29 Haziran 2020 Pazartesi

İLKÇAĞ BATI ANADOLU TARİHÇİLİĞİ VE KARYANDALI AMİRAL SKYLAKS


İlkçağ Batı Anadolu Tarİhçİlİğİ ve Karyandalı Amİral Skylaks
NOT: Bu çalışma, 18 Nisan 2019'da bir STK (Bodrum)'da sunulmuştur
Osman KARADAĞ

İlkçağ Batı Anadolu Tarİhçİlİğİ
Bugün sizlere kültürel içerikli bir sunum yapacağım. Konu, İlkçağ Batı Anadolu Tarihçiliği ve Karyandalı Amiral Skylaks.
Başta yakın yöremiz olmak üzere Batı Anadolu insanları geçmişte çok verimli çalışmalar yapmışlar. Eski Yunan bilimi, felsefesi bu topraklarda doğduğu gibi eski Yunan tarihçiliği de bu topraklarda doğmuştur. Dilerim, o güzel insanların anısını, onların yaşadığı bu coğrafyayı paylaşan biz ardılları gereği gibi yaşatabiliriz.
Tarih deyince uzak geçmişteki hemşehrimiz, tarihin babası Herodotos’u anlatmayacağım. Ben onun öncelleri ve ardılları olan yöremiz tarihçileri ile iki özel insandan, biri Bodrumlu Phanes, diğeri Karyandalı Skylaks’tan söz edeceğim.
Önce tarihçiler
Herodotos’tan önceki tarihçilere logograghoslar deniyordu. Bunlar genellikle bulundukları kentin soylularının soyağaçlarını, yöresel söylenceleri, biraz da abartarak düz yazı ile yazıyorlardı. İçlerinden bir bölümü de gezdikleri yerler üzerine yazıyorlardı. Onlardan öncekiler yazılarını destan ya da epik şiir tarzında yazıyorlardı. Bu sonuncuların en bilinen örneği yine yöremiz insanlarından biri olan iki büyük (İlyada, Odessey) destanı ile Homeros idi.
Halikarnassoslu Dionysios, Thukydides Üzerine (Peri Thukydidou) adlı yapıtında tarih yazımının öncüleri olarak tanımladığı ilkçağ yazarları (logograghoslar) hakkında şunları söyler (Peri Thukydidou, 5):
Öncüllerinden çok daha üstün olan, eserinin planı baştan sona kolay anlaşılabilen Thukydides’i anlatmaya başlamadan önce, ondan önce doğmuş ve çağdaşı olan yazarlar hakkında birkaç şey söylemek isterim. Değişik yerlerden gelen ve sayıları bir hayli kabarık olan eski yazarlar vardır. Bunların arasında Peloponnesos savasından önce yaşayanlar şunlardır: …, Miletoslu Hekataios, Lampsakoslu Kharon, ... Peloponnesos Savaşından çok kısa bir süre önce doğmuş ve Thukydides’in yaşadığı zamana kadar yaşayanlar arasında Lesboslu Hellanikos, … Lydialı Ksanthos ve daha birçokları vardır. ...
İlkçağ tarihyazımı, MÖ 6. yüzyılda düzyazının ortaya çıkışı, söylencelere eleştirel yaklaşımın başlaması ve toplumsal kökenler ile yerleşmiş geleneklere duyulan ilginin artmasıyla oluşan koşullarda başlar. Çeşitli nedenlerle yolculuklara çıkanlar ya da yeni yurt arayışı içinde olanlar, gittikleri uzak ülkelerin tarihi, burada yaşayan kavimlerin etnolojisi, coğrafyası gibi konularda topladıkları bilgileri ve edindikleri izlenimleri kamuya açık alanlarda kendi yurttaşlarına aktarıyorlardı. Bunlar için tarih yazımı başlangıçta, yabancı ülke ve kavimler ile ilgili bu bilgilerin kaydedilmesinden başka bir şey değildi. Bu kişilere logographos ve onların yaptıkları bilgilendirme konuşmalarına da logos denirdi. Çoğu Batı Anadolulu olan Miletli Hekataios, Lydialı Ksanthos, Lesboslu Hellanikos, Karyandalı Skylaks, Lampsakoslu Kharon ve Miletli Dionysios gibi yazarlar yerel tarihler yazmışlardı.

Harita 1: Batı Anadolu’daki Bazı Antik Kentler

Şekil 1: Batı Anadolu Tarihçileri Zamandizini
Herodotos’un öncelleri (2)[1]
Miletli Kadmos (Cadmus of Miletus)
Bazı yetkelere göre en eski logographi Miletli Kadmos yaklaşık MÖ 550’lerde yaşadığı ileri sürülürken bazıları da onu mitik bir kişi olarak görür. Tarihçi Suda’nın aynı adla üç kişiden söz etmesi yüzünden böyle bir karışıklık olur. Bunlardan ilk alfabeyi icat eden, ikincisi ozan, üçüncüsü de Attikalı tarihçidir. Halicarnassuslu Dionysios, Kadmus’a mal edilen çalışmanın sahte olduğunu söyler.
Miletoslu Hekataios (Hecataeus of Miletus)
Hekataios, büyük ailelerin geçmişlerini söylencelere dayandırarak anlattığı ve günümüze yalnızca 35 fragmanı kalan Soyağaçları (Genealogia) yazmıştır. Onun, çeşitli ülkelerin betimlemeleri ve doğu tarihi ile ilgili bilgileri içeren Yeryüzünün Tasviri (Periegesis) adını taşıyan eseri günümüze ulaşmamıştır. Hekataios, geniş bilgisi ve uyanık eleştirelliğiyle dönemin dünya haritasını tamamlayıp düzeltmiştir.
İyonyalı tarihçi, halkbilimci ve coğrafyacı Miletoslu Hekataios’un yaşamı hakkındaki en önemli bilgiler Herodotos ile Suidas’tan gelmektedir. Adları geçen bu iki yazarın Hekataios hakkında anlattıkları örtüşür. Herodotos’un ifadelerinden (V. 36, 124-126), Hekataios’un Periegesis adlı eserini MÖ 510 - 500 yılları arasında yazmış olduğu anlaşılır.
MS 3. yüzyılda yaşamış coğrafyacı Agathemeros Hekataios’u (çok gezen adam) olarak tanımlar ve şöyle der (Agathemeros Geographus I.1; Hekataios, FGrH T 12,a):
Bir levha üzerine dünya haritasını çizmeye cesaret eden ilk kişi Miletoslu Anaksimandros’tur. Ondan sonra çok gezen adam Miletoslu Hekataios büyük bir hayranlık uyandıracak ayrıntılara girmiştir.
Diodoros, İyonyalılara neden dürüst davranmadığını sormak amacıyla temsilci olarak Hekataios’un Pers satrabı Artaphernes’e gönderildiğini anlatır. Satrap, İyonyalıların yenilgiye uğramalarından dolayı çektikleri acılarla kendilerine kin duyacak olmalarından korktuğunu söyleyince Hekataios şöyle cevap verir (Diodoros Sicilus X.25.4; Hekataios, FGrH T 7):
Madem öyle kötü muameleye maruz kalmak güvensizlik yaratıyor, iyi muamele görmek de aynı şekilde güven yaratır, sizden iyi muamele görmek de kentlerimizin Perslere karsı daha anlayışlı olmasına sebep olacaktır.
Bu anekdot Herodotos’ta yer almaz.
Herodotos Perslere karşı girişilen İyonya Ayaklanması planlarının mimarı Miletos tiranı Aristagoras ile içinde bulunulan koşullar nedeniyle ayaklanmanın sonuç vermeyeceğini düşünen Hekataios hakkında şöyle yazar (V. 36):
herkes ayaklanmadan yana çıktı; başta, evet, tarih yazarı Hekataios karşı çıkmış, Pers kralına savaşa atılmayı uygun bulmamış, Dareios'a bağlı olan ulusları tek tek saymış, gücünü anlatmaya çalışmıştı. Ama kimsenin kulak asmadığını görünce denizlerde üstünlüğü sağlamak gerektiğini ileri sürmüş, bunun için de Lydialı Kroisos'un Brankhosoğulları tapınağına sunmuş olduğu hazineyi almak gerektiğini, başka çare göremediğini söylemişti. -Zira Miletos'un gelir kaynaklarının ne kadar zayıf olduğunu biliyordu.- Bu hazine sayesinde deniz üstünlüğünün sağlanacağına güveniyordu. Ayrıca bu parayı kendileri almakla, düşmanın eline geçmesini de önlemiş olacaklardı. …
Herodotos’un buradaki ifadelerinden Hekataios’un 500 yılında yaşamaya devam ettiğini ve Miletos kentinin toplantıda sözü geçecek kadar önemli birkaç etkili kişisinden biri olduğu anlaşılır. Ayaklanmanın kaçınılmaz bir biçimde başarısız oluşundan beş yıl sonra, Aristogoras isyanın destekleyicilerine başka bir konuşma yaptığı yine Herodotos tarafından söyle aktarılır (V. 124-126):
… Hekataios, ne biri, ne öteki, dedi: Eğer Miletos’tan çıkmak zorunda kalırlarsa, Leros’a çekilmeli, bir kale kurup kendilerini unutturmalıydılar; aradan bir süre geçer, sonra gene Miletos’a dönerlerdi. Hekataios’un önerisi buydu. …
Böylece bir kez daha Hekataios sözünü dinletmiş, alınacak kararlarda etkili olmuştu. Burada Aristagoras’ın ona danışmak zorunda olması onun eski bir İyonya ailesinin üyesi olmasıyla açıklanır.
1. yüzyılda yaşamış coğrafyacı Strabon (VII. 3.6; VIII.3.9); “ilkçağ tarihçilerinin anlattığı çok şey gerçek değildir, bunlar yazılarında sıklıkla mitos anlatma hatasına düşerler” demekle hem tarih hem de coğrafya eserlerinin bilimsel olmayan özelliklerini ima eder.
Özellikle coğrafya araştırmalarında bir öncü olan Hekataios, o çağda bilinen dünyanın haritasını çizen Miletoslu Anaksimandros’un haritası üzerine ne kadar eklemeler yaptığına ilişkin yeterli kanıt yoktur.
Soyağaçları (Genealogia)
Hekataios’un dört kitaptan oluşan Soyağaçları adlı eserinde, araştırmacı Jacoby’nin yaptığı ayrıma göre, birinci kitap Deukalion ve Argonautlar, ikinci kitap Danaos Kızları, Herakles ve Heraklesogulları, üçüncü kitap Thebai efsaneleri ve dördüncü kitap da Truva efsanelerini içerir.
Amazonların yaşadığı ovanın tanımlamasında olduğu gibi, mitoloji içerikli eserin içinde coğrafya konusu bulunması dikkati çeker (FGrH F 7a):
Amazonların yaşadığı bölgede Themiskyra (Çarşamba Ovası) ovası vardır. Burası Thermodon (Terme Çayı) ırmağının uzağında, Khadisies üzerindedir.
Tarih yazımının öncülerinden biri olan Hekataios’un zamandizin tablosunu yeniden yapılandıracak olan kişi, tarih yazımının Batı Anadolulu öncülerinden bir diğeri olan Lesboslu Hellanikos’tur.
Yeryüzünün Tasviri (Periegesis)
Hekataios’un ardılları üzerinde büyük etkisi olan düzyazı biçemini kullanan bir öncü olduğu kesindir. Örneğin yazınsal bir tür olarak kabul edilen Periegesis son derece yalın bir anlatıma sahiptir. Bir gemi yolculuğu boyunca yanlarından geçilen kentlerin ve halkların yanı sıra iç bölgelerin de anlatımından oluşan eser, günümüzdeki “gezi yazıları” türündedir. Tıpkı günümüz gezi yazarları gibi, Hekataios da özellikle gezilen yerlerin tarihleri, orada yaşayan halkların kimler olduğu, halkların yaşayışı, gelenek ve görenekleri, doğa güzellikleri, insanın doğaya eklediği güzellikler gibi ilginç şeyleri yazar.
Onun bu eserinin özgünlüğünü kanıtlayan en güzel belge Herodotos’un (özellikle IV. 86 ve IX. 18) yaptığı alıntılardır.
Hekataios tarihsel olayları zamandizinsel bir sıraya göre anlatma çabası ve hem meskun dünya hem de o dünyanın mitolojileri üzerine sistemli biçimde bilgi vermesi yönüyle doğrudan olmasa da ardılları için tarih, coğrafya ve etnografya alanlarında bir öncü olarak kabul edilir.
Helen merkezli görüş açısı dışına çıkmayı becermiş olan Hekataios Genealogies başlıklı yapıtından günümüze kadar gelebilen bölümlerinden ilkinde şöyle der (3, s.15-16):
Aşağıda yazılanları ben, Miletoslu Hekataios anlattım. Bana doğru gözükeni yazıyorum; çünkü benim fikrime göre Helenlerin kaynakları farklı farklı ve uydurmadır.
Onun ardılı Herodotos da araştırmasında izlediği kuralla ilgili olarak Ben buraya yalnızca çeşitli yerlerden dinlediklerimi aktarıyorum demekle öncelinden etkilenmiş gözükür.

