29 Nisan 2021 Perşembe

Tarihi Açıdan Önderlik Kavramı

 Giriş

Liderliğin anahtarı hayal etmek, başarının anahtarı hayalleri gerçekleştirmektir. (Anonim)

Önderlik (liderlik), ne yazık ki, içi boşaltılmış kavramlardan biri durumuna getirilmiştir. Parti lideri, takım lideri, lig lideri, vb.. Oysa lider (ben önder diyeceğim), zoru başaran, ilki gerçekleştiren, çoklarının cesaret edemediği girişimlerde bulunan, kitleleri kendi belirlediği amaçlar doğrultusunda yönlendirebilen biridir.

Uygarlık verilerini Doğu’nun başlattığı insanlığın yaklaşık 5000 yıllık yazılı tarihinin son 250 yılına egemen olan Batı, geçmişini temelde birer Akdeniz uygarlığı olan Eski Yunan, Roma uygarlıkları ile Hristiyanlık mirası üzerine oturtur, yazılı geçmişini de 2500 yıl daha geriye götürür. Böylece olunca da insanlık tarihine yön veren düşün, bilim, devlet, askeri, din, vb. önderlerini de buna göre yorumlar. Ülkemizde de genelde birçok alanda olduğu gibi önderlik alanında Batı kaynakları kullanıldığından Doğu örnekleri genelde işin uzmanları ile sınırlı kalır[1].

Önderler, toplumlarının tarihi gelişiminde onlara makas değiştirtebilen üstün yetenekli kişilerdir. Türk tarihinde tarihi bir kişilik olarak ilk büyük önder Mete’dir. Kendi şefleri yönetiminde dağınık olarak yaşayan boyları bir araya getirerek, onları başkalarının avı olmaktan kurtarmış; ilk defa MÖ 210 yıllarında Büyük Hun Birliğini kurmuştur. Bir benzerini Bumin 552 yılında gerçekleştirir. Bundan yaklaşık 450 yıl sonra Selçuk Bey, eski dinini değiştirerek Türklerin Önasya’da konumlanmasını sağlar. 1919 yılında Mustafa Kemal, tarihten çekilmiş bir imparatorluk küllerinden çağdaş bir devlet kurar Türk insanını uygarlık limanına demirler.

Önder, bir insan kitlesinin gücünü kendi belirleyeceği bir amaca yönlendirme becerisi olan biridir. Yönetici ise belirlenmiş bir amaç uğrunda insan ve diğer kaynakları etkin kullanan biridir.

Önderi, önder yapan olmazsa olmaz nitelikler nedir?

Öncelikle, geleceğini tasarlayacağı toplumu, içinde etkinlikte bulunacağı coğrafyayı, yararlanabileceği yöntem ve araçlar üzerine bilgi sahibi ya da bunlar konusunda kendisine yardımcı olabilecek nitelikli danışmanları olması gerekir. İkincisi, geleceğe taşıyacağı topluma, onların peşinden sürükleyebileceği bir amaç oluşturma becerisi olmalıdır. Buna vizyon oluşturma da denir. Üçüncüsü insan becerilerini ve yararlanabileceği kaynakları örgütleyebilme becerisi olmalıdır. Dördüncüsü gereksinim duyacağı, ancak elinde bulunmayan kaynakları elde edebilme becerisi olmalıdır. Beşincisi girişimini uygulama aşamasında, gerekli her alanın her birinde becerisi olan güvenebileceği yöneticileri olmalıdır. Önderler, peşlerinden sürükleyecekleri insan kitlelerinin gereksinimlerini[2] iyi tahlil edip, ona göre amaç belirlerler. İnsan kitlelerinin öncelikli gereksinimlerini karşılayabilen önderler başarılı olurlar. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Yazılı tarihte bazı önderlik örnekleri

İnsanların avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde başladığı sanılan önderlik ve yöneticilik etkinlikleri, yerleşik düzene geçip toplumsal sınıfların ortaya çıkmasıyla belirginleşmeye başlamıştır. Bu da tarihsel olarak ilkin yönetim kavramlarının yazıya geçirildiği Sümerlilerde ortaya çıkmıştır. Sümer Kent devletleri arasında, sınır anlaşmazlıklarından kaynaklanan savaşımlar başlayıp, giderek şiddetlenip sertleştikçe ve Sümer’in doğusuyla batısındaki göçebe ve istilacı halkların baskısı arttıkça, askeri önderlik[3] zorunlu bir gereksinim durumuna geldi ve hükümdar ya da Sümer adıyla büyük adam üstün bir yer işgal etmeye başladı. Hükümdarