik stok ve zayıf ikmal planı. Napolyon ve Barbarossa bunu acı biçimde gösterdi. İkincisi, coğrafi etkenlerin yanlış okunması: iklim, arazi ve mevsim hesaba katılmazsa askeri güç erir. Üçüncüsü, yerel desteğin göz ardı edilmesi; istilacı güç halkı kazanamazsa tedarik ve istihbarat çöker. Dördüncüsü, önderin aşırı özgüveni ve merkeziyetçilik: esneklik yoksa hata düzeltilemez. Son olarak, kurumsal bellek kurulmaz; yapılan hatalar yazılı kural haline gelmez.

Karşı örnek de var: Atatürk'ün Kurtuluş Savaşında görülenler. Burada halk seferber edildi; lojistik ve eğitim önemsendi; diplomasi zaman kazandırdı; komuta esnek kullanıldı. Yani geçmişten öğrenme, uygulamaya döküldü. Bu, stratejik belleğin işe dönüştüğü örnektir.

Neden aynı hatalar yinelenir? Kısacası: politik ve kurumsal baskılar kısa erimi öne çıkarır; övünme kültürü hataları gizletir; bilgi paylaşımı zayıftır; ders çıkarmak için zorunlu olay sonu değerlendirme düzenekleri yoktur. Ayrıca yeni teknolojiler ve çevre koşulları eski alışkanlıklarla yanlış okunur.

Büyük Strateji ve Stratejik Bellek

Büyük strateji, Paul Kennedy'nin belirttiği gibi bir devletin tüm kaynaklarını uzun erimli amaçlara göre düzenleme sanatıdır. Bu yalnızca askeri güç değildir; ekonomi, diplomasi, teknoloji ve politik amaç da işin içindedir. Carl von Clausewitz'in "savaş, siyasetin başka araçlarla sürmesidir" sözü, askeri eylemin politik amaçtan koparılamayacağını ve bu geniş kapsamlı bütünlüğün ayrılmaz bir parçası olduğunu anımsatır.

Stratejik bellek ise geçmiş başarı ve hataların kurum içinde kayıtlı, öğrenilmiş ve yeni kararlara rehberlik eden duruma gelmesidir. Ancak bir çelişki vardır: Hegel'in keskin sözü burada tersine köşe yapar—insanlar bazen tarihten öğrendiğini sanır ama aynı hataları yineler. Bunun nedenleri yalındır: bilgi tek başına yetmez; bilgi kurumsallaşmaz, paylaşılmaz veya yeni koşullara uyarlanmazsa unutulur.

Doğrudan ve Dolaylı Yaklaşım

Stratejide en kısa ve en doğrudan yol çoğu zaman yanıltıcıdır. Hızla sonuca ulaşma isteği, beklenmedik engeller karşısında ağır yenilgilere dönüşebilir. Luttwak ve Liddell Hart’ın işaret ettiği gibi, dolaylı ve şaşırtıcı hamleler genellikle daha kalıcı sonuçlar üretir. Tarih bunu defalarca göstermiştir: Fransa, Maginot Hattı’yla güvenliğini betonlaştıramamış; Napolyon ve Hitler, Rusya’nın coğrafyasını ve iklimini küçümseyerek ordularını tüketmiş; 2003 Irak müdahalesi ise askeri gücün toplumsal ve siyasal gerçekleri tek başına aşamayacağını ortaya koymuştur.

Bu örneklerin ortak noktası açıktır: İkmal ve lojistik hesapsız bırakıldığında güç hızla erir, coğrafya yanlış okunduğunda planlar çöker, yerel destek kazanılmadığında başarı kalıcı olmaz. Hedefler eldeki kaynakları aştığında ve kararlar tek elde toplandığında esneklik kaybolur. Üstelik geçmişten öğrenilmezse, aynı hatalar yeni adlarla yeniden sahneye çıkar.

