14 Ekim 2026 Çarşamba

CUMHURİYETE GİDEN YOL

 CUMHURİYETE GİDEN YOL

Osman Karadağ

ORCID ID: 0009-007-6818-0369

14 Ekim 2026

Cumhuriyet denildiğinde çoğu kişinin aklına 29 Ekim 1923 gelir. Kuşkusuz bu tarih önemlidir. Ancak Cumhuriyet o gün birdenbire ortaya çıkmış bir yönetim biçimi değildir. Cumhuriyete giden yol, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa karşısında gerilemeye başladığını anlamasından, yeni kurumlar kurmaya çalışmasından, hukuk ve eğitim düzeninde değişikliklere gitmesinden, meşrutiyet deneyimlerinden, Türk ulusal kimliğinin gelişmesinden, imparatorluğun çöküşünden ve Kurtuluş Savaşı'ndan geçerek oluşmuştur. Bu nedenle Cumhuriyetin tarihini yalnızca 1919-1923 yılları arasına sıkıştırmak, onu hazırlayan yaklaşık iki yüz yıllık düşünsel ve kurumsal değişimi görmezden gelmek olur.

Cumhuriyetin anlamını yalnız devletin yönetim biçiminin değişmesinde aramak da yeterli değildir. Asıl değişiklik insanın devlet karşısındaki konumunda olmuştur. Hanedanın uyruğu olan insanın yurttaşa, dinsel topluluğun bireyinin ulusun eşit bireyine dönüşmesi; yönetme yetkisinin hükümdardan ulusa geçmesi; hukukun dinsel kurallardan giderek ayrılması; eğitim, bilim ve kamu yaşamında aklın öne çıkması bu dönüşümün temel öğeleridir. Cumhuriyet bu nedenle yalnızca bir devlet biçimi değil, Türk toplumunun Ortaçağ kurumlarından çağdaş topluma geçme girişimidir.

Ben Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde Aydınlanmayı yalnız 17. ve 18. yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkmış bir düşünce akımı olarak değil, insanlığın çok daha eski dönemlerinden başlayan uzun bir süreç olarak ele aldım. Yazının Sümer Ülkesi'nde gelişmesi, İyonya'da doğa olaylarının doğaüstü güçler yerine akılla açıklanmaya çalışılması, Avrupa'da bilimsel düşüncenin, bireyin ve laik devlet anlayışının gelişmesi aynı uzun zincirin değişik halkalarıdır. Aydınlanmanın temel amacı da akılcı, özgür ve laik bir insanlık kültürüdür. Türk Cumhuriyeti'ni bu uzun süreçten ayrı düşünmek doğru olmaz. Cumhuriyet, Türk toplumunun çağdaş uygarlığın oluşturduğu kurumlarla daha köklü biçimde buluşma girişimidir.

Osmanlı'nın Karşılaştığı Sorun

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa karşısındaki üstünlüğü 16. yüzyılın sonlarından başlayarak aşınmaya başlamıştı. Bu değişiklik bir günde ortaya çıkmadı. Avrupa'da bilim, teknoloji, ticaret, maliye, devlet örgütlenmesi ve savaş araçları birlikte değişirken Osmanlı kurumları aynı hızla dönüşemedi. Avrupa devletleri daha etkili vergi sistemleri kuruyor, yeni üretim yöntemleri geliştiriyor, denizaşırı ticaretten kaynak sağlıyor ve bilimsel gelişmeleri askeri teknolojiye uyguluyordu. Osmanlı ise uzun süre karşılaştığı sorunu kendi düzeninin temel özelliklerini sorgulamadan çözmeye çalıştı.

1699 Karlofça Antlaşması bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Osmanlı İmparatorluğu ilk kez Avrupa güçleri karşısında geniş ölçüde toprak kaybetmiş, yöneticiler Batı'daki değişimi daha dikkatle incelemek zorunda kalmışlardı. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde Türk Aydınlanmasının köklerini Karlofça sonrasındaki bu sorgulama dönemine kadar götürmemin nedeni budur. Karlofça'dan sonra artık yalnız “Nerede hata yaptık?” sorusu değil, giderek “Avrupa neyi farklı yapıyor?” sorusu sorulmaya başlandı.

Ancak Osmanlı'nın karşılaştığı sorun yalnız askeri değildi. Avrupa'nın savaş alanındaki üstünlüğünün gerisinde bilimsel düşünce, üretim gücü, sermaye birikimi, yeni hukuk anlayışı, daha etkili bürokrasi ve giderek genişleyen eğitim kurumları bulunuyordu. Osmanlı yönetimi başlangıçta bunların tümünü bir bütün olarak göremedi. Topu, tüfeği, askeri eğitimi almak daha kolaydı; bunları ortaya çıkaran düşünce ortamını, eleştiri kültürünü ve kurumları benimsemek çok daha zordu.

Bu ayrım önemlidir. Bir toplum başka bir toplumun teknolojisini satın alabilir; ancak bilimsel düşünceyi satın alamaz. Fabrika kurulabilir; ama onu sürekli yenileyecek araştırma geleneği birkaç kararnameyle oluşturulamaz. Okul açılabilir; fakat soru sormayan bir eğitim düzeninde özgür düşünce gelişmez. Osmanlı çağdaşlaşmasının temel güçlüğü de burada ortaya çıkmıştır.

Kitabımda Osmanlı'nın sanayi uygarlığına geçememesini yalnız ekonomik bir sorun olarak değil, aynı zamanda bir düşünce sorunu olarak değerlendirdim. Matematiksel doğa bilimi, teknik uygulanabilirlik ve sermaye birikimi Avrupa'da birbirini beslerken Osmanlı toplumunda bu üç öğe aynı bütünlük içinde gelişemedi. Avrupa'nın teknoloji boyutu alınmaya çalışıldı, ancak onu doğuran bilimsel ve kurumsal çevre yeterince oluşmadı.

Görsel 1: Osmanlı'dan Cumhuriyete Çağdaşlaşma Çizgisi

Batıya Bakışın Değişmesi

1718 Pasarofça Antlaşması sonrasında başlayan ve sonradan Lale Devri adı verilen dönem, Batıya bakışta önemli bir değişikliğin belirtisiydi. Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Paris'e gönderilmesi, matbaanın kurulması ve Avrupa'daki yaşam biçiminin merak edilmeye başlanması Osmanlı seçkinlerinin yalnız askeri teknolojiyi değil, Avrupa toplumunun bazı kurumlarını da incelemeye başladığını gösteriyordu. Bununla birlikte bu girişimler toplumun temel yapısına yayılmadı ve Patrona Halil ayaklanmasıyla dönem sona erdi.

III. Selim'in Nizam-ı Cedid girişimleri daha kapsamlıydı. Yeni bir ordu kurulmaya çalışıldı, Avrupa başkentlerinde sürekli elçilikler açıldı. Böylece Osmanlı bürokrasisi Avrupa'yı daha düzenli izleme olanağı buldu. Ancak III. Selim'in girişimleri de geleneksel çıkar kümelerinin direnciyle karşılaştı ve padişah yaşamını yitirdi.

II. Mahmut döneminde değişim daha sert yöntemlerle sürdürüldü. Yeniçeri Ocağı 1826'da kaldırıldı, merkezi yönetim güçlendirildi, yeni bakanlıklar ve okullar oluşturuldu. Mühendishane, Tıbbiye ve Harbiye yalnız teknik bilgi veren kurumlar değildi. Bu okullarda yetişen yeni kuşak, Avrupa'daki düşünce akımlarıyla karşılaşmaya başladı. Özellikle Tıbbiye zamanla özgür düşüncenin geliştiği ortamlardan biri oldu. Türkler-Farslar-Araplarda da bu okulların, özellikle Tıbbiye'nin, Batı Aydınlanması düşüncesinin Osmanlı toplumuna girmesinde oynadığı role dikkat çektim.

Burada Osmanlı çağdaşlaşmasının önemli bir çelişkisi ortaya çıktı. Devlet, kendisini kurtarmak amacıyla yeni kurumlar kuruyor, bu kurumlarda yetişen insanlar ise giderek devletin eski düzenini sorgulamaya başlıyordu. Başka bir deyişle, mutlak yönetimin kurduğu modern okullar zamanla mutlak yönetimi eleştirecek aydınları yetiştirdi. Tanzimat ve sonrasındaki politik düşüncenin gelişmesini bu çelişkiden ayrı değerlendirmek güçtür.

Tanzimat: Devleti Kurtarmaktan İnsanı Korumaya

1839 Tanzimat Fermanı Osmanlı çağdaşlaşmasında yeni bir aşamayı temsil eder. Daha önceki yenilikler büyük ölçüde ordu ve devlet örgütlenmesi üzerinde yoğunlaşmışken Tanzimat insanın devlet karşısındaki güvenliğini de konu edinmeye başladı. Can, mal ve namus güvenliği, vergilerin kurala bağlanması, askerlik düzeninin belirlenmesi gibi ilkeler padişahın yetkisinin en azından kuramsal olarak bazı kurallarla sınırlandırılmasına doğru bir adımdı.

1856 Islahat Fermanı ise özellikle Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki hukuki ayrımları azaltmayı amaçladı. Bu düzenlemelerin Avrupa devletlerinin baskısından bağımsız olmadığı açıktır. Bununla birlikte dış baskının bulunması, ortaya çıkan dönüşümün tarihsel önemini ortadan kaldırmaz. Osmanlı toplumu ilk kez hukuki eşitlik, bireyin güvenliği ve devletin kurallarla sınırlandırılması gibi kavramları daha açık biçimde tartışmaya başladı.

Tanzimat'ın temel sorunu ikili bir düzen yaratmasıydı. Bir yanda şeri hukuk, medrese ve geleneksel kurumlar; öte yanda yeni mahkemeler, Avrupa'dan alınan yasalar ve yeni okullar bulunuyordu. Mecelle bu ikiliğin ilginç örneklerinden biridir. Hanefi fıkhını sistemleştirmeye çalışırken düzenleniş biçiminde Batı hukukunun etkilerini taşıyordu. Ticaret, ceza ve kamu hukuku alanlarında Avrupa örneklerine dayanan yeni düzenlemeler geliştikçe din ve devlet işlerinin alanları fiilen birbirinden ayrılmaya başladı. Türkler-Farslar-Araplarda Tanzimat'la başlayan bu gelişmenin laikliğe doğru bir yön taşıdığını, ancak aynı zamanda hukukta ve eğitimde ikiliği büyüttüğünü belirttim.

Cumhuriyet dönemindeki laiklik bu nedenle gökten inmiş bir düşünce değildir. Kökleri Osmanlı'nın kendi kurumlarının yetersizliğini görmesiyle başlayan uzun değişim sürecinde bulunur. Cumhuriyetin farkı, daha önce yan yana yaşayan eski ve yeni kurumlar arasındaki ikiliği büyük ölçüde ortadan kaldırmaya çalışmasıdır.

