Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi?
Politik Gücün Kalabalığı Şiddet
Aracı Olarak Kullanması
Değerli okurlar,
Benim de içinde bulunduğum bir
öbekte yapılan bir paylaşım beni 6-7 Eylül ve benzeri konularda bir araştırma
yapmaya yöneltti. Çalışmanın adını “Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet
mi? Politik Gücün Kalabalığı Şiddet Aracı Olarak Kullanması” olarak
belirledim.
Nubar Terziyan’ın 6 Eylül 1955
akşamına ilişkin anıları insanı belki de büyük tarih kitaplarından daha fazla
sarsıyor. Çünkü anlattığı şey önce son derece sıradan bir yaşamın içinden
başlıyor. Osmanbey’deki evinde gazetesini okuyan bir adam, dışarıdan yükselen
sesleri duyar. Bir süre sonra sokaktan geçen kalabalık “Bayrak asın!” diye
bağırmaktadır. Ardından gelen emir daha açıktır: “Bayrak asmayanların
kepenklerini ve camlarını kırın.” Birkaç saat içinde bayrak, bir yurttaşlık
simgesi olmaktan çıkmış, kimin korunacağına, kimin saldırıya uğrayacağına karar
veren bir işarete dönüşmüştür.
Terziyan’ın anılarında bundan
sonrası giderek karanlıklaşır. Yağmalanan dükkanlar, sokaklara saçılan mallar,
gaz tenekeleriyle yakılmak istenen bir kilise, elbiselerinin içine
yağmaladıkları eşyaları dolduran insanlar… Daha da çarpıcı olan, Terziyan’ın
kilisenin yakılmasını engellemeye çalışırken saldırganlarla birlikte gözaltına
alınmasıdır. Devlet bir süre için saldıranla saldırıyı önlemeye çalışanı
birbirinden ayıramaz ya da ayırmamaktadır. Terziyan sonunda bir vapur
görevlisinin yardımıyla kurtulur.
Bu anlatının kaynağını da doğru
kurmak gerekir. Terziyan anılarını 1980’lerde Jamanak gazetesinde
yayımlamış, bunlar ölümünden hemen sonra 1995’te Ne İdim Ne Oldum adıyla
kitaplaşmıştır. Sevag Beşiktaşlıyan da 2012’de Agos’ta Terziyan’ın 6–7 Eylül
anılarını yeniden gündeme getirmiştir. Dolayısıyla elimizde üç ayrı katman
vardır: yaşanan olay, Terziyan’ın yıllar sonra onu hatırlama ve anlatma biçimi,
daha sonraki yazarların bu anlatıyı yorumlaması. Bunların birbirinden ayrılması
önemlidir.
Terziyan’ın anlatımında dikkat
çekici bir başka özellik vardır. Başına gelenleri büyük politik kavramlarla
açıklamaz. “Pogrom”, “azınlık politikası”, “devlet tertibi” gibi sözcükler
kullanmaz. O geceyi neredeyse başına gelmiş tuhaf bir macera gibi anlatır.
Bunun dönemin koşullarında azınlıkların geliştirdiği temkinli konuşma biçimiyle
ilişkili olması mümkündür. Travmatik olayların yıllar sonra mizah, hafifletme
ve gündelik ayrıntılar üzerinden anlatılması da olağandışı değildir. Fakat
bunun yalnız baskıdan kaynaklandığını kesin biçimde söylemek de doğru olmaz.
Tanıklığın değeri tam burada ortaya çıkar: bize olayın tamamını değil, olayın
bir insanın yaşamından nasıl geçtiğini gösterir.
“Halk öfkesi” dediğimiz şey ne
kadar kendiliğindendir?
6–7 Eylül yalnız Türkiye
tarihine özgü bir durum değildir. Tarih boyunca politik iktidarların, iktidar
çevresindeki örgütlerin veya iktidar mücadelesi veren grupların toplumdaki
korkuları, önyargıları ve düşmanlıkları harekete geçirerek sivil kalabalıkları
şiddetin aracı haline getirdikleri birçok örnek vardır.
