19 Mart 2022 Cumartesi

“Türk” Adı ve “Türklük” Kavramına Tarihsel Bakış

 Öncelikle şunu belirteyim, ırk ve etnik kavramları sosyolojik ve antropolojik kavramlardır, biyoloji açısından her ikisi de geçersizdir (Not 1). İkincisi, antropolojik açıdan da olsa saf bir ırk ve etnik yapı söz konusu değildir. Hele ulus kavramı tümüyle politik ve kültürel bir kavramdır. Saf bir ırk olamayacağı gibi saf bir ulus da söz konusu değildir. Tarih öncesinden başlayarak insan kümelerinin yer değiştirmeleri, uzun mesafeli göçleri ile farklı insan kümeleri birbirlerine karışmış çok farklı halklar oluşturmuştur. Hele insanların avcılık-toplayıcılık döneminden tarım dönemine ilk geçtiği, tüm yönlerdeki büyük göçlerin kavşak noktası Anadolu gibi coğrafyalar çok çeşitli halkların harmanlandığı yerlerde saf bir etnik yapının olması olanak dışıdır. Üçüncüsü, 1920-30’lu yıllar tüm dünyada ulus-devletlerin oluşumunun doruk noktasıdır. Dünyanın başka yerlerinde neler olduğunu kavramadan anılan dönemde, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarıyla kuruluş aşamasında olanları değerlendirmek dar görüşlülük olur.

Türk Halkının Kökeni

Birçok araştırıcı, çok eski yıllarda Türk adı taşıyan bir kavmin varlığını araştırır. Özellikle Cumhuriyet’ten sonra, İslam ve Osmanlı ile sınırlı bir tarih anlayışına tepki olarak bu yolda çok ileri gidilir, arkeoloji, kültür, dahası dil araştırmalarına dayanmadan, t, r, k harfleri geçen her yerde, Türk ulusunun keşfine çalışılır. Son arkeolojik araştırmalar ve kültür tarihi incelemeleri bu savları doğrulamaz. Dil araştırmaları, Türk’ün eski söylenişinin, bugünkü gibi tek heceli değil, iki heceli olduğunu gösterir. Türk adı ilk kez, Orhon Yazıtları’nda, daha çok Türük biçiminde geçer; Çin kaynakları da T’u-ku’e, T’u-chueh diye iki heceli yazar. Türük, giderek Türk olur.

Ön Türkler (Proto Türkler), Hunlardan önceki dönemlerde var olan, sonradan Türklerce benimsenen bazı toplumsal özellikleri olan, Türk dil ailesinden diller konuştukları, anaerkil oldukları; ancak daha sonra çevre toplumların etkisiyle ataerkil oldukları sanılan topluluklardır. Bu Ön Türkler Baykal ve Balkaş gölleri arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Jean Paul Roux, Türk olgusunu milattan önceki yüzyıllara kadar geri götürürken kimi Batılı bilginler, Göktürk öncesi dönem için Türklerle akraba olan halklara Ön Türk adını verirler.

Türklerin ataları, Batılı tarihçilere göre MÖ 2500-1700 yılları arasındaki Afanasyevo kültürü ile başlar, MÖ 1700-1200 yılları arasındaki Andronovo kültürü ile sürer. Bu savaşçı ve göçebe kültürlü insanlar MÖ 1700 yılları sonrasında Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasındaki bölgeye yayılır. Bu insanların MÖ 450’den başlayarak Moğolistan’a doğru ilerledikleri, orada bulunan Hint-Avrupa halklarını oradan kaçırdıkları, bölgede bulunan kafataslarının incelenmesi ile kanıtlanmıştır. Jean-Paul Roux Türklerin Tarihi adlı kitabında Ön Türkleri Baykal ve Balkaş gölleri çevresini de içine alan bölgeye yerleştirir.

Türklerin ataları, Avrasya tarihinde büyük bir rol oynamışlardı. Dilbilimcilerin savına göre Ön Türk dili MÖ 3000-500 gibi erken bir tarihte bile konuşuluyordu, ama Türkler ancak 6. yüzyılda tartışılmaz biçimde tarih sahnesine çıktılar. Çin kaynakları bu dönemde Moğolistan ve Güney Sibirya’da Tujue denen bir halktan söz eder, modern bilimciler de bu halkı Türk olarak tanımlar. L. N. Gümilev’e göre; İç Asya’nın batı kesiminde Türkçe konuşan halklar, MÖ 3. yüzyıldan başlayarak çok eskilerden beri biliniyorlardı; ama Türk sözcüğü o sıralar yoktu; onlara Hyung-nu deniliyordu. Kendini Türk olarak tanımlayan halk (Tu-kiu), 6. yüzyıl başlarında Altaylarda biçimlenmişti. Bu ad, Türk dilli bütün kabilelere değil, daha sonra Orta Asya’da egemenliği ele geçiren küçük bir halka veriliyordu. Fransız Doğubilimcileri onları Türk sayarken Rus sinolog N. Y. Biçurin Moğol olarak saymıştı, ancak Orhon Yazıtları onların Türklüğünün doğruluğunu ortaya koymuştu.

Türk sözcüğü, P. Pelliot ve A. N. Kononov’a göre, güçlü, sert anlamına gelir. Bu da 6. yüzyılda politik bir terimden bir etnik adın doğuşumunu gösterir. Titiz bir filolojik araştırmadan sonra bu yargıya varan Kononov’a göre Türk sözcüğü, değişik ırk ve etnik kökenden birçok kabileyi birleştiren ve geniş bir coğrafyayı kapsayan bir topluluk adıdır.

Türk Kağanlığı’nın kurucuları olan İstemi ve Bumin adları Türkçe olmadığı gibi içinden geldikleri boy (klan) adı Aşına da Türkçe değildi. Hükümdar maiyetindekileri belirtmek için kullanılan böri (kurt) de olasılıkla İran dillerinden türetilmişti. Türk dilinde yazılmış Orhon Yazıtları’nda Türk dillerinde olmayan, bu dillerle ilişkisi bulunmayan Orta Asya dillerinde görülen sözcükler de vardır. Dolayısıyla yapılan araştırmalar bizi saf ulusal bir öze değil, çok-ırklı, çok-dilli bir bozkır ortamına götürüyor.

Kimileri genellikle budun sözcüğünü millet olarak çevirirler. Oysa Türk budun bozkırda Türkçe konuşan boyların ancak bir bölümüdür. Türk budun, belli bir boylar örgütlenmesine verilen addır. Budunu oluşturan boy ve obaların tümünün aynı soydan gelmesi, üstelik aynı dili konuşması bile gerekmez. Bozkır politik örgütlenmelerinde, düşsel soy kütüğüne önem verilmekle birlikte, ırk ve dil ayrımı gözetilmez. Bilge Kağan, bazı yerlerde öteki budunların kendi budunu olduğunu söyler. Fakat bu kendi budunum deyişi, onu kendi soyundan ya da kendi Ulus’undan sayma anlamında kullanılmaz. Dört kez savaştığı Dokuz Oğuz için Dokuz Oğuz benim budunum idi der. Bunun anlamı, Dokuz Oğuz budunu bana bağlıydı, onu ben yönetiyordum biçimindedir.

İran içlerine, Kafkasya, Kırım ve Hindistan kuzeyine kadar genişleyen Batı Göktürkler, Bizans ile bağlaşma yapmışlar, elçiler göndermiş ve Kağanı’n ordasına Bizans elçileri gelmişti. Böylece Türk adı tanınmış, Bizanslılar Türk sözcüğünü Türklerin genel adı olarak kullanmışlardı. Bizanslıların geçmişte de Türklerle sıkı ilişkileri olmuşsa da Türk adlı bir politik kuruluş olmadığından, onlara Hun, Utigur, Kutigur, Sabar, Bulgar adlarını vermişler ya da genel bir ad olarak İskit demişlerdi. Hun da aynı anlamda kullanılıyordu. Bizans kaynaklarında ilk kez 1083’te Türkmen adı geçer. Kendilerini Buharalı, Semerkantlı ya da Rumi diye tanıtan yerleşik Türkler, Türk ve Türkmen sözcüğünü hakaret anlamında kullanırlar.

Türkçülük, Osmanlı’da değil, Rusya’da başlar

Türkçülük, Turancılık ya da o günlerdeki yaygın adı ile Pantürkizm, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında, tüm Türk halklarının kültürel ve politik birliğini amaçlayan politik bir akım olarak ortaya çıkmıştır.

Rusya’da kapitalizmin gelişmesiyle, özellikle Kazan İslam burjuvazisi ortaya çıkar. Orta Asya ticaretinin tekelini eline geçiren bu burjuvazi, hızla zenginleşir, büyük ticaret ve sanayi şirketleri kurarlar. Önde gelen Türkçülerden Yusuf Akçura, bir fabrikatör ailesinden gelir. Bu burjuvazi, Rusya içinde Türk ve İslam birliği akımının gelişmesinde önayak olur. Petrol bölgesi Azerbaycan’da da bir sanayi burjuvazisi gelişir. Toprak soyluları ile işbirliği içindeki bu burjuvazi, Osmanlı ile yakından ilgilidir. Rusya’daki Türkçüler, daha çok İslam birliği sloganı kullansa da Batı kültürü içinde yetişmiş olduklarından İslamcılıktan çok uzaktırlar. Bu nedenle panislamist Abdülhamit, bunlardan hiç hoşlanmamıştır. Rusya’daki 1905 Devrimi’nin başarısızlığa uğraması, Osmanlı’da 1908’de İttihatçıların iktidara gelmesi üzerine, Rusya Türkçüleri, İstanbul’a akarlar. Osmanlıcılığın yerini, Türkçülük, Turancılık alır.

Türkiye Türkçülüğü ile Turan Türkçülüğü arasında bocalayan bu akım, Türk Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra açıklık kazanır, Milli Misak sınırları içinde yaşayan Türkiye halkı, Türk Ulusu ilan edilir. Türklerin Orta Asya’dan ulus olarak gelmediği, Anadolu’da yerli topluluklarla karışarak ulus olduğu açıktır. Bu ulusun oluşumunda, Selçuklu, Osmanlı devletlerini kuran Türkmen (Yörük) boylarının katkısı büyüktür. Türkçe konuşan topluluklar, Farsça ve Moğolca konuşan topluluklarla uzun bir süreç içinde epey karışmışlardı. Farslaşan Türkler, Türkleşen Farslar, Moğollaşan Türkler, Türkleşen Moğollar vardır. Moğol yayılması öncesinde Türkmenler arasında bile Türkmenleşmiş Araplar ile Oğuz kökenli olmayan göçebe toplulukları yer alıyordu. Bir araştırmaya göre, günümüzdeki Anadolu Türkmen’i, 11. yüzyıl Türkmen’inin kültür özelliklerinin yüzde 39’unu koruyorken, Merv Türkmen’inde bu oran yüzde 69’dur.

Türk Ulusalcılığı (Milliyetçiliği)

Milliyetçilik ile ulusalcılık arasında ayrım yapanlar varsa da ben millet yerine İngilizce nation karşılığı olarak Türkçe bir sözcük olan ulusu kullanmayı yeğliyorum. Çünkü günümüzde her ne kadar millet ve ulus eş anlamlı olarak kullanılsa da millet dini bir içerik taşır (Not 2).

Ulus kavramının geçmişi çok eskiye gitse de 1789 Fransız Devrimi ile yaygınlaşmış bir kavramdır. Avrupa’da 14. yüzyıldan başlayarak ulus durumuna gelen ilk ülkeler İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz gibi ülkeler olmuştur.