Meşrutiyet: Hükümdarın Yetkisini Sınırlama Arayışı

Tanzimat kuşağından sonra Yeni Osmanlılar adı verilen aydınlar anayasal yönetim düşüncesini geliştirdiler. Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa ve arkadaşları özgürlük, vatan ve temsil gibi kavramları Osmanlı politik düşüncesinin gündemine taşıdılar. 1876 Kanun-ı Esasi'nin kabul edilmesi ve Meclis-i Mebusan'ın açılması bunun sonucuydu.

I. Meşrutiyet uzun ömürlü olmadı. II. Abdülhamit, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Meclisi kapatarak yaklaşık otuz yıl sürecek kişisel yönetim dönemini başlattı. Ancak anayasal yönetim düşüncesi artık bütünüyle ortadan kaldırılamayacak kadar toplum ve devlet hayatına girmişti.

Üstelik Abdülhamit döneminde modern okulların sayısı arttı, demiryolları ve haberleşme ağı genişledi, bürokrasi büyüdü. Bu gelişmelerin önemli nedenlerinden biri, Batılı kurumların ve Osmanlı ülkesinde faaliyet gösteren Batılı şirketlerin ihtiyaç duyduğu eğitimli ve nitelikli insan gücünü yetiştirme zorunluluğuydu. Böylece ortaya çelişkili bir durum çıktı: Yönetim siyasal özgürlükleri sınırlandırırken, devletin açtığı modern okullar aynı zamanda yeni düşüncelere açık bir aydın ve subay kuşağı yetiştiriyordu.

1908 II. Meşrutiyet bu birikimin sonucuydu. Meclis yeniden açıldı, politik partiler, gazeteler ve dernekler çoğaldı. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık gibi düşünce akımları imparatorluğun geleceğine ilişkin değişik yanıtlar sunuyordu. Osmanlıcılık tüm uyrukları ortak bir Osmanlı yurttaşlığı içinde birleştirmeyi, İslamcılık Müslüman toplulukları halifelik çevresinde tutmayı, Türkçülük giderek Türk ulusal kimliğini öne çıkarmayı, Batıcılık ise Avrupa uygarlığının kurumlarını daha köklü biçimde benimsemeyi savunuyordu.

Bu düşüncelerin hiçbiri başlangıçta kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış, tek biçimli ideolojiler değildi. Aynı kişi, yaşamının farklı dönemlerinde bunların birkaçından birden etkilenebiliyor, koşullara göre görüşlerini değiştirebiliyordu. Bu nedenle 20. yüzyılın başındaki politik düşünceleri bugünün yerleşmiş ideolojik kalıplarıyla değerlendirmek anakronizme, yani geçmişteki kişi ve düşünceleri kendi dönemlerinin koşulları yerine daha sonraki dönemlerin kavram ve ölçütleriyle yorumlama hatasına yol açabilir. İmparatorluk dağılma sürecindeyken aydınların temel kaygısı, bugünkü anlamda belirli bir ideolojik kimlik oluşturmak değil, çok daha acil bir soruya yanıt bulmaktı: Çok uluslu bir imparatorluk nasıl ayakta tutulabilirdi?

Türk Ulusal Kimliğinin Geç Gelişmesi

Fransız Devrimi’nden sonra güçlenen ulusçuluk düşüncesi Avrupa’dan Osmanlı İmparatorluğu’na da yayıldı. Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar ve daha sonraki dönemde Araplar ile başka topluluklar, ulusal kimliklerini politik bağımsızlık talepleriyle birleştirmeye başladılar. Türkler ise imparatorluğun yönetiminde başlıca unsur olmalarına karşın, Türk kimliğini ayrı bir siyasal programa dönüştürmekte daha geç davrandılar. Bunun önemli nedenlerinden biri, kendilerini yalnızca belirli bir ulusun temsilcisi olarak değil, imparatorluğun bütünlüğünü korumaktan sorumlu yönetici unsur olarak görmeleriydi.

Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde de vurguladığım gibi, Türk ulusçuluğu imparatorluğun çözülmesinin son aşamasında belirginleşti. Bu nedenle hem savunmacı hem kurucu bir nitelik taşıdı.  Rusya'daki Türk aydınlarının dil ve ulusal kimlik üzerine çalışmaları, Avrupa Türkolojisinin eski Türk tarihi ve dili üzerine araştırmaları, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp ve başka düşünürlerin çalışmaları bu süreci hızlandırdı.

Balkan Savaşları önemli bir kırılmaydı. Osmanlı İmparatorluğu çok kısa bir süre içinde Rumeli'deki topraklarının büyük bölümünü yitirdi. Yüz binlerce Müslüman Anadolu'ya göç etmek zorunda kaldı. Osmanlıcılık düşüncesinin politik dayanakları büyük ölçüde çöktü. Türk ulusal kimliği artık yalnız kültürel bir tartışma olmaktan çıkarak devletin geleceğiyle ilgili temel sorunlardan biri durumuna geldi.

Görsel 2: İmparatorluktan Ulus Devlete Düşünsel Geçiş

İmparatorluğun Sonu

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu için son aşama oldu. İttihat ve Terakki yönetiminin Almanya yanında savaşa girmesi imparatorluğu birçok cephede çok ağır bir savaşın içine soktu. Çanakkale'de önemli bir başarı sağlandı; ancak Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Hicaz cephelerinde büyük kayıplar verildi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında Osmanlı orduları dağıtılmaya, stratejik bölgeler işgal edilmeye başlandı.

İstanbul'un ve Anadolu'nun birçok bölgesinin işgal edilmesi, İzmir'e Yunan ordusunun çıkması ve Sevr Antlaşması ile Anadolu'nun paylaşılmak istenmesi artık “Osmanlı İmparatorluğu nasıl kurtulur?” sorusunu anlamını yitirecek noktaya getirdi. Yeni soru “Türklerin politik varlığı nasıl sürdürülebilir?” biçimini aldı.

Bu değişiklik Cumhuriyete giden yolun en önemli aşamalarından biridir. Çünkü imparatorluğu kurtarma düşüncesi yerini ulusun kendi geleceğini belirleme düşüncesine bırakmıştır.

Milli Mücadele: Egemenliğin Kaynağının Değişmesi

19 Mayıs 1919 bu nedenle yalnız Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı tarih değildir. Osmanlı yönetiminden bağımsız bir ulusal iradenin örgütlenmeye başlamasının simgesidir. Amasya Genelgesi'nin “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi bu değişikliğin özünü anlatır. Bu cümlede hükümdar yoktur, halife yoktur; kurtarıcı güç olarak ulusun kendisi vardır.

Erzurum ve Sivas kongrelerinde ulusal direnişin ilkeleri geliştirildi. Misak-ı Milli ile gelecekteki devletin toprak temeli belirlenmeye çalışıldı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında ulusal egemenlik düşüncesi artık bir politik kurum kazanmıştı.

Bu nedenle Cumhuriyet tarihini yalnız 29 Ekim'den başlatmak eksik olur. Egemenliğin kaynağındaki temel değişim 23 Nisan 1920'de kurumsallaşmaya başlamıştır. 1921 Anayasası'nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi bunun açık ifadesidir.

Kurtuluş Savaşı askeri bir mücadeleydi; ancak yalnız askeri bir mücadele değildi. Aynı zamanda hangi politik gücün meşru olduğu üzerine verilen bir mücadeleydi. İstanbul'daki hükümet meşruiyetini padişahtan alıyordu, Ankara'daki Meclis ise ulustan. Savaşın sonunda yalnız işgal orduları yenilmedi; egemenliğin kaynağına ilişkin iki ayrı anlayıştan biri de tarih sahnesinden çekildi.

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması bu değişikliğin doğal sonucuydu. Lozan Antlaşması ile yeni devletin bağımsızlığı uluslararası alanda kabul edildi. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildiğinde aslında üç yıldır gelişen ulusal egemenlik düzenine adı konulmuş oldu.

Bu nedenle 23 Nisan ile 29 Ekim birbirinin rakibi değil, aynı sürecin iki aşamasıdır. 23 Nisan egemenliğin ulusa geçişinin, 29 Ekim ise bu egemenliğin Cumhuriyet yönetimi biçiminde düzenlenmesinin simgesidir.

Cumhuriyet Neyi Değiştirdi?

Cumhuriyetin önemini değerlendirebilmek için yalnız hangi yasaların çıkarıldığına değil, insanın devlet ve toplum karşısındaki konumunun nasıl değiştiğine bakmak gerekir.

Osmanlı İmparatorluğu bir hanedan devletiydi. Egemenlik Osmanoğulları ailesinin hakkı kabul ediliyordu. Cumhuriyet bunu ortadan kaldırdı. Artık devlet belirli bir ailenin değil, ulusun devletiydi. Bu değişiklik uygulamada bir günde tüm sonuçlarını doğurmadı; hiçbir büyük toplumsal dönüşüm de böyle gerçekleşmez. Ancak devletin meşruiyet temeli değişmişti.

Türkler-Farslar-Araplarda Türkiye Cumhuriyeti'ni Türklerin çağdaş dönemdeki en önemli politik dönüşümü olarak değerlendirmemin nedeni budur. Atatürk'ün en önemli mirası belirli bir kurum ya da tek bir yasa değil, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin kendisidir.

Kuldan Yurttaşa

Osmanlı toplumundaki “kul” sözcüğü her Osmanlı uyruğunun günlük yaşamda aynı hukuki konumda olduğu anlamına gelmez; tarihsel dönemlere göre farklı kullanımları vardır. Bununla birlikte modern yurttaşlık kavramıyla Osmanlı'nın hanedan egemenliğine dayalı uyrukluk düzeni arasında temel bir fark bulunur. Modern yurttaş yalnız devletin yönetilen bireyi değil, kuramsal olarak egemenliğin ortaklarından biridir.

Cumhuriyetin en önemli kazanımı bu değişikliktir.

Yurttaşın devlete vergi vermesi, askerlik yapması ve yasalara uyması beklenir; ancak buna karşılık devletin de yurttaşın haklarını koruması gerekir. Cumhuriyet düşüncesinin özü karşılıklı sorumluluktur. Devlet yurttaş için vardır; yurttaş da devletin geleceğinden sorumludur.

Ümmetten Ulusa

Osmanlı toplumu büyük ölçüde dinsel topluluklar çevresinde örgütlenmişti. Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni ve Yahudi topluluklarının hukuki konumları aynı değildi. Cumhuriyetin ulus-devlet anlayışı bunun yerine aynı devletin yurttaşlarının ortak hukuka bağlı olması ilkesini getirdi.

Burada “ulus” kavramının etnik soy birliği ile karıştırılmaması gerekir. Çağdaş devlet açısından belirleyici olan yurttaşlık bağıdır. Bir toplumda değişik kökenlerden, inançlardan ve yaşam biçimlerinden insanlar bulunabilir. Cumhuriyetin sağlam temeli, bunların tümünü hukuk önünde eşit yurttaş olarak görebilmesidir.

Ulusalcılığın etnik üstünlüğe dönüşmesi Cumhuriyetin eşit yurttaşlık düşüncesini zedeler. Aynı biçimde dinsel kimliğin yurttaşlığın önüne geçirilmesi de ulus-devletin ortak hukuk temelini aşındırır.