Şekil 2: Hekataios (üstte) ve Herodot (altta) Dünya Haritası.
Lampsakoslu (Şimdiki Lapseki) Kharon
Plutarkhos’un, Kharon’un olasılıkla Persika (Pers Tarihi) adlı eserinden alıntıladığı (Themistocles 27,1) “… sürgündeki Themistokles, Kserkses’in ölümünden sonra oğlu Artakserkses’in sarayına sığınmıştır” yorumu, Kharon’un eserlerini yazma tarihini 464 yılından sonraki bir tarihe yerleştirir. Bir başka yapıtında da Kharon’un Herodotos’tan “daha yaşlı bir adam” olduğunu belirtir.
Kendine özgü biçimiyle Yunan ve Pers tarihi üzerine genel bir kitap yazmış olan Kharon, İlkçağ tarihyazımı üzerine derin etkiler bırakmış bir yazar değildir. Bununla birlikte verdiği eserlerle en azından yerel kronikler oluşturmada, evrensel olarak değerlendirilebilecek nitelikte ülke betimlemeleri ve halkbilim konularına büyük katkı sağlamıştır.
Lydialı Ksanthos (Xanthus the Lydian)
Dört kitaplık Lydiaka (Lydia Tarihi)'nın yazarı olan Ksanthos, Herodotos'un çağdaşıdır. Eseri de çağdaşı Herodotos'un eseriyle aynı kaderi paylaşmış ve İskenderiye dönemine kadar gerçek bir kopyasının gelip gelmediği bilinememiştir. Yazarın yaşamı ve eseri hakkında günümüze gelen bilgilerin en önemlileri Strabon, Halikarnassoslu Dionysios, Hellanikos, vb. eserlerinde yer alır.
Halikarnassoslu Dionysios, Romaike Arkhaiologia adlı büyük eserinde Ksanthos'a büyük değer verir ve onu yüceltir. Ksanthos'u "kendi ülkesinin tarihini hepsinden daha iyi biçimde yazmayı başarmış ve ilkçağ tarih bilimi alanında en güvenilir, benzeri az bulunur bir insan" olarak betimler (Romaike Arkhaiologia 1.28). Ksanthos'un eserinin olgunluğa erişmiş yapısını ve seçtiği konuların ne denli geniş olduğunu gösteren bu yorum, yazar hakkındaki en değerli kanıtlardan biridir.
Ksanthos'un çağdaşı ya da ardılı tarihçiler tarafından kullanılan Gyges öyküsü, Platon'da farklı bir yaklaşımla ele alınır ve filozofun devlet yöneticilerini değerlendirmesinde örnek öykü olarak sunulur. Gyges'in yüzüğü öyküsü şöyledir (Platon, Devlet 359d-f; 360b; 612b):
Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak, bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşa kalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip atın içine bakmış ve insan boyundan büyük bir ölü görmüş, ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururken farkına varmadan yüzüğün taşını ovucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.
Herodotos'un Lydia'yı anlattığı başka bölümlerde ise Ksanthos'tan ne kadar yararlandığı konuşunda kanıtlar daha zayıftır. Herodotos'un (IV. 45) ifadeleriyle Ksanthos'tan yararlanmış olduğu doğrulanır: "Asya adını, Manes'in oğlu Kotys'in oğlu olan Asias'tan aldıklarını öne sürer Lydialılar" der.
Ksanthos, Lydiaka adlı eseriyle öncülü Hekataios'un eserini hatırı sayılır bir biçimde geliştirmiştir. Ayrıca, Lydiaka Ksanthos'un ardılı olan Hellenikos'ta da karşımıza çıkan özelliklerin çoğunu içinde barındırmaktadır. Bu özellikler, efsane sahnelerini pekiştirmeye çalışma girişimi, kahramanlara eponymler uydurma, halk ve kavimlerin kökenini (bazen fantastik bir biçimde) açıklamaya çalışır.
Empodokles'in yaşamı konusunda da bir eser yazmış olan Ksanthos, günümüze kalan fragmanlarında Hellen kökenli olmayan öyküler ve halk masallarına yer veren bir ilkçağ tarihçisidir. Tarihçi, bunların yanı sıra fragmanlarında Herodotos tarzında kırsal bölgelerin geçirdikleri jeolojik değişimler konusunda da kurgular yapmıştır.
Lesboslu Hellanikos (Hellanicus of Lesbos, MÖ 490-405)
Hellanikos, mitleri tarihsel olaylar olarak anlatır. Çalışmalarından ikisi (Argos’taki Hera’nın Rahibeleri ile Atthis) kronoloji alanında öncü sayılır. Coğrafyacı Strabon ve Yahudi tarihçi Flavius Josephus onun tarihçi olarak bir değeri bulunmadığını ileri sürerler. Yapıtlarından biri (Phoronis)nin konusu ilkçağ İtalya tarihinde çok önemli bir yeri olan Pelasglar ile ilgilidir. Argoslular ve Pelasgların Helen kökenli olmadıklarını vurgular. Roman Antiquities adlı yapıtında tarihçi Halikarnassoslu Dionysios, Etrüsklerin kökenini tartışırken, Lydialı Ksanthos'tan Etrüskler Lydia'dan geldiler sözünü aktırır, sonraki anlatımlarında bu görüşün tersini ileri sürerek Lesboslu Hellanikos, ilk zamanlar Tyrrhenialılara Pelasglar denirdi ve bunlar İtalya'ya yerleştiklerinde şimdiki adlarını koruyorlardı der. Dionysios ve Herodot, Hellanikos’a dayanarak, Pelasgların bir zamanlar Tesalya’da yaşadıklarını ve sonra İtalya’ya göç ettiklerini söylerler.
Halikarnassoslu Dionysios, Roman Antiquities adlı eserinin birinci kitabında üç ayrı bölümde Hellanikos'un eserinden aktarım yapar. Etrüsklerin kökenini tartışan Dionysios, ilkin ilkçağ tarihi konuşunda üstüne bir ikinci kişinin daha olmadığını söylediği Lydialı Ksanthos'tan "Etrüskler Lydia'dan geldiler" (De Thukydides 6)cümlesini aktırır, sonraki ifadelerinde bu görüşün tersini ileri sürerek "Lesboslu Hellanikos, ilk zamanlar Tyrrhenialılara Pelasglar denirdi ve bunlar İtalya'ya yerleştiklerinde şimdiki adlarını koruyorlardı” der.
Araştırmacı J. Marincola’ya göre, Atthis (Atthides, Atikte Syngraphe) adlı yapıtta başlangıcından Truva Savaşlarına kadar ilk dönem Atina tarihine ilişkin öyküleri düzenleyiş yöntemi mitolojik anlatımlardır. Bu nedenle MÖ 7. ve 6. yüzyıllar Atina tarihini kusursuz bir biçimde yeniden yapılandırmak olanaksızdır. Onun aktardığı olayların tarihini doğrulamak için Atina’da korunmuş herhangi bir belge yoktur.
Herodotos’un ardılları
Knidoslu Ktesias (Ctesias of Cnidus, MÖ 5.yüzyıl), Karya bölgesinin, Pers İmparatorluğu’nun bir parçası olduğu dönemde hekim ve tarihçidir. Kendisi, kardeşi genç Kiros’a karşı MÖ 401 yılında yaptığı Cunaxa Savaşı sırasında Pers İmparatoru Artaxerxes II’nin özel doktorudur. Bu savaş, paralı Yunan askerlerinin de yer aldığı ve Onbinlerin Yürüyüşü olarak da bilinir. Savaş sonrasında Yunan askerleri ile yapılan müzakereye de atıldığı söylenir (3, s.236). Ktesias’ın ırmaklar üzerine ve Pers gelirleri üzerine çalışmaları olan Indika ile Persica denilen 23 kitaplık Suriye ve Pers tarihi çalışması vardır. Pers Kraliyet Arşivlerinde bulunan bu sonuncu Herodotos’unkinden farklıdır.
Kymeli Ephorus (MÖ 400 – 330), Historiai adlı 29 kitaplık evrensel bir tarih yazmıştır. Onun yolunu izleyen oğlu Demophilus buna, MÖ 356-340 yıllarını kapsayan 30. kitabı eklemiştir. Polybius’a göre o bir evrensel tarih yazan ilk tarihçidir. Bu kitaplardan tarihçi Diodorus Siculus’un yaptığı alıntılar Yunan tarihinin MÖ 480-340 yılları arasını kapsar. Coğrafyacı Strabo da çalışmasına ondan aktarmalar yapmıştır. Polybius, onun deniz savaşları bilgisini överken, Mantinea savaşındaki kara harekatının doğasını bilmezliğini eleştirir. Plutarch’a göre Makedonyalı İskender’in resmi tarihçi olarak seferine katılma önerisi reddetmiştir.
Kolophonlu Dinon (Deinon, 360 – 340), Ktesias’tan sonrasını kapsamak üzere Persica adlı bir Pers tarihi yazmıştır.
Kymeli Heracleides (Heraclides, MÖ 4. yüzyıl) Persica adlı Pers tarihi yazmıştır.
Cardialı Hieronymus ( 354 – 250), tarihçi ve Makedonyalı İskender’in çağdaşı bir generaldir. İskender’in ölümünden sonra o da hemşerisi Eumenes gibi aynı yazgıyı paylaşmış, Antigonus tarafından hapsedilmiştir. İskender’in ölümünden Pyrrhus (MÖ 323 – 272) savaşına kadarki tarihi yazmıştır.
Magnesialı Hegesias (MÖ 4.yüzyıl), Makedonyalı İskender’in yaşamını anlatan tarihçiler arasındadır. Strabo (xiv. 648) onun süslü Asyatik tarzın öncüsü bir tarihçi olarak sunar. Agatharchides, Halicarnassuslu Dionysius, Cicero onu küçümserken Varro onun çalışmalarını onaylar.
Knidoslu Agatharchides (Agatharchus, MÖ 2.yüzyıl, MÖ 145) coğrafyacı ve tarihçidir. Ptolemy VI’ün danışmanlığını yapmış. Coğrafya eseri beş kitaplık On the Erythraean Sea, (Kızıldeniz çevresindeki topraklar ve Horn of Africa-Somali yarımadası) tarih eseri olarak da iki büyük yapıtından biri on kitaplık Asya İşleri (Affairs in Asia), diğeri 49 kitaplık Avrupa İşleri (Affairs in Europe)
EphesusluMenander (Menander of Ephesus, MÖ 2.yüzyıl başları) onun Tyre üzerine yazdığı kayıp tarihindeki Yahudi kralları listesini tarihçi Flavus Josephus kullanmıştır.
Halikarnassoslu Dionysios (Dionysius of Halicarnassus, MÖ 60-7) (4)
Halikarnassoslu Dionysios'un kendi tarih eserinden öğrendiğimize göre kendisi Halikanassoslu idi. Çağdaşı Strabon, coğrafya eserinde Halikarnassos kentinin yetiştirdiği ünlü kişiler arasında onu da belirtir. Onun ve ailesinin Halikarnassos'taki siyasal ve sosyal konumlarına ilişkin bir bilgimiz yoktur.
Genç bir entelektüel olarak Roma iç savaşlarının bitiminin ardından Halikarnassos'u terk ederek Roma'ya yerleşmişti. Roma'ya yerleşmesi hakkında şöyle yazar (Rhomaike Arkhaiologia I7 ,2):
Augustus Caesar'ın iç savaşı bitirdiği Zamanda, 187. olympiad'ın (MÖ 30 sonları) ortasında, İtalya'ya vardım ve o zamandan günümüze kadar yirmi iki yıldır Roma’da yaşayarak Romalıların dilini öğrendim ve onların yazılarına aşina oldum'..
Dionysios'un Roma’ya göç etmesinin temelinde dönemin sosyo-politik gelişmeleri rol oynamıştır. MÖ 49 yılında Caesar ile Pompeius arasında başlayan iç savaş sonrasında Roma cumhuriyetinin son yılları birbiri ardına gelen iç savaşlar ile çalkalanıyordu. Belagat öğretmenliği yapmak üzere MÖ 29 yılına doğru Roma'ya giden Dionysios, kuruluşundan MÖ 264 yılında başlayan I. Kartaca Savaşı'na kadar Roma tarihini kapsayan 20 ciltlik en önemli eseri olan Romanın Eski Tarihi (Yun. Rhomaike Arkhaiologia; Lat. Antiquitates Romanae) yazdı.