Burada önemli bir ayrım yapmak
gerekir. Böyle olaylarda kalabalığın içindeki insanlar kukla değildir.
Yağmalayan, öldüren veya bir başkasının evini yakan kişinin kendi sorumluluğu
ortadan kalkmaz. Fakat yalnız o kişilere bakmak da olayın nasıl mümkün olduğunu
açıklamaz. Asıl soru şudur: Normal koşullarda suç sayılacak davranışlar neden
belirli bir gece, belirli insanlara karşı ve belirli sokaklarda birdenbire
mümkün hale gelir?
Politik bilimci Paul Brass,
Hindistan’daki Hindu-Müslüman çatışmalarını incelerken buna “kurumsallaşmış
ayaklanma sistemi” olarak çevrilebilecek bir mekanizma üzerinden yaklaşır.
Şiddetin üç aşaması vardır: hazırlık, harekete geçirme ve sonradan açıklama.
Hazırlık döneminde toplumdaki karşıtlıklar canlı tutulur; söylentiler, tarihsel
mağduriyetler ve tehdit anlatıları beslenir. Ardından uygun bir olay meydana
geldiğinde veya meydana getirilip büyütüldüğünde kalabalık harekete geçirilir.
Son aşamada ise yaşananlar “halkın doğal öfkesi”, “beklenmedik taşkınlık” veya
“kontrolden çıkan protesto” şeklinde açıklanır. Böylece örgütleyenlerle
uygulayanlar arasındaki bağ belirsizleşir (Brass, 2003).
Bu tür şiddetin hemen her
örneğinde benzer bazı unsurlarla karşılaşırız: önce bir “öteki” yaratılır;
ardından o grubun topluma, dine, millete veya devlete tehdit oluşturduğu
düşüncesi yayılır. Bir kıvılcım gerekir. Kimi zaman gerçek bir suikast, kimi
zaman bir politik kriz, kimi zaman bir söylenti, kimi zaman de bir provokasyon
bu işlevi görür. Hedeflerin kim olduğu önceden bilinir veya kısa sürede
belirlenir. Güvenlik kuvvetlerinin müdahale etmeyeceği izlenimi saldırganlara
cesaret verir. Şiddet başladıktan sonra ise politik amaçlara yağma, kişisel
husumet ve fırsatçılık eklenir.
Bu nedenle “ayak takımı” sözü
meseleyi tam olarak açıklamaz. Tarihte bu kalabalıkların içinde yoksullar ve
suç çevreleri bulunduğu kadar işçiler, küçük esnaf, parti militanları, gençlik
örgütleri, komşular, yerel yöneticiler ve kimi zaman doğrudan güvenlik
görevlileri de bulunmuştur. “Ayak takımı yaptı” demek, kimi zaman şiddetin
sorumluluğunu toplumun alt kesimlerine yükleyerek onu yönlendiren politik gücü
gözden kaçırmamıza yol açabilir.
Paris, 1572: Yukarıdan verilen
işaretin aşağıda büyümesi
24 Ağustos 1572’de başlayan
Saint-Barthélemy Katliamı bu mekanizmanın erken örneklerinden biridir.
Katolikler ile Protestan Huguenotlar arasındaki uzun dinsel ve politik mücadele
zaten Fransa’yı parçalamıştı. Protestan lider Amiral Gaspard de Coligny’ye
yönelik başarısız suikast girişiminin ardından saray, Paris’te bulunan belirli
Huguenot önderlerinin öldürülmesine karar verdi.
Fakat politik merkezden
başlayan sınırlı tasfiye kısa sürede sınırlarını aştı. Kraliyet askerleri ve
kent milisinin bazı unsurları harekete geçerken Paris’in Katolik kesimlerinden
gruplar da cinayetlere katıldı. Şiddet daha sonra başka kentlere yayıldı.
Günümüz tarihçiliği sarayın başlangıçtan itibaren bütün Protestan halkın
katledilmesini planladığı görüşüne daha ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Ancak burada
önemli olan şudur: politik otoritenin belirli bir gruba karşı öldürme izni
verdiğini gösteren işaret, mevcut dinsel düşmanlıkları geniş çaplı halk
şiddetine dönüştürebilmiştir.