Laiklik: Cumhuriyetin Temel Güvencesi

Laiklik Türkiye'de en çok tartışılan, buna karşılık çoğu kez en yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Laiklik dine karşı olmak değildir. Devletin belirli bir din veya mezhep adına yönetilmemesidir. Bu nedenle laiklik inançsızların değil, inananların da güvencesidir.

Devlet bir mezhebi doğru kabul ederse diğer mezhepler eşitliğini yitirir. Bir dini doğru kabul ederse başka dinlere inananlar ikinci konuma düşer. Devlet dinsel inancı hukuk ölçütü yaparsa inanmayan yurttaşların eşitliği ortadan kalkar. Laiklik bu nedenle yalnız devlet ile din kurumlarının ayrılması değil, aynı zamanda yurttaşların inançlarından bağımsız olarak eşitliğinin koşuludur.

3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nin kapatılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabulü aynı dönüşümün değişik parçalarıydı. Cumhuriyet daha sonra hukuk alanındaki ikiliği de kaldırdı. 1926 Türk Medeni Kanunu ile aile ilişkileri dinsel hukuktan çıkarılıp çağdaş medeni hukuk içine alındı.

Bu gelişmelerin Osmanlı dönemindeki yenileşmeden tümüyle kopuk olduğunu düşünmek yanlıştır. II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinden beri ulemanın devlet yönetimindeki alanı daralıyor, yeni hukuk ve eğitim kurumları gelişiyordu. Cumhuriyet bu uzun sürecin ikili yapısını sona erdirmeye çalıştı. Türkler-Farslar-Araplarda Tanzimat'tan sonra modern bürokrasinin, yeni mahkemelerin ve kamu eğitim sisteminin gelişmesinin dini kurumların yetki alanını giderek daralttığına değindim.

Kadının Yurttaş Olması

Cumhuriyetin çağdaşlaşma girişiminin başarısını değerlendirmek için kadının toplumdaki yerine bakmak yeterlidir. Bir toplum nüfusunun yarısını eğitim, çalışma ve politika yaşamının dışında tutuyorsa çağdaş olduğunu ileri süremez.

1926 Medeni Kanunu aile hukukunda önemli bir dönüşüm yarattı. Resmi nikah temel kabul edildi, çok eşlilik yasaklandı, boşanma hukuki kurallara bağlandı. Kadınların eğitim ve çalışma yaşamına katılımı arttı. 1930'da belediye seçimlerinde, 1933'te köy yönetiminde, 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakları tanındı.

Bu kazanımların tüm toplum kesimlerinde aynı hızla yaşama geçtiği söylenemez. Özellikle kırsal bölgelerde geleneksel yapı uzun süre etkisini sürdürdü. Bugün bile kadın-erkek eşitliğinin tam olarak gerçekleştiğini ileri sürmek güçtür. Ancak Cumhuriyetin getirdiği hukuk düzeni toplumsal değişimin yönünü açık biçimde belirledi.

Burada önemli olan yalnız kadına belirli hakların “verilmesi” değildir. Kadın yurttaşın devlet ve toplum içinde erkekle eşit bir özne olarak kabul edilmesidir. Cumhuriyetin en kalıcı toplumsal dayanaklarından biri de budur.

Görsel 3. Tebaadan Yurttaşa

Eğitim Devrimi

Cumhuriyet yöneticileri politik devrimin eğitim değişmeden kalıcı olamayacağını görmüşlerdi. Osmanlı döneminde medreseler, mahalle mektepleri, yabancı okullar, azınlık okulları ve modern devlet okulları yan yana bulunuyordu. Bunların eğitim anlayışları, programları ve dünya görüşleri birbirinden farklıydı.

3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu yalnız okulları Milli Eğitim Bakanlığına bağlayan yönetsel bir düzenleme değildi. Eğitimin ortak yurttaşlık ve bilimsel düşünce çevresinde birleştirilmesini amaçlıyordu. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde Atatürk'ün eğitim anlayışının yalnız yeni okul açmak değil, eğitimin içeriğini, ruhunu ve örgütünü değiştirmek anlamına geldiğini vurguladım.

Harf Devrimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Latin kökenli Türk alfabesinin kabulü, zaman zaman geçmişle bağın bilinçli olarak koparılması şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu değerlendirme, Osmanlı toplumundaki okuryazarlık düzeyinin zaten çok düşük olduğu gerçeğini gözden kaçırabilir. Geçmişte üretilmiş yazılı birikime doğrudan erişebilen kesim toplumun oldukça sınırlı bir bölümünü oluşturuyordu. Bu nedenle alfabe değişikliğinin yarattığı kültürel kopuşu, toplumun bütünü açısından olduğundan daha büyük göstermek yanıltıcı olabilir.

Ayrıca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılabilecek çağdaş bilimsel ve teknolojik birikimin de sınırlı olduğu dikkate alınmalıdır. Cumhuriyet yöneticilerinin öncelikli amacı, eski yazı düzenini korumaktan çok okuma ve yazmayı kolaylaştırmak, eğitimi yaygınlaştırmak ve toplumu çağdaş bilgi dünyasına daha hızlı biçimde bağlamaktı. Millet Mektepleri de yeni alfabeyi geniş halk kesimlerine öğretmek ve okuryazarlığı artırmak amacıyla bu politikanın önemli araçlarından biri oldu.

Cumhuriyetin eğitim politikası kusursuz değildi. Sonraki dönemlerde eğitim sık sık politik çekişmelerin aracı durumuna geldi. Buna karşın Cumhuriyetin getirdiği temel ilke önemini korur: toplumun geleceği dogmaya değil bilgiye, eleştirel düşünceye ve bilime dayanmalıdır.

Hukukun Birliği

Çağdaş yurttaşlık hukuk önünde eşitlik olmadan yaşayamaz. Osmanlı'nın son döneminde değişik hukuk sistemleri yan yana bulunuyordu. Cumhuriyet bu çoklu yapıyı ortak hukuk çevresinde birleştirmeye yöneldi.

Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve ticaret yasaları yalnız yabancı ülkelerden alınmış teknik metinler değildir. Onların asıl önemi hukuk anlayışını değiştirmeleridir. Devletin yurttaşa uygulayacağı kuralların dinsel kimliğe göre değişmemesi, kadın ve erkeğin aynı hukuk düzeni içinde değerlendirilmesi ve medeni ilişkilerin laik hukukla düzenlenmesi yeni toplumun temeliydi.

Hukuk devleti yalnız iyi yasa çıkarmakla oluşmaz. Yasanın herkese eşit uygulanması gerekir. Yöneticiye başka, sıradan yurttaşa başka; iktidardakine başka, muhalife başka hukuk uygulanıyorsa yasalar ne kadar çağdaş görünürse görünsün hukuk devleti oluşmaz. Cumhuriyetin günümüzde karşılaştığı önemli sorunlardan biri de budur.

Bilim ve Akıl

Cumhuriyet devrimlerini kıyafet, alfabe ya da takvim değişikliğine indirgemek onların düşünsel temelini gözden kaçırır. Bu düzenlemelerin gerisindeki asıl amaç toplumun zaman, hukuk, eğitim ve kamu yaşamını çağdaş dünyanın ölçüleriyle uyumlu duruma getirmekti.

Atatürk'ün çağdaşlaşma anlayışını önceki Osmanlı yenileşme çabalarından ayıran temel özellik, değişimi tek tek kurumlarda değil bir bütün olarak ele almasıydı. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde bu farkı, iki yüzyıl boyunca yarım kalmış reform zincirinin yerine daha tutarlı bir dönüşüm anlayışının geçmesi biçiminde değerlendirdim.

Aydınlanmanın özü de budur: geçmişten gelen her şeyi yok etmek değil, geçmişi aklın eleştirisinden geçirmektir. Gelenek yalnız eski olduğu için doğru değildir; yeni olan da yalnız yeni olduğu için iyi değildir. Ölçüt insanın yaşamını, özgürlüğünü ve bilgisini geliştirmesidir.

Cumhuriyetin Ekonomik ve Toplumsal Boyutu

Cumhuriyet savaştan çıkmış, nüfusunun önemli bölümü kırsal bölgelerde yaşayan, sanayisi son derece sınırlı bir ülke devraldı. Osmanlı'nın son yıllarındaki savaşlar insan gücünü ve ekonomik kaynakları büyük ölçüde tüketmişti. Yeni devletin bağımsızlığını yalnız politik alanda değil ekonomik alanda da güçlendirmesi gerekiyordu.

İzmir İktisat Kongresi bunun ilk işaretlerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında özel girişim özendirildi, ancak gerekli sermaye birikiminin yetersizliği nedeniyle 1930'larda devletçilik politikası güç kazandı. Demiryolları, bankalar, fabrikalar ve kamu işletmeleri oluşturuldu. Amaç yalnız ekonomik büyüme değildi; ulusal ekonominin dışa bağımlılığını azaltmaktı.

Bu politikaların tümünün başarılı olduğu söylenemez. Her dönemde olduğu gibi yanlış yatırımlar, yönetim sorunları ve kaynak sınırlılıkları vardı. Bununla birlikte Cumhuriyetin ekonomik politikası yeni devletin politik bağımsızlığını ekonomik olanaklarla destekleme çabasının parçasıydı.

Çok Partili Düzen: Cumhuriyetin Zor Sınavı

Cumhuriyet tek parti döneminde kuruldu. Bunun tarihsel koşulları vardı: savaş yeni bitmişti, devlet kurumları oluşturuluyordu, eğitim düzeyi düşüktü ve toplum büyük dönüşümler geçiriyordu. Ancak Cumhuriyetin ulusal egemenlik ilkesi uzun süre tek parti yönetimiyle sınırlı kalamazdı.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimleri kısa sürdü. Çok partili politik yaşam kalıcı olarak 1946 sonrasında başladı ve 1950 seçimleriyle iktidar seçim yoluyla el değiştirdi. Bu olay Türkiye demokrasi tarihi bakımından önemli bir kazanımdır.

Ancak çok partili yaşam Cumhuriyetin başka bir sorununu da ortaya çıkardı: oy uğruna ilke aşındırma.

Demokrasi halkın oyuna dayanır. Fakat demokrasiyi yalnız seçimi kazanmak olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Seçim iktidara gelmenin aracıdır; hukuk devleti ise iktidarın nasıl kullanılacağını belirler. Çoğunluğu elde eden bir parti devletin tüm kurumlarını kendi malı gibi görmeye başlarsa demokrasi seçim yapılmasına indirgenmiş olur.

Türkiye'de politikacıların önemli bir bölümü uzun erimli toplumsal dönüşüm yerine kısa erimli oy hesabını yeğledi. Dinsel duygular, bölgesel çıkarlar, ekonomik ayrıcalıklar ve değişik toplumsal kümeler seçim desteği sağlamak amacıyla kullanıldı. Devlet adamlığı ile politikacılık arasındaki ayrım burada ortaya çıkar. Politikacı gelecek seçimi, devlet adamı gelecek kuşakları düşünür.

