19 Mart 2026 Perşembe

Kenti Değiştirmek Kiminle Başlar?

 Kenti Değiştirmek Kiminle Başlar?

Sabahın ilk ışıkları odama süzülürken saat henüz 07:30. Kapıyı usulca çekip çıkıyorum; kilidin yuvasına otururken çıkardığı tok ses, geceden kalan sessizliği bölmüyor, sanki tamamlıyor. Merdiven ışığının sarı aydınlığında, ayak seslerim yankılanmasın diye parmak uçlarımda yürüyorum.

İnsan, günün ilk adımlarını nasıl atarsa, sanki bütün gün de öyle akacakmış gibi gelir bana. Gürültüyle başlayan bir günün dingin bitmesi zordur; tersi de öyle.

Asansörün önünde, kapı kapanacakken bir el araya giriyor. Genç bir adam, sanki acelem varmış gibi kapıyı tutuyor. Göz göze gelince yüzünde, gözlerine dek uzanan içten bir gülümseme beliriyor.

“Günaydın efendim,” diyor.

Bu iki söz, sabahın ayazını kıran bir sıcaklık gibi içime doluyor. Bir an duraksıyorum. Çünkü incelik, artık alıştığımız bir şey değil; karşılaşınca şaşırıyoruz. Oysa insanı insan yapan, belki de tam olarak bu küçük inceliklerdir. Büyük sözler değil, gündelik davranışların toplamı.

Sokağa adım attığımda kent, ütülenmiş bir gömlek gibi duru. Kaldırımlar tertemiz; sanki gece yağan yağmur yalnız tozu değil, hoyratlığı da alıp götürmüş. Gelişigüzel bırakılmış, yolu kapatan tek bir araç yok.

Düşünüyorum: Düzen dediğimiz şey, yukarıdan dayatılan bir kural mı, yoksa aşağıdan, tek tek insanların davranışlarından doğan bir sonuç mu?

Biraz ileride genç bir kadın, köpeğiyle yürüyor. Hayvan işini bitirince kadın, hiç oyalanmadan poşetini çıkarıp temizliyor. Bunu kimse görsün diye değil, doğru olduğu için yapıyor.

İşte tam burada, görünmeyen bir çizgi beliriyor: Kural ile ahlak arasındaki çizgi. Biri dışarıdan zorlar, diğeri içeriden doğar. Kentleri asıl ayakta tutan hangisidir?

Marmaray istasyonuna giden yol kalabalık ama bu bir yığılma değil, bir uyum. İnsanlar hızlı ama ölçülü yürüyor. Kimse kimsenin önünü kesmiyor. Turnikelerin önünde kendiliğinden oluşan sıra… Ne itiş var ne yüksek ses.

Toplum dediğimiz şey, belki de tam olarak budur: Kimsenin kimseyi tanımadığı halde, birbirine saygı gösterdiği o görünmez sözleşme.

Saat tam 07:45. Tren, perona bir fısıltı gibi yanaşıyor.

Girdiğim vagonun içi bir okuma salonu gibi. Boş bir yer bulup, oturuyorum. Karşımdaki iki kişi konuşuyor ama sesleri taşmıyor; yalnız dudakları kımıldıyor. Gençlerin elinde telefon değil, kitap var. Sayfaların çevrilişinden çıkan ince ses, tek ezgi.

Bilginin gürültüyle değil, sessizlikle büyüdüğü aklıma geliyor.

Bir sonraki durakta içeri gebe bir kadın giriyor. Yanımdaki genç, başını kaldırdığı anda hemen ayağa kalkıyor. Gösterişsiz bir davranışla yerini veriyor. Kadın teşekkür ederken genç başıyla selam verip yeniden kitabına dönüyor.

İyilik, gösterildiğinde değil, fark edilmediğinde değer kazanır belki de. Görünür olmak için yapılan her şey, özünden biraz eksilir.

İstasyondan çıkıp vapur iskelesinin karşısındaki çay evine yöneliyorum. Uzun süredir görüşemediğim arkadaşımla buluşuyoruz. Deniz kokusu, taze çay kokusuna karışıyor. Konuşmamız derinleşiyor; sözlerimiz birbirini kesmiyor, tamamlıyor.

İyi bir sohbet de bir tür düzendir aslında. Sözün sırasını bilmek, dinlemeyi bilmek… Bunlar da birer incelik.