Bu örnek aynı zamanda
karşılaştırma yaparken dikkatli olmamız gerektiğini gösterir. Bir politik
iktidarın “her ayrıntıyı önceden planlaması” ile bir grubun hedef gösterilerek
güvenlik ve hukuk korumasının fiilen kaldırılması aynı şey değildir. İkisinde
de politik sorumluluk vardır; fakat sorumluluğun biçimi farklıdır.
Osmanlı İmparatorluğu,
1894–1896: Devlet şiddeti ile yerel şiddetin birleşmesi
1894–1896 arasındaki Hamidiye
dönemi Ermeni katliamlarında da devlet politikası ile yerel toplumsal şiddetin
iç içe geçtiği görülür. Ermeni politik örgütlenmesinin ve reform taleplerinin
imparatorluğun bütünlüğüne yönelik tehdit olarak algılanması, devletin güvenlik
politikasını sertleştirdi. Hamidiye süvari birlikleri gibi devlet destekli
düzensiz güçler, askerler, yerel yöneticiler ve sivil gruplar farklı bölgelerde
şiddetin aktörleri haline geldiler.
Son dönem araştırmaları
özellikle merkezi yönetimin rolünü vurgulamakla birlikte, yerel çıkar
çatışmalarının, toprak meselelerinin ve eski toplumsal husumetlerin de şiddetin
biçimini ve boyutunu etkilediğini gösteriyor. Yani devlet, toplumsal düşmanlığı
sıfırdan yaratmak zorunda değildir. Var olan çatışmaları meşrulaştırması,
taraflardan birine dokunulmazlık duygusu vermesi veya kendi düzensiz güçleriyle
birleştirmesi yeterli olabilir.
Bu olaylar için kullanılan
kaynakların bakış açısı özellikle önemlidir. Osmanlı belgeleri çoğu zaman
meseleyi isyan, asayiş ve eşkıyalık çerçevesinden anlatırken; Ermeni
kaynakları, misyoner raporları ve yabancı diplomatik belgeler mağduriyet ve
devlet baskısını öne çıkarır. Günümüz tarihçisinin görevi bunlardan yalnız
birini seçmek değil, kaynakların neden farklı şeyler gördüğünü de
sorgulamaktır. Ali Sipahi’nin 1895–1896 olaylarını inceleyen çalışmasının
gösterdiği gibi, birbirine zıt çağdaş gözlemciler bile kalabalığın nasıl
harekete geçirildiği konusunda zaman zaman şaşırtıcı ölçüde benzer yapılar
tarif edebilmektedir.
Rusya, 1905: Kara Yüzler ve
devletin gri alanı
1905 Devrimi sırasında Rus
İmparatorluğu’nda ortaya çıkan Yahudi karşıtı pogromlar başka bir örnektir.
Devrim, savaş yenilgisi ve politik otoritenin sarsılması sırasında monarşi
yanlısı aşırı sağcı Kara Yüzler örgütleri, Yahudileri devrimci hareketin ve
imparatorluğun çözülmesinin sorumlularından biri olarak gösterdi. Birçok kentte
Yahudilere yönelik saldırılar oldu. Özellikle 1905 sonbaharındaki pogromlarda
radikal monarşist örgütlerin rolü belirgindi.
Fakat bu örnek, “devlet yaptı”
cümlesinin de her zaman yeterli olmadığını gösterir. Kimi yerlerde yerel
yöneticiler ve polis saldırganları özendirmiş veya korumuş, kimi yerlerde
güvenlik kuvvetleri etkisiz kalmış, başka yerlerde ise müdahalede bulunmuştur.
Stefan Wiese’nin Zhitomir pogromu üzerine çalışması, bütün 1905 pogromlarını
merkezden yönetilmiş tek bir planın ürünü saymanın tarihsel çeşitliliği
örtebileceğini gösteriyor.