Cumhuriyetin çağdaşlaşma programının en çok aşındığı alanlardan biri eğitim oldu. Eğitim politikalarının bilimsel ve uzun erimli gereksinimler yerine parti hesaplarına göre değiştirilmesi, okul türlerinin ve programların politik tartışmaların aracına dönüşmesi, Cumhuriyetin ortak yurttaş yetiştirme amacını zayıflattı. Tarikat ve cemaatlerin politik desteğini almak amacıyla devletin laiklik ilkesinin esnetilmesi de aynı sorunun başka bir görünümüdür.

Burada dindar yurttaş ile dini politik araç olarak kullanan örgütlenmeleri birbirinden ayırmak gerekir. Dindar bir insan Cumhuriyetin eşit yurttaşıdır. Onun inancı devletin koruması altındadır. Ancak herhangi bir dini topluluğun devlet içinde ayrı bir güç odağına dönüşmesi laik hukuk düzeniyle bağdaşmaz. Sorun din değil, dini yetkenin devlet yetkisine ortak olmaya başlamasıdır.

Ödünlerin Birikimi

Cumhuriyetin aşınması bir günde olmadı. Büyük dönüşümler gibi gerilemeler de çoğu kez küçük adımların birikimiyle oluşur. Bir okulun programında yapılan değişiklik önemsiz görülebilir. Bir tarikata verilen ayrıcalık seçim hesabı olarak açıklanabilir. Bir kamu görevlisinin liyakat yerine yakınlıkla atanması tek olay sayılabilir. Bir yargı kararındaki çifte ölçü “özel durum” denilerek geçiştirilebilir. Ancak bunlar yıllar boyunca biriktiğinde kurumların niteliği değişir.

Kurumlar yasaların yazdığı gibi değil, uygulandığı gibi yaşar.

Cumhuriyetin temel sorunu da burada ortaya çıkmıştır. Anayasada “laik”, “demokratik” ve “hukuk devleti” yazması tek başına yeterli değildir. Eğitim laik değilse, kamu görevlisi liyakat yerine bağlılıkla seçiliyorsa, hukuk herkese aynı uygulanmıyorsa, üniversite özgürce düşünemiyorsa ve basın gerçeği araştırmak yerine politik kampların sözcülüğüne dönüşüyorsa yazılı ilkeler giderek içeriklerini yitirir.

Politikacının Sorumluluğu

Demokraside politikacının oy istemesi doğaldır. Sorun oy istemek değil, oy almak için devletin temel ilkelerinden ödün vermektir.

Politikacı, toplumdaki önyargıları dönüştürmek yerine onları kullanarak kolayca destek sağlayabilir. İnsanlara hoşlarına giden şeyleri söylemek, onları rahatsız edecek gerçekleri söylemekten daha kolaydır. Bilimsel eğitim uzun yıllar ister; dinsel veya ulusal duyguları harekete geçirmek birkaç sloganla mümkündür. Ekonomik yapıyı düzeltmek güçtür; geçici yardımlarla seçmenin desteğini kazanmak daha kolaydır.

Bu nedenle demokrasinin kalitesi yalnız seçim sandığıyla ölçülemez. Politik partilerin kendi içindeki demokrasi, adayların niteliği, kurumların bağımsızlığı, basının özgürlüğü, yargının güvenilirliği ve yurttaşın bilgi düzeyi de önemlidir.

Cumhuriyetin yozlaşmasında değişik dönemlerde değişik politik partilerin payı olmuştur. Bu sorunu tek bir partiye veya tek bir döneme yüklemek kolay, ancak eksik olur. Cumhuriyet ilkelerinden ödün verme, değişen ölçülerde, Türkiye politikasının uzun süreli sorunlarından biridir.

Aydınların Sorumluluğu

Politikacılar eleştirilebilir. Ancak sorun yalnız politikacılarda aranırsa toplumun ve özellikle aydınların sorumluluğu gözden kaçar.

Aydın kimdir?

Batı dillerindeki entelektüel kavramını Türkçede karşılayan “aydın”, yalnız çok kitap okuyan ya da üniversite bitirmiş kişi değildir. Aydın, yaşadığı toplumun sorunlarını eleştirel akılla değerlendirebilen, yaygın kanaatlere gerektiğinde karşı çıkabilen, bilgi ile inancı birbirinden ayırabilen ve düşüncesini iktidara göre değiştirmeyen kişidir. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde aydın kavramını, insanın kendisini gelenek ve inançların baskısından kurtararak evreni ve yaşamı doğal aklıyla açıklamaya çalışan bireyle ilişkilendirdim.

Türkiye'deki aydınların önemli bir bölümü Cumhuriyetin kazanımlarını doğal ve geri döndürülemez kabul etti. Laikliğin, bilimsel eğitimin, kadın haklarının ve hukuk devletinin bir kez kazanıldıktan sonra kendiliğinden yaşayacağını düşündü. Oysa hiçbir toplumsal kazanım kendiliğinden sonsuza kadar sürmez. Her kuşak onu yeniden anlamak, savunmak ve geliştirmek zorundadır.

Bir başka sorun Cumhuriyetin düşünsel temellerinin halka yeterince anlatılamamasıdır. Atatürk'ün resmini duvara asmak kolaydır; onun neden laikliği savunduğunu, neden bilimsel düşünceyi öne çıkardığını, neden eğitim birliğine önem verdiğini anlatmak daha zordur. Cumhuriyet törenlere indirgendikçe düşünsel içeriği zayıflar.

Atatürk'ü anlamak ile Atatürk'ü kutsallaştırmak aynı şey değildir. Kutsallaştırılan kişiye soru sorulmaz; oysa Atatürk'ün düşünce yönteminin temelinde soru sormak, eleştirmek ve koşullara göre çözüm üretmek vardır. Onu dogmaya dönüştürmek, savunduğu akılcı yönteme ters düşer.

Aydınların başka bir sorunu da kendi çevreleri içinde konuşup geniş toplum kesimleriyle bağ kuramamalarıdır. Halkın inançlarını aşağılayan, yaşam biçimini küçümseyen veya toplumun tarihsel belleğini yok sayan bir aydınlanmacılık kendi karşıtını üretir. Aydınlanma zorla kabul ettirilen bir yaşam biçimi değil, insanın kendi aklını kullanabilme yeteneğinin geliştirilmesidir.

Bu nedenle Cumhuriyetin geleceği açısından aydının görevi topluma yukarıdan ders vermek değil, toplumla konuşmak; yanlış gördüğünü bilgiyle açıklamak; eleştirdiği insanı aşağılamadan düşünceyi eleştirmek; iktidarın değil gerçeğin yanında durmaktır.

Üniversitenin ve Basının Payı

Aydın sorumluluğunun iki temel kurumu üniversite ve basındır. Üniversitenin görevi yalnız meslek insanı yetiştirmek değildir. Yeni bilgi üretmek, kabul edilmiş bilgiyi sorgulamak ve toplumun sorunlarını özgürce tartışmaktır. Üniversite yönetimi politik iktidarın uzantısına dönüşürse bilimsel özgürlük zayıflar.

Basının görevi de iktidarı veya muhalefeti koşulsuz desteklemek değildir. Gerçeği araştırmak, gücü denetlemek ve yurttaşa bilgi vermektir. Basın politik kampların propaganda aracına dönüştüğünde yurttaş olayları değerlendirecek güvenilir bilgiden yoksun kalır.

Demokrasinin sağlıklı işlemesi yalnız oy verme hakkına değil, doğru bilgiye ulaşma olanağına bağlıdır. Yanlış bilgiyle verilen özgür oy bile doğru karar üretmeyebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Başarısız mı Oldu?

Benim temel düşüncem, bütün eksiklerine ve çözülemeyen sorunlarına karşın Cumhuriyetin tarihsel olarak başarılı bir dönüşüm gerçekleştirdiğidir. Cumhuriyetin sorunlarını, aksaklıklarını ve başarısız kaldığı alanları art arda sıraladıktan sonra kolayca “Cumhuriyet başarısız oldu” sonucuna varılabilir. Ancak böyle bir yargı, “Cumhuriyet bütün sorunlarımızı çözdü” demek kadar yüzeysel olur. Sağlıklı bir değerlendirme, hem kazanımları hem de eksikleri birlikte ele almayı; Cumhuriyeti, devraldığı koşullar ve gerçekleştirdiği dönüşümün boyutları içinde değerlendirmeyi gerektirir.

Bir politik düzenin başarısını değerlendirirken başlangıç koşullarını, geçen zamanı, toplumun dönüşümünü ve karşılaştırılabilir ülkeleri birlikte incelemek gerekir. Türkiye 1923'te büyük savaşlardan çıkmış, nüfusunun çoğu köylerde yaşayan, okuryazarlığın düşük olduğu, sanayi altyapısı çok sınırlı bir ülkeydi. Bugün tüm sorunlarına karşın çok farklı bir toplumdur.

Cumhuriyetin kurduğu kurumlar birçok kez aşındı, askeri darbeler demokratik gelişmeyi kesti, hukuk devleti sık sık zarar gördü, din-politika ilişkisi çözülemedi. Ancak Cumhuriyetin yarattığı toplumsal taban da ortadan kalkmadı. Eğitim görmüş kadınlar, kentli orta sınıflar, üniversiteler, meslek kuruluşları, girişimciler, bilim insanları, sanatçılar ve değişik yaşam biçimlerini benimseyen milyonlarca yurttaş bugünkü Türkiye'nin toplumsal gerçekliğidir.

Bu insanlar yalnız yasalarla oluşturulmadı. Cumhuriyetin yüz yıllık eğitim, kentleşme, ekonomi ve kültür birikiminin ürünüdür.

Komşularımıza Baktığımızda

Bir ülkenin çağdaşlığını yalnız kişi başına gelirle veya gökdelen sayısıyla ölçmek doğru değildir. Yönetim biçimi, hukukun niteliği, kadının toplumsal konumu, yönetimin seçimle değişebilmesi, düşünce özgürlüğü, bilimsel eğitim ve devletin din karşısındaki konumu birlikte değerlendirilmelidir.

Türkiye'yi özellikle çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle karşılaştırdığımızda Cumhuriyetin önemini daha açık görebiliriz. Ancak bu karşılaştırmayı “Türkler ileridir, komşular geridir” gibi ulusal övünmeye dönüştürmek yanlış olur. Amaç toplumların üstünlüğünü değil, kurumların sonuçlarını anlamaktır.

İran, köklü bir uygarlık geleneğine, yüksek eğitim düzeyine ve önemli bir bilimsel ve kültürel birikime sahip bir ülkedir. Bununla birlikte 1979 sonrasında kurulan siyasal düzende, seçilmiş kurumların üzerinde güçlü dinsel vesayet mekanizmaları bulunmaktadır. Örneğin Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin seçimlerde adayları eleme yetkisi vardır; devlet içindeki nihai politik güç ise seçilmiş cumhurbaşkanından çok dini öndere ve ona bağlı seçilmemiş kurumlarındır.

Dünyadaki ülkeleri politik haklar ve sivil özgürlükler bakımından düzenli olarak değerlendiren, ABD merkezli bağımsız bir kuruluş olan Freedom House’un 2026 tarihli Freedom in the World raporunda İran, 100 üzerinden 10 puanla “özgür değil” kategorisinde yer alır. Bu değerlendirmede 40 puan politik haklara, 60 puan ise sivil özgürlüklere ayrılır.