Ortak Hata Örüntüleri

Tarih boyunca yaşanan yenilgilerin çoğu, aslında birbirine benzeyen hatalardan doğar. En başta, ikmal ve lojistik göz ardı edilir; yiyecek, mühimmat ve insan gücü doğru planlanmadığında en güçlü ordular bile kısa sürede tükenir. Coğrafya ve iklim doğru okunmadığında, yani arazi koşulları ve hava şartları hesaba katılmadığında, kâğıt üzerindeki planlar sahada hızla dağılır.

Bir başka yaygın yanılgı, yerel halkın desteğini önemsiz görmektir. Oysa halkın rızası olmadan kazanılan başarılar geçici kalır. Aynı şekilde, hedefler eldeki imkanları aştığında yenilgi neredeyse kaçınılmazdır. Buna bir de kararların tek bir merkezde toplanması ve önderlerin aşırı özgüveni eklendiğinde, hatalar zamanında fark edilmez ve düzeltilemez.

Son olarak, geçmiş deneyimlerden ders çıkarılmadığında tarih kendini tekrar eder. Yaşananlar kayda geçirilmez ve kuşaktan kuşağa aktarılmazsa, eski yanlışlar yeni koşullarda yeniden sahneye çıkar.

Ruhbilimsel ve Toplumbilimsel Kökler

Karar alma süreçleri çoğu zaman yalnızca bilgi eksikliğinden değil, insanın ve kurumların doğasından kaynaklanan psikolojik ve toplumsal etkenler yüzünden de bozulur. İnsanlar gücü ellerinde topladıkça, kendi yeteneklerini ve öngörülerini abartmaya eğilimlidir. Napolyon ve Hitler örneklerinde görüldüğü gibi, bu aşırı güven gerçekliği görmeyi zorlaştırır ve felaketle sonuçlanan kararların önünü açar.

Bir başka yaygın sorun, insanların yalnızca zaten inandıkları şeyleri doğrulayan bilgilere kulak vermesidir. Doğrulama önyargısı denen bu durum, ters yöndeki uyarıların yok sayılmasına yol açar. Pearl Harbor öncesi istihbarat raporları ya da 2003 Irak Savaşı süreci, bu körlüğün nasıl ağır bedeller doğurduğunu açıkça gösterir. Benzer şekilde, karar vericiler çoğu zaman riskleri küçümser, süreyi ve maliyeti olduğundan az hesaplar. Planlama yanılgısı adı verilen bu hata, Schlieffen Planı’ndan Vietnam ve Afganistan müdahalelerine kadar birçok örnekte tekrar eder.

Kararlar bir grup içinde alındığında ise başka bir tehlike ortaya çıkar: grup düşüncesi. Uyum baskısı yüzünden farklı sesler susturulur, eleştirel akıl devre dışı kalır. Domuzlar Körfezi (Not) çıkarması ve Vietnam’daki karar süreçleri, bu sessizliğin nelere yol açabileceğini göstermiştir. İlk örnekte ABD yönetiminde karşı görüşler bastırıldığı için planın zayıflıkları tartışılmadı; sonuç, kısa sürede çöken bir işgal girişimi oldu. İkincisinde ise üst yönetimde itirazlar susturuldu, savaşın kazanılamayacağına dair uyarılar görmezden gelindi; bu da uzun, yıpratıcı ve başarısız bir savaşa yol açtı.

Not: Domuzlar Körfezi, Küba’nın güneyinde, Karayip Denizi kıyısında yer alır. İspanyolca adı Bahía de Cochinos

Toplumsal düzeyde bakıldığında sorunlar daha da derinleşir. Max Weber’in sözünü ettiği karizmatik otorite, kurumların kişilere aşırı bağımlı hale gelmesine neden olur. Michel Crozier’in tanımladığı kurumsal körlük ve tıkanmalar, değişime direnci artırır. Edgar Schein’in vurguladığı örgüt kültürü ise, hatalardan öğrenmek yerine onları normalleştirebilir. Üstelik Karl Mannheim’ın işaret ettiği kuşaklar arası aktarım sorunları nedeniyle geçmiş deneyimler sağlıklı biçimde devredilemez ve kurumsal hafıza giderek aşınır.

Bu tabloyu anlamak için altı temel başlık öne çıkar. Önce, ikmal ve sürdürülebilirliği kapsayan lojistik planlama gelir. Ardından coğrafya ve iklimin strateji üzerindeki etkisi, düşmanın niyet ve kapasitesini doğru okumayı sağlayan istihbarat, hedeflerle kaynaklar arasındaki denge, liderlerin psikolojisi ve son olarak kurumların deneyimlerden öğrenme yetisi gelir. Bu ölçütler, Clausewitz’ten Peter Senge’ye uzanan kuramsal yaklaşımlar ve tarihsel örneklerle birlikte ele alındığında, başarısızlıkların yalnızca dış koşullardan değil, insan aklının ve kurumların sınırlarından da kaynaklandığı açıkça görülür.

Dört Başarısız Bir Başarı Örneği

Tarih bir dizi usta dersi fısıldar—çoğu zaman kan ve açmazlarla yazılmış dersler. Aşağıdaki beş öykü, güç ile gerçeklik arasındaki kopukluğu, aptalca ısrarları ve doğru öğrenmenin nasıl zafer getirdiğini gösterir.

Darius ve İskitler — Güç yetmez, uyum gerekir: Büyük bir Pers ordusu Tuna’yı geçti; amaç İskitleri ezmek, imparatorluğun otoritesini pekiştirmekti. Ne var ki İskitler savaş meydanında karşılaşmayı reddedip toprağı yakıp suyu kirleterek Perslerin ikmal zincirini kestiler. Devasa ordunun yiyeceksiz, susuz ve moral bozukluğu içinde geri çekilmesi, gösterdi ki kaba güç, hareketli taktiklere ve çevresel gerçeğe uyamazsa işlevsiz kalır.

XII. Karl ve Poltava — Geçmişin derslerini okumamak pahalıdır: İsveç kralı Karl, soğuk bir kışta Ukrayna bozkırlarına ilerledi. Tarihsel örnekler ve iklim verileri onu uyarmıştı ama ısrarı sürdü. Don, açlık ve uzayan ikmal hatları ordusunu paramparça etti. Poltava, sadece bir yenilgi değil; geçmişin hatalarını tekrar etmenin nasıl ulusal felakete dönüştüğünün simgesidir.

Napolyon’un Rusya seferi — Lojistik her şeydir: Grande Armée Moskova’ya yürüdü; ama Rusların derin çekilmesi ve yakıp-yıkma taktikleri Fransızları yiyeceksiz bıraktı. Boşaltılmış ve yanan bir Moskova ile dondurucu kış, ordunun sonunu hazırladı. Bu sefer, stratejinin merkezinde lojistiğin yattığını acı biçimde öğretti.

Barbarossa — İdeoloji gerçeği kör eder: Hitler’in Sovyetler’e saldırısı büyük idealler ve hız hayalleriyle başladı fakat ideolojik saplantılar, düşmanın gücünü hafife almaya ve ikmal hatlarını göz ardı etmeye yol açtı. Komuta içindeki itirazların bastırılması (groupthink) hataları derinleştirdi. Sonuç: Stalingrad, Kursk ve milyonlara varan kayıp—ideallerin akılcılığı gölgelemesine verilen bedel.

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı — Öğrenen örgütün zaferi: Karşıt bir örnek: Atatürk, geçmişten ders alıp sınırlı kaynakları stratejik noktalarda yoğunlaştırdı, esnek savunma yaptı ve komutanlarıyla birlikte hızlı karar döngüleri kurdu. Sakarya’dan Büyük Taarruz’a uzanan süreç, örgütsel öğrenme, lojistik disiplin ve tarihsel farkındalıkla nasıl başarı kazanılacağını gösterir.

Ne öğretir bunlar?

Bu olayların ortak dersi basit: güç tek başına yeterli değil—lojistik, çevresel gerçekçilik, tarihsel analiz, eleştirel karar alma ve kurumların öğrenme yetisi belirleyicidir. Tarihsel gafletleri tekrar edenler çöker; öğrenip uyum sağlayanlar ise zor koşullarda bile zafer kazanır.