Dolayısıyla politik sorumluluk
yalnız “emri kim verdi?” sorusuyla araştırılamaz. “Kim engelleyebilirdi?”, “Kim
engellemedi?”, “Kim saldırganları cesaretlendirdi?”, “Kim daha sonra
cezalandırmadı?” soruları da aynı derecede önemlidir.
Kristallnacht, 1938:
“Kendiliğinden halk öfkesi” görüntüsü altında devlet örgütlenmesi
9–10 Kasım 1938’de Almanya ve
Nazi yönetimindeki bölgelerde gerçekleşen Kristallnacht, politik iktidarın
kitle şiddetini örgütlemesinin en açık örneklerinden biridir. Paris’te Alman
diplomat Ernst vom Rath’ı genç bir Yahudi’nin vurması, rejime aradığı kıvılcımı
verdi. Nazi propagandası daha sonra ortaya çıkan saldırıları Alman halkının
kendiliğinden tepkisi gibi göstermeye çalıştı.
Oysa belgeler bunun
kendiliğinden olmadığını açıkça ortaya koyar. Joseph Goebbels ve Nazi
yöneticileri harekete geçilmesi yönünde işaret verdi; parti yöneticileri
emirleri yerel örgütlere aktardı. SA, SS ve Hitler Gençliği üyeleri saldırılara
katıldı. Polis, Yahudilerin mülklerini ve sinagogları korumamak konusunda
talimat aldı; yalnız şiddetin Yahudi olmayanların mülklerine sıçramaması
isteniyordu. Ardından sıradan yurttaşlardan da saldırılara katılanlar oldu.
1.400’den fazla sinagog zarar gördü veya yakıldı, binlerce Yahudi işletmesi
tahrip edildi ve yaklaşık 26.000 Yahudi erkek toplama kamplarına gönderildi.
Kristallnacht’ın çarpıcı yanı,
şiddetin örgütlenmesi ile onun “spontane halk tepkisi” gibi sunulmasının aynı politik
stratejinin iki yüzü olmasıdır. Böylece iktidar hem istediği sonucu alabilir
hem de sorumluluğu biçimsiz bir “kalabalığa” yükleyebilir.
6–7 Eylül 1955: Kıbrıs
meselesinden İstanbul’un gayrimüslimlerine
6–7 Eylül’ü de bu geniş
tarihsel çerçevede değerlendirmek gerekir. 1955 yazında Kıbrıs sorunu Türkiye,
Yunanistan ve İngiltere arasındaki ilişkilerin merkezine yerleşmişti. Londra’da
Kıbrıs görüşmeleri sürerken milliyetçi kampanyalar Türkiye’de yoğunlaşıyordu.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin faaliyetleri, öğrenci ve gençlik örgütleriyle
ilişkileri ve basındaki kampanya giderek genişlemişti. Dilek Güven’in arşiv
belgelerine ve tanıklıklara dayanan araştırması, 6–7 Eylül’ün yalnız ani bir
öfke patlamasıyla açıklanamayacak ölçüde planlı ve düzenli unsurlar taşıdığını
ortaya koyar.
Kıvılcım Selanik’ten geldi.
Atatürk’ün doğduğu evin bulunduğu Türk Konsolosluğu yerleşkesinde 6 Eylül
sabahı küçük çaplı bir patlama oldu. Patlamanın verdiği fiziksel zarar
sınırlıydı. Fakat haber İstanbul’da çok daha ağır bir saldırı olmuş izlenimi
oluşturacak biçimde yayıldı. İstanbul Ekspres gazetesinin olağanüstü
baskısı ve milliyetçi gösteriler, birkaç saat içinde başka bir sürecin parçasına
dönüştü. Bombalama olayının failleri ve Türk devlet kurumlarıyla ilişkileri ise
daha sonra yargılamalara ve birbirini reddeden anlatılara konu oldu; bu bölüm
tarih yazımında iddia, mahkeme bulgusu ve sonraki tanıklıkların birbirinden
ayrılmasını gerektirir.