Suudi Arabistan ekonomik bakımdan zengin bir devlettir ve son yıllarda toplumsal yaşamın bazı alanlarında önemli değişiklikler yapmıştır. Ancak devlet biçimi mutlak monarşidir; ulusal düzeyde yöneticiler seçimle belirlenmez. Freedom House 2026 değerlendirmesinde ülkeye 100 üzerinden 9 puan veriyor. Bu örnek bize ekonomik modernleşme ile politik çağdaşlaşmanın aynı şey olmadığını gösterir. En yeni teknolojiye ulaşmış bir ülke aynı ölçüde demokratik olmak zorunda değildir.

Irak'ta düzenli ve rekabetçi seçimler yapılıyor. Buna karşılık mezhep temelli politik örgütlenme, silahlı gruplar, yolsuzluk ve devlet kurumlarının zayıflığı yönetimin niteliğini sınırlandırır. Freedom House'un 2026 değerlendirmesi de Irak'ta seçim bulunmasına karşın milislerin ve zayıf kurumların demokratik yönetimi ciddi ölçüde engellediğini belirtiyor.

Suriye'de 2024 sonunda Baas yönetiminin çökmesi yeni bir dönem başlatmıştır. Bazı ifade ve örgütlenme alanlarında önceki döneme göre açılma görülmekle birlikte geçiş süreci henüz tamamlanmamış, etnik ve mezhepsel çatışmalar sona ermemiştir. Freedom House 2026 değerlendirmesinde Suriye 100 üzerinden 10 puandadır.

Türkiye'nin durumu ise çelişkilidir. Bir yandan yüz yılı aşan Cumhuriyet geleneği, düzenli seçimler, çok partili politika, laik hukuk mirası, kadınların kamusal yaşamdaki güçlü konumu ve Batı kurumlarıyla uzun süreli ilişkiler vardır. Öte yandan özellikle son yıllarda yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, politik çoğulculuk ve güçler ayrılığı konularında ciddi gerilemeler yaşanmıştır. Freedom House Türkiye'yi 2026 için 100 üzerinden 32 puanla “özgür değil” kategorisinde değerlendiriyor.

Bu veriler Türkiye'nin çağdaş demokrasi bakımından övünülecek durumda olduğunu göstermez. Avrupa demokrasileriyle karşılaştırıldığında önemli eksikliklerimiz vardır. Ancak İran, Suudi Arabistan ve Suriye gibi ülkelerle karşılaştırıldığında Cumhuriyetin oluşturduğu laik hukuk, seçim kültürü, kadın yurttaşlığı ve toplumsal çoğulculuğun ne kadar önemli olduğu daha açık görülür.

Türkiye'nin üstünlüğünü doğuştan gelen ulusal bir niteliğe bağlamak yanlış olur. Farkı yaratan büyük ölçüde kurumlardır.

Görsel 4: Bölgesel Yönetim Yapıları Karşılaştırması

Batı ile İlişki

Türkiye Cumhuriyeti'nin başka bir özelliği, kuruluşundan başlayarak çağdaş uygarlık yönünü Batıya çevirmiş olmasıdır. Bu yöneliş Batının her yaptığını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Batı tarihi sömürgecilik, savaşlar ve büyük insanlık suçlarıyla da doludur. Ancak çağdaş bilim, üniversite, anayasal yönetim, sanayi üretimi, bireysel haklar ve hukuk devleti kurumlarının bugünkü biçimleri büyük ölçüde Batı'da gelişmiştir.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi ve NATO üyelikleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dayanan hukuk düzenine katılımı ve Avrupa ile geliştirdiği yoğun ekonomik ilişkiler, ülkeyi Batı’nın politik, güvenlik ve hukuk kurumlarıyla uzun süreli bağlar içine sokmuştur. Bu bağların Türkiye’deki demokrasi sorunlarını ortadan kaldırmadığı açıktır. Ancak ülkenin siyasal yönelimini, hukuk anlayışını ve toplumsal beklentilerini önemli ölçüde etkilemiştir.

Burada yine aynı ilke geçerlidir: Batılı olmak başka, çağdaş olmak başkadır. Ama çağdaş dünyanın birçok temel kurumu tarihsel olarak Batı'da gelişmiştir. Türkiye'nin yapması gereken bunları taklit etmek değil, evrensel nitelik kazanmış bilim, hukuk ve özgürlük ilkelerini kendi toplumsal koşullarında geliştirmektir.

Cumhuriyetin En Büyük Güvencesi Kadınlardır

Cumhuriyetin geleceği değerlendirilirken çoğu kez politik partilere, orduya, yargıya veya başka devlet kurumlarına bakılır. Oysa Cumhuriyetin en güçlü toplumsal dayanaklarından biri kadınlardır.

Eğitim görmüş, çalışan, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve kendi yaşamına ilişkin kararları kendisi veren milyonlarca kadın, Cumhuriyetin geri çevrilmesini son derece güçleştiren bir toplumsal gerçeklik oluşturmuştur. Bu nedenle kadınların eğitimden ve çalışma yaşamından uzaklaştırılmasına yönelik her girişim yalnız kadın haklarını değil, Cumhuriyetin toplumsal temelini de ilgilendirir.

Türkler-Farslar-Araplarda da Cumhuriyetin kazandırdığı değerleri benimseyen kadınların sayısının artmasını Türkiye'nin geleceği bakımından önemli gördüğümü belirtmiştim.

Burada iyimserlik kadar gerçekçilik de gereklidir. Kadına yönelik şiddet, eğitim ve iş yaşamındaki eşitsizlikler, erken yaşta evlilikler ve geleneksel baskılar sürüyor. Kazanılmış hakların varlığı onların otomatik olarak kullanıldığı anlamına gelmez. Cumhuriyet kadınlara hukuki yolu açmıştır; o yolu sürekli genişletmek toplumun görevidir.

Cumhuriyetin Korunması Ne Demektir?

Cumhuriyeti korumak çoğu zaman slogan düzeyinde ele alınır. Oysa Cumhuriyet bir bina değildir ki kapısında nöbet tutularak korunsun. Cumhuriyet, kurumlar ve yurttaş davranışlarıyla yaşar.

Yargıç karar verirken iktidardan korkmuyorsa Cumhuriyet yaşar. Öğretmen öğrencisine ne düşüneceğini değil nasıl düşüneceğini öğretiyorsa Cumhuriyet yaşar. Üniversite öğretim üyesi sonucundan korkmadan araştırma yapabiliyorsa Cumhuriyet yaşar. Gazeteci iktidarı da muhalefeti de sorgulayabiliyorsa Cumhuriyet yaşar. Kadın kendi yaşamı hakkında karar verebiliyorsa Cumhuriyet yaşar. Yurttaş seçtiği politikacıyı eleştirebiliyor ve gerektiğinde seçimle değiştirebiliyorsa Cumhuriyet yaşar.

Cumhuriyeti korumak geçmişte yapılmış devrimleri olduğu gibi dondurmak anlamına da gelmez. 1923'ün sorunlarıyla 21. yüzyılın sorunları aynı değildir. Cumhuriyetin özü belirli bir kurumun değişmeden kalması değil, akıl ve bilim temelinde değişebilme yeteneğidir.

Atatürk'ün devrimciliğini anlamanın yolu budur. Devrim, bir kez yapılan ve sonra kutsallaştırılan değişiklik değildir. Toplumun değişen koşullara göre kendisini yenileyebilme gücüdür.

Yurttaşın Sorumluluğu

Cumhuriyetin en çok üzerinde durulması gereken kavramlarından biri yurttaşlıktır. Türkiye'de yurttaşlık çoğu kez oy vermek, vergi vermek ve gerektiğinde askerlik yapmakla sınırlı görülür. Oysa Cumhuriyet yurttaşa bundan çok daha büyük bir sorumluluk yükler.

Öncelikle yurttaş bilgi edinmek zorundadır. Bir konuda karar vermeden önce onu araştırmak, farklı görüşleri dinlemek ve yanlış bilgiyle doğru bilgiyi ayırmaya çalışmak yurttaşlık görevidir. Sosyal medya çağında bu görev daha da önem kazanmıştır.

İkinci olarak yurttaş kendi görüşüne uygulanmasını istediği hukuku karşıtına da istemelidir. Adalet yalnız bize yaradığı zaman savunuluyorsa adalet değildir. Bir gazeteci düşüncemizi desteklediği için özgür olsun, karşı çıktığı için cezalandırılsın diyorsak özgürlüğü değil kendi tarafımızı savunuyoruz demektir.

Üçüncü olarak yurttaş devleti partiyle özdeşleştirmemelidir. Hükümetler geçicidir, devlet kalıcıdır. Bir politik parti seçim kazanabilir; ancak devlet o partinin malı olmaz. Kamu kurumlarının görevi partiye değil yurttaşa hizmet etmektir.

Dördüncü olarak yurttaş liyakat istemelidir. Yakınımız bir göreve getirildiğinde liyakat aramıyor, karşıtımız getirildiğinde liyakatsizlikten yakınıyorsak sorunun parçası oluruz. Cumhuriyet eşit ölçüt ister.

Beşinci olarak laikliği yalnız yaşam biçimimizin korunması için değil, farklı inançtaki insanların özgürlüğü için savunmalıyız. Laiklik, yalnız kendimiz için istediğimiz bir güvence değil, bizden farklı düşünenin de hakkıdır.

Altıncı olarak kadının eşitliğini yalnız yasa metinlerinde değil aile içinde, okulda, işyerinde ve politikada uygulamalıyız. Kadın erkek eşitliği Cumhuriyetin bir süsü değil, çağdaş toplumun temel ölçütlerinden biridir.

Yedinci olarak bilimsel düşünceyi günlük yaşama taşımak gerekir. Bilim yalnız laboratuvarda yapılan çalışma değildir. Kanıt aramak, neden-sonuç ilişkisini sorgulamak, yanlış olduğunu gördüğümüzde düşüncemizi değiştirebilmek de bilimsel davranışın parçalarıdır.

Son olarak yurttaş eleştirmelidir. Ancak eleştiri bilgiye dayanmalıdır. Hakaret etmek eleştiri değildir; bağırmak düşünce üretmek değildir. Cumhuriyetin gereksinimi öfkeli taraftarlardan çok, bilgili ve sorumlu yurttaşlardır.

Aydınlanma Bitmiş Değildir

Aydınlanmayı Avrupa'da 18. yüzyılda başlayıp bitmiş bir dönem olarak görmediğim gibi, Türk Aydınlanmasını da Atatürk döneminde tamamlanmış bir proje olarak görmüyorum. Doğu'dan Batı'ya Aydınlanmanın İzlerinde de belirttiğim gibi, Aydınlanma bir süreçtir; bitmiş değildir. İnsanlığın ortak çabasının değişik dönemlerde ortaya çıkan birikimidir.

Cumhuriyet bu sürecin Türkiye'deki en büyük sıçramasıdır. Ancak sıçrama yapmak yolun sonuna gelmek demek değildir.

Bugün Türkiye'nin önündeki sorunlar 1923'tekilerden farklıdır. Yapay zeka, dijital bilgi kirliliği, iklim değişikliği, küresel ekonomi, göç, gelir dağılımı, eğitimde nitelik sorunu ve hukukun bağımsızlığı gibi yeni konularla karşı karşıyayız. Bunların hiçbirinin çözümü 1920'lerin uygulamalarını aynen yinelemek değildir. Ancak o dönemin yöntemi bugün de geçerlidir: sorunu görmek, bilgi toplamak, aklı kullanmak, bilimin gösterdiği yolu izlemek ve kurumları gereksinime göre yenilemek.

Bu nedenle Atatürkçülüğü değişmez kalıplar bütünü olarak görmek Atatürk'ün düşünce yöntemine ters düşer. Atatürk'ün asıl mirası belirli bir tarihte verilmiş bütün yanıtlar değil, yeni sorunlara akılcı yanıt arama yöntemidir.

Cumhuriyet ve Demokrasi

Cumhuriyet ile demokrasi aynı kavram değildir. Seçimsiz cumhuriyetler olduğu gibi anayasal monarşi altında gelişmiş demokrasiler de vardır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti açısından ulusal egemenlik ilkesi demokrasiye yönelmeyi gerektirir. Egemenlik ulusunsa yurttaşların yönetimi seçebilmesi, değiştirebilmesi ve denetleyebilmesi gerekir.

Bu nedenle yalnız Cumhuriyeti savunmak yeterli değildir. Demokratik Cumhuriyeti savunmak gerekir.

Demokratik Cumhuriyet çoğunluğun istediğini sınırsızca yapabilmesi değildir. Çoğunluk yönetir, ancak azınlığın haklarını da hukuk korur. İktidar seçimle gelir, ancak yetkileri anayasa ile sınırlıdır. Yargı iktidardan bağımsızdır. Basın iktidarı eleştirebilir. Üniversite özgürdür. Yurttaş hükümeti değiştirmek istediği için düşman sayılmaz.

Türkiye'nin bugün geliştirmek zorunda olduğu Cumhuriyet budur.

Bir Karşılaştırmanın Öğrettiği

Türkiye'nin İran, Irak, Suriye veya Suudi Arabistan'a bakıp kendi eksikliklerini unutması büyük hata olur. “Onlardan iyiyiz” demek çağdaşlaşma ölçütü olamaz. Asıl karşılaştırma ulaşmak istediğimiz düzeyle yapılmalıdır.

Bununla birlikte komşu coğrafyanın deneyimleri Cumhuriyetin hangi kazanımlarının korunması gerektiğini gösterir. İran örneği dinsel vesayetin seçimli kurumları nasıl sınırlayabileceğini, Irak zayıf devlet kurumlarının ve kimlik politikasının nasıl kalıcı istikrarsızlık yaratabileceğini, Suriye kurumların çökmesinin toplum için ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini, Suudi Arabistan ise ekonomik gelişmenin politik özgürlükle kendiliğinden birlikte gelmediğini gösterir.

Türkiye'nin kendi deneyimi de başka bir ders verir: çağdaş kurumları kurmak kadar onları yaşatmak da güçtür.

Sonuç: Cumhuriyet Bir Miras Değil, Sürekli Görevdir

Cumhuriyete giden yol Karlofça'dan Samsun'a, Tanzimat'tan Meşrutiyet'e, Meşrutiyet'ten Türkiye Büyük Millet Meclisine uzanan uzun bir yoldur. Bu yolda padişahlar, devlet adamları, askerler, öğretmenler, gazeteciler, aydınlar ve sıradan insanlar değişik ölçülerde rol oynadılar. Atatürk'ün büyüklüğü, kendisinden önce başlamış çağdaşlaşma arayışını görmesi, onun eksikliklerini anlaması ve imparatorluğun çöküşünden çağdaş bir ulus-devlet çıkarabilmesidir.

Cumhuriyet Türk insanına yalnız yeni bir devlet vermedi. Onu hanedanın uyruğundan ulusun yurttaşına dönüştürmeye çalıştı; kadın ile erkeğin hukuk önündeki eşitliğinin yolunu açtı; eğitimi ortaklaştırdı; hukuku laikleştirdi; bilimsel düşünceyi devletin gelişme yönü olarak belirledi; egemenliğin kaynağını gökten ve hanedandan alıp ulusa verdi.

Ancak Cumhuriyetin yüz yıllık tarihi bize başka bir gerçeği de öğretiyor: hiçbir kazanım sonsuza kadar güvence altında değildir. Politikacılar oy uğruna ödün verebilir, kurumlar güç kaybedebilir, aydınlar susabilir, üniversiteler görevlerini unutabilir, yurttaşlar özgürlüğün değerini ancak onu yitirdiklerinde anlayabilirler.

Cumhuriyeti en çok zayıflatanlar yalnız ona açıkça karşı çıkanlar değildir. Cumhuriyetin kendiliğinden yaşayacağını sananlar da ona zarar verir.

Cumhuriyetin yaşayabilmesi için devlet adamına gereksinim vardır; ancak devlet adamı tek başına yeterli değildir. Özgür üniversiteye, bağımsız yargıya, sorumlu basına, nitelikli öğretmene ve en önemlisi bilinçli yurttaşa gereksinim vardır.

Atatürk ve arkadaşları kendi kuşaklarının görevini yaptılar. Bir imparatorluğun enkazından bağımsız bir devlet çıkardılar ve Türk toplumuna çağdaş uygarlığın yolunu açtılar. Onların bıraktığı Cumhuriyeti yalnız övmek bizim görevimizi yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Onu daha özgür, daha adil, daha bilimsel ve daha demokratik duruma getirebiliyorsak mirasa layık davranmış oluruz.

Cumhuriyet bize tamamlanmış bir çağdaş toplum bırakmadı; çağdaşlaşmanın yolunu açtı.

O yolda yürümek bizim görevimizdir.

KAYNAKÇA

Ahmad, Feroz. İttihatçılıktan Kemalizme. Çev. Fatmagül Berktay. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Ahmad, Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. Çev. Yavuz Alogan. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Akşin, Sina. Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Atatürk, Mustafa Kemal. Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu / Atatürk Araştırma Merkezi’nin çeşitli baskıları.

Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. Haz. Ahmet Kuyaş. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Karadağ, Osman. Doğu’dan Batı’ya Aydınlanmanın İzlerinde.

Karadağ, Osman. Türkler-Farslar-Araplarda.

Lewis, Bernard. Modern Türkiye’nin Doğuşu. Türkçe çeviri, çeşitli baskılar.

Mardin, Şerif. Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895–1908. İstanbul: İletişim Yayınları.

Mardin, Şerif. Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ortaylı, İlber. Osmanlı yönetimi, Tanzimat ve modernleşme üzerine çeşitli çalışmalar.

Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. Çev. Yasemin Saner. İstanbul: İletişim Yayınları.

13 Ekim 2026 Salı

Kutuplaşma Nereye Kadar?

 Kutuplaşma Nereye Kadar?

Osman Karadağ

ORCID ID: 0009-007-6818-0369

14 Ekim 2026

Bir toplum için farklı düşünmek tehlike değildir. Asıl tehlike, farklı düşünen insanın artık yalnızca “yanlış düşünen biri” değil, ahlaken değersiz, tehlikeli, dahası düşman olarak görülmeye başlanmasıdır. Çünkü o noktadan sonra tartışmanın konusu fikirler olmaktan çıkar; insanların kimlikleri, niyetleri ve toplumdaki meşru yerleri tartışılmaya başlanır.

Bugün din, politika, etnik kimlik, yaşam biçimi, eğitim, kültür, futbol ve sosyal medya gibi çok farklı alanlarda bunun izlerini görebiliyoruz. İnsanlar yalnızca başka görüşlerde olmakla kalmıyor; giderek kendi çevrelerinden haber alıyor, kendilerine benzeyenlerle ilişki kuruyor ve karşı tarafı doğrudan tanımaktan çok, kendi grubunun anlattığı biçimiyle tanıyor.

Politika bilimi bu olgunun önemli bir bölümünü duygusal kutuplaşma (affective polarization) kavramıyla açıklıyor. Burada mesele insanların vergi, eğitim, dış politika veya ekonomi konusunda farklı düşünmeleri değildir. İnsanlar karşı politik grubun üyelerine güvenmemeye, onları daha olumsuz kişilik özellikleriyle tanımlamaya ve onlarla sosyal ilişki kurmak istememeye başladığında farklı bir aşamaya geçilir. Politik görüş ayrılığı, sosyal ve ahlaki mesafeye dönüşür.

Bu ayrımı özellikle önemli buluyorum. Çünkü demokrasi görüş ayrılığını ortadan kaldırmaya değil, görüş ayrılığı içinde birlikte yaşayabilmeye dayanır.

Farklılık Sorun Değildir

Her ayrışmayı kötü bir şeymiş gibi görmek doğru olmaz. İnsanların farklı düşünmesi yalnız kaçınılmaz değil, aynı zamanda sağlıklıdır. Bilim kuşkudan, felsefe sorgulamadan, demokrasi ise alternatiflerin varlığından beslenir.

Köleliğin kaldırılması, kadınların politik haklarının genişletilmesi, çocuk emeğinin sınırlandırılması, ayrımcılığın sorgulanması ve insan haklarının gelişmesi gibi tarihsel dönüşümlerin birçoğu, var olan düzene itiraz eden insanların mücadelesiyle gerçekleşti. Eğer toplumda uyum adına her farklı ses susturulsaydı, adaletsiz düzenler çok daha uzun süre yaşayabilirdi.

Bu nedenle “kutuplaşmayı azaltalım” derken eleştiriyi azaltalım, “uzlaşalım” derken de haksızlığa sessiz kalalım demiyorum.

Bir toplumda yolsuzluk, hukuksuzluk, ayrımcılık, hak ihlali veya kötü yönetim varsa bunların eleştirilmesi toplumsal barışın düşmanı değildir. Tersine, insanların şiddete başvurmadan itiraz edebildiği, yöneticileri eleştirebildiği ve hak arayabildiği bir düzen demokratik barışın koşullarından biridir. Politik hoşgörü üzerine yapılan araştırmalar da demokrasinin, kişinin hoşlanmadığı veya yanlış bulduğu görüşlerin

politik katılım hakkını kabul edebilmesini gerektirdiğini uzun zamandır ortaya koyuyor.

Sorun farklı düşünmek değil; farklı düşünenin meşruiyetini reddetmektir.

Rakip mi, Düşman mı?

Bence kutuplaşmanın en tehlikeli dönüşümü burada gerçekleşir.

Demokratik politikada rakip vardır. Rakibinizin politikasını yanlış bulabilir, onu sert biçimde eleştirebilir, iktidardan uzaklaştırmak için çalışabilirsiniz. Ama yine de onun bu toplumun meşru bir üyesi olduğunu, hukuk karşısında sizinle aynı haklarının bulunduğunu kabul edersiniz.