Bu eserde Dionysios, Roma kurumları ile Yunan kurumlarını karşılaştırır. Roma yanlısı bir bakış açısıyla yazılmış olmakla birlikte, titiz bir araştırmanın ürünüdür. Tarih kuramlarının vakayiname üslubuna bir uyarlaması olan bu yapıt, tarihçi Livius'un yapıtıyla birlikte erken dönem Roma tarihine ışık tutan en değerli kaynaklar arasında sayılır.
Dionysios, eserinin giriş kısmında eseri yazma amacından söz ederken, amacının Romalıların kökenleri hakkında Yunanlıların sahip olduğu yanlış bilgileri düzeltmek olduğunu belirtir. Çünkü onun görüşüne göre Romalılar da köken olarak Yunan idi. Onun bu düşünceyi vurgulaması dönemin Sosyo-Politik havasında da uyuyordu. MÖ 1. yüzyılın sonlarında Augustus'un idaresi altındaki Roma, artık bilinen dünyanın tek egemeniydi ve Dionysios, dönemin Yunan dünyasına, diğer tüm uluslar gibi Roma'nın egemenliği altında olsalar da Yunanların yabancı bir topluluğun değil, kendi ırklarından bir topluluğun yönetiminde olduklarını belirtiyordu.
Tüm bunlara karşın onun tarih eseri modern araştırmacılar tarafından tarihsel ve eleştirel derinlikten uzak bulunur.
Kymeli Ephorus (Ephoros, MS 3. yüzyıl), önceki Ephorus’dan ayırt etmek için “Genç Ephorus” olarak anılır. Corinth üzerine 27 kitaptan oluşan Galienus tarihini yazmıştır.
Burada bir başka Bodrumlu olan Phanes’ten söz etmek yararlı olur.
Halikarnassoslu Phanes (Phanes of Halicarnassus), Mısır Fravunu Amasis II (MÖ 570–526)’ye danışmanlık yapmış, strateji ve taktik ustası olan bir paralı askerdir. Herodotos, Herodot Tarihi’nde, onun öyküsünü de anlatır. Hemşerisini kurnaz biri olarak niteler.
Babasının yayılma siyasetini izleyen Pers Kralı Kambys II, Mısır’ı ele geçirmek için bu ülkeye bir sefer planladığı sırada Phanes, Amasis’in danışmanı olarak Mısır’da bulunuyordu. Mısır hakkında çok şey bilen Phanes bir gün gizlice, bir gemiyle Mısır’dan kaçıp, Likya üzerinden Babil’de Perslere katıldı. Mısır Seferi sırasında çölü nasıl aşacağı üzerine Kambys’e, Arabistan Kralına birisini göndererek, çölü güvenlik içinde geçmek için izin istemesini öğütledi, konu hakkında çok geniş bilgiler verdi. Persler, Phanes’in gösterdiği yolu izleyip çölü aştılar, Mısır’ı istila ettiler.
Karyandalı Amiral Skylaks (Scylax of Caryanda, MÖ 6. yüzyıl) (5, 6,7)
Homeres'un bildiği dünya (8) Anadolu'nun batısı, Yunanistan, Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya ile sınırlıydı. Ancak 8. yüzyıldan sonraki ticaret yolculukları bir coğrafya bilgisi artışı getirdi. Daha fazla bilgi artışı, MÖ 546’larda İyonyalıların, örgütlü satraplar sistemleri ve imparatorluk yol istasyonları ile Pers İmparatorluğu uyruğuna girmelerinden sonra geldi.
Karyandalı Skylaks (Scylax of Caryanda) MÖ 6.yüzyıl sonları-5.yüzyıl başlarında yaşamış kaşif ve tarihçidir. Kendi yazdıkları kaybolmuş olmakla birlikte sonraki Yunan ve Roma tarihçileri ondan alıntılar yapmışlardır. Onun eseri bazen Periplus of Scylax olarak anılır. Periplus of Pseudo-Scylax olarak anılan eser ise MÖ 330’larda Atina’da Aristoteles Akademisi (Lyceum)nde kimliği bilinmeyen bir yazarca yazılmıştır.
Skylaks aynı zamanda Anadolu’nun eski coğrafyası hakkında da bilgi veren öncülerden biridir. İndus yolculuğundan sonra Kocaeli Yarımadası ve çevresi (Bithinia), İzmit Körfezi, İznik Gölü (Askania), Gemlik (Kios) kentinde keşiflerde bulunmuştur. Bu keşifleri olasılıkla Dareios’un Trakya’ya yapacağı sefere bir hazırlık olmak üzere onun emri ile yapmıştır.
Karyanda Neresi?
Karyanda (Karianda, Carianda) üzerine Antik kaynakların verdiği bilgi kentin Myndos ve Bargilya antik kentleri arasında bir liman kenti olduğu yönündedir. Strabon, Halikarnassos Yarımadası’nda Karyandalıların da yaşadığını, aynı adı taşıyan bir adada bulunduklarından söz eder. Karyanda’nın, MÖ 4. yüzyıl ortalarında Mausolos’un Synoikismos[2] politikası sonucu Halikarnassos’un kurulmasında da rol oynar. Helenistik Dönem’in başlarında Karyandalıların, yaşadıkları adayı terk ettikleri ve “Karyanda Gölü” olarak adlandırılan bir gölün çevresine yerleşmişlerdi.
Skylaks’ın Keşif ve Çalışmaları
Skylaks, Pers kralı Dareios I’in emri ile MÖ 518- 515 yılları arasında Paktyike bölgesindeki Kaspatyros’tan gemilerle yola çıkarak Indüs Irmağı’ndan Hint Okyanusu’na ulaştı ve oradan da Arabistan Yarımadası’nın güney kıyılarını izleyerek Kızıldeniz’in kuzey uç noktasına ulaştı. Herodotos yolculuğunun 30 ay sürdüğünü bildirir.
Bu seferle ilgili Herodotos’un anlatımı şöyledir(IV, 44):
Asya'nın büyük bölümü Dareios'un ön ayak olmasıyla keşfoldu. İndüs Irmağı’nın denize nerede ulaştığını öğrenmek istiyordu, – içinde timsah bulunan iki ırmaktan biridir– sözlerine güvenebileceği kimseleri ve bu arada Karyandalı Skylax'ı gemilerle yola çıkardı. Kaspatyros ilinden ve Paktyika toprağından yola çıktılar; ırmağı tanyeri ve güneşin doğduğu yönde denize kadar indiler; denize çıkınca günbatısına yöneldiler ve otuzuncu ayda Mısır kralının yukarıda sözü geçen Fenikelileri Libya'nın çevresini dolanmak üzere yola çıkarmış olduğu yere (Kızıldeniz’in kuzey ucu, Süveyş) ulaştılar. Çepeçevre yapılan bir deniz yolculuğundan sonra Dareios, Hintlileri egemenliği altına aldı ve Hint Denizi'ni gemilerine açtı. Doğu bölgesi bir yana bırakılırsa, böylece bütün Asya bilinmiş oldu ve Libya ile aynı tabiatta bulunduğu anlaşıldı.
Herodotos’taki anlatım böyledir. O, Skylaks’ın keşfe başlangıç tarihini de MÖ Temmuz 518 olarak hesaplar.
Herodotos’un bu anlatımında birçok sorunlar olduğu söylenir. Caspatyrus kentinin gerçek yerinin neresi olduğu bilinmiyor. Bu kentin, Pers egemenliğinde olan Gandhara yakınlarında olduğu varsayılır. Skylaks, bu kayalık alanda bir tekne filosunu nasıl oluştrduğu açık değildir. Daha önemlisi İndüs Irmağı doğuya değil güneybatı yönünde akar. Bu nedenle bazı yorumcular, Skylaks’ın sözü edilen keşif yolculuğunun yapılmış olmasından kuşku duyarlar. Ancak bu kuşkular Süveyş’te yapılan arkeolojik kazılar Skylaks’ın anlatımını destekler (9).
Tarihin babası Herodotos, Karyalı hemşerisi, Karyandalı Skylaks’ı bu sözlerle sunar.
“Caspatyrus” adının sonraki Yunan yazarlarınca yazılan “Caspapyrus” biçimi, “Peshawar“ adının Yunan yazarlarınca “Paskapyrus” olarak bilnen adının yanlış telaffuzudur. Skylaks’ın Kabil Irmağı’ndan doğuya doğru seyre başladığı, sonra bu ırmağın Attock yakınlarında İndüs ile birleşmesinden sonra güneye seyrettiği kabul edilir. İndüs Irmağı’nın doğuya doğru aktığı Herodotos ya da onun kaynağı tarafından yanlış anlaşılmıştır.
Araştırmacılar, Skylaks’ın yolculuğunun (seferinin) amacı bir keşif değil, Darius’un sonraki işgalleri (fetihleri) içindir. Grant Parker’a göre, “Herodotos, özellikle fetihler yapmayı planlayan yabancı krallarda coğrafi merak uyandırır. Olmstead bunu “casusluk” seferi olarak nitelendirir (10). 30 ay süren keşif seferi sonrasında Darius keşfedilen yerleri ülkesine katar. Skylaks’ın keşfettiği yeni yerler Yunanların "India" diye andıkları Hinduš eyaleti olur. Herodotos’un betimlemesine karşın eyalet tam olarak belirgin değildir.
Darius, Nil Irmağı’nı Kızıldeniz’e birleştirecek kanalın açılmasını da emreder.
Skylaks’ın gezilerinin açıklamalarını Periplus (gemi ile çevresini dolaşma) adı ile yazdığı ve Darius’a ithaf edildiği söylenir. Bu çalışma, daha sonraki yazarlarca yapılan yedi alıntı dışında ortadan kaybolmuştur. Bu alıntılar, çalışmanın bir seyir defteri (ceride) olmadığını, yolculuk boyunca rastlan insanlar, peysaj, doğal koşullar, siyasi işlere ilişkin açıklamaları da içerir. Bu çalışmanın Yunanca ilk düz yazı olduğunu ileri sürenler (Klaus Karttunen) vardır. Bu çalışma, Hekataios’u etkilemiş, doğrudan görmemiş olsa da Herodotus tarafından bilinir (11).
Alıntılardan biri Troglodytes (mağara sakinleri), diğeri Monophthalmi (tek gözlü insanlar), bir diğeri Henotiktontes (yalnızca tek bir çocuk yapan insanlar)dan söz eder. Tarihçi John Tzetzes’e göre Skylaks, tüm bunların doğru olduğunu ve uydurmadığını iddia eder (12).
Skylaks'ın Periplus çalışması, Batılıların, Doğu insanları üzerine ilk açıklamaları olarak görülür ve sonraki Yunan yazarlara bir model oluşturmuştur (10). Bunlardan en uzun yaşayanı Hindistan’a “India” adını vermesi olur. İndüs bölgesi Persia’da Hiduš ya da Hindush (Proto-Iranian Sindhu’dan dolayı) olarak bilinir (13). Eğer Skylaks Iyonik lehçesinde bu telaffuz etmişse, h sesini telaffuz etmemiş, bunu Indos (çoğulu: Indoi) olarak çevirmiş olabilir. Onların toprakları da Indike (“Hint” anlamına gelen sıfat formu) olarak tanımlandı (14). Herodotos, Persia’nın doğusunda yaşayan tüm insanlara genişleterek bu terimleri Perslerin kullandığı Hiduš ve Hindush’un karşılığı olarak kullanır (15).
Periplus of Pseudo-Scylax (16)
Sahte-Skylaks Periplus, (periplus, gemi ile çevresini dolaşma) Akdeniz ve Karadeniz’de deniz rotalarını betimleyen bir çalışmadır. MÖ 330’larda olasılıkla Atina’da yazılmıştır. Bunun 1500 yıl sonra bulunmuş özgün bir kopyası vardı. Eserin 13. yüzyıldan kalma ve sahibi (Pierre Pithou)nin adıyla anılan bir yazması 1600 yılında basımı yapılmıştır. Bu basım Fransa Bibliothèque Nationale’de 1830 yılına kadar erişime kapalı tutulmuştur.
İberia’dan başlayarak, Batı Afrika’da (Herkül Sütunları ötesi, Cebelitarık girişi) sona eren, Akdeniz ve Karadeniz’in saat yönünde anlatımı. Bunun Kuzeybatı Afrika bölümünün Kartacalı Amiral Hanno’dan alındığı iddia edilir.
Atina’da geliştirilen bu çalışmanın bir amacı, Aristoteles tarafından öğrencileri için Akdeniz ve Karadeniz’de deniz seyahatinin maliyetinin hesaplanmasında kullanıldığı söylenir.