Akşam olduğunda saldırının
hedefi yalnız Yunanistan değildi. İstanbul’da yaşayan Rum yurttaşların evleri,
işyerleri, okulları, mezarlıkları ve kiliseleri hedef alındı; Ermeni ve Yahudi
yurttaşların mülkleri de saldırılardan etkilendi. Devlet kayıtlarına dayanan
çalışmalarda 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır ve 26
okulun saldırıya uğradığı belirtilir. Ölüm ve yaralanmaların yanı sıra cinsel
saldırılar ve çok büyük maddi kayıplar meydana geldi.
Nubar Terziyan’ın anlattığı
küçük ayrıntılar, bu büyük tabloyu tamamlar. Bayrak asılınca bir dükkana
dokunulmaması, saldırganların hedeflerini bütünüyle rastgele seçmediklerini
gösterir. Kiliseyi yakmak üzere gaz taşınması, şiddetin yalnız ekonomik yağmaya
indirgenemeyeceğini düşündürür. Gözaltındaki insanların üzerlerinden ve yere
attıkları eşyalardan anlaşılan yağma ise başka bir aşamayı gösterir: politik
olarak açılan şiddet alanı kısa sürede kişisel kazanç alanına dönüşmüştür.
Burada 6–7 Eylül’ün en önemli
sonuçlarından biri yalnız o gece meydana gelen maddi yıkım değildir.
İstanbul’daki Rumların ve daha genel anlamda gayrimüslimlerin güven duygusu
ağır biçimde sarsıldı. İzleyen yıllardaki başka politik ve hukuki gelişmelerle
birlikte göç hızlandı ve İstanbul’un yüzyıllar içinde oluşmuş çokkültürlü
toplumsal dokusu geri dönülmesi güç biçimde değişti. Dilek Güven’in
çalışmasının önem verdiği noktalardan biri de olayları bu daha uzun azınlık
politikaları süreci içinde değerlendirmesidir.
Delhi, 1984: Bir suikasttan
pogroma
Benzer mekanizmanın 6–7
Eylül’den sonraki güçlü örneklerinden biri 1984’te Hindistan’da yaşandı.
Başbakan Indira Gandhi’yi 31 Ekim’de iki Sih korumasının öldürmesinden sonra
Delhi başta olmak üzere çeşitli kentlerde Sihlere yönelik saldırılar başladı.
Burada da gerçek bir olay, yani
başbakanın öldürülmesi, bütün bir topluluğa yöneltilen kolektif cezalandırmanın
gerekçesine dönüştürüldü. Resmi rakamlara göre yalnız Delhi’de 2.733 Sih
öldürüldü. Sonraki araştırmalar ve Hindistan hükümetinin kurduğu komisyonlar,
saldırıların yalnız başına “öfkeli halkın tepkisi” olmadığını gösterdi. Kongre
Partisi’nin bazı yerel ve ulusal politikacıları kalabalıkları kışkırtmakla
suçlandı; polis ise birçok bölgede müdahale etmemek veya saldırganlarla
işbirliği yapmakla itham edildi. Nanavati Komisyonu da bazı politikacılar
hakkında ciddi bulgulara ulaştı.
1984 olaylarının bir başka
özelliği de cezasızlığın sonucu oldu. Soruşturmaların gecikmesi, delillerin
toplanmaması ve tanıkların baskı görmesi birçok failin yıllarca yargı önüne
çıkarılmasını engelledi. Cezasızlık yalnız geçmişe ilişkin bir adalet sorunu
değildir. Yeni saldırganlara verilen mesajı da belirler: Devlet sizi
durdurmazsa ve daha sonra cezalandırmazsa, şiddetin maliyeti düşer.
Ruanda, 1994: Kalabalığı devletin
örgütlemesinin uç noktası
1994 Ruanda soykırımı burada
ele aldığımız olaylarla aynı kategoride değildir. 6–7 Eylül bir pogromdur;
Ruanda ise yüz binlerce insanın sistematik biçimde öldürüldüğü bir soykırımdır.
Bunları sonuçları veya ölçekleri bakımından eşitlemek tarihsel açıdan yanlış
olur. Fakat sivil nüfusu politik iktidarın şiddetin uygulayıcısına
dönüştürmesinin mekanizmasını anlamak bakımından Ruanda önemli bir uç örnektir.