Düşmanlaştırma başladığında ise bu sınır ortadan kalkar.

Artık “Bu politika yanlıştır” yerine “Bunlar kötüdür”; “Bu karar ülkeye zarar verir” yerine “Bunlar ülkenin düşmanıdır”; “Onlarla aynı fikirde değilim” yerine “Onlarla birlikte yaşanamaz” denmeye başlanır.

İşte fikir çatışmasının kimlik çatışmasına dönüştüğü yer burasıdır.

Ahlakın İzinde adlı kitabımda farklı inançların ve dünya görüşlerinin ortak bir yaşam alanında nasıl buluşabileceğini tartışırken temel soruyu şöyle kurmuştum: Bambaşka “pusulaları” olan insanlar, aynı kamusal kuralları hangi gerekçelerle kabul edebilir? Bunun yanıtını da kamusal gerekçe düşüncesinde aramıştım. İnsanlar kendi dinlerini, felsefelerini veya dünya görüşlerini koruyabilir; ancak herkesi bağlayan kuralların, yalnız kendi grubunun anlayabileceği değil, farklı görüşlerden insanların da tartışabileceği gerekçelere dayanması gerekir.

Bu yaklaşım herkesi aynılaştırmaz. Tam tersine, farklılıkları koruyarak ortak yaşamı mümkün kılar.

İbn Haldun Bize Ne Söylüyor?

Bu noktada İbn Haldun'un asabiyet kavramı bugün de düşündürücüdür. Ancak kavramı bugünkü anlamıyla yalnız “ortak amaç” biçiminde çevirmek biraz eksik kalır. İbn Haldun'un asabiyeti daha çok grup dayanışmasını, birlikte hareket etme gücünü ve bu dayanışmanın politik iktidarla ilişkisini anlatır. Ona göre güçlü grup bağlılığı politik güç üretebilir; fakat bu dayanışma zamanla zayıfladığında politik düzen de çözülmeye başlayabilir.

Modern, çoğulcu toplumlarda sorun daha karmaşıktır. Çünkü artık tek bir kabile veya homojen topluluk değil, birbirinden çok farklı milyonlarca insan aynı hukuk düzeni içinde yaşamak zorundadır. Dolayısıyla günümüzün sorusu yalnızca “Grubumuz ne kadar dayanışma içinde?” değildir.

Asıl soru şudur:

Farklı gruplar, birbirlerinden vazgeçmeden aynı politik topluma bağlı olabildiklerini hissedebiliyorlar mı?

Bir grubun iç dayanışması çok güçlü olabilir; fakat bu dayanışma başka grupları dışlama üzerine kurulmuşsa, bütün toplumun ortak bağını zayıflatabilir.

Asabiyet burada bize hem gücü hem tehlikeyi hatırlatıyor: İnsanları bir araya getiren “biz” duygusu gereklidir; fakat “biz” ancak bir “onlar” düşmanlığı sayesinde ayakta kalabiliyorsa, toplumsal bütünleşme yerine parçalanmaya hizmet edebilir.

Türkiye’de Sorun Ne Kadar Derin?

Kutuplaşmadan söz ederken yalnız kişisel gözlemlerimize dayanmamak gerekir. Türkiye üzerine yapılan araştırmalar, özellikle politik kimlikler arasında belirgin sosyal mesafe bulunduğunu uzun süredir gösteriyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yürüttüğü 2017 araştırmasında farklı parti tabanları arasında yüksek sosyal mesafe, karşı tarafı ahlaken daha aşağı görme eğilimi ve karşı grubun bazı politik özgürlüklerinin sınırlandırılmasını destekleyen tutumlar saptandı. 2020 çalışması da sosyal mesafe, ahlaki üstünlük ve politik hoşgörüsüzlük boyutlarının sürdüğünü ortaya koydu.

Daha yakın tarihli, 2025'te yayımlanan ve Türkiye'de 4.006 katılımcının verilerini kullanan çalışma da benzer bir tablo çiziyor. İnsanların kendi politik gruplarına olumlu, karşı gruplara olumsuz özellikler yüklemeleri; sosyal ilişki kurmaktan kaçınmaları ve kimi durumlarda karşı grubun temel politik haklarına daha az hoşgörü göstermeleri, araştırmacılar tarafından “ötekileştirme” üzerinden değerlendiriliyor.

Bu bulguları “Türkiye'de herkes birbirinden nefret ediyor” diye yorumlamak elbette yanlış olur. Toplum tek bir politik araştırmanın sonuçlarına indirgenemez. İnsanlar farklı bağlamlarda birlikte çalışmaya, komşuluk etmeye, yardımlaşmaya ve ortak sorunlarda buluşmaya devam ediyor. Fakat araştırmalar, politik kimliğin sosyal ilişkilerin başka alanlarına taşınabildiğini ve bunun göz ardı edilmemesi gereken bir sorun olduğunu gösteriyor.

“Biz” ve “Onlar” Tuzağı

Bu konu, önceki yazımda (19 Temmuz 2026) ele aldığım insanlık anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. İnsan kendi grubuna yapılan haksızlığı kolay görür; asıl ahlaki sınav, kendi grubunun başkasına yaptığı haksızlığı da görebilmektir.

Ahlakın İzinde'de ortak bir ahlaki zemini dört temel ilke çevresinde toplamıştım: insan onuru, zarar vermeme, adalet/karşılıklılık ve doğruluk/emanet. Bu ilkelerin değeri, yalnız “bizimkilere” uygulandığında değil, karşı olduğumuz insanlara da uygulandığında ortaya çıkar.

Kutuplaşma ise bizi tam tersine iter.

Aynı davranışı bizim tarafımızdan biri yaptığında mazur görür, karşı taraf yaptığında ahlaksızlık saymaya başlarız. Kendi grubumuzun sert sözü “haklı öfke”, karşı grubunki “nefret”; kendi tarafımızın yanlışı “istisna”, diğer tarafınki “karakter” olarak görülür.

Böylece ahlaki ölçümüz davranıştan kimliğe kayar.

O noktada artık şu soruyu sormamız gerekir: Gerçekten bir ilkeyi mi savunuyoruz, yoksa yalnızca kendi grubumuzu mu?

Ahlakın İzinde'de ortak bir ilkeyi sınamak için önerdiğim iki soru burada özellikle işe yarıyor: “Herkes için geçerli olsa tutarlı olur mu?” ve “Bana yapılsa adil bulur muydum?”

Bir üçüncüsünü de ekleyebiliriz:

Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı yine savunur muydum?

Kutuplaşmayı Politika mı Üretiyor?

Kutuplaşmayı yalnız yurttaşların kişisel kusuru gibi görmek de eksik olur. Politik önderlerin, partilerin, medyanın, kurumların ve bilgi ortamının kullandığı dil insanların birbirlerini algılama biçimini etkileyebilir.

Ancak burada tarafsız ve dikkatli olmak gerekir. Her sert politik tartışma kutuplaştırıcı değildir; her politikacı da aynı biçimde davranmaz. Demokratik politika zaten rekabet içerir. Sorun rekabetin, rakibin meşru varlığını reddeden veya bütün bir seçmen grubunu ahlaken aşağılayan dile dönüşmesidir.

Araştırmalar politik önderlerden gelen mesajların yurttaşların karşı partiye yönelik duygularını etkileyebildiğini gösteriyor. Yakın tarihli deneysel bir çalışmada politikacıların rakipleri hakkında saygılı ve olumlu ifadeler kullanmasının yurttaşların karşı parti mensuplarına yönelik olumsuz duygularını ve sosyal mesafesini azaltabildiği bulundu.

Bu bulgu önemli bir şeyi gösteriyor: Politik dil yalnızca kutuplaştırıcı değil, yatıştırıcı da olabilir.

Yöneticilerin ve muhalefetin birbirini eleştirmesi demokrasinin doğası gereğidir. Fakat eleştirinin hedefi insanları toplumun dışına itmek değil, politikaları değiştirmek olmalıdır.

Muhalefet dili ile düşman dili arasındaki sınır burada başlar.

Sosyal Medya Bizi Kutuplaştırıyor mu?

Bu konuda da kolay bir açıklamadan kaçınmak gerekir.

Sosyal medya, insanların zaten benimsedikleri görüşleri destekleyen içeriklere daha sık maruz kalmasını kolaylaştırabilir. Benzer görüşlü insanlardan oluşan ağlar, yankı odaları ve etkileşim odaklı algoritmalar politik ayrışmayı güçlendirebilir. Ahlakın İzinde'de de dijital dünyada karşı tarafın giderek “öfkeli bir karikatüre” dönüşmesinin ortak dil kurmayı zorlaştırdığına dikkat çekmiştim.

Ama “Algoritmalar kutuplaşmayı yarattı” demek bilimsel bulguların söylediğinden daha ileri gitmek olur.

2020 ABD seçimleri çevresinde Facebook ve Instagram üzerinde yapılan büyük ölçekli deneyler, algoritmaların kullanıcıları benzer politik içeriklere daha fazla maruz bıraktığını gösterdi; ancak insanların benzer görüşlü kaynaklara maruziyetini azaltmak, kısa dönemde politik kutuplaşmayı da otomatik olarak azaltmadı.

Demek ki sosyal medya tek neden değil. İnsanların kendi tercihleri, politik kimlikleri, önder mesajları, medya alışkanlıkları, arkadaş çevreleri ve kurumlar birbirini besleyen daha karmaşık bir sistem oluşturuyor.

Sorun yalnız algoritmanın bize ne gösterdiği değil; bizim neyi görmek istediğimizdir.

Tarih Bize Ne Öğretebilir?

İlk yazımda Weimar Almanyası ve Balkanlar örneği vardı. Bu tür tarihsel benzetmeler çarpıcıdır; fakat dikkatli kullanılmalıdır. Toplumsal çatışmalar hiçbir zaman yalnız kutuplaşma nedeniyle ortaya çıkmaz. Ekonomik krizler, devlet kurumlarının zayıflaması, milliyetçilik, savaşlar, dış müdahaleler, politik şiddet ve tarihsel koşullar birlikte etkili olur.

Dolayısıyla “kutuplaşma mutlaka çatışmaya götürür” demek doğru değildir.

Ama tarih daha sınırlı ve önemli bir uyarı sunar: Bir toplumda karşıt gruplar birbirlerini artık meşru rakipler olarak değil, ortadan kaldırılması gereken tehditler olarak görmeye başladığında; ortak kurumlara güven azaldığında ve politik başarı, kuralları korumaktan daha önemli hale geldiğinde demokratik uzlaşmanın alanı daralabilir.

Karşılaştırmalı çalışmalar yüksek duygusal kutuplaşmanın düşük sosyal ve kurumsal güven, demokratik normların aşınması ve rakibin hakkını sınırlamaya daha fazla açıklıkla ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte araştırmacılar nedensel ilişkinin her boyutunun henüz kesinleşmediğini ve kutuplaşmanın kimi durumlarda politik katılımı artırmak gibi farklı sonuçları da olabileceğini özellikle belirtiyorlar.

Bu nedenle mesele “hiç kutuplaşmayalım” değildir. Mesele, politik rekabeti yıkıcı kutuplaşmaya dönüştürmemektir.