Fransız Devrimi ilkelerinin Avrupa’da yaygınlaşması sonucu Türk ulusalcılığı 19 ve 20. yüzyılların dönemecinde, Ahmet Midhat, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp gibi bir avuç insan ile başlar. Önce Balkanların Hıristiyan halkları milliyetlerinin bilincine varır, merkezi yetkeye karşı ayaklanmaya başlar. İlk ayaklanan Yunanlar ve Sırpları, Bulgar, Makedon ve Ermeni ulusalcıları izler. Bunların ortak özellikleri, kendi tarihi ve milliyetiyle ilgili bilincini korumuş, varlığını bir ölçüde de Kiliseye borçlu olan bir etnik çekirdek ile bir ulusal burjuvazinin varlığına dayanmalarıdır. Önderliği de kültürel özerklik ya da bağımsızlık isteyen ulusal burjuvazi üstlenir. 19. yüzyılın sonuna doğru, sıra imparatorluğun Müslüman halklarına gelir: Önce Arnavutlar, sonra Araplar, Kürtler, en sonunda da Türkler.

Türk milliyetinin ortaya çıkmasını geciktiren ve uyanışını belirleyen etmenler, İslam’da ulusalcılığın ortaya çıkışı sorunuyla ilgilidir. Osmanlı toplumu, yarı-özerk dini, kültürel cemaatler olan milletler olarak sınıflandırılıyordu Bunlar, Ortodoks milleti, Yahudi milleti, Müslüman milleti idi. Bir Türk kendini öncelikle Müslüman milletinin bir parçası olarak görüyordu.

Müslüman halklar, ortak bir tarihi de paylaşıyor olsalar da dil nesnel bir farklılaştırıcı öğe olarak kalmıştı. Türkler, İslam’ı benimseseler de kendi dillerini bir ölçüde korumuşlardı. Yönetim ve saray dili olan Osmanlıcada bolca Arapça, Farsça sözcükler kullanılmakla birlikte, yine de bir Türk diliydi. Anadolu köylüsü daha arı bir Türkçe konuşuyordu. Türkler ile Araplar arasındaki farklılaşmanın ana öğesi olan dilin, Türk ulusalcılığında çok önemli bir yeri vardır. O nedenle günümüzde kimi İslamcı Türk yazarları dilde arılaşmaya karşıdır. Ayrıca Türklerde, özellikle de gezgin, tüccar, memur, asker olarak Osmanlı ülkelerini dolaşanlarda ilkel bir etnisite duygusu vardı; bu kişiler, kullandıkları dil, giysiler, töreler vb. aracılığıyla bir farklılık duygusuna erişmişlerdi. Bu Türk kimliği duygusu Türkoloji incelemelerinin katkısıyla imparatorluğun aydın, politik sınıfları arasında da güçlenmişti. Türkoloji (Not 3) hem Türk kültürünün eskiliğini hem de Balkanlardan, Orta Asya’ya, Sibirya’ya kadar yayılmış durumdaki Türk dilli konuşan halklar arasındaki kültür birlikteliğini ortaya çıkarıyordu. Böylelikle Türkoloji, Türk halklarının tarihindeki İslam öncesi dönemin önemini ortaya koyarken, önemli bir sonuca da yol açmıştı: Türk halklarının tarihi içinde, İslam artık diğerlerinden farklı olmayan bir dönem olarak görülür. Bu bakımdan Türkoloji, Türklüğü İslam’dan ayırmada, Türk halklarının geçmişine yönelik tarihsel bakışı laikleştirmede katkı yapar.

Türk ulusalcılığı ile diğer Avrupa ulusalcılıkları arasındaki fark yalnızca kültürel değil, aynı zamanda toplumsal düzeydedir. Türk örneğinde, ulusalcılık ulusal gelenekleri sürdürmüş bir ruhban kesiminden destek alamamıştı; tam tersine Türk ulusalcılığı bir ölçüde dine ve özellikle de ulemanın Müslüman ümmetinin birliğini sürdürme savına karşı çıkarak biçimlenmek zorunda kalmıştı. Üstelik başka köylü dünyalarında görüldüğü gibi, Türk köylülüğünün bir milliyet bekçiliği rolü üstlendiği de söylenemez: Türk köylüsü, Süleyman I döneminde her köye bir cami, bir imam uygulaması sonucu kendini İslam’la özdeşleştirmeye mahkum edilmişti. İslam öncesi Türk inançlarını yalnızca kimi göçebe topluluklar korumuştu, ama bunlar merkezi iktidarın hor gördüğü bir küme olarak kalıyordu. Türk ulusalcılığı tasarısını destekleyenler, göreli olarak soyutlanmış ve kitleden kopuk bir avuç bilgin ve aydındır yalnızca.

Türk ulusalcılığının ilk formülasyonunu pantürkistler yapar, özellikle de Rusya asıllı Türk göçmenler bunda önemli bir rol oynarlar. Türk dilini kullanan halkların birleştirilmesi düşüncesi de Rusya’nın Müslüman Türk halkları içinde doğar. Başlangıçta pantürkizm, Rusların Kafkasya ve Orta Asya’da giriştikleri, Rusya Türklerinin ekonomik etkinliklerini, kültürel kimliklerini tehdit eden yayılma politikasına (panslavizme) karşı bir tepki olarak görünür. Hareketin başında Tatar büyük burjuvazisi vardır; girişimlerin çoğu, hedefi dil birliği, eylem birliği, düşünce birliği olarak özetlenebilecek, İsmail Gasprinski’den (Gaspıralı) kaynaklanır.

Bu hareket Osmanlı’da etkisini, temelde 1908’deki Jöntürk Devrimi’nden sonra Çarlık baskısından kaçıp Türkiye’ye sığınan göçmenler aracılığıyla duyurur. Bunların en tanınmışları, Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu idi.

Rusya’nın, Japonya karşısında uğradığı bozgun, 1905 Devrimi’nin ardından pantürkist hareketin örgütlenme çalışmaları başlar. 1917 Devrimi döneminde pantürkist etkinlikler yeniden canlanır. Mustafa Kemal pantürkizmi mahkum eder, ama İkinci Dünya Savaşı’nda Alman orduları Kafkasya yönünde ilerlerken, Türkiye’deki kimi pantürkistler arasında kışkırtma etkinlikleri yeniden başlar.

Diğer pan hareketleri gibi, pantürkizm de yanında romantik bir içerik getirirse de bazı önemli noktalarda ayrılıyordu. Öncelikle Türk ulusalcılığı içine burjuva liberal bir boyut sızar. Modern bir din anlayışı geliştirirler, kadının kurtuluşunu savunurlar, ekonomik ve toplumsal ilerlemenin gerçekleşmesini isterler. Pantürkizm, önceleri politik yelpazede solda yer alırken, Mustafa Kemal’in pantürkizmi mahkum etmesinden sonra sağa kayar.

Türk ulusalcılığı, Yunanlara ve onların arkasındaki İngiliz yayılmacılığına karşı yürütülen 1920-22 Kurtuluş Savaşı, Büyük Güçler’ce dayatılan Sevr Antlaşması’na karşı başkaldırı ve Avrupa dışındaki halkların ilk kurtuluş hareketi olarak değerlendirilir. Türk ulusalcılığı, 20. yüzyılın yayılmacılık karşıtı, silahlı savaşıma dayalı, tarafsız, ekonomik bağımlılığı yadsıyan, sosyalizm ya da üçüncü yol temelinde ulusal bir ekonomi kurmaya çalışan, yerli ulusalcılıkların ilk örneği olarak kabul edilir. Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemde verdiği kapitülasyonlar, Avrupa’nın ekonomik ve ticari sızmasının gerekçesini oluşturmuş; toprakları işgal edilmeye başlanmıştı. Sanayi devrimiyle birlikte ve 1838’de İngiltere ile yapılan ticaret antlaşmasının ardından, Avrupa ürünleri Osmanlı ülkesine akmaya başlar. Tanzimat döneminde Avrupa’dan gelen baskılar daha da artar. Sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı-sömürgeleştirilmesi adı verilen süreç başlar.

Bu süreç mali kurumlara (Düyun-u Umumiye, Tütün Rejisi), ülke içinde Avrupalı şirketlerin gelişmesine (bayındırlık işleri, demiryolları, liman inşaatları vb.) dayanıyordu. Eski bir tema olan Hıristiyanların korunması, çoğalan yabancı okullar da sürecin diğer dayanaklarıydı. Sonunda Avrupa’nın varlığı, büyük kentlerde, kıyı bölgelerinde, ülke ekonomisinin, toplumsal ve kültürel yaşamının tüm alanlarını kapsayacak kadar genişlemişti.

Türklerin toplu belleğinde asıl yer tutan İstanbul’un İtilaf güçlerince işgalinden çok, ayrıcalıkların, kapitülasyonların, Hıristiyanlar üzerindeki korumanın, yaşayabilecek bir Türkiye oluşturma umutlarını yok eden Sevr Antlaşması’nın anıları, kısacası yabancı müdahaleler denebilecek şeylerdi. Eylül 1922’de, Mustafa Kemal Türkiye’de yabancı müdahalelerin sona erdiğini açıklıyordu.

Kemalist laiklik hareketi teoloji uzmanlarının ebedi İslam’ına karşı çıkmıyordu. Osmanlı İslam’ı hukuki düzenlemeler açısından, Hanefi İslam anlayışıdır. Hanefilik, gevşek bir İslam anlayışı, ama aynı zamanda tarihsel açıdan yeniliğe en kapalı eğilimdir. Resmi Osmanlı İslam’ı evrime hiç açık olmayan bir anlayıştır. Laiklik, en katı Müslüman olan bir ülkede ortaya çıkıyordu.

Tanzimat döneminden imparatorluğun politik ve yönetsel modernleştirilmesi, İslam’ın yetke alanının daha da daraltılmasına yol açmıştı. Mahmut II’den beri girişilen reformlar aslında devlet kurumlarının Batılılaştırılmasına yöneliktir, durmadan ulemanın yetkilerini sınırlıyordu. Ulemanın yetkileri, padişahın onların mali kaynakları (vakıf sistemi) üzerindeki denetimi ve Batı usulü bir bürokrasinin gelişmesiyle zayıflıyordu. Dini değerlerden kopuk bu yeni bürokrasi, geleneksel olarak ulemaya ait konumları yavaş yavaş kapmaya başlıyordu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan sonra, devletin sekülerleştirilmesi, dini kurumların zararına sürer. Dini kurumlar özellikle yasama ve hukuk alanlarında geriliyordu. Geleneksel İslam hukukunun yanı sıra, önce ticari, sonra da ceza davalarında Batı türü hukuk düzeni gelişir. Eğitim alanında ise, bütün gelişmelere kapalı medreselerin yanında, Tanzimat’tan başlayarak yavaş yavaş yerleşen bir modern kamu eğitimi sistemi ortaya çıkar.

Jöntürk Devrimi genellikle, Osmanlı İmparatorluğu’nda Abdülhamit’in baskıcı yönetimi ile askıya alınmış meşruti düzeni geri getirmeye yönelik liberal bir hareket olarak alınır. Bu olay aynı zamanda Abdülhamit rejiminin imparatorluğun dağılmasına, parçalanmasına yol açması nedeniyle, imparatorluğun birliğini ve bütünlüğünü korumak, modernleşmesini sağlamak amacıyla eyleme geçen subaylarca yürütülen yurtsever bir devrimdir. Rus-Japon Savaşı (1905) sonrasında Asya’yı sarsan, bir dizi devrimci hareket (Hindistan, İran, Çin) içinde yerini almıştı. Makedonya’dan başlayan bu devrim, başkentin kozmopolitizmine taşranın tepkisidir. Devrimin aktörleri içlerinde Türklerin ağırlıkta olduğu, ama Arnavutların da yer aldığı Müslümanlardır. Ağırlık merkezini Avrupa başkentlerindeki sürgünlerden Makedonya Ordusu’na kaydıran Jöntürk hareketi, başlangıçta kozmopolit bir yapı gösterirken, sonra İslamlaşır, belli bir ölçüde Türkleşir. Devrim aynı zamanda Abdülhamit’in çevresine, özellikle de Ebulhuda ve Arap İzzet gibi Arap kökenli danışmanlarına bir tepkidir. Bu adamlar bir anlamda Yıldız’daki Arap lobisini oluşturuyorlardı.