Alison Des Forges’un kapsamlı
araştırmasının gösterdiği gibi, iktidarı elinde tutmak isteyen küçük bir politik
seçkin grup devletin idari imkanlarını, propaganda araçlarını, yerel
yöneticileri ve milis örgütlerini kullanarak on binlerce sıradan insanı
cinayetlere katılmaya yöneltti veya zorladı. Interahamwe gibi milislerin sayısı
şiddet başladıktan sonra hızla büyüdü. Böylece devletin hazırladığı şiddet,
giderek toplumun içine yayılan bir katılım mekanizmasına dönüştü.
Bu örnek bize ürkütücü bir
gerçeği gösterir: politik güç, toplumda zaten bulunan korkuları ve önyargıları
sürekli besler, hedef gösterilecek grubu insanlık dışına iter, örgüt kurar ve
cezasızlık garantisi verirse, bir süre sonra doğrudan devlet görevlisi olmayan
insanlar da kitlesel şiddetin uygulayıcılarına dönüşebilir.
Kaynak bize neyi gösteriyor,
neyi göstermiyor?
Böyle olayları anlatırken
yalnız “ne oldu?” sorusunu değil, “bunu kim anlatıyor?” sorusunu da sormalıyız.
Mağdurun tanıklığı yaşanan
korkuyu, aşağılanmayı, günlük yaşamın nasıl parçalandığını benzersiz biçimde
gösterir. Fakat hiçbir tanık olayın tümünü göremez. Travma, zamanın geçmesi ve
daha sonra edinilen bilgiler hatırlamayı etkileyebilir.
Devlet belgeleri çok
değerlidir; fakat devletin kendi sorumluluğunu azaltma eğilimi olabileceği
unutulmamalıdır. “Provokatör”, “çapulcu”, “kontrol dışı unsurlar” veya “asayiş
olayı” gibi bürokratik ifadeler kimi zaman politik örgütlenmeyi perdeleyebilir.
Mahkeme kayıtları da tek
başlarına tartışılmaz hakikat değildir. Yargılamanın yapıldığı politik dönem,
yargılananlar, yeni iktidarın ihtiyaçları anlatının kurulmasını etkileyebilir.
6–7 Eylül konusunda Yassıada yargılamalarını kullanırken bu nedenle hem ortaya
çıkardıkları belgeleri önemsemek hem de 27 Mayıs sonrasındaki politik bağlamı
hesaba katmak gerekir.
Yabancı diplomatların ve
gazetecilerin raporları farklı bir göz sağlar; fakat onların da kendi
ülkelerinin çıkarlarından, dönemin uluslararası gerilimlerinden bağımsız
olmadıkları unutulmamalıdır. 1955’te Türkiye hakkındaki bir Yunan belgesiyle
bir İngiliz belgesinin aynı olayı farklı görmesi şaşırtıcı değildir.
Tarihçi bu nedenle birbirinden
bağımsız kaynakları karşılaştırmak zorundadır. Tanıklık, resmi belge, mahkeme
kaydı, diplomatik rapor, fotoğraf, basın ve daha sonraki bilimsel araştırmalar
birbirini doğruladığında tarihsel hüküm güçlenir. Birbirleriyle çeliştiklerinde
ise çelişkinin kendisi araştırılması gereken bir olgu haline gelir.
Öfke tek başına pogrom yaratmaz
Bütün bu olaylara birlikte
bakınca bazı ortak özellikler görülüyor. Politik ve ekonomik krizler toplumda
huzursuzluk yaratıyor. Milliyetçilik, din veya etnik kimlik üzerinden bir
“öteki” tanımlanıyor. Uzun süre bu grubun tehlikeli, sadakatsiz veya
ayrıcalıklı olduğu anlatılıyor. Sonra gerçek veya yaratılmış bir olay kıvılcım
görevi görüyor. Propaganda, örgütler ve yerel ağlar insanları harekete
geçiriyor. En kritik aşamada güvenlik güçleri müdahale ediyor veya etmiyor.