Kutuplaşmanın Sessiz Bedeli: Güven

Bir toplumun işleyebilmesi için herkesin birbirini sevmesi gerekmez. Ama insanların bazı temel şeylere güvenebilmesi gerekir: Kuralların herkese uygulanacağına, sözleşmelerin geçerli olacağına, mahkemenin kimliğe göre karar vermeyeceğine, kamu kurumlarının yalnız belirli bir grubun malı olmadığına ve kendisine benzemeyen yurttaşın da temel haklarının olduğuna.

Güven azaldığında her ilişki daha pahalı hale gelir.

İnsan sözlü anlaşmaya güvenmez, daha fazla güvence ister. Kurumun tarafsızlığına inanmaz, “tanıdık” arar. Liyakatten kuşku duyarsa sisteme yatırım yapmak yerine

kendi çevresini korumaya yönelir. Politik rakibinin iktidara gelmesini normal bir demokratik değişim değil, varoluşsal bir tehdit olarak görür.

Bu nedenle kutuplaşmanın en ağır bedellerinden biri görünmezdir: Ortak güven sermayesinin tüketilmesi.

Politik güven üzerine yapılan araştırmalar, kutuplaşma, kurumların işleyişi, politik süreçlerin adilliği ve medya ortamının yurttaşların devlete duyduğu güvenle karmaşık biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor. Türkiye üzerine yapılan ulusal araştırmalarda da politik kutuplaşma ile seçimlerin dürüstlüğüne ilişkin olumsuz algıların demokrasi memnuniyetindeki düşüşle bağlantılı olduğu bulunmuştur.

Peki Ne Yapabiliriz?

“Birbirimizi sevelim” demek kolaydır ama yeterli değildir. Kutuplaşma yalnızca iyi niyet eksikliği olmadığı için çözümü de yalnız iyi niyet olamaz.

Ahlakın İzinde'de savunduğum gibi değerleri yaşama geçirmek için İlke → Ölçüt → Politika → Kurum → Kültür zincirini tamamlamak gerekir. Ortak yaşam için de aynı yaklaşımı kullanabiliriz.

İlkemiz, herkesin insan onuruna ve eşit yurttaşlık hakkının olmasıdır. Ölçütümüz, insanların karşı görüştekilerin temel haklarını gerçekten savunup savunmadığıdır. Politikamız, ayrımcılığı azaltan, şeffaflığı artıran ve farklı grupların birbirleriyle güvenli biçimde temas edebilmesini sağlayan düzenlemelerdir. Kurumlarımızın görevi kuralları kimliğe göre değiştirmemektir. Kültür ise farklı görüşü bir tehdit değil, ortak yaşamın olağan bir parçası olarak görmeye başladığımız noktada oluşur.

Kitapta bunu “İnce ilkeleri ortaklaştır, kalın uygulamaların çoğulluğunu tanı” biçiminde ifade etmiştim.

Bana göre kutuplaşmadan çıkışın özü de burada yatıyor.

Herkes aynı dini benimsemeyecek. Aynı partiye oy vermeyecek. Aynı tarih yorumuna, yaşam biçimine veya ekonomik görüşte olmayacak. Zaten demokratik bir toplumdan beklenen de bu değildir.

Ortaklaşmamız gereken şey sonuçlar değil, oyunun temel kurallarıdır.

Karşımızdaki insanın onuruna saygı göstermek; şiddeti reddetmek; temel hakları yalnız kendi grubumuz için değil herkes için savunmak; kuralların herkese aynı uygulanmasını istemek; yanlış bilgiyi kendi tarafımızdan geldiğinde de sorgulamak; seçim kaybetmenin düşman tarafından işgal edilmek anlamına gelmediğini kabul etmek; eleştiri ile hakareti, rakip ile düşmanı ayırmak.

Bu ilkeler üzerinde buluşamadığımız sürece teknik çözümler fazla ilerleyemez.

Eğitim, Medya ve Politikanın Sorumluluğu

Eğitimin burada önemli bir rolü vardır. Ancak öğrencilere yalnız “hoşgörülü olun” demek yeterli değildir. Kanıtı değerlendirmek, kendi görüşüne karşı kanıtı

dinleyebilmek, bir iddiayı sahibinden bağımsız değerlendirmek, karşı görüşü çarpıtmadan aktarabilmek ve demokratik kuralların neden değerli olduğunu anlamak gerekir.

Yakın tarihli 33 ülkede 41 binden fazla kişiyle yapılan deneysel bir çalışma, demokrasi ve demokratik kurumlar konusunda yurttaşlık eğitimi mesajlarının, güçlü parti bağlılığının antidemokratik politik tercihlere dönüşmesini belirli ölçüde azaltabildiğini gösterdi. Ancak eğitim alanındaki tüm çalışmalar aynı derecede olumlu sonuç vermiyor; bazı sınıf içi tartışma modellerinde etkiler sınırlı bulunmuştur. Bu da eğitimin içeriği ve uygulama biçiminin önemli olduğunu gösteriyor.

Medyanın sorumluluğu da yalnız “iki tarafa eşit süre vermek” değildir. Yanlış ile doğruyu eşitlemeden, ama görüş ayrılığını da düşmanlık gösterisine dönüştürmeden tartışma alanları oluşturmak gerekir.

Politikacıların sorumluluğu ise daha da büyüktür. Çünkü sözlerinin yalnız rakiplerine değil, milyonlarca insana yöneldiğini unutmamaları gerekir. Rakibini ağır biçimde eleştirebilir; ama onun seçmenlerini insanlık veya yurttaşlık bakımından aşağılayamaz.

Bu yalnız nezaket meselesi değildir. Demokratik düzenin diliyle ilgilidir.

Ortak Payda Ne Olabilir?

Bütün farklılıklarımız arasında tek bir dünya görüşünde birleşmek mümkün değildir; gerekli de değildir.

Ama daha ince bir ortak zemin mümkündür.

Ahlakın İzinde'de bunu dört kavramda aramıştım:

İnsan onuru. Zarar vermeme. Adalet ve karşılıklılık. Doğruluk ve emanet.

Bunlara demokratik yaşam açısından hukuk önünde eşitlik, düşünce özgürlüğü, barışçı iktidar değişimi, hesap verebilirlik ve karşı görüşün meşru varlığını tanımayı ekleyebiliriz.

Bütün sorunlarda aynı sonuca ulaşmak zorunda değiliz. Önemli olan tartışmanın hangi sınırlar içinde yapılacağı konusunda ortaklaşabilmektir.

Birbirimizin aynı olmasını değil, birbirimizin var olma hakkını kabul etmek zorundayız.

Sonuç: Aynılaşmak Değil, Birlikte Yaşamak

Kutuplaşmanın karşıtı tek seslilik değildir. Herkesin aynı düşündüğü toplum güçlü toplum değildir; çoğu zaman yalnızca farklı düşüncelerin görünmez olduğu toplumdur.

Güçlü toplum, derin görüş ayrılıklarına karşın ortak kurumlarını koruyabilen, hukukunu kimliğe göre değiştirmeyen, politik rakibini düşmana dönüştürmeyen ve tartışmanın sonunda aynı masaya yeniden oturabilen toplumdur.

Bu nedenle benim kaygım insanların farklı partilere oy vermesi, farklı dinlere inanması, farklı tarih anlayışlarına veya yaşam biçimlerinde olması değildir. Bunlar çoğulcu toplumun doğal parçalarıdır.

Kaygı verici olan, birbirimizin yüzünde yurttaş değil düşman görmeye başlamaktır.

Çünkü o noktadan sonra kaybettiğimiz yalnızca karşılıklı sevgi değildir. Güveni, ortak kurumları, sorun çözme kapasitesini ve çocuklarımızın birlikte yaşayacağı geleceği de tüketmeye başlarız.

Kutuplaşmayı azaltmak, yanlışları görmezden gelmek değildir. Adaletsizlik karşısında susmak hiç değildir. Tam tersine, haklı olduğumuza ne kadar inanırsak inanalım, karşımızdakinin de insan onuruna ve temel haklarının olduğunu unutmamaktır.

Farklılıklarımızı ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Onlarla yaşamayı öğrenmek zorundayız.

Bu bir yazgı değildir. Kurduğumuz dilin, kurumların ve kültürün sonucudur; dolayısıyla değiştirilmesi de mümkündür.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Birbirimizi yenmek için mi politika yapacağız, yoksa birbirimizi yenmeden de aynı ülkede yaşayabileceğimiz bir düzen kurabilecek miyiz?

Seçilmiş Kaynakça

Karadağ, O. (2025). Dinin Evrimi: İnsanlık Tarihinde İnancın Biyolojik ve Kültürel Yolculuğu. Doğu Kitabevi.

Karadağ, O. (2026). Ahlakın İzinde: Kökenlerden Geleceğe Çok Boyutlu Bir Yolculuk. Doğru Kitabevi. Eserde farklı inanç ve dünya görüşlerinin birlikte yaşaması için kamusal gerekçe, ortak ahlaki çekirdek ve “ince ilkeler–kalın uygulamalar” ayrımı ele alınmaktadır.

Iyengar, S., Lelkes, Y., Levendusky, M., Malhotra, N. & Westwood, S. J. (2019). “The Origins and Consequences of Affective Polarization in the United States.” Annual Review of Political Science, 22, 129–146. Duygusal kutuplaşmanın politik görüş ayrılığından farklı olarak karşı parti mensuplarına yönelik güvensizlik ve hoşnutsuzluk biçiminde ortaya çıkışını ele almaktadır. Annual Reviews

Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. (2025). “Othering in Politics: How Affective Polarization Undermines Democratic Philia?” Türkiye'de 4.006 katılımcının verileri üzerinden sosyal mesafe, kalıp yargılar ve politik hoşgörüsüzlüğü incelemektedir. openaccess.bilgi.edu.tr

Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. Türkiye'de Kutuplaşmanın Boyutları. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi. 2017 ve 2020 araştırmaları Türkiye'deki politik gruplar arasında sosyal mesafe, ahlaki üstünlük algısı ve politik hoşgörüsüzlüğü incelemiştir. goc.bilgi.edu.tr

Gray, K. ve diğerleri (2022). “Interventions to Reduce Partisan Animosity.” Human Behaviour, 6, 1194–1205. Yanlış algıları düzeltme, ortaklıkları vurgulama, olumlu temas ve kurumsal değişiklikler gibi kutuplaşmayı azaltma girişimlerini değerlendirmektedir.

Nyhan, B. ve diğerleri ile bağlantılı 2023 Facebook–Instagram Election Study çalışmaları. Sosyal medya akışlarının politik içerik maruziyetini etkilediğini, ancak benzer görüşlü içeriklerin azaltılmasının kısa dönemde kutuplaşmayı kendiliğinden azaltmadığını göstermektedir.

İbn Haldun. Mukaddime. Asabiyet, toplumsal dayanışma ve politik güç ilişkisini açıklamak için kullanılan temel kavramlardan biridir. Modern sosyal bilim literatüründe de toplumsal bütünleşme tartışmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Cambridge