Son Söz: Atatürk'ün Entelektüel Mirası

Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, bu çalışmanın temel iletisini özlü biçimde ifade eder. Bu yaklaşım, bilimsel bilgiye ve tarihsel çözümlemeye dayanmayan hiçbir stratejik başarının kalıcı olamayacağını vurgular. Akıl, deneyim ve eleştirel düşünceyle desteklenmeyen kararlar ise kaçınılmaz olarak tekrar eden hatalara yol açar.

Modern önderlik, yalnızca karizma ya da ideallere bağlı kararlılıkla sınırlı olamaz; dizgeli öğrenmeye, çözümleyici düşünceye ve güçlü bir tarih bilincine dayanmak zorundadır. Darius, XII. Karl, Napolyon ve Hitler’in yaşadığı trajediler, bu niteliklerin yokluğunun nasıl ağır bedeller doğurduğunu açıkça gösterir. Atatürk’ün başarısı ise, stratejik belleğe dayanan ve koşullara uyum sağlayabilen bir önderliğin neleri mümkün kılabileceğinin somut kanıtıdır.

Her harekât bitince durup neden başarısız ya da başarılı olunduğu yazıya dökülmeli ve kurala dönüştürülmelidir. Planlamaya lojistik, coğrafya ve mevsim öncelikle konulmalı; yerel halk ve sivil kapasite kazanılmadan başarı kalıcı olmaz. Komuta esnek olmalı, saha komutanlarına inisiyatif verilmeli. Öğrenilenler kişisel hafızada kalmayıp okullar ve arşivlerle kurumsallaştırılmalıdır.

Esenlikler diliyorum.

Kaynakça

Arreguin-Toft, I. (2005). How the Weak Win Wars: A Theory of Asymmetric Conflict. Cambridge: Cambridge University Press.

Camrea, C. (2016). Scythian tactics and strategy: Scorched earth victories – Part II. Ancient History Encyclopedia.

Chandler, D. G. (1995). The campaigns of Napoleon. New York: Scribner.

Clausewitz, C. von. (1832/1984). On War (M. Howard & P. Paret, Trans.). Princeton University Press.

Glantz, D. M., & House, J. M. (1995). When titans clashed: How the Red Army stopped Hitler. Lawrence: University Press of Kansas.

*Hart, B. H. Liddell* (1954). Strategy: The Indirect Approach. London: Faber & Faber.

Hatton, R. M. (1968). Charles XII of Sweden. London: Weidenfeld and Nicolson.

Herodotus. (2003). The histories (A. de Sélincourt, Trans.). London: Penguin Classics. (Özgün eser M.Ö. 430)

Janis, I. L. (1972). Victims of Groupthink. Boston: Houghton Mifflin.

Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. New York: Farrar, Straus and Giroux.

Kennedy, P. (1987). The Rise and Fall of the Great Powers. New York: Random House.

Kinross, Lord (1964). Atatürk: The Rebirth of a Nation. London: Weidenfeld & Nicolson.

Liddell Hart, B. H. (1954/1991). Strategy: The Indirect Approach. London: Faber and Faber.

Luttwak, E. (1987). Strategy: The Logic of War and Peace. Cambridge: Harvard University Press.

Mango, A. (1999). Atatürk: The Biography of the Founder of Modern Turkey. London: Overlook Press.

Overy, R. (1997). Russia's War: A History of the Soviet War Effort, 1941-1945. London: Penguin.

Senge, P. (1990). The Fifth Discipline. New York: Doubleday.

Shaw, S. J. (1977). From Empire to Republic: The Turkish War of National Liberation 1918-1923. Ankara: Turkish Historical Society.

Tuchman, B. (1984). The March of Folly. New York: Knopf.

Van Creveld, M. (1977). Supplying War: Logistics from Wallenstein to Patton. Cambridge University Press.

Zamoyski, A. (2004). Moscow 1812: Napoleon's fatal march. London: HarperCollins.

Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.