Şiddet başladıktan sonra politik hedeflere yağma ve kişisel hesaplaşmalar
ekleniyor. Son olarak da yaşananlar “halkın öfkesi” olarak açıklanıyor.
Bu nedenle pogromları yalnız
“kötü insanların yaptıkları kötülükler” diye açıklamak yeterli değildir. Aynı
şekilde, saldırganları yalnız politik iktidarın kullandığı iradesiz araçlar
olarak görmek de yanlıştır. Tarihsel gerçek çoğu zaman ikisinin birleştiği
yerde bulunur. Politik güç kapıyı açar; fakat o kapıdan girmeyi kabul eden
insanlar da vardır.
Belki 6–7 Eylül’den
çıkarılabilecek en önemli derslerden biri budur. Bir toplumda insanların farklı
kimlikleri nedeniyle sürekli kuşkuyla karşılanması normalleştiğinde, hukuk
insanların kim olduğuna göre farklı uygulanmaya başladığında, politika “biz”
ile “onlar” arasındaki sınırı sürekli kalınlaştırdığında, şiddetin altyapısı
oluşmaya başlar. Bunun pogroma dönüşmesi için kimi zaman yalnız bir kıvılcım ve
saldırganlara verilecek “size dokunulmayacak” işareti yeterlidir.
Nubar Terziyan’ın penceresine
astığı bayrak bu nedenle küçük bir ayrıntı değildir. O gece bayrak, aynı
sokakta yaşayan insanların arasına görünmez bir sınır çekmiştir: Dokunulacak
olanlar ve dokunulmayacak olanlar.
Terziyan karşıdaki arkadaşının
dükkanını kurtarmak için kendi bayrağını oraya taşır. Kalabalık gelir, bayrağı
görür ve “Burada bayrak var, dokunmayın” diyerek geçer.
Belki bütün bu büyük tarih
anlatısının en ürpertici özeti de budur. Birkaç saat önce herkesin komşusu olan
insanlar artık korunabilmek için kimliklerini kanıtlamak zorundadır. Hukukun
sağladığı güvenliğin yerini bir işaret almıştır.
Bir toplum için asıl tehlike,
sokakta birkaç bin saldırganın bulunması değildir. Asıl tehlike, bir gün o
saldırganların kime dokunup kime dokunmayacağına hukuk yerine politik
iktidarın, propaganda dilinin ve kalabalığın karar verebilir hale gelmesidir.
Kaynakça
Beşiktaşlıyan, S. (2012, 28
Eylül). Nubar Terziyan 6–7 Eylül’ü anlatıyor. Agos.
Brass, P. R. (2003). The
production of Hindu-Muslim violence in contemporary India. Seattle, WA:
University of Washington Press.
Des Forges, A. (1999). Leave
none to tell the story: Genocide in Rwanda. New York, NY: Human Rights
Watch & International Federation of Human Rights.
Diefendorf, B. B. (1998). La
Saint-Barthélemy et la bourgeoisie parisienne. Histoire, économie &
société, 17(3), 341–352.
Güven, D. (2025). 6–7 Eylül
Olayları: Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları ve stratejileri bağlamında
(B. Şahin Fırat, Çev.; 10. bs.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Holt, M. P. (2026). The
French wars of religion, 1562–1629. Cambridge: Cambridge University Press.
Human Rights Watch. (2014). India:
No justice for 1984 anti-Sikh bloodshed. New York, NY: Author.
Sipahi, A. (2020). Deception
and violence in the Ottoman Empire: The people’s theory of crowd behavior
during the Hamidian massacres of 1895. Comparative Studies in Society and
History.
Terziyan, N. (1995). Ne idim
ne oldum. İstanbul: İletişim Yayınları.
Wiese, S. (2012). Jewish
self-defense and Black Hundreds in Zhitomir: A case study on the pogroms of
1905 in Tsarist Russia. Quest: Issues in Contemporary Jewish History, 3.
Wilkinson, S. I. (2004). Votes
and violence: Electoral competition and ethnic riots in India. Cambridge:
Cambridge University Press.