Avrupa’daki toprakların büyük bölümü, Afrika’daki son yerlerin yitirilmesi olayları Türk kimliği sorunu üzerinde birçok açıdan etki yapar. Birincisi, parçalanmaya doğrudan katılan ya da buna göz yuman Avrupa’ya karşı yöneticilerde ve kamuoyunda giderek büyüyen bir düşmanlık oluşur. İkincisi, savaşların (Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Arnavutluk başkaldırısı, Yemen başkaldırısı) ağırlığı temel olarak Anadolu Türklerinin omuzlarına binmişti. Üçüncüsü, bu olaylar sonucu bir Osmanlı ulusu düşü olan Osmanlıcılık yıkılmış, Arnavutluk başkaldırıları ve Arap ulusalcılığının yükselişiyle zayıflayan panislamizm; Avrupa’nın saldırgan politikası nedeniyle zor durumda kalan Batıcılık bu darbelerden paylarına düşeni almıştı.

Tanzimat’tan beri, devletin modernleştirilmesi ve modern eğitimin yaygınlaştırılması bir Müslüman Türk orta sınıfının oluşmasına yol açmıştı; ama Avrupa sermayesinin ülkeye girişinin yol açtığı ekonomik gelişme özellikle gayrimüslim azınlıklara yaramıştı. 1913-15 sanayi sayımı, sanayi sermayesinin %50’sinin Rumların, %20’sinin Ermenilerin, %5’inin Yahudilerin, %10’unun yabancıların elinde olduğunu gösterir. Bir araştırmada imparatorluğun son döneminde İstanbullu tüccarların (ithalat-ihracat, ticaret) yalnızca %5-%10’unu Türklerin oluşturduğunu gösterir. Müslüman Türk asker ve sivil seçkinlerce yürütülen bir devrim, gayrimüslimlerin ekonomik konumunu güçlendirmişti.

1908 Devrimi’ni izleyen döneme, ulusal hareketin örgütlenme aşaması adı verilir, bazı dernekler kurulur. Japon araştırmacı Masami Aral’a göre bu örgütlerden biri Osmanlı Devleti’nin politik formülüne bağlı kalan Osmanlı Türk aydınlarının bakış açısı, diğeri de gözlerini Orta Asya’ya dikmiş Rusya Türklerinin bakış açısıdır. Derneklerin en önemlilerinden biri, bir küme Tıbbiye öğrencisinin girişimi ile Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı idi.

Türk ulusalcılık akımı iki cephede (din ve devlet) direnişlere yol açıyordu. Ulusalcılığı bir kanser olarak gören İslamcılar ümmet bağrında bir yörecilik (partikülarizm) doğuşunu iyi karşılamıyorlardı. Osmanlıcılar ile olan tartışmaların kaynağındaysa, ulusalcılığın devleti zayıflattığı suçlamaları yatıyordu. Türkçülerin saflarında da dinin yeri, dil sorunu gibi bazı noktalarda tartışmalar çıkıyordu. Ulusun tanımı olarak kimileri eğitim ve kültürü önerirken, Alman anlayışının daha çok etkisinde olan diğerleri (özellikle Rusya Türkleri) ırk ya da kavim kavramına dayanıyorlardı.

Edirne’den Orta Asya’ya, oradan İpek Yolu’nun Çin vahalarına kadar bütün Türk halklarının birliği... Andre Malraux, pantürkizmi böyle tanımlar. Osmanlı’nın Balkanları artık yitirdiğine ikna olan Enver Paşa, Turancılığı gerçekleştirmek, başkenti Semerkant olacak Jöntürk İmparatorluğu’nu kurmak için Doğu’ya yönelir. Almanların da özendirmesiyle, keşif göreviyle gönderdiği Vincent Berger orada beklenmedik bir gerçeklikle karşılaşır: Orada kabile ve din kimliği, Türk etnik topluluğuna aidiyetten daha önemliydi.

Pantürkist kimliği duygusunun gelişmesinde Türkoloji incelemelerinin ilerlemesi belirleyici bir rol oynamıştı. Guignes’in yapıtından beri, Arthur Lurnley, Arminius Vambery, Radloff ve Thornsen’e kadar Avrupalı bilginler, filologlar, gramerciler, tarihçiler Türk halklarının eski tarihleri, sonraki evrimleri üzerine bilgileri derinleştirmişlerdi. Onların araştırmaları bazı olguları gün ışığına çıkartır: Özellikle Çin yıllıkları aracılığıyla öğrenilen İslam öncesi Türk tarihinin önemi; 8. yüzyılın ortasına ilişkin Orhon Yazıtları’nın çözülmesiyle anlaşılan Türk dilinin eskiliği; Türk halklarının bütününde görülen dil ve uygarlık birliği. Türkolojinin tüm bu yeni verileri, Ahmet Vefik Paşa, Necip Asım tarafından kültürlü Osmanlı kamuoyunun bilgisine sunulunca, bir Türk kimliği duygusu yavaş yavaş yerleşir. 1897’de ozan Mehmet Emin, Türkçe Şiirler (Osmanlıca değil) derlemesi yayımlayarak küçük çaplı bir yazınsal devrime (bunu büyük çaplı bir politik devrim izler) yol açar.

Türk halkları arasında kültürel bir birlik olduğu düşüncesi Osmanlı İmparatorluğu’nda yavaş yavaş doğarken, Rusya’da giderek öne çıkan düşünce, politik bir birleşmenin gerekli olduğuydu. Bu isteği, İsmail Gaspıralı (Gasprinski) seslendiriyordu. Bunların panslavizme bir yanıt olarak geliştirdikleri “politik” pantürkizmi ile kimlik sorununa bir yanıt olarak ge­liştirilen Osmanlı’daki “kültürel” pantürkizm, 1905 Jöntürk Devrimi’nden sonra buluşur.

Pantürkist ideolojinin tarihindeki bir diğer kilit an, 1911-13 yılları arasıdır. İtalyanların Trablusgarp’ı işgal etmesi, Rumeli’nin Balkan devletleri koalisyonunun eline geçmesi, İstanbul kapılarına dayanan Bulgar ordularının tehdidi, Osmanlı seçkinlerinde tam bir travma yaratır, ülkeyi uçurumun kıyısına sürüklediği düşünülen politik yönelimleri sorgulamaya başlarlar: Jöntürklerin Osmanlıcılığı, liberalizmi, Osmanlı aydınları ve yöneticilerinden bazıları yeni bir politik formüle yönelir. Nasıl ki, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası durum Osmanlı Sarayı’nı panislamizme yöneltmişse, 1912-13 yenilgileri de Osmanlı seçkinlerinin bir bölümünü pantürkizme yöneltmişti. Pantürkizm o dönemde örgütlü bir harekete dönüşmüş; imparatorluğun yıkıntıları üstünde, yeni bir imparatorluk düşüncesi biçimlenmişti: Türk İmparatorluğu. Ama bu düşün gerçekleşebilmesi için önce çok büyük bir engeli aşmak gerekiyordu: Tarihin İpek Yolu boyunca dağıttığı Türk halklarının birliğini gerçekleştirmek için Rus engeli vardır. Böylece, pantürkizm, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki kabarık anlaşmazlıklar dosyasına yeni bir öğe olarak eklenir. Rus politikasının hiç değişmeyen öğelerinden biri, Kafkasya ve Orta Asya’nın Türkdil halklarını olabildiğince bölmek, onları Türkiye’nin olası çekim gücünden uzak tutmak idi (Not 4). Osmanlı da Rusya Türkleri kartını oynar, ama düş kırıklığına uğrar (Not 5).

Balkan Savaşı bir dincilik havası getirmekle birlikte, politikada ulusçuluğun etkisini de artırmaya başlar. Bu dönemde ilk kez olarak Türk hükümeti, Türk ordusu, Türk hakanı gibi terimlerin kullanılmaya başlanması, İslamcıları Türk olmayan kişilerin yanına koyuyordu. Öyle ki ‘Balkan Savaşlarına Osmanlı olarak gidip Türk olarak döndüler’ sözü büyük bir kırılma anını simgeliyordu. Balkan Savaşı kaybı üzerine Türkçü ideologlar Osmanlıcığın ölümünü ilan ettiler. İslamcılar, liberal ve demokratik rejim kadar, ulusçu bir rejime de karşıydılar. 1912’de Süleyman Nazif (Not 6) soruyordu: Türk ne demek oluyor? Türk, Osmanlı Saltanatı ve İslam Hilafeti adını taşıyan siyasal bir şirketin üyelerinden yalnız biridir. Türk ulusalcılığı karşısında, bir zamanlar Abdülhamit II dönemindeki Arapçılık akımını da aşan yeni bir Arap kavmiyeti modası başlamıştı. Bu akım İslam’da Davayı Kavmiyet adlı bir kitapta en aşırı derecesine varır; kitabın yazarı olan Ahmet Naim (1872-1934), Babanoğulları denen ve Abdülhamit II döneminde büyük bir etki kazanan Doğulu bir soylu ailedendi. Yazdığı kitap, İslamcıların ulusalcılık akımına karşı kutsal savaş ilanı gibidir (Not 7).

İslamcılara göre Türk ulusçuluğu akımı, Arnavutların, Kürtlerin, Arapların da kavmiyet davasına düşmelerine yol açar, Ermeni, Yunan, Bulgar ulusçuluğu Osmanlı birliğini nasıl parçalıyorsa, bu da İslam birliğini parçalar. Bu sava karşı Kırımlı İsmail Gaspirinski, Osmanlı tarihinde uluslaşma akımının yeni bir şey olmadığını anımsatmak için şunları yazar:

Onların ulusçuluğu yeni bir şey değildir. Kürt ulusçuluğu başlayalı on beş yıl oldu. Arap ulusçuluğu yirmi yıl önce başladı. Arnavut ulusçuluğu başlayalı otuz yıldan fazla zaman geçti. Ermeni ulusçuluğu en aşağı kırk, Bulgar ulusçuluğu altmış, Yunan ulusçuluğu seksen yıllık olmuştur.

Türk ulusçuluğu bunların nedeni değil, bir sonucudur.

Balkan Savaşları’nın arkasından, Y. Akçura’nın başlattığı pantürkizm propagandası etkili olmaya başlar. Türk Yurdu dergisindeki bir yazısında Ahmet Ağaoğlu (Agayef) özetle şunlara değinir:

Marakeş’ten Irak’a kadar Arapça konuşan halklar, aralarındaki birçok farklara karşın, kendilerini aynı ulustan sayarlar. İslamlıktaki parçalanma ulusçuluk akımlarından doğmaz, bu akımların başladığı zamana kadar bütün Müslümanların tam bir birlik içinde yaşamadıkları tarihi bir gerçektir. ...

Ahmet Naim’in Arapçılığı, ulusçuluk düşünüşünde bir dönüm noktasına yol açar: Z. Gökalp’in, Türk ulusçuluğu ile pantürkistlerin Türk ırkçılığı arasındaki farkları belirlemesine yol açar. Ona göre İslamcı, Osmanlıcı, Türkçü ulusçuluklar yanlıştı. Ulusçuluğu birincisi ümmetçilikle, ikincisi bir politik birleşme ile üçüncüsü ise ırkçılıkla karıştırıyordu. Ulusçuluğun temeli ne ümmet birliği ne Osmanlı birliği ne de ırktır. Türk ulusçuluğu İslam ümmet birliği ile Osmanlı imparatorluk birliğinin dağılma içinde oluşunun bir sonucudur; çünkü bütün modern uluslar evrensel imparatorlukların ya da evrensel dinlerin dağılışının ürünüdür.