Harita 2: Skylaks’ın Keşif Seferi
Kaynaklar

1.       Herodot Tarihi’ni Türkçe: Müntekim Ökmen-Azra Erhat, Remzi Kitabevi, İstanbul, Aralık 1973
2.       Sina, Aysen, İlkçağ Tarih Yazımının Batı Anadolulu Öncüleri: I Lampsakoslu Kharon, Cilt: 26 Sayı: 41, 2007, s.113-131 2007;  II Lydialı Ksanthos, Cilt: 26 Sayı: 42, 2007, s.155-180, 2007; III-Miletoslu Hekataios. A.Ü.DTCFTarih Araştırmaları Dergisi XXVII,44 (2008), 113-166; IV-Lesboslu Hellanikos, Cilt: 28 Sayı: 45, 2009, s.107-157.
3.    Karadağ, Osman,  Eski Yunanlar ve Romalılar, Favori Yayınları, Ankara, 2018
Eski Yunanlar ve Romalılar, Karadağ, Osman, Eski Yunanlar ve Romalılar,
Karadağ, Osman, Eski Yunanlar ve Romalılar, Favori Yayınları, Ankara, 2018

4.   Murat Tozan, Halikarnassoslu Dionysios: Yaşamı, Eserleri ve Tarihçiliği, 2. Uluslararası Bodrum Sempozyumu, 9-12 Mayıs 2011, Bodrum
6.       Dumankaya, Oktay, Salih Adası (Karyanda Antik Kenti ?) Liman Araştırması, Bodrum Belediyesi, 2. Turgut Reis ve Türk Denizcilik Tarihi Uluslararası Sempozyumu, Haziran 2015, s.42
8.       Atlaslı Büyük Uygarlıklar Ansiklopedisi-3-Eski Yunan-Peter Levi-Neshe Erdilek-1987, s.91’deki not
9.       Parker, Grant, The Making of Roman India, Cambridge University Press 2008, s. 14-16
10.    Olmstead, A.T., History of the Persian Empire, Digital Library of India Item 2015.532747, 1948, s. 144–145
11.    Karttunen, India in Early Greek Literature 1989, p. 66
12.    John Tzetzes, Chiliades, Book of Histories, Story 144.
13.    Tola, Fernando (1986). India and Greece before Alexander. Annals of the Bhandarkar Oriental Research Institute Vol. 67, No. 1/4. p. 159-164.
14.    Milns, Greek Writers on India Before Alexander 2008, p. 353.
15.    Vogelsang, The Achaemenids and India 1986, pp. 102–103.


[1] Not 1: Parentez içindeki rakam kaynak sıra numarası, varsa sayfa numarasını gösterir.
[2] Synoikismos: Antikçağ'da bazen bir kaç kent ya da ufak yerleşim birimlerinin biraraya gelerek oluşturduğu kent-devletlere verilen ad

9 Haziran 2020 Salı

“Bilim” ile “İlim” Arasındaki Fark (Not 1)

Türkiye’de belirli bir bölüm yazarlar ısrarla “bilim” yerine “ilim” sözcüğünü kullanırlar. Aradaki ayrımı bilmeden yapanlara bir diyeceğim yok, ama bilerek yapanlar ya Arapçı ya da pozitif bilimden kuşku duyuyor olmalıdır. Çünkü temelde “ilim” bilginin aktarılmasına dayanırken “bilim” araştırmaya, akılcılığa dayanır. Bilimle uğraşanlara “bilgin” denirken, ilimle uğraşanlara da “alim” denir.