Sahildeki parkta yürürken bir bankta oturan gençlere gözüm ilişiyor. Çekirdek yiyorlar ama kabuklar yerde değil, ellerindeki poşette. İçlerinden biri poşetin ağzını bağlayıp çöp kutusuna götürüyor.

Küçük davranışlar… Ama bir kentin ruhu, tam da bu küçük davranışların toplamından oluşmaz mı?

O an içimde bir söz yankılanıyor:

“Demek ki mümkün…”

Tam bu düşünceye dalmışken ince, keskin bir ses yükseliyor.

Saatin alarmı.

Gözlerimi açıyorum. Saat 06:30. Az önce içinde yaşadığım dünya dağılıp gidiyor. O düzen, o saygı, o sessiz uzlaşma… Hepsi bir düşmüş.

Ama belki de düşler, olmayanı değil, eksik olanı gösterir.

Odanın içine dolan sabah gürültüsü, dışarıdan gelen korna sesleriyle ağırlaşıyor. Az önceki sessizlikle karşılaştırınca, gerçeklik daha sert çarpıyor yüzüme.

Yine de içimde bir şey sönmüyor. Bu bir eksiklik değil; bir olasılık.

Yataktan kalkarken kendi kendime mırıldanıyorum:

“Güzel… Kahvaltımı yapıp 07:45 trenine yetişebilirim.”

Ve ilk kez şu düşünce beliriyor zihnimde:

Belki de bir kenti değiştirmek, onu yönetenlerle değil, o kentte sabah evinden çıkan ilk insanla başlar.

16 Mart 2026 Pazartesi

Ölünün Ardından Konuşulur mu?

 Ölünün Ardından Konuşulur mu?

Bizim toplumumuzda sıkça söylenen bir söz vardır: “Ölünün ardından konuşulmaz.” Bu tutum, öncelikle yaşamını yitiren kişiye duyulan saygının bir yansımasıdır. İnsanlar, yitirdikleri birinin ardından olumsuz sözlerden kaçınarak hem ona hem de yakınlarına karşı toplumsal bir duygudaşlık (empati) gösterirler. Cenaze törenleri ve yas süreci, duygusal bir duyarlılık dönemidir ve saygı birikimimizin önemli bir parçasıdır. Geleneklerimizdeki "Nasıl bilirdiniz?" sorusuna verilen "İyi bilirdik" yanıtı da aslında kişinin eksiksiz olduğu anlamına gelmez; bu, geride kalanların kırgınlıkları toprağa gömme ve bir tür toplumsal helalleşme sözleşmesidir.

Ancak bu saygı kuralı, ölen kişi üzerine hiç konuşulmaması, onun eylemlerinin yok sayılması gerektiği anlamına gelmemelidir. Özellikle acının sıcaklığı dindiğinde ve aradan belirli bir süre geçtiğinde, duygusallığın yerini nesnel değerlendirmeler almalıdır. Kendi halinde yaşamış sıradan bir bireyin ardından olumsuz konuşmak yersiz bir söylenti sayılabilirken; kararlarıyla geniş yığınları etkilemiş yöneticilerin, önderlerin veya tanınmış kimselerin ardından konuşmak, onları eleştirmek bir toplum görev ve haktır. Onların geçmişte bıraktığı izleri tartışmamak, toplumsal belleği karartmak demektir.

Bir insan, yaşamı boyunca yaptığı eylemler, işlediği yanlışlar ve bıraktığı yapıtlarla (eserlerle) değerlendirilir. Ölen kişi bir kitap, bir sanat yapıtı veya kalıcı bir miras bırakmışsa, bunlar geleceğe uzanan bir iletişim bağıdır. Ne var ki, artık bu iletişim yalnızca bırakılan yapıtlarla sınırlıdır ve kişinin kendini düzeltme ya da değiştirme olanağı yoktur. Eleştiriler de bugünün değerleri ve kavramları ışığında yapılır. Geçmişin yanlışları dürüstçe masaya yatırılmadan, geleceğin doğruları sağlıklı biçimde kurulamaz; bu yüzden geçmişi irdelemek aynı zamanda eğitici bir yol göstericidir.

Sonuç olarak, yas sürecinde “ölünün ardından konuşmamak” saygıyı ve duygudaşlığı dile getirirken; zaman geçtikten sonra kişinin tüm yaşamı, eylemleri ve topluma bıraktığı yapıtları üzerine nesnel biçimde düşünmek ve tartışmak, bizler için hem geçmişe hem de geleceğe dönük kültürel bir sorumluluktur.

Osman Karadağ

17 Mart 2026