Ne Mutlu Türküm Diyebilene

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dünyada ulus-devlet oluşumunun doruk noktası olduğu bir dönemde gerçekleşti. Ulusal kimliğin geliştirilmesinde Türkler çok geç kalmıştı. Ayrıca, elde kalan yurdu işgalcilerden kurtarmak için verilen kurtuluş savaşına engel olmaya çalışanlar olduğu gibi çıkardıkları isyanlarla köstek olan dini ve etnik kümeler de bulunuyordu. Öte yandan ekonomiden sağlığa, hukuktan eğitime her alanda geri kalmış, geri bıraktırılmış bir toplum bulunuyordu.

Bu koşullarda oluşturulacak devletin bir ulus-devletten başka türlüsü olamayacağı gibi bu işlerin bir devrim olmadan da yapılması olanak dışıydı. Ağır koşullar içinde verilen Kurtuluş Savaşına engeller çıkaranların yanında yapılan devrime de engeller çıkarılıyordu.

Kısaca 1920’lerde Anadolu’da hem bir Kurtuluş savaşı verilmiş hem de devrimler yapılarak bir ulus-devlet kurulmuştur. Her iki oluşumun önderi Mustafa Kemal, bu devleti oluşturan halkaları bir ad altında “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek birleştirdi. Oluşturulan devlete “Türkiye”, halkına da “Türk” denmesini bugün eleştiren, dahası karşı çıkanlar beklenebileceği gibi hem Kurtuluş Savaşı’na hem de yapılan devrimlere değişik yollarla engel olmaya çalışanların mirasçıları arasından çıkması hiç de şaşırtıcı değildir.

Pantürkizm’den Misak-ı Milli’ye

‘Türklük’ kavramı imparatorluğun ‘dağılma’ sürecinde (özellikle Osmanlı’nın büyük travması Balkan Savaşları sonrasında) yüksek sesle gündeme gelmişti. Şevket Süreyya Aydemir, Balkan Savaşları sonrasında yaşanan büyük hayal kırıklığını kitabının ‘Bir İmparatorluk Masalı’ başlığı altında şöyle anlatıyor:

“Nihayet bir gün Balkan Harbi patlayıp da İmparatorluk orduları, o zamana kadar, öylesine hakir görülen Balkan orduları önünde bütün Osmanlı Avrupası’nı bırakınca, artık her şey belli oldu. Bu yıkılış, artık, yalnızca bir devletin mağlubiyeti değildi. Mesnetsiz bir hayalin sona erişiydi. Bir ruhun, bir zihniyetin tamamen çöküşüydü. Bir masal, bir imparatorluk masalı sona eriyordu. Meğer bizim saltanat zannettiğimiz şey, yalnızca bir gaflet uykusuymuş. Bir devlet ve bir zihniyet olarak imparatorluk, daha Cihan Harbinden önce ve Balkan yenilgisiyle zaten sona ermiş oluyordu.”

Aydemir, ‘Ergenekon’ başlığı altında sözlerini şöyle sürdürür: “Gerçi biz evvelce de Türktük. Fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üzerinde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu… Milletimizin adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize yalnızca: Osmanlı! der geçerdik. Reddedilen, inkar edilen Türk adına kimsenin sahip çıkmaması için her tedbir alınmıştı. Umumi kanaate göre Türk, kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı.”

‘Osmanlıcılık’ ile ‘Türkçülük’ arasında gidip gelen İttihat Terakki’nin, 1908-12 arasındaki resmi ideolojisi yine de Osmanlıcılık idi. Osmanlı’nın ‘anavatan‘ olarak kabul ettiği toprakların kalıntılarının da kaybedildiği Balkan Savaşları’yla, bu politika tümüyle terk edilir. Bir söz var: Balkan Savaşlarına Osmanlı olarak gidip Türk olarak döndüler. Büyük bir kırılma anı. Balkan Savaşı kaybı üzerine Türkçü ideologlar Osmanlıcığın ölümünü ilan ettiler.

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve Turancı kadroları önemli bir rol oynamakla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti kuruluş aşamasında kendi ülküsünü oluşturmada Turancı / Pantürkizm akıma karşı kesin bir tavır almış, Misak-ı Milli kavramını kullanmıştır. Bunun en büyük nedenlerinden biri hayalci ve maceracı bir tavırla işlenmiş Pantürkizm’in, Mustafa Kemal ve kurucu kadronun algısında kötü bir etki bırakmış olmasıydı. Turancı düşüncenin tanınmış önderi Ziya Gökalp 1923'te Turancılığı uzak mefkure ilan ederek yeni bir Türkçülük tanımı getiriyordu. Mehmet Emin Yurdakul da Turana Doğru adlı şiir kitabının yeni baskısında bazı şiirlerini değiştirerek Turan sözcüğünün yerine vatan sözcüğünü getirmişti. Ahmet Ağaoğlu, Halide Edip ve Yusuf Akçura, 1922-3'te Turancılıktan vaz geçmişlerdi. Bu köktenci değişimi, yalnızca iç dinamikler değil, jeopolitik gelişmeler de etkilemiştir.

Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun ulusçuluk (Not 8) anlayışı ırkçı değil, ulusal topluluğu etnik topluluk (Türklük) temelinde tanımlamıştır. Anthony D. Smith’e göre, bütün ulusal kimlikler, değişen dereceler ve oranlarda, hem sivil (ulusların modern politik kimlikler olarak tasavvuru), hem de etnik (ulusların etno-kültürel dayanışmayla biçimlenmiş topluluklar olarak tasavvuru) unsurlar içerir.

Etniklik, Alt Kimlik, Üst Kimlik Kavramları

Konuyu bitirmeden önce kimlik kavramına da değinmek istiyorum.

Türkler tarih boyunca kendilerini boy adları ile nitelendirmişlerdir. Bu kavimler etnik, dil ve kültür açısından birbirleriyle akraba kavimlerdir. Anadolu’da bulunan Türkmen, Yörük, Çepni, Abdal, Tahtacı, Manav vb. Türk boylarının alt kimliği bu olmuş ama hepsinin bu alt-kimliklerinin dışında başkaları tarafından adlandırıldığı üst -kimlikleri Türk olarak kabul edilmiştir. Osmanlı Devleti Fatih Sultan Mehmet’ten beri millet sistemine göre örgütlendiğinden Türk boylarında Türk kavramını kullanmadan kendi alt kimlikleri ile millet sistemi içinde diğer Müslüman ve Müslüman olmayan halklarla birlikte yaşamışlardı.

1789 Fransız Devrimi’nden sonra ulusçuluk kavramı iki yaklaşımla gelişmişti. Bunlardan biri toprak temeline (teritoryal) dayanan Fransız ulusçuluğu, diğeri ise soy temeline (etnik) dayanan Alman ulusçuluğudur (Not 9). Alman-Almanya dediğimizde soyları ortak Alman olan bir halkı, Fransa-Fransız dediğimizde bir coğrafyayı (toprağı) anlatan ülkeyi ve o ülkede yaşayan halkları anlıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti durumunda ise idari ve laik rejim sistemi Fransa’dan alınırken, ulusçuluk kavramı da Alman okulunun değiştirilmiş halinden alınmıştır. Yeni devletin adı Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Nasıl Almanya dediğimizde Almanlara ait toprak parçası ülke anlıyorsak, Türkiye dediğimizde de Türk’e ait toprak ve ülke anlıyoruz. Bunu Almanya rahatlıkla yapmıştır. Türkiye’de ise hem soy temeli kabul edilmiş hem de “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ile formüle edilen ulusçuluk uygulaması ile aslında Türkiye’de Türk’ün dışında kavimlerin de olduğu örtülü olarak kabul edilmiştir. ”Ne mutlu Türküm değil, Türküm diyene” sözünden bu anlaşılır.

'Türk' sözcüğü bir yandan bir etnik köken tanımlaması olarak kullanılırken öte yandan Türkiye'de yaşayan insanlara ilişkin bir genel tanımlama oluyor. Türkiye topraklarında yaşayan ve bu ülkeyi kendi yurdu sayan herkes, etnik kökeni ne olursa olsun, Türk'tür. Tıpkı Amerika'da yaşayan herkesin etnik kökeni ne olursa olsun Amerikalı olması gibi. Buna 'üst-kimlik' deniyor. Prof. Emre Kongar, bir insanın, kendi iradesi dışında, doğumda edindiği beş kimliği şöyle sıralar:

1.      Özellikle din-tarım toplumlarında, aşiret yapısının egemen olduğu feodal düzende, aile bağları çok önemli olduğu toplumlarda Aile kimliği;

2.      Kişinin doğduğu coğrafyaya bağlı olan Coğrafya kimliği;

3.      Kişinin içine doğduğu aileden sahip olduğu Din ya da mezhep kimliği;

4.      Bireyin doğuştan zorunlu olarak gelen Irk ya da milliyet kimliği;

5.      Bir devletin ve o devleti oluşturan toplumun ortak kimliği olarak kabul edilen Vatandaşlık kimliği.

Bu beş ögeden ilk dördü, tarihte çoğu zaman toplumları bir arada tutan üst-kimlik işlevi de görmüşlerdir. Özellikle din-tarım imparatorlukları döneminde din ve mezhep böyle bir işlevi yerine getirmiştir. Zaman içinde laiklik ve demokrasi geliştikçe, her insanın din, mezhep, dil, ırk farkı gözetmeksizin eşit haklarla doğduğu inancı yerleştikçe, demokratik ülkelerde, vatandaşlık bağı bir üst-kimlik niteliği kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan bireyleri Türk olarak niteler. Bu niteleme ne ırka ne dine dayalı bir nitelemedir, yalnızca politik vatandaşlık bağını belirler.

“Devrimle milliyetler birleşip millet oldu” sözünü sahibi Mehmet Ali Güller’in vurguladığı üzere “bu topraklarda 1920’de hep birlikte bir devrim yaptık; devrimle Osmanlı padişahlarının kulu olmaktan çıktık, millet olduk. O nedenle büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk şöyle dedi: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Evet, Türkiye halkı olarak çeşitli etnik gruplardandık; Türktük, Kürttük, Çerkezdik, 24 etnik milliyettik ... devrimle 24 milliyet, bir millete dönüştü; o milletin ismine de Türk dedik.” İngiltere ve Fransa vb. ülkelerde olduğu gibi farklı etnikler ulus olarak birleşirken, içlerinden biri çeşitli nedenlerle ulusa adını verdi.

O “çeşitli nedenler” içinde o kimliğin tarihselliğinden nüfusuna, ekonomik gücünden devlet kurabilme yeteneğine kadar pek çok etken var. Yine M. A. Güller’in deyişi ile “Ah vah etmenin, keşke benim etnik grubumun ismi verilseydi demenin tarihin akışını değiştirebilmeye bir faydası yok. Her yerde olduğu gibi bu topraklarda da tarihin ve toplumların yasası işledi sonuçta.”

Ahmet Taner Kışlalı bir makalesinde: “Atatürk bu ulusu ne ‘ırk’ ne ‘din’ üzerine kurmuştur. Bin yılda oluşmuş olan bir ‘kültür ortaklığı’ üzerinde kurmuştur. Etnik köken bir ‘alt kimlik’tir... Etnik kültür bir ‘alt kültür’dür. ‘Ulusal kültür’ alt kültürlerle çatışmaz; onların sentezinden oluşur... ‘Ulusal kimlik’ de bir ‘üst kimlik’tir. Alt kimliklerle çatışmaz; onları kendi şemsiyesi altında bütünleştirir! Etnik kimlik, çoğunlukla ‘ırksal’dır... Ulusal kimlik ise ‘kültür bütünlüğü’nün adıdır, bir ‘ırk bütünlüğü’nün değil!”

Notlar

Not 1: Etniklik kavramının 1953’teki ilk kullanımı, Amerikan sosyolog David Riesman’a dayandırılır. Tartışmalı bir kavram olarak etniklik, kişinin kendi etnik grubuyla özdeşleşmesidir. Etniklik genel anlamda bir toplumsal kümenin ırk, dil ya da milli kimliğidir. Terimin Yunanca anlamı ethnos, kabile ya da ırktır. Göç gibi toplumsal hareketlilikler etniklik bilincini artırır. Etnik kimlik, bireyin içinde yaşadığı toplumdaki yaygın kültür unsurlarından farklı olarak, orijinal bir kültürel sistemin yapı özelliklerini nitelik itibariyle taşımasıyla ortaya çıkan bir kimlik türüdür.

Not 2: Arapça bir sözcük olan millet, Kuran’da din anlamında kullanılır. Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslümanlar etnik farklılıklardan bağımsız olarak tek bir millet olarak görülüyordu. Millet sözcüğünün sekülerleşmesi 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Osmanlıda kimileri nation sözcüğünü Türkçeye kavim olarak çevirirken, kimileri de ümmet olarak çevirmişti. Sonuçta nation sözcüğü Osmanlı Türkçesine ümmet olarak aktarıldı. Tanzimat sonrası sekülerleştirme çabalarının bir sonucu olarak, millet kavramı da dünyevi bir içerik edinmeye başlamış ve ümmet sözcüğünün yerini almış, nation sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştı.

Not 3: “Türklük bilimi” adı verilen Türkoloji Türklerin geçmişini, tarihini öğrenmesi bakımından önemli bir bilim dalıdır. Türk halkının soyunu, kültürünü, edebiyatını öğrenmesini sağlıyor. Türkoloji, diğer adlarıyla Türkiyat, Türklükbilimi, Türk halkının kimliğini detaylı şekilde ortaya seriyor. İlk Türkoloji kürsüsü Paris’te kurulmuştur. Türkoloji biliminin öncü isimlerinden Rus doğu bilimci ve Türkolog Wilhelm Radloff, Orhun kitabelerinin çözülmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Türkoloji 17. yüzyılda başlayan Sinoloji (Çin araştırmaları) disiplinine bağımlı olarak gelişmişti.

Not 4: Stalin’in 1930’ların sonunda Orta Asya dillerinin yazımında Latin alfabesinden Kiril alfabesine geçişi emretmesinin nedeni, hem dilleri kendi içlerinde farklılaştırmak hem de artık Latin harfleriyle yazılan Türkiye Türkçesiyle iletişimi güçleştirmekti (Aktaran: F. Georgeon, age. s. 81).

Not 5: Birinci Dünya Savaşı sırasında Jöntürkler Almanya’nın da özendirmesiyle, Rusya Türkleri arasında çarlığa karşı başkaldırılar örgütlemeye çalışırlar. Türk casuslar Orta Asya ve Kafkasya’da, halkı başkaldırıya kışkırtarak, para ve silah dağıtarak dolaşırlar. Bütün bu etkinliklerden bir sonuç çıkmaz. Tam tersine, çarlık ordusunda askerlik yapan Müslüman öğeler Romanovlara sadık kalır. Bu, İstanbullu Pantürkistler için acı bir dersti! (Aktaran: F. Georgeon, age. s. 82)

Not 6: Süleyman Nazif ’e göre, Türklük diye bir şey yoktu. Osmanlı dili gibi, Osmanlı milliyeti de yüzyıllar boyu çeşitli ırkların karışımından ortaya çıkmış bir milliyettir. Türkçülerin ileri sürdüğü Osmanlıların Tatarlarla, Moğollarla akrabalığı bir uydurmadan başka bir şey değildir. (N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 435)

Not 7: Ahmet Naim’e göre, ulusalcılık akımı da dinden ayrılmış bir devlet isteyen Batıcılık gibi, Batı’dan gelen ve İslam birliğine musallat olan bir mikroptu. İslamlığın bedeninde insan vücuduna musallat olan kanser kadar korkunç bir hastalıktı. ... Türklük, Rusya’dan gelen Tatar Türkçülerin icat ettiği bir söylenceydi. İslam tarihinden ayrı bir Türk tarihi yoktu. Güzelim Müslüman adlarının yerine acayip Türk adları getiriyorlardı; ... bütün Müslümanlara Arapları üstün tutmak bir din borcudur. Bir hadis, Peygamber’in ağzından şöyle der: Ben Arap’ım; Kuran Arapçadır; cennet ehlinin dili Arapçadır. Başka bir hadis, Arap’ı sevmek imandandır; sevmemek imandan ayrılmaktır, yine başka bir hadis, Arap’a söven kâfirdir. (Ahmet Naim, İslam’da Davayı Kavmiyet, İstanbul, 1332/1916, s. 51-52)

Not 8: Ulusun tanımında olduğu gibi, ulusçuluğun tanımında da günümüzde genel bir mutabakat yoktur. Kullanımına ilk kez Alman filozof Johann Gotfried Herder’in 18. yüzyıl sonlarındaki çalışmalarında rastlanan ulusçuluk terimi, genel dil kullanımına 19. yüzyılın ortalarında girmiştir. Ulusçuluk hümaniter, Jakoben, aristokrat, kültürel, demokratik, entegral ve ekonomik ulusçuluk (J. H. Hayes Carlton) ve Batı ve Doğu ulusçulukları (Hans Kohn) olarak kategorilere ayrılır. Ulusu teritoryal bir vatan olarak tanımlayan teritoryal ulusçuluk ise gerçek ya da hayali bir tarihe yaslanan bir ülke, politik-hukuki bir topluluk, vatandaşlık ve ortak bir sivil-politik kültür gibi özellikler içerir. Ulusçulukla ilgili olarak üç tipten bahsedilebilir. Bunlardan ilki Fransız tipi ulusçuluktur ki bu tipte mutlak otoritelerin yerini ulus iradesi almıştır ve kolektivist yurttaşlar temeline dayanır. İkinci tip Alman ulusçuluğudur. Etnik ve kolektivist olan Alman tipinde tabi olma gerekliliktir. Fransız ulusalcılığına bir tepki olan bu tipte kültürel unsurlar ön plandadır. Üçüncü tip olarak ise Amerikan ulusçuluğundan bahsedebiliriz. Bireysel yurttaşlık temelli ve yurtsever temalı bu tip, bireyci, çoğulcu ve özgürlükçüdür.

Not 9: Almanya’da German kavimleri bulunduğundan ve bunlar dışında azınlık sayılabilecek kavimler yok denecek kadar az olduğundan Almanya’da aynı soydan gelenlerin birlikte kurduğu bir Alman ulusu oluşturulmuştur. Buna karşılık Fransa’da böyle etnik-dilsel-kültürel akraba Fransız kavimleri olmadığından, dahası Frenk bir etnik küme de bulunmadığından zorunlu olarak bu kavimleri bir arada tutacak aynı toprak ve coğrafya üzerinde yaşayan kavimler anlamına hepsinin üst kimliği olarak Fransız üst-kimliği kabul edilmiştir.

Kaynakça

Akçura, Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Hazırlayan: Recep Duymaz, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1995

Avcıoğlu, D., Türklerin Tarihi, Birinci kitap (İkinci Basım), Tekin Yayınevi, İstanbul, 1978

Aydemir, Ş. S., Suyu Arayan Adam, Remzi kitabevi, 1993, s.48

Çavdar, T., Milli Mücadelenin Ekonomik Kökenleri, İstanbul, 1974

Durmuş, İ., Türk Adının Ortaya Çıkışı, Anlamı ve Yayılışı, Gazi Akademik Bakış, Cilt 10, Sayı 20, 2017, s. 37-47 (Prof. Dr., Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi)

Fikret, B., Kimlik, Alt Kimlik-Üst Kimlik. Türk, Türkiye-Çerkes-Kafkas, “Ne Mutlu Türküm Diyene” Sözü ve Uygulaması, www.circassiancenter.com, 20 Kasım 2004

Georgeon, F., Osmanlı-Türk Modernleşmesi 1900-1930, Çev. Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006

Güller, M. A., Alt kimlik - üst kimlik, 23 Temmuz 2020 Perşembe

Gümilev, L., N., Avrasya’dan Makaleler-1, Rusçadan Çev. D. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006

Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar, Destek yayınları, İstanbul, 2020

Kışlalı, A.T ., Kürt asıllı Türk olur mu? Cumhuriyet Gazetesi, Kasım 1995

Kongar, E. Alt Kimlik-Üst Kimmlik, 13 Aralık 2021

Lewis, B., Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996: 2-3, 342-350

Ökçün, A. G., 1970, Osmanlı Sanayii 1913-1915 Yılları Sanayi İstatistiki, Ankara, 1970

Sarı, Ç., Türk Düşünce Tarihinde Türkçülük Akımı ve 3 Mayıs 1944 Olayları, www.tarihistan.org, Ekim 29, 2020

Sümer, F., Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul, 1999

Şahin, H., Türkiyeli, Türk, alt-kimlik, üst-kimlik, 22.10.2004

Ünlü, B., Türklüğün Kısa Tarihi, https://m.bianet.org/bianet/siyaset/164092-turklugun-kisa-tarihi

Yıldız, A., Ne Mutlu Türküm Diyebilene-Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Sekuler Sınırları-1919-1938, İletişim Yayınları, 2001

Zabunoğlu, H. G., Günümüzde Ulus-Devlet, ERÜHFD, C. XIII, S. 1, (2018), s.535-559

2 Mart 2022 Çarşamba

Ukrayna-Rusya Çekişmesinin Tarihsel Çerçevesi

Çeşitli disiplinlerden bilginlerin araştırmasına göre Avrupa’da ilk insan yaşamı zamanımızdan 500.000 yıl öncesine kadar gidiyor. Neanderthal denilen bu insan türünün, zamanımızdan yaklaşık 45.000 yıl kadar önce Ukrayna topraklarında mamut avladıklarının arkeolojik kanıtları bulunmuştur. Modern insan denilen ve yaklaşık 30.000 yıl kadar önce dünyanın her yerine yayılmış olan Homo Sapiens türünün doğudan gelerek Neanderthal insan türünü zamanımızdan 28.000 yıl kadar önce Ukrayna topraklarında ortadan kaldırılmış olduğu düşünülüyor.

Yine Avrupalıların, Farsların ve Hintlilerin ataları olduğu düşünülen Hint-Avrupalıların anayurdunun, bir sava göre, Karadeniz ve Hazar Denizi’nin kuzeyinde bir yerlerde olduğu, buradan önce Avrupa, sonra İran yaylası, oradan da Hint alt kıtasına yayıldığı dilbilimsel verilere göre açıklanır. Bu insanların, Avrupa’ya girişinin 6.000 yıl kadar önce Ukrayna topraklarından başladığı ileri sürülür.

Dolayısıyla, Ukrayna toprakları tarihsel açıdan önemlidir, Serhii Plokhy’nin dediği gibi Avrasya bozkırının batı kıyısında yer alan Ukrayna, yüzyıllar boyunca Avrupa'ya açılan bir kapı olmuştur.

Doğu Slavlarının (Not 1) bir kolu olan Ukraynalılar, son 1200 yıl içinde kendilerini Rusların da içinde bulunduğu doğu kolundan yavaş yavaş ayırmış, farklı bir kimlik kazanmıştır. Bu farklılık, özellikle 19. yüzyılda ulu-devletlerin ortaya çıkmasıyla pekiştirilmiştir. Şimdi Ukraynalılar kendilerini Doğu Slavları, yani Ruslar, Belaruslar’dan çok Batı’ya ait olduklarını düşünürler. Ayrıca, “Rus” adı bile 9. yüzyılda Kiev’de bir beylik kuran İskandinav prenslerinden mirastır.

Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı üzere Ukrayna-Rusya çekişmesinin ardında uzun bir tarih ve çok önemli jeopolitik gerçekler vardır. Bu tarihi anlamadan, jeopolitik gerçekleri kavramadan son gelişmeler anlaşılmaz. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi Ruslar ve Ukraynalılar iki kardeş halk değil, tarihsel olgular, jeopolitik gerçekler etnik kimliğin önüne geçmiştir.

Bozkır Koridoru

Bozkır koridoru doğuda Mançurya'dan batıda Büyük Macaristan Ovası'na kadar neredeyse kesintisiz bir şerit halinde uzanan (8.000 km), dünyanın en büyük ılıman otlak alanıdır. Çoğunlukla 40°-50° Kuzey enlemleri arasında yer alır. Bu bölge içindeki sıcaklık aralığı, ot ve çalıların büyümesine izin verecek kadar sıcak, ancak ağaçların büyümesine izin vermeyecek kadar kurudur. Güneye doğru, bitki örtüsü incelir, kabaca paralel bir çöl bozkır bölgesi oluşturur, bunun ötesinde açık çöle ulaşılır. Kuzeyde bozkır, orman bozkırıyla birleşir. Ağaçların yoğunluğu arttıkça, orman bozkırları sonunda yerini gerçek ormanlara bırakır-Rusya'nın taygasını oluşturan ladin ve diğer kozalaklı ağaçların hafif örtüsü ve Avrupa yarımadasının çoğunu karakterize eden yaprak döken ormanlık.

Moğolistan'ın soğuk yüksek bozkırlarında yoğun soğuk döngüleri ile karşı karşıya kalan bir topluluk, yaşamını iyileştirmek için üç seçeneği vardı: Güneye Çin'e, güneybatı Hindistan'a, batıya doğru Avrupa'ya gitmek. Her üç seçenek de tarih boyunca farklı zamanlarda kullanıldı, ancak ilk iki seçenek, farklı ekolojik bölgelere geçiş anlamına geliyordu. Üçüncü seçeneği seçen göçmenlerin, aşina oldukları ve hızlı hareketi kolaylaştıran bir çevrede kalmanın büyük avantajı vardı. Bu nedenle Avrasya tarihine bozkır boyunca doğudan batıya sürekli insan akışı egemendi ve bu kadar çok insanın seyahatlerini (MÖ 3. binyılın başlarındaki Yamnaya kültüründen 13. yüzyılın Moğollarına kadar) bozkır kuşağının en batı ucunda, Büyük Macar Ovası'nda sonlandırmasının nedeni buydu. 13. yüzyılda Moğol bozkırlarında Karakurum'dan yola çıkan ve gerektiğinde at değiştiren bir Moğol binicisinin bir ay içinde Macaristan'a ulaşabileceği ileri sürülür.

Dünyanın Kıyısı-Ukrayna

Karadeniz'in kuzey topraklarına ilk olarak, yerleşimlerini arkeolojik kazılarından bildiğimiz mamut avcıları Neandertaller MÖ 45.000'lerde yerleşmişti. MÖ 5. binyılda, Cucuteni-Trypil (Not 2) kültürü taşıyıcıları, Tuna ve Dinyeper arasındaki orman bozkır sınırlarına yerleşmiş, hayvancılık ve tarımla uğraşmış, yerleşimler kurmuştu. Tarihi kayıtlara göre bu bozkırlarda MÖ 8. yüzyılda Kimmerler adlı savaşçı kavim, daha sonra, onları oradan Anadolu’ya süren, içinde Türklerin atalarından da bazı boyların bulunduğu, İskitler yaşamıştı.

Kırım ve Karadeniz'in kuzey kıyılarında, MÖ 7.-6. yüzyıllarda Batı Anadolu’da İyonya’nın en güçlü kent devleti olan Milet'li yerleşimciler koloniler kurmuştu. Bu koloniler bozkır yerli halkları ile barışçı ticari ilişkiler içindeydi. Bu yerliler, MÖ 5.-4. yüzyıllarda İskitlerdi. Kolonicilerin komşularıyla yan yana yaşaması, ticaretle uğraşmaları yanında evlenerek Eski Yunan ve yerel gelenekleri birleştiren karışık bir topluma yol açıyordu.

Kolonicilerle karışmış İskitler hem ticaret hem de kültür açısından Akdeniz dünyası ile bozkır arasında aracı olarak hizmet vererek kıyıları tutuyorlardı. Ticaretin ana ürünleri (tahıllar, kurutulmuş balıklar, köleler) karışık orman-bozkır alanlarından geliyordu. Karadeniz limanlarına ulaşmak için bu ürünler, ticareti denetleyen Kraliyet İskitlerinin yaşadığı bozkırlardan geçmek zorundaydı. Halikarnaslı tarihçi Herodotos'un kıyı, bozkır ve orman arasında tanımladığı bölünme, yüzyıllarca süren Ukrayna tarihinin ana bölümlerinden biri durumuna gelecekti. Kuzey Karadeniz bölgesindeki kolonilerin denetimini MÖ 1. yüzyılda ele geçiren Romalılar, bozkırların farklı savaşçılarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.

Tarım bölgeleri ile koloniler arasındaki ticaret yollarını denetleyen İskitlerin yerini MÖ 4. yüzyılda Doğu’dan gelen Sarmatyalılar almıştı. Bunlar da farklı kabilelerden oluşuyordu, doğudaki Volga'dan batıdaki Tuna'ya kadar bozkırlara 4. yüzyıla kadar egemen oldular.

İskitler, krallığın eski yöneticilerinin Küçük İskitya olarak bilinen yeni bir krallık oluşturdukları Kırım'a gidip, koloniler de içinde olmak üzere yarımadayı ve hemen kuzeyindeki bozkırları denetim altına almışlardı. Sarmatyalılar bozkırın geri kalanını elinde tutuyordu, ancak kolonilere erişimi yoktu. Bozkırların yeni ve eski efendileri arasındaki çatışma yerel ticareti, gönenci, zamanla kolonilerin güvenliğini baltaladı. Romalılar Karadeniz'in kuzey kıyılarına ulaştıklarında, Ukrayna toprakları kendilerini Batı uygarlığına dönüşecek olanın en uç noktasında (sınırında) buldular. Helen dünyasının kuzey sınırı artık Avrupa'nın doğu sınırı olmuştu. 18. yüzyılda Rus İmparatorluğu'nun yükselişi Avrupa haritasını yeniden çizene ve doğu sınırını Urallara taşıyana kadar, orada neredeyse iki bin yıl kalacaktı.

Serhii Plokhy’nin söylediği üzere kapılar savaşlar nedeniyle kapatıldığında, Ukrayna, doğu ve batıdan yabancı istilaları durdurmaya yardımcı olmuş; tarihin çoğunda olduğu gibi açık olduklarında, insanların, malların ve düşüncelerin değişimini kolaylaştırmıştı. Ukrayna, yüzyıllar boyunca Roma'dan Osmanlı'ya, Habsburglar'dan Romanovlar'a kadar çeşitli imparatorlukların buluşma yeri, savaş alanı olmuştu. 18. yüzyılda St. Petersburg ve Viyana, Varşova ve İstanbul'dan yönetiliyordu. 19. yüzyılda yalnızca ilk iki başkent kalmış, 20. yüzyılın ikinci yarısında, Ukrayna topraklarının çoğunda yalnızca Moskova üst egemen olmuştu. Bu imparatorlukların her biri araziye ve toplumun karakterine damgasını vurmuş, benzersiz bir sınır kimliği ve kültürü oluşturmaya yardımcı olmuştu.

Çağdaş Ukrayna, uzun süre kültürel bakış açısından biri Avrasya bozkırları ve doğu Avrupa arasındaki çizgi ile ayrılmış, diğeri Doğu ve Batı Hıristiyanlığı arasındaki sınırla tanımlanan iki hareketli sınırın etkileşiminin bir ürünüdür. İlk sınır, yerleşik ve göçebe halklar arasında, sonra Hıristiyanlık ve İslam arasındaydı. İkincisi, Roma İmparatorluğu'nun Doğu ve Batı olarak bölünmesine dayanır; Avrupa'nın doğusu ile batısı arasında bugün de varolan politik ve kültür farklılıklarını gösterir. Yüzyıllar boyunca bu sınırların hareketi, günümüz Ukrayna kimliğinin temellerini oluşturan eşsiz bir kültürel özellikler dizisine yol açmıştır.

Günümüz Ukraynalıların ataları düzinelerce beylik, krallık ve imparatorlukta yaşadılar, zamanla çeşitli adlar ve kimlikler aldılar. Topraklarını tanımlamak için kullandıkları iki anahtar sözcük Rus ve Ukrayna idi. 9.-10. yüzyıllarda İskandinavların (Vikinglerin) bölgeye getirdiği Rus terimi, Viking savaşçılarını kendi yanlarına alıp Slavlaştıran Kiev Rus'un sakinlerince benimsenmişti. Ukraynalılar, Polonya'da Rusiler, Habsburg İmparatorluğu'nda Rutinler, Rus Çarlığı'nda Küçük Ruslar olarak bilinir. 19. yüzyıl boyunca, Ukraynalı ulus yapımcılar, Rus adını bırakarak toprakları için Ukrayna, etnik kitlesi için de Ukraynalı adını benimseyerek kendilerini Doğu Slav dünyasının geri kalanından açıkça ayırdılar. Ukrayna dilinde sınır anlamına gelen Ukrayna adı modern çağın başlarında Dinyeper Ukrayna'sındaki Kazak devletini belirtiyordu.

Kiev Rus terimi, Bizans gibi, sonradan icat edilmiştir, o ülkelerin çağdaşları bu adları kullanmıyorlardı. 19. yüzyıl bilginlerinin bulduğu bu terim, Moğolların saldırısında parçalanan 10. ve 13. yüzyıl ortaları arasındaki Kiev merkezli yönetimi belirtiyor. Kiev Rus'un mirasının meşru varisinin kim olduğu, Kiev'in ünlü anahtarlarını kimin elinde tuttuğu soruları, son 250 yıldır Rus üzerine tarihsel yazının çoğunu uğraştırdı. Başlangıçta tartışma Rus prenslerinin kökenlerine odaklanıyordu; İskandinavlar mı yoksa Slavlar mıydı?; 19. yüzyılın ortalarından beri Kiev Rus mirası için Rus-Ukrayna rekabetini de kapsayacak biçimde genişledi. 20. yüzyılda, Bilge Yaroslav'ın mirası üzerine yapılan savaş, bu rekabetin yoğunluğunu vurguluyor.

Yeni prenslerin çoğu, darbeler ya da düşmanca devralmalar sonucu Kiev'de ortaya çıkmıştı. Herkes Kiev'i istiyor, elde etmek için şanslarını deniyorlardı. Ancak 1169 yılında Vladimir-Suzdal prensliğinden Andrei Bogoliubsky'nin ordusu Kiev'i ele geçirdiyse de Prens, Kiev'e taşınmayı ve orada başkent kurmaya yanaşmamıştı.

Kronik yazarları (olayları kaydetme, yorum yapma görevi bir kuşak keşişten diğerine geçiyordu) anlatılarındaki üç farklı tarihi kimliği uzlaştırmak zorunda kalmıştı: Kiev'in İskandinav hükümdarlarının Rus kimliği, Slav eğitimli seçkinlerin kimliği, yerel kabile kimliği. Kiev hükümdarları ve uyruğu Rus adını benimserken, İskandinav kimliğiyle değil, bu adla ilişkilendirilen Slav kimliği, tanımlamalarının temeli oluyordu. Rus ne kadar Hıristiyan olursa o kadar Slav da oluyordu.