Bu dünya işlerini inanç temeli üzerine kuran bir dinde “itaat” aranır, bilim ve felsefenin temeli olan “sorgulama” yoktur, sorguluma olmadığı için “akılcılık” gereksinimi duyulmaz. Dolayısıyla böyle bir toplumda ne “felsefe” ne de “bilim” gelişir. Zaten, modern buluşların hiçbiri Müslüman ülkelerde gerçekleşmemiştir. İslamiyet’in başlangıcındaki bilimsel gelişme de Arap yayılması sırasında eski bilimlerin merkezi olan Suriye, Mezopotamya, Horasan bölgelerindeki bilimsel mirasın sahiplerince geliştirilmiştir. Ne zaman ki “içtihat kapıları kapandı” (Not), o bölgelerdeki gelişmeler de durdu, yerini katı bir bağnazlığa bıraktı.

Not 1: Kaynak: Basım aşamasında olan, “Türkler, Farslar ve Araplar” adlı çalışmam.

Not 2: İçtihat: Nassın lafız ve manasından hareketle, nassın bulunmadığında da çeşitli istinbat metotları kullanılarak şer‘i hüküm hakkında zanni bilgiye ulaşma çabasının genel adı. İçtihat Kapısı: Joseph Schacht’ın saptamasına göre, 9. yüzyılın ortalarına kadar içtihat hususunda bir kısıtlama bulunmazken bu tarihlerden başlayarak yalnızca önceki müçtehitlerin içtihat ehliyetine sahip oldukları yönünde yaygınlaşmaya başlayan anlayış 10. yüzyılın başlarından başlayarak genel bir kabule dönüşmüş ve artık bu dönemden sonra fakihlerin bütün işlevleri önceki imamların doktrinlerini yorumlamaktan ibaret kalmıştır. Bu durum literatürde içtihat kapısının kapanması olarak bilinir. (Kaynak: H. Yunus Aydın, İslam Ansiklopedisi)

28 Ekim 2019 Pazartesi

Cumhuriyete Giden Yol-Türk Ulusalcılık İdeolojisinin Doğuşu


Cumhuriyete Giden Yol-Türk Ulusalcılık İdeolojisinin Doğuşu

Tarih:02-10-2021 16:11:00

Güncelleme:21-10-2022

“Güneşin doğduğu her gün kutsaldır; başka kutsal bir gün belirlemeye gerek yoktur. Türkler için kutsal bir gün belirlemek gerekirse, o kutsal gün 29 Ekim günüdür.” – Osman Karadağ (Not 1)

Değerli okurlar, bu ay Cumhuriyetimizin 99. yılını kutlayacağız; Türklerin çağdaş dünya ulusları arasında yerini aldığı bu eşsiz noktaya ulaşmanın düşünsel altyapısını iyi anlamak gerekir. Burada kısa da olsa ona değinmeye çalışıyorum.

Ulus kavramı Batı'da geliştirildi

Ulus devletin büyümesi, önce Batı Avrupa'da ve sonra başka yerlerde, uzun zamandan beri kilit politik gelişimi olarak görülüyor. 16. yüzyılda hükümdarlar, ya İngiltere ve İskoçya örneğinde olduğu gibi topraklarını papaya bağlılıktan çıkararak ya da Fransa ve İspanya örneğinde olduğu gibi kilise üzerinde kraliyet gücü öne sürerek kilisenin bağımsız gücünü sınırladılar. Böylece, 16. yüzyıldan beri ulus devletlerin oluşturulmasında sonraki monarşilere model oldular (Not 2).

16. yüzyılın başlarında, Niccolò Machiavelli (1469–1527), şöyle yazıyordu: "... bir prensin, savaş ve onun organizasyonu ve disiplini dışında başka bir amacı veya düşüncesi olmamalı, çalışması için başka bir şey olmamalı". Birkaç on yıl sonra, İngiliz bilgin ve tarihçi Polydore Vergil (1470 –1555), zenginlikle ilgili çok büyük bir endişenin yöneticiler için yıkıcı olduğu konusunda Machiavelli ile aynı düşüncedeydi.

İsviçreli tarihçisi Jacob Burckhardt (1818-1897), Rönesans üzerine yaptığı çalışmasında, devleti ‘bir sanat eseri ... yansıtma ve hesaplamanın sonucu’ olarak gören hükümdarları ve yetkililerini, basitçe değil, yaratılması, biçimlendirilmesi ve genişletilmesi gereken bir şey olarak değerlendirdi. Machiavelli ve Vergil gibi o da yöneticilerin eylemlerini ve düşüncelerini ulus-devletlerin yaratılmasındaki en önemli etmenler olarak görüyordu. Bu bilginlere göre politik gelişmede uluslar kaçınılmaz bir son aşama oluyordu. 20. yüzyılın olayları bu düşünceyi pekiştirir. Bu tarihsel ve çağdaş hareketler, ayrı uluslardan oluşan bir dünyayı neredeyse doğal gibi gösterir.

“Ulus yapan nedir” sorusuna, bu konudaki en etkili kuramcılardan biri, Düşsel Topluluklar: Ulusalcılığın Kökeni ve Yayılmasının Yansımaları (1991) adlı çalışmasında ulusu düşsel bir politik topluluk olarak tanımlayan Benedict Anderson olmuştur. Anderson düşlenmiş ile sahte ya da yapay değil, entelektüel ve kültürel olarak oluşmuş demek ister. Bu nedenle tanımı, Burckhardt’ın devleti ‘sanat eseri… yansıma ve hesaplama sonucu’ olarak tanımlamasıyla çok iyi uyuşuyorsa da çok farklı süreçlere ve aktörlere odaklanıyorlar. Burckhardt ve o zamandan beri birçok politik tarihçi yöneticilere odaklanırken, Anderson yazarların ve bürokratların yerel dili yazılı dili kullanma yöntemlerini araştırıyor. Bu yerel dil hem ulusal birleşme hem de diğer uluslardan farklılıkları yaratmada daha sonraki devrimcilerin önemli bir aracı oldu.

Modern ulusalcılığın tarihçileri, ulusalcılığı ikiye ayırır; biri sivil-ideolojik (Fransız modelinde olduğu gibi, yazılı anayasalarda somutlaştırılmış soyut ideallere sadakati vurgulayan), diğeri ırksal-ata-coğrafi (belirli bir topraktaki ortak kökenini vurgulayan). Modern ulusalcılık, genellikle yurttaşları fiziksel özellikleri (ırk) ve / veya politik ilkeler, dil, kültür (genellikle dinle karışmış) ve tarihsel deneyim bakımından ortak bir kimlik duygusuyla birbirine bağlanan egemen bir ulus-devlet olarak tanımlanır. 19. yüzyıldaki Avrupalı ulusalcılar, atalarının gömüldüğü belirli bölgeleri kendilerine ait oldukları ileri sürdüler. Santa Barbara, California Üniversitesi profesörü, Albert S. Lindemann, 19. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkan biçimleriyle tüm izmlerin en güçlüsü olarak gördüğü ulusalcılık için “21. yüzyıla kadar Avrupa'nın düş gücüne musallat olmayı sürdürüyor” der ve Lenin’den şöyle bir alıntı yapar: “bir komünisti kazıdığında büyük bir Rus ulusalcısı bulacaksın”. (Not 3)

Bütün ulusal konularda anahtar öğe bilinçtir. Hollandalı tarihçi G. J. Renier’in açıkladığı gibi, ulusallık ne kanda ne toprakta dahası ne de dildedir(Not 4):

Ulusallık insanların zihnindedir, tek ayırt edilebildiği yer. İnsanların zihniyeti dışında ulusallık olamaz, çünkü ulusallık insanının kendine bakış biçimidir an sich (kendinde) bir varlığa değil. Ortak duygu bunu keşfedebilir ve onu tanımlayıp çözümleyebilecek tek beşeri disiplin psikolojidir. Bu bilinç, ulusallık duygusu, bu ulusal duyarlılık, ulusal karakteristikten daha ötededir. Bu ulusallığın kendidir.

Türkçülük, Osmanlı’da değil, Rusya’da başladı

Rusya’da kapitalizmin gelişmesiyle, özellikle Kazan Türkleri arasında İslam burjuvazisi ortaya çıkmıştı. Orta Asya ticaretinin tekelini eline geçiren bu burjuvazi, hızla zenginleşmiş, büyük ticaret ve sanayi şirketleri kurmuştu. Önde gelen Türkçülerden Yusuf Akçura, bir fabrikatör ailesinden geliyordu. Bu burjuvazi, Rusya içinde Türk ve İslam birliği akımının gelişmesinde önayak olmuştu. Petrol bölgesi Azerbaycan’da da bir sanayi burjuvazisi gelişmişti. Toprak soyluları ile işbirliği içindeki bu burjuvazi, Osmanlı ile yakından ilgiliydi. Rusya’daki Türkçüler, daha çok İslam birliği sloganı kullanmakla birlikte, Batı kültürü içinde yetişmiş olduklarından İslamcılıktan çok uzaktılar. Bu yüzden panislamist Abdülhamit II, bunlardan hiç hoşlanmıyordu. Rusya’daki 1905 hareketinin başarısızlığa uğraması, Osmanlı’da 1908’de İttihatçıların iktidara gelmesi üzerine, Rusya Türkçüleri, İstanbul’a akmaya başladılar. Osmanlıcılığın yerini de Türkçülük, Turancılık almaya başladı.

Türkiye Türkçülüğü ile Turan Türkçülüğü arasında bocalayan bu akım, Türk Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra açıklık kazandı, Milli Misak sınırları içinde yaşayan Türkiye halkı, Türk Ulusu ilan edildi. Türklerin Orta Asya’dan ulus olarak gelmediği, Anadolu’da yerli topluluklarla karışarak ulus olduğu açıktır. Bu ulusun oluşumunda, Selçuklu, Osmanlı devletlerini kuran Türkmen (Oğuz) boylarının katkısı büyüktür. Türkçe konuşan topluluklar, Farsça ve Moğolca konuşan topluluklarla uzun bir süreç içinde epey karışmışlardı. Farslaşan Türkler, Türkleşen Farslar, Moğollaşan Türkler, Türkleşen Moğollar vardır. Moğol yayılması öncesinde Türkmenler arasında bile Türkmenleşmiş Araplar ile Oğuz kökenli olmayan göçebe toplulukları yer alıyordu. Bir araştırmaya göre, günümüzdeki Anadolu Türkmen’i, 11. yüzyıl Türkmen’inin kültür özelliklerinin yüzde 39’unu koruyorken, Merv Türkmen’inde bu oran yüzde 69’dur (Not 5).

Türk Ulusalcılığı

Türk ulusalcılığını 19 ve 20. yüzyılların dönemecinde başlatanlardan birkaçı Ahmet Midhat, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp idi. Önce Balkanların Hıristiyan halkları ulus bilincine varır, merkezi yetkeye karşı ayaklanmaya başlar (Not 6). İlk ayaklanan Yunanlar ve Sırpları, Bulgar, Makedon ve Ermeni ulusalcıları izler. Bunların ortak özellikleri, kendi tarihi ve milliyetiyle ilgili bilincini korumuş, varlığını bir ölçüde de Kiliseye borçlu olan bir etnik çekirdek ile bir ulusal burjuvazinin varlığına dayanmalarıdır. Önderliği de kültürel özerklik ya da bağımsızlık isteyen ulusal burjuvazi üstlenmişti. 19. yüzyılın sonuna doğru, sıra imparatorluğun Müslüman halklarına gelir: Önce Arnavutlar, sonra Araplar, Kürtler, en sonunda da Türkler.

Türklerin uyanmada en sona kalmasını belirleyen etmenler, İslam’da ulusalcılığın ortaya çıkışıyla ilgilidir. Osmanlı toplumu, yarı-özerk dini, kültürel cemaatler olan milletler olarak sınıflandırılıyordu Bunlar, Ortodoks milleti, Yahudi milleti, Müslüman milleti idi. Bir Türk kendini öncelikle Müslüman milletinin bir parçası olarak görüyordu.

Müslüman halklar, ortak bir tarihi paylaşıyor olsalar da DİL somut bir farklılaştırıcı öğe olarak kalmıştı. Türkler İslam’ı benimseseler de özellikle askeri ve kırsal alanda kendi dillerini korumuşlardı. Yönetim ve saray dili olan Osmanlıcada bolca Arapça, Farsça sözcükler kullanılmakla birlikte, yine de bir Türk diliydi. Anadolu köylüsü daha arı bir Türkçe konuşuyordu. Türkler ile Araplar arasındaki farklılaşmanın ana öğesi olan dilin, Türk ulusalcılığında çok önemli bir yeri vardır. O nedenle günümüzde kimi İslamcı Türk yazarları dilde arılaşmaya karşıdır. Ayrıca, Osmanlı ülkelerini dolaşan Türklerde (özellikle gezgin, tüccar, memur, asker olarak) ilkel bir etnisite duygusu vardı; bu kişiler, kullandıkları dil, giysiler, töreler vb. aracılığıyla bir farklılık duygusuna erişirler. Bu Türk kimliği duygusu Türkoloji (Not 7) incelemelerinin katkısıyla imparatorluğun aydın, politik sınıfları arasında da güçlenir. Türkoloji hem Türk kültürünün eskiliğini hem de Balkanlardan, Orta Asya’ya, Sibirya’ya kadar yayılmış Türk dili konuşan halklar arasındaki kültür birlikteliğini ortaya çıkarıyordu. Böylelikle Türkoloji, Türk halklarının tarihindeki İslam öncesi dönemin önemini ortaya koyarken, önemli bir sonuca da yol açıyordu: Türk halklarının tarihi içinde, İslam artık diğerlerinden farklı olmayan bir dönem olarak görülür. Bu bakımdan Türkoloji, Türk halklarının İslam dışında geçmişine yönelik tarihsel bakışı laikleştirmeye katkı yapar.

Türk ulusalcılığı ile diğer Avrupa ulusalcılıkları arasındaki fark yalnızca kültürel değil, aynı zamanda toplumsal düzeydedir. Türk örneğinde, ulusalcılık ulusal gelenekleri sürdürmüş bir ruhban kesiminden destek alamamıştı; tam tersine Türk ulusalcılığı bir ölçüde dine ve özellikle de ulemanın Müslüman ümmetinin birliğini sürdürme savına karşı çıkarak biçimlenmek zorunda kalmıştı. Üstelik başka köylü dünyalarında görüldüğü gibi, Türk köylülüğünün bir milliyet bekçiliği değil her Türk köyünde bir bir din bekçisi vardır (Not 8): Türk köylüsü, Süleyman I döneminde her köye bir cami, bir imam uygulaması sonucu kendini İslam’la özdeşleştirmeye mahkûm edilmişti. İslam öncesi Türk inançlarını yalnızca kimi Oğuz topluluklar korumuştu, ama bu toplulukları merkezi iktidar hor görüyordu. Türk ulusalcılığı tasarısını destekleyenler, göreli olarak soyutlanmış ve kitleden kopuk bir avuç bilgin ve aydındır yalnızca.

Türk ulusalcılığının ilk formülasyonunu pantürkistler yapar, özellikle de Rusya’dan gelen Türk göçmenler bunda önemli bir rol oynarlar (Not 9). Türk dilini kullanan halkların birleştirilmesi düşüncesi de Çarlık dönemi Rusya’nın Türk halkları içinde doğar. Başlangıçta pantürkizm, Rusların Kafkasya ve Orta Asya’da giriştikleri, Rusya Türklerinin ekonomik etkinliklerini, kültürel kimliklerini tehdit eden adına panslavizm denilen yayılma politikasına karşı bir tepki olarak görünür. Hareketin başında Tatar büyük burjuvazisi vardır, girişimlerin çoğu, hedefi dil birliği, eylem birliği, düşünce birliği olarak özetlenebilecek, İsmail Gasprinski (Gaspıralı)’nin düşüncelerinden kaynaklanır.

Bu hareket Osmanlı’da etkisini, temelde 1908’deki Jöntürk Devrimi’nden sonra Çarlık baskısından kaçıp Türkiye’ye sığınan göçmenler aracılığıyla duyurur. Bunların en tanınmışları, Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu idi.

Türk ulusalcılığı, Yunanlara ve onların arkasındaki İngiliz yayılmacılığına karşı yürütülen “1920 - 22 Türk Kurtuluş Savaşı”, Büyük Güçler’in dayattığı Sevr Antlaşması’na karşı başkaldırı ve Avrupa dışındaki halkların ilk kurtuluş hareketi olarak değerlendirilir. 20. yüzyılın yayılmacılık karşıtı, silahlı savaşıma dayalı, tarafsız, ekonomik bağımlılığı yadsıyan, ulusal bir ekonomi kurmaya çalışan, yerli ulusalcılıkların ilk örneği olarak kabul edilir. Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemde verdiği kapitülasyonlar, Avrupa’nın ekonomik ve ticari sızmasına yol açmış; toprakları işgal edilmeye başlanmıştı.

Sanayi Devrimi ile birlikte ve 1838’de İngiltere ile yapılan ticaret antlaşmasının ardından, Avrupa ürünleri Osmanlı ülkesine akmaya başlamıştı. Tanzimat döneminde Avrupa’dan gelen baskılar daha da artmıştı. Sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı-sömürgeleştirilmesi adı verilen süreç başlamıştı. Bu süreç, tıpkı günümüzde İslamcı iktidarın benimsediği, mali kurumlara (Düyun-u Umumiye, Tütün Rejisi), ülke içinde Avrupalı şirketlerin gelişmesine (bayındırlık işleri, demiryolları, liman inşaatları vb.) dayanıyordu. Eski bir tema olan Hıristiyanların korunması, çoğalan yabancı okullar da sürecin diğer dayanaklarıydı. Sonunda Avrupa’nın varlığı, büyük kentlerde, kıyı bölgelerinde, ülke ekonomisinin, toplumsal ve kültürel yaşamının tüm alanlarını kapsayacak kadar genişlemişti.

Türklerin toplu belleğinde asıl yer tutan İstanbul’un İtilaf güçlerince işgalinden çok, ayrıcalık (kapitülasyon)ların, yaşayabilecek bir Türkiye oluşturma umutlarını yok eden Sevr Antlaşması’nın anıları, kısacası yabancı müdahaleler denebilecek şeylerdi. Eylül 1922’de, Mustafa Kemal Türkiye’de yabancı müdahalelerin sona erdiğini açıklıyordu (Not 10).

Laiklik ve Eğitim

Kemalist laiklik hareketi teoloji uzmanlarının ebedi İslam’ına karşı çıkmıyordu. Osmanlı İslam’ı, hukuki düzenlemeler açısından, Hanefi İslam anlayışıydı. Hanefilik, gevşek bir İslam anlayışıdır, ama aynı zamanda tarihsel açıdan yeniliğe en kapalı eğilimdir. Dolaysıyla resmi Osmanlı İslam’ı evrime hiç açık olmayan bir anlayıştı. Laiklik, en katı Müslüman olan bir ülkede ortaya çıkıyordu.

Tanzimat döneminde imparatorluğun politik ve yönetsel modernleştirilmesi, İslam’ın yetke alanının daha da daraltılmasına yol açmıştı. Mahmut II’den beri girişilen reformlar aslında devlet kurumlarının Batılılaştırılmasına yöneliktir, ulemanın yetkilerini sınırlıyordu; padişah, ulemanın yetkilerini mali kaynakları (vakıf sistemi) üzerindeki denetimi ve Batı usulü bir bürokrasinin gelişmesiyle zayıflıyordu. Dini değerlerden kopuk bu yeni bürokrasi, geleneksel olarak ulemaya ait konumları yavaş yavaş ele geçirmeye başlıyordu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra, devletin sekülerleştirilmesi, dini kurumların zararına sürer (Not 11). Dini kurumlar özellikle yasama ve hukuk alanlarında geriliyordu. Geleneksel İslam hukukunun yanında, önce ticari, sonra da ceza davalarında Batı türü hukuk düzeni gelişiyordu. Eğitim alanında ise, bütün gelişmelere kapalı medreselerin yanında, yavaş yavaş yerleşen bir modern kamu eğitimi sistemi ortaya çıkıyordu.

Jöntürk Devrimi

Jöntürk Devrimi genellikle, Osmanlı İmparatorluğu’nda Abdülhamit II’nin baskıcı yönetimi ile askıya alınmış meşruti düzeni geri getirmeye yönelik liberal bir harekettir. Bu olay aynı zamanda Abdülhamit rejiminin imparatorluğun dağılmasına, parçalanmasına yol açması nedeniyle, imparatorluğun birliğini ve bütünlüğünü korumak, modernleşmesini sağlamak amacıyla eyleme geçen subaylarca yürütülen yurtsever bir devrimdir. Rus-Japon Savaşı (1905) sonrasında Asya’yı sarsan, bir dizi devrimci hareket (Hindistan, İran, Çin) içinde yerini almıştı. Makedonya’dan başlayan bu devrim, başkentin kozmopolitizmine taşranın tepkisidir. Devrimin aktörleri içlerinde Türklerin ağırlıkta olduğu, ama Arnavutların da yer aldığı Müslümanlardır. Ağırlık merkezini Avrupa başkentlerindeki sürgünlerden Makedonya Ordusu’na kaydıran Jöntürk hareketi, başlangıçta kozmopolit bir yapı gösterirken, sonra İslamlaşır, belli bir ölçüde Türkleşir. Devrim aynı zamanda Abdülhamit’in çevresine, özellikle de Ebulhuda ve Arap İzzet gibi Arap kökenli danışmanlarına bir tepkidir. Bu adamlar Yıldız’daki Arap lobisini oluşturuyorlardı (Not 12).

Ulusal hareketin örgütlenme aşaması

Avrupa’daki toprakların büyük bölümü, Afrika’daki son yerlerin yitirilmesi olayları Türk kimliği sorunu üzerinde birçok açıdan etki yapar. Birincisi, parçalanmaya doğrudan katılan ya da buna göz yuman Avrupa’ya karşı yöneticilerde ve kamuoyunda giderek büyüyen bir düşmanlık oluşur. İkincisi, savaşların (Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Arnavutluk başkaldırısı, Yemen başkaldırısı) ağırlığı temel olarak Anadolu Türklerinin omuzlarına binmişti. Üçüncüsü, bu olaylar sonucu bir Osmanlı ulusu düşü olan Osmanlıcılık yıkılmış, Arnavutluk başkaldırıları ve Arap ulusalcılığının yükselişiyle zayıflayan panislamizm; Avrupa’nın saldırgan politikası nedeniyle zor durumda kalan Batıcılık bu darbelerden paylarına düşeni almıştı.

Tanzimat’tan beri, devletin modernleştirilmesi ve modern eğitimin yaygınlaştırılması bir Müslüman Türk orta sınıfının oluşmasına yol açmıştı; ama Avrupa sermayesinin ülkeye girişinin yol açtığı ekonomik gelişme özellikle gayrimüslim azınlıklara yaramıştı (Not 13). 1913-1915 sanayi sayımı, sanayi sermayesinin %50’sinin Rumların, %20’sinin Ermenilerin, %5’inin Yahudilerin, %10’unun yabancıların elinde olduğunu gösterir (Not 14). Bir araştırmada imparatorluğun son döneminde İstanbullu tüccarların (ithalat-ihracat, ticaret) yalnızca %5-%10’unu Türklerin oluşturduğunu gösterir (Not 15).

1908 Devrimi’ni izleyen döneme, ulusal hareketin örgütlenme aşaması adı verilir, bazı dernekler kurulur. Bu örgütlerden biri Osmanlı Devleti’nin politik formülüne bağlı kalan Osmanlı Türk aydınlarının bakış açısı, diğeri de gözlerini Orta Asya’ya dikmiş Rusya Türklerinin bakış açısıdır. Derneklerin en önemlilerinden biri, bir küme Tıbbiye öğrencisinin girişimi ile Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı idi.

Türk ulusalcılık akımı iki cephede (din, devlet) direnişlere yol açıyordu. Ulusalcılığı bir kanser olarak gören İslamcılar ümmet içinde bir yörecilik (partikülarizm) doğuşunu iyi karşılamıyorlardı. Osmanlıcılar ile olan tartışmaların kaynağındaysa, ulusalcılığın devleti zayıflattığı suçlamaları yatıyordu. Türkçülerin saflarında da dinin yeri, dil sorunu gibi bazı noktalarda tartışmalar çıkıyordu. Ulusun tanımı olarak kimileri eğitim ve kültürü önerirken, Alman anlayışının daha çok etkisinde olan diğerleri (özellikle Rusya Türkleri) ırk ya da kavim kavramına dayanıyorlardı.

Andre Malraux, pantürkizmi şöyle tanımlar (Not 16): “Edirne’den Orta Asya’ya, oradan İpek Yolu’nun Çin vahalarına kadar bütün Türk halklarının birliği...” Osmanlı’nın Balkanları artık yitirdiğine inanan Enver Paşa, Turancılığı gerçekleştirmek, başkenti Semerkant olacak Jöntürk İmparatorluğu’nu kurmak için Doğu’ya yönelir. Almanların da özendirmesiyle, keşif göreviyle gönderdiği Vincent Berger orada beklenmedik bir gerçeklikle karşılaşır (Not 17): Orada kabile ve din kimliği, Türk etnik topluluğuna aidiyetten daha önemliydi.

Türk Kimliğinin oluşması Avrupalı bilginlerin çabalarına dayanır

Pantürkist kimliği duygusunun gelişmesinde Türkoloji incelemelerinin ilerlemesi belirleyici bir rol oynamıştı. Fransız Joseph de Guignes’in Türklerin Asya tarihindeki rolünü incelediği Hunlar, Türkler, Moğollar ve Batı Tatarlarının Genel Tarihi (1756-58) adlı yapıtından beri, Arthur Lurnley, Arminius Vambery, Radloff ve Thornsen’e kadar Avrupalı bilginler, filologlar, gramerciler, tarihçiler Türk halklarının eski tarihleri, sonraki evrimleri üzerine bilgileri derinleştirmişlerdi. Onların araştırmaları bazı olguları gün ışığına çıkartır: Özellikle Çin yıllıkları aracılığıyla öğrenilen İslam öncesi Türk tarihinin (Osmanlı tarihyazımı geleneğinde bu dönem bütünüyle unutturulur) önemi; 8. yüzyılın ortasına ilişkin Orhon Yazıtları’nın çözülmesiyle anlaşılan Türk dilinin eskiliği; Türk halklarının bütününde görülen dil ve uygarlık birliği. Türkolojinin tüm bu yeni verileri, Ahmet Vefik Paşa, Necip Asım kültürlü Osmanlı kamuoyunun bilgisine sununca, bir TÜRK KİMLİĞİ duygusu yavaş yavaş yerleşir. 1897’de ozan Mehmet Emin, Türkçe Şiirler (Osmanlıca değil) derlemesi yayımlayarak küçük çaplı bir yazınsal devrime yol açar; bunu büyük çaplı bir politik devrim izler.

Kültürel bir birlik mi, yoksa politik bir birleşme mi?

Türk halkları arasında kültürel bir birlik olduğu düşüncesi Osmanlı İmparatorluğu’nda yavaş yavaş doğarken, Rusya’da giderek öne çıkan düşünce, politik bir birleşmenin gerekli olduğuydu. Bu isteği, İsmail Gaspıralı (Gasprinski) seslendiriyordu. Bunların panslavizme bir yanıt olarak geliştirdikleri “politik” pantürkizmi ile kimlik sorununa bir yanıt olarak geliştirilen Osmanlı’daki “kültürel” pantürkizm, 1905 Jöntürk Devrimi’nden sonra buluşur.

Pantürkist ideolojinin tarihindeki bir diğer kilit an, 1911-13 yılları arasıdır. İtalyanların Trablusgarp’ı işgal etmesi, Rumeli’nin Balkan devletleri koalisyonunun eline geçmesi, İstanbul kapılarına dayanan Bulgar ordularının tehdidi, Osmanlı seçkinlerinde tam bir sarsıntı yaratır, ülkeyi uçurumun kıyısına sürüklediği düşünülen politik yönelimleri sorgulamaya başlarlar: Jöntürklerin Osmanlıcılığı, liberalizmi, Osmanlı aydınları ve yöneticilerinden bazıları yeni bir politik formüle yönelir. Nasıl ki, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası durum Osmanlı Sarayı’nı panislamizm’e yöneltmişse, 1912-13 yenilgileri de, Osmanlı seçkinlerinin bir bölümünü pantürkizm’e yöneltmişti. Pantürkizm o dönemde örgütlü bir harekete dönüşmüş; imparatorluğun yıkıntıları üstünde, yeni bir imparatorluk düşüncesi biçimlenmişti: Türk İmparatorluğu. Ama bu düşün gerçekleşebilmesi için önce çok büyük bir engeli aşmak gerekiyordu: Tarihin, İpek Yolu boyunca dağıttığı Türk halklarının birliğini gerçekleştirmek için Rus engeli vardır. Böylece, pantürkizm, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki kabarık anlaşmazlıklar dosyasına yeni bir öğe olarak eklenir. Rus politikasının hiç değişmeyen öğelerinden biri, Kafkasya ve Orta Asya’nın Türk dili konuşan halklarını olabildiğince bölmek, onları Türkiye’nin olası çekim gücünden uzak tutmak idi (Not 18). Osmanlı da, Rusya Türkleri kartını oynar, ama düş kırıklığına uğrar(Not 19).

Osmanlıcıların görüşleri

Balkan Savaşı bir dincilik havası getirmekle birlikte, politikada ulusçuluğun etkisini de artırmaya başlamıştı (Not 20). Bu dönemde ilk kez olarak Türk hükümeti, Türk ordusu, Türk hakanı gibi terimlerin kullanılmaya başlanması, İslamcıları Türk olmayan kişilerin yanına koyuyordu. İslamcılar, liberal ve demokratik rejim kadar, ulusçu bir rejime de karşıydılar. 1912’de Süleyman Nazif soruyordu (Not 21): Türk ne demek oluyor? Türk, Osmanlı Saltanatı ve İslam Hilafeti adını taşıyan siyasal bir şirketin üyelerinden yalnız biridir. Türk ulusalcılığı karşısında, bir zamanlar Abdülhamit II dönemindeki Arapçılık akımını da aşan yeni bir Arap kavmiyeti modası başlamıştı. Bu akım İslam’da Davayı Kavmiyet adlı bir kitapta en aşırı derecesine varır; kitabın yazarı olan Ahmet Naim (1872-1934), Babanoğulları denen ve Abdülhamit II döneminde büyük bir etki kazanan Doğulu bir soylu ailedendi. Yazdığı kitap, İslamcıların ulusalcılık akımına karşı kutsal savaş ilanı gibidir. Onun bu konudaki yaklaşımı günümüzün Osmanlı bağnazlığını anlamak bakımından ibret vericidir: Şöyle diyor (Not 22):