Tarihçiler, modern Doğu Slav uluslarının kökenleri için prenslik temelli kimliklere bakıyorlar. Vladimir-Suzdal prensliği, erken modern Moskova’nın ve sonunda modern Rusya'nın öncüsü olarak görülüyor. Belaruslu tarihçiler, kökleri için Polatsk prensliğine bakıyorlar. Ukraynalı tarihçiler, Ukrayna ulus inşa projelerinin temellerini ortaya çıkarmak için Galiçya-Volhynia prensliğini inceliyorlar. Ancak tüm bu kimlikler sonunda Kiev'e uzanıyor, bu da Ukraynalılara bir üstünlük sağlıyor: Başkentlerini hiç terk etmeden kökenlerine erişebiliyorlar.

Slavların Ortaya Çıkması

Eski Yunanların Ukrayna bozkırlarının halkları ile ilişkilerini büyük ölçüde ticaret ve kültür alışverişi oluştururken, Romalıların ticareti savaşla karıştırmaktan başka seçenekleri yoktu. Bozkır halklarıyla ilişkileri, eski tarihyazımında barbar istilaları olarak geçen, şimdi göç dönemi olarak bilinen bir dönemin başlamasıyla, 4. yüzyılda öncelikle savaş durumuna geldi. Barbarların baskısı altında Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyılın ikinci yarısında çöküşüne yol açan Avrupa'nın merkezine ve batısına doğru büyük bir halk hareketi oluştu. İmparatorluğun doğu bölümü, bozkır göçebelerinin ve kuzeyli tarımcıların saldırılarına karşı 15. yüzyılın ortalarına kadar yaşamayı başardı.

Ukrayna toprakları ve halkı göçlerde önemli bir rol oynamıştı. Göçün kimi önemli aktörleri bu topraklarda yaşıyorlardı. Bunların arasında, Hun önderliğindeki Gotlar (Cermen kavmi) ve Hunlar vardı. Avrasya Bozkırının Karadeniz-Hazar Denizi kuzeyi bölümündeki göçler dönemi sona erdiğinde Hunların yerini Türk lehçelerini konuşan başka boylar almıştı.

Göçlerin öyküsünde yer alan tüm aktörler Ukrayna'ya gelmiş, bozkırları yönetmiş, bir süre kalmış, sonunda ayrılmışlarsa da göçen halkların yerlilerle karışmasıyla ortaya çıkan bir küme olay yerinden ayrılmamıştı. Bunlar, dil ve kültürel terimlerle tanımlanan, çeşitli politik oluşumlarda temsil edilen kabilelerin bir topluluğu olan Slavlar idi. Slavlar ilk kez 6. yüzyılın başlarında, Gotların ve Hunların zayıflattığı Bizans sınırlarında topluca ortaya çıkıp Balkanlar'a ilerlediğinde dikkatleri üzerine çekmişti. Slavlar üzerine bilgi veren Gotik kökenli bir 6. yüzyıl Bizans yazarı Jordanes'in yazdığı dönemde Slavlar orman girintilerinden bozkırlara çıkmış ve Bizans için ciddi bir sorun yaratmaya başlamıştı.

Bizans, Slavlar arasında eski Roma taktiği böl ve yönet taktiği uyguluyordu. Yine de Slav baskınları sürüyordu. Slavların bölgede bağımsız bir rol oynadığı dönem, Türkçe konuşan boyların bir topluluğu olan Avarların saldırısı ile 7. yüzyılın başlarında sona erdi. Avarlar, Hıristiyan Kiev keşişlerin yazdığı kroniklere (Primary Chronicle olarak bilinir) göre kötü anılar bırakmıştı. Zaten Hristiyan din adamlarının, Türkler üzerine olumlu sözler söylemelerini beklemek boşunadır. Avarlar, yerlerini Bulgarlara ve daha sonra bölgede göç çağını göreceli bir barışa kavuşturan Hazarlara bırakmıştı. Hazarlar, Ukrayna’daki uyrukları arasında daha iyi anılar bırakmıştı. Batılı yazarlar, genelde hazar Türklerine olumlu olarak bakarlar. Bunda, Avrasya bozkırlarının güney geçitlerini Farsların kuzey geçitlerini de Hazarların tutmasıyla Orta Asya halklarının batıya akışını engellemelerinde yatar.

Kievli kronikler, Karpatlar Dağları’nın batısında 12 Slav kabilesini sayar. Bunların yerleşim yerleri kuzeyde, günümüz St. Petersburg yakınlarındaki Ladoga Gölü'ne; doğuda, üst Volga (İtil, İdil) ve Oka ırmaklarına; güneyde, Dinyester ve orta Dinyeper bölgesinin alt kısımlarına kadar uzanıyordu. Bu Slavlar bugünün Ukraynalılar, Ruslar ve Belarusluların öncüleridir. Slavlar, göçebe istila dalgalarını izleyen tarımcılardı, çünkü tarih yapan göçebeler, genellikle hayvanlarının otlayabileceği bozkır olmayan topraklarla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Slav kolonizasyon dalgaları yavaştı, çoğunlukla barışçıldı, sonuçları uzun ömürlü oldu. Adriyatik kıyılarına ve Balkanlar üzerinden Mora’ya kadar yayılan Slavlar, Yunan Yarımadasının demografisini değiştirirken burada Helenleşip günümüz Yunan halkını oluşturdu.

Ukrayna'da göç dönemi, 8. yüzyılın sonundan 11. yüzyılın ikinci yarısına kadar süren Viking Çağına yol açtı. Bunlar Batı Avrupa'da Kuzeyliler (Norman), Doğu Avrupa'da Varangyalılar olarak da bilinen Vikingler idi. Bütün ülkeleri ya da bir bölümünü yağmaladılar, boyun eğdiler, yönettiler, kimi devletleri dönüştürdüler, yeni devletler oluşturdular.

Ukrayna’nın Oluşturulması

Rus topraklarında Moğol egemenliği dönemi konumuz dışında yer aldığından bu konuya kısaca değineceğim. Moğol yönetiminin baskıcı olduğu görüşü, geleneksel Rus tarihyazımının ayırt edici özelliği olmuşsa da 20. yüzyılda, Avrasya Rus tarihyazım okulunun savunucuları, Moğol yönetimine yönelik bu olumsuz tutuma karşı çıktılar. Galiçya ve Volhynian prenslerinin yönettiği Ukrayna'da Moğollar, Rusya'dakinden daha az müdahaleci ve baskıcıydı. Buradaki varlıkları 14. yüzyılın ortalarında etkin olarak sona ermişti. Bu fark, iki ülkenin yazgısı ve onları oluşturan insanlar üzerinde derin bir etki yaratacaktı.

14. yüzyılın sonunda Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dukalığı ile bütünleşen Ukrayna toprakları ile bu iki devletin politikaları ve aralarındaki ilişkiler Ukrayna'nın politik, ekonomik ve kültürel yaşamını belirlemeye başladı. Bu dönemde, Ruslar ve Ukraynalılar arasındaki dini ve kültürel farklılıklar, her iki halk arasındaki politik bölünmeyi yavaş yavaş daha da belirginleştiriyordu.

Litvanyalıların Büyük Dükü ve Rus Lordu’ olarak adlandıran Litvanya'nın büyük dükü Jogaila ile Polonya'nın kraliçesi Jadwiga arasında 1385 yılında, bir evlilik anlaşması imzalanmıştı. Polonya tahtı karşılığında kendisi ve krallığı için Katolik olmayı kabul etmiş ve Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dukalığı topraklarını birleştirmişti.

Batıda Polonya ve Litvanya Topluluğu, kuzeyde İsveç bölgeleri ve güneydeki Osmanlı Türkleri, Rusya'nın daha çok genişlemesini engelliyordu. Polonya toprakları bugün Belarus ve Ukrayna'nın çoğunu içeriyordu. Ukrayna'daki çoğu toprak sahibi Polonya Katolikleri, Ukraynalı köylülerin çoğu Ruslar gibi Ortodoks Hıristiyanlar idi. Köylü isyanlarının 1640'ların sonlarında sarstığı Ukrayna 1654'te Rus egemenliğini kabul etti. Güneyde birçok halk Rusya'ya ve Polonya-Litvanya'ya katılmaya direndi. Bunlar arasında Güney Rusya ve Ukrayna'nın bozkırlarında yaşayan savaşçı Türkler, Kırım Tatarları, Kazaklar da vardı.

Ukrayna bozkırları 15.-16. yüzyıllar boyunca büyük bir politik, ekonomik ve kültürel dönüşüm geçirdi. Kiev Rus’tan bu yana ilk kez, sınır yerleşim hattı doğuya ve güneye doğru ilerlemeye başladı. Dilbilimsel araştırmalar, iki ana Ukrayna lehçesinin, kuzeyden ve batıdan birleşmeye başladığını, doğuya ve güneye kayarak üçüncü bir bozkır lehçeleri kümesi oluşturmaya başladığını gösterir. Bu lehçelerin karışımı, nüfusun büyük ölçüde hareketini yansıtıyordu. Bu köklü değişim bozkırın kendisinden kaynaklanıyordu. Kıpçak Hanlığı olarak da bilinen Altın Orda'da 14. yüzyılın ortalarında başlayan mücadele, 15. yüzyılın ortalarında dağılmasına yol açmış, Kırım, Kazan ve Astrakhan hanlıkları ortaya çıkmıştı. Kırım, 1449’da Cengiz Han'ın soyundan Hacı Devlet Giray'ın önderliğinde bağımsız oldu; Giray hanedanı 1478'de Osmanlı İmparatorluğu'nun bir vasal devleti durumuna geldi. Güvenlik kaygıları ve ticari çıkarlar Osmanlıları bölgeye çekmişti. Özellikle kölelerle ilgileniyorlardı.

Galiçya'dan Don'a ve Pripet Bataklıklarından Karadeniz'e uzanan Ukrayna toprakları, 17. yüzyılda Rusya, Polonya ve Kırım Tatar devleti arasında seyrek nüfuslu bir insansız topraklardı. Dinyeper Irmağı (sağ Ukrayna kıyısı, bir ırmağın sağı ya da solu demek ırmağın aktığı yöne göredir) batısındaki alan Polonya'nın bir parçasıydı. Bir tür düzenin olduğu yerlerde, toprak sahipleri Polonyalılar, köylüler çoğunlukla Ortodoks idi ve Küçük Rus lehçeleri olarak kabul edilen dilleri konuşuyorlardı. Köylülerin yanı sıra sınırda bir Kazak askeri birliği, Polonya'yı, sözde Tatar baskınlarından koruyordu. Kazaklar arasında Polonyalı ev sahiplerinden kaçan birçok kaçak serf de vardı. Dinyeper tepelerinin çevresindeki alanda, başka hiçbir yasayı tanımayan ve Polonya, Moskof ve Kırım arasında savaş ve diplomatik manevralar yürüten kendi toplumsal ve politik örgütü olan bir Kazak topluluğu (Zaporozhian Sich) (Not 3) tarafından önemli bir askeri güç kurulmuştu.

O anda sınır bölgesi (Ukrayna) halkı Rusya'da Küçük Ruslar olarak biliniyordu, Rus yetkililer ve tarihçiler bunların ayrı bir ulus olduklarını kabul etmeyeceklerdi. Öte yandan, 20. yüzyılda Ukraynalı ulusalcı tarihçiler, ayrı bir Ukrayna ülkesi olmanın yanında ilk Rus devleti olan Kiev Rus'un da gerçek ardılı olduğu konusunda direttiler. Moskofların, Rus adını gasp eden Fin, Slav ve Tatarların ırksal bir karışımı olduğunu ileri sürüyorlardı.

Ukrayna halkı 17. yüzyılda çoğunlukla Ruslarla aynı kilisedendi. Kendilerini Rus ve russkii olarak adlandırıyorlar olsalar da toplumsal kurumları farklıydı. Yasal ve kültürel gelenekleri Batılıydı, Polonya etkisi baskındı. 19. yüzyıla kadar tek bir edebi Ukrayna dili ortaya çıkmaya başladı. Bakış açıları da Rus halkından farklıydı. Ortaklaşacı gelenekleri olan uysal köleler değil, öncüler, soyguncular, bireycilerdi. Kısacası, ayrı bir ulus için tüm koşullar vardı: Yalnızca bir ulus olma bilinci henüz gelişmemişti.

Rusya 18. yüzyılda iki denize genişlemiş, Baltık kıyı limanlarına ve Karadeniz'in kuzey kıyılarına ulaşmıştı. Ancak, Rus imparatorluğu yine de halkı Ukrayna lehçesini konuşan tüm toprakları kapsamıyordu. En önemli istisna, Polonya’nın 18. yüzyılda üç ülke arasında bölünmesi sırasında Avusturya'ya giden Doğu Galiçya idi. Buradaki insanların önemli bir bölümü Uniate Kilisesi'ne (Not 4) aitti. Bu kilise Belarusya ve Ukrayna sınır bölgelerinde 16. yüzyılın sonunda Romanlaştırma ve Polonyalılaştırşma aracı olarak kurulmuştu. Ancak kurucularının ilk niyetlerinin tersine, bu Kilise Polonyalıların değil, Ukrayna'nın Polonya karşıtı duygularının merkezi durumuna gelmişti. Doğu Galiçya, modern Ukrayna ulusalcılığının doğduğu yeri oldu.

Kiev Rus

Burada kısaca Ukrayna’nın başlangıcı olan Kiev Rus’a Prensliğine de değinmek istiyorum. Kiev Rus Prensliği, günümüz Ukrayna ve Rusya'sından önce gelen ve 10. ve 13. yüzyıllar arasında gelişen bir devlettir.

Vikingler (Varangarian) Dinyeper, Don ve Volga'nın iç ırmaklarına girince yerli Slavları ezip, Kırım pazarlarında köle olarak satarak, Hazar ve Karadeniz kadar ulaşmışlardı. Irmak kıyıları ticaret yerleşimleri kurulduktan (840) sonra Slavların çağrısı üzerine İsveç savaş ağası Rurik 860'larda Novgorod ve Kiev'de koloniler kurmuştu. İzleyicisi Oleg, Kiev Rus'un devletini kurdu. Doğu Slavlarını birleştirerek, Kiev Rus prensleri, Baltık'tan Karadeniz'e uzanan politik, ticari ve kültürel önemi olan bir krallık yarattı. Kiev Rus devletinin kuruluşunun bu geleneksel versiyonuna, ulusal fikirli Rus tarihçileri (hem Sovyetler Birliğinin kuruluşundan öncesi hem de bu yana) şiddetle karşı çıkmıştır. Kuzeylilerin erken Kiev Rus devletinde bir rol oynadığı, kimi üst sınıf ailelerin İskandinav kökenli olduğundan kuşku duyulamaz.

10. yüzyıla gelindiğinde, Viking egemenlik alanı, Müslüman Orta Asya ve Bizans'ı Kiev Rus yoluyla, Atlantik'teki kuzey İspanya, İrlanda ve İzlanda ile birbirine bağlayan devasa bir ticaret kompleksine dönüşmüştü.

Göçebeler, Kuzeyliler, Batı Slavları, Bizanslar ve diğer birçok halk, Rusya'nın tüm tarihinde olduğu gibi Kiev Rus tarihinde de rol oynadı. Kuzeyliler hiçbir zaman Doğu Avrupa’daki durumun tam anlamıyla efendisi olmadılar. Onların hareket özgürlüklerini, yerli halkın hareket özgürlüğünden çok dış etmenler kısıtlamıştı. Benzer biçimde, göçebeleri de ya çevrelerindekiler dağıttı ya da onlara karıştılar. Ancak hem göçebeler hem de Kuzeyliler, Doğu Avrupa nüfusunun çeşitli kümelerinin iç gelişmelerini hızlandırdı ya da yavaşlattı.

Viking Rurik soyundan geldiği ileri sürülen Kiev Rus Kralı Vladimir (980-1015), Baltık'tan Karadeniz'e uzanan Slav halklarının egemeniydi. Pagan bir Viking savaşçısı olan Prens Vladimir bir söylentiye göre, bütün dinlerin farklı erdemlerinin huzurunda tartışılmasını istemişti. Sonunda Hıristiyan kiliselerini incelemesi için kurulan bir heyet çeşitli yerlere gönderildi. İşte bu sözler tercihin belirlenmesini sağladı. Vladimir 986-8 yıllarında kendisi ve halkı için Ortodoks Hıristiyanlığı seçti. Rusya tarihi için bir dönüm noktası olan bu tercihin doğruluğunu Ortodoks din adamları onaylar.

Krallık, sınırları güvence altına alan, manastırları destekleyen ve kiliseler inşa eden ve yasaları Ruska Pravda veya Rus Adaletinde kodlayan Bilge Yaroslav (1036-54)'ın saltanatı sırasında kapsam ve kültürel etkinlik açısından doruğuna ulaştı. Ailesini Fransa, Almanya, İskandinavya ve Macaristan'ın hükümdar sarayları ile bağlayan Avrupa çapında bir evlilik bağlaşmaları ağı kurdu.

Kiev devleti, doğuda bozkır boyunca Asya halklarının sürekli istilaları nedeniyle zayıfladı. Ayrıca, büyük düklük ailesi üyeleri arasındaki kavgalarla ve Beylik’e geçişin karmaşık ardıllık sistemi ile daha da tehlikeli duruma getirildi. Bu iç mücadelelerin bir sonucu olarak, güç merkezi Kiev'den kuzey doğuya taşındı (Vladimir ve Suzdal). Bu alanda Slavlar, Slav dilini ve Hıristiyanlığı benimseyen Fin kabileleriyle karıştı.

Sonuç

T. Marshall, Prisoners of Geography adlı kitabında şöyle der: “Doğal çevre (landscape) önderlerini hapseder, onlara daha az seçenek ve manevra alanı sağlar. Ukrayna'da dağlar oluşmuş olsaydı, o zaman Kuzey Avrupa Ovası olan geniş düzlükler, Rusya'ya tekrar tekrar saldırmak için bu kadar cesaret verici bir bölge olmazdı.

Büyük Kuzey Savaşları döneminde İsveç Kralı Charles XII (Demirbaş Şarl) Çar Petro'nun imparatorluğunu küçük prensliklere bölmek amacıyla Ukrayna topraklarına girmiş, 27 Haziran 1709'da Poltava'da iki kat daha büyük bir Rus ordusu ile karşılaşmıştı. Charles XII’nin Büyük Petro karşısında savaşı kaybetmesiyle İsveç Krallığı gücünü yitirmiş, Avrupalı güçler arasında konumu gerilemişti. Tıpkı, 113 yıl sonra Napolyon’unun 600.000 kişilik Grand Armie ile yola çıkıp bunların yalnızca 50.000 kadarının Fransa’ya dönmesi ile Avrupada’ki Fransız üstünlüğünü 1812’de sona ermesi gibi. Charles XII’nin ordusu gibi Büyük Ordu da Ukrayna topraklarında erimişti. Charles XII, Türk topraklarına kaçtığı gibi Napolyon da ordusunun kalıntılarını bırakıp Paris’e kaçacaktı. Yine tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasında bu sefer ders alması gereken bir başka Avrupalı Hitler olacaktı. Onun orduları da Ukrayna topraklarında erimiş hem canından olmuş hem de ülkesi yıkıma uğramıştı. Şimdi ders alma sırası Putin’e gelmiş olabilir.

Notlar

Not 1: Hint-Avrupa ailesinin bir doğu kolu olan Slavlar üç ana bölüme ayrılır: Batı Slavları (günümüz Polonyalılar, Çekler, Slovaklar, Moravyalılar); Güney Slavları (Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler); Doğu Slavları (daha sonra Büyük Ruslar, Küçük Ruslar=Ukraynalılar, Beyaz Ruslar alt kümelere ayrılan Ruslar). (EWH)

Not 2: Cucuteni-Tripoli kültürü, diğer bilinen adıyla Tripoli kültürü, Doğu Avrupa’da Cilalı Taş Devri ve Bakır Çağı’nı (MÖ 5500-2570) kapsayan arkeolojik kültür alanı.

Not3: Zaporozhian Sich (Aşağı Zaporizhian Ev Sahibinin Özgür Toprakları), 16. ila 18. yüzyıllarda, Ukrayna'daki aşağı Dinyeper Irmağı'nı kapsayan, yarı özerk bir devlet ve Kazakların proto-devletiydi. Farklı dönemlerde bölge, Polonya-Litvanya Topluluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rusya Çarlığı ve Rus İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi. 1775'te, Büyük Katerina Sich'i dağıttı. Topraklarını Rusya'nın Novorossiya eyaletine ekledi.

Not 4: Uniate Kilisesi, Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin yeniden bir araya geleceği 1439 Floransa Birliği ilkelerine dayanıyordu. Ancak Birlik, Rus Ortodoks Kilisesi tarafından reddedildi. 1596 Brest Birliği tarafından kurulan Uniate Kilisesi, papanın otoritesini tanıdı, ancak Roma Kilisesi'nden çeşitli açılardan farklıydı, Alt rahipliği evlendi ve hizmetleri Slav'da yapıldı.

Kaynakça

1.     Barry W. Cunliffe, The Scythians_ Nomad Warriors of the Steppe-Oxford University Press (2019)

2.     Blanning Tim, The Pursuit of Glory Europe 1648-1815, Viking, 2007

3.     Imre Boba, Nomads, Nortmen and Slavs: Eastern Europe in the Ninth Century, Mouton & Co. N.V., Publishers, The Hague, 1967. EPUB, Erişim 12 Mayıs 2020

4.     Lewis, Archibald R., Nomads and Crusaders-A.D.-1000- 1368, Indiana University Press, Bloomington and Indianapolis, 1988

5.     Lindemann, Albert S., A History of Modern Europe- From 1815 to the Present, John Wiley & Sons, 2013

6.     Marshall, Tim, Prisoners of Geography: Ten maps that tell you everything you need to know about global politics, Foreword by Sir John Scarlett, Elliott and Thompson Limited, 2015

7.     Merriman, John M., A history of Modern Europe: From the Renaissance to the Present, W. W. Norton & Company, New York, 2010

8.     Plokhy, Serhii, The Gates of Europe-A History of Ukraine, EPUB, Basic Books (2015)

9.     Roberts, J. M., Avrupa Tarihi, (Özgün adı: The Penguin History of Europe, 1996,) İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2015;

10.  Sarolta Takács ve Eric Cline, The Ancient World: Civilizations of Europe, Volume 2, Sharpe Reference, 2007,

11.  Seton-Watson, Hugh, The Russian Empire 1801-1917, Oxford University Press 1967, First issued as paperback 1988

12.  Simon Jenkins, A Short History of Europe: From Pericles to Putin, Public Affairs, 2019

13.  Tanilli, Server, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş: III. XVI ve XVII. Yüzyıllar, Cem Yayınevi, 4. Basım, İstanbul, 1995

14.  Vernadsky, George, Rusya tarihi, Çev: Doğukan Mızrak ve Egemen Ç. Mızrak, Selenge Yayınları, İstanbul, 2009.