Ulusalcılık akımı da, dinden ayrılmış bir devlet isteyen Batıcılık gibi, Batı’dan gelen ve İslam birliğine musallat olan bir mikroptu. İslamlığın bedeninde insan vücuduna musallat olan kanser kadar korkunç bir hastalıktı. Hıristiyan dünyasının, İslamlığın göğsüne bıçağını dayadığı bir dönemde Türk ulusçuluğundan söz etmek, bir çılgınlık, bir ihanetti. Türklük, Rusya’dan gelen Tatar Türkçülerin icat ettiği bir söylenceydi. İslam tarihinden ayrı bir Türk tarihi yoktu. Güzelim Müslüman adlarının yerine acayip Türk adları getiriyorlardı; Müslümanları, Türklüğü ve onun tarihini bilmek değil, İslamlığı, şeriatı, Peygamber’i, İslamlığın kahramanlarını bilmek kurtarabilirdi. Her Müslüman’ın sevmek ödevinde olduğu Arapların kavmiyeti bile İslamlıkta yoktur. Arap kavmiyetini öven hadisten, ulusçuluk anlamı çıkarmak yersizdir, çünkü Arap ırkını övmek, onu her ırkın üstünde tutmak bütün Müslümanların ödevidir; çünkü İslam Peygamberi’ni veren o ırktır. Bundan ötürü bütün Müslümanlara Arapları üstün tutmak bir din borcudur. Bir hadis, Peygamber’in ağzından şöyle der: Ben Arap’ım; Kuran Arapçadır; cennet ehlinin dili Arapçadır. Başka bir hadis, Arap’ı sevmek imandandır; sevmemek imandan ayrılmaktır, yine başka bir hadis, Arap’a söven kâfirdir.

İslamcılara göre Türk ulusçuluğu akımı, Arnavutların, Kürtlerin, Arapların da kavmiyet davasına düşmelerine yol açar, Ermeni, Yunan, Bulgar ulusçuluğu Osmanlı birliğini nasıl parçalıyorsa, bu da İslam birliğini parçalar. Bu sava karşı Kırımlı İsmail Gaspirinski, Osmanlı tarihinde uluslaşma akımının yeni bir şey olmadığını anımsatmak için şunları yazar (Not 23):

Onların ulusçuluğu yeni bir şey değildir. Kürt ulusçuluğu başlayalı on beş yıl oldu. Arap ulusçuluğu yirmi yıl önce başladı. Arnavut ulusçuluğu başlayalı otuz yıldan fazla zaman geçti. Ermeni ulusçuluğu en aşağı kırk, Bulgar ulusçuluğu altmış, Yunan ulusçuluğu seksen yıllık olmuştur.

Türk ulusçuluğu bunların nedeni değil, bir sonucudur.

Balkan Savaşları’nın arkasından, Y. Akçura’nın başlattığı pantürkizm propagandası etkili olmaya başlar. Türk Yurdu dergisindeki bir yazısında Ahmet Ağaoğlu (Agayef) özetle şunlara değinir:

Marakeş’ten Irak’a kadar Arapça konuşan halklar, aralarındaki birçok farklara karşın, kendilerini aynı ulustan sayarlar. İslamlıktaki parçalanma ulusçuluk akımlarından doğmaz, bu akımların başladığı zamana kadar bütün Müslümanların tam bir birlik içinde yaşamadıkları tarihi bir gerçektir. Daha ilk halifelerin zamanından beri Müslüman devletleri ve ulusları durmadan birbirlerine karşı savaşırlar. Tarihte diğer bir Müslüman devletine karşı savaş yapmamış tek bir Müslüman devleti yoktur. Ahmet Naim’in savlarından birinin tersine, Türklük, İslam tarihinde büyük roller oynar, bin yıl İslamlığın savunuculuğunu yapar. Fakat Türklük, İslamlığa yapacağı hizmeti yerine getirirken kendi varlığını, kendi dilini, kendi tarihini feda ederken Arap, Araplığını sürekli olarak bilir. Türkün geçmişteki varlığı inkâr edilirken, şimdi onun gelecekteki varlığı da inkâr edilmeye başlar. Türklerin kendileri bile bunu yaparlar.

Ahmet Naim’in Arapçılığı, ulusçuluk düşünüşünde bir dönüm noktasına yol açar: Z. Gökalp’in, Türk ulusçuluğu ile pantürkistlerin Türk ırkçılığı arasındaki farkları belirlemesine yol açar. Ona göre İslamcı, Osmanlıcı, Türkçü ulusçuluklar yanlıştı. Ulusçuluğu birincisi ümmetçilikle, ikincisi bir politik birleşme ile üçüncüsü ise ırkçılıkla karıştırıyordu. Ulusçuluğun temeli ne ümmet birliği ne Osmanlı birliği ne de ırktır. Türk ulusçuluğu, İslam ümmet birliği ile Osmanlı imparatorluk birliğinin dağılma içinde oluşunun bir sonucudur; çünkü bütün modern uluslar evrensel imparatorlukların ya da evrensel dinlerin dağılışının ürünüdür (Not 24).

Notlar

Not 1: O. Karadağ, Stratejinin Yazılı Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar, s.302

Not 2: Wiesner, Early Modern Europe, 1450–1789, s.88-93

Not 3: Albert S. Lindemann, A History of Modern Europe- From 1815 to the Present, 2013, s. 92-3

Not 4: G. J. Renier, The Criterion of Dutch Nationhood: An Inaugural Lecture at University College, London, 4 Haziran 1945 (Londra, 1946), 16-17. (Aktaran Davies, Norman, Euorope: A History, Pimlico, 1997, Divisa et Indivisa note 52; Davies, Norman, Avrupa Tarihi: Doğu’dan Batı’ya Buz Çağı’ndan Soğuk Savaş’a Urallar’dan Cebelitarık’a Avrupa’nın Panoraması, Çeviri Editörü Mehmet Ali Kılıçbay, Çev.: Burcu Çığman, Elif Topçugil Kudret Emiroğlu ve Suat Kaya, IMGE Kitabevi, 1994, s.409

Not 5: D. Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C. 1, s. 86

Not 6: F. Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi 1900-1930, s. 2

Not 7: Türkoloji (Osmanlıca: Türkiyat, İngilizce: Turcology, Fransızca: Turcologie) ya da Türklükbilimi; Türk halklarının filolojisi, antropolojisi, edebiyatı ve tarihi başta olmak üzere genel bir somut ve somut olmayan kültürel miraslarını sistematik olarak derleyen, araştıran, inceleyen bilim dalıdır. Bu bilimde uzmanlaşan kişilere Türkolog denir.

Not 8: F. Georgeon, age. s. 4

Not 9: F. Georgeon, age. s. 5

Not 10: F. Georgeon, age. s. 10

Not 11: F. Georgeon, age. s. 13

Not 12: F. Georgeon, age. s. 25

Not 13: F. Georgeon, age. s. 26

Not 14: A. G. Ökçün, 1970, Osmanlı Sanayii 1913-1915 Yılları Sanayi İstatistiki, Ankara, 1970

Not 15: T. Çavdar, Milli Mücadelenin Ekonomik Kökenleri, İstanbul, 1974, s. 128

Not 16:  İnsanlık Durumu (La Condition Humaine) yazarı, 1948’de çıkan Altenburg’un Ceviz Ağaçları adlı garip otobiyografik romanda, Turancılık adını verdiği olguya değinir.

Not 17: F. Georgeon, age. s. 77

Not 18 Stalin’in 1930’ların sonunda Orta Asya dillerinin yazımında Latin alfabesinden Kiril alfabesine geçişi buyurmasının nedeni, hem dilleri kendi içlerinde farklılaştırmak hem de Türkiye Türkçesiyle iletişimi güçleştirmekti.

Not 19: Birinci Dünya Savaşı sırasında Jöntürkler Almanya’nın da özendirmesiyle, Rusya Türkleri arasında çarlığa karşı başkaldırılar örgütlemeye çalışırlar. Türk casuslar Orta Asya ve Kafkasya’da, halkı başkaldırıya kışkırtarak, para ve silah dağıtarak dolaşırlar. Bütün bu etkinliklerden bir sonuç çıkmaz. Tam tersine, çarlık ordusunda askerlik yapan Müslüman öğeler Romanovlara sadık kalır. Bu, İstanbullu Pantürkistler için acı bir dersti! (Aktaran: F. Georgeon, age. s. 82)

Not 20: N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 435

Not 21: Süleyman Nazif’e göre, Türk ulusalcılığı Balkan Savaşı’nın bütün zararlarının toplamından daha kötü zararlar doğurmaktaydı. Aslında, Türklük diye bir şey yoktu. Kendini Türk sananların damarlarında akan kan, Osmanlı kanıdır. Osmanlı dili gibi, Osmanlı milliyeti de yüzyıllar boyu çeşitli ırkların karışımından ortaya çıkmış bir milliyettir. … (Süleyman Nazif, Ahmet Agayet Bey’e, 74(1329/1913): 1621-1623). (N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 435)

Not 22: Ahmet Naim, İslam’da Davayı Kavmiyet, İstanbul, 1332/1916, s. 51-52)

Not 23: İsmail Bey Gaspirinski, Türklük ve Osmanlılık, Türkyurdu, VI, 9(1330/1914): 2291-2

Not 24: Köprülüzade Mehmet Fuat, Türklük, İslamlık, Osmanlılık, Türkyurdu, IV, 9 (1329/1913): 692-702, Cami, Osmanlılığın Atisi (İstanbul, 1331/1915) ve Ziya Gökalp, “Mültecilik ve Beynelmileliyetçilik”, Yeni Mecmua, II, 35(1918): 162-164

Kaynaklar

Avcıoğlu, Doğan, Türklerin Tarihi, Birinci Kitap (İkinci Basım), Tekin Yayınevi, İstanbul, 1978

Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2006

Çavdar, Tevfik, Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu, Ant Yayınları, İstanbul, 1970

Davies, Norman, Euorope: A History, Pimlico, 1997

Georgeon, François, Osmanlı-Türk Modernleşmesi (1900-1930), çev. Ali Berktay, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2006

Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar, Destek Yayınları, İstanbul, 2020, s.288-96

Lindemann, Albert S., A History of Modern Europe- From 1815 to the Present, John Wiley & Sons, 2013

Ökçün, A. G., 1970, Osmanlı Sanayii 1913-1915 Yılları Sanayi İstatistiki, Ankara, 1970

Wiesner, Merry E., Early Modern Europe, 1450–1789, Cambridge University Press, Second edition, 2013, Cambridge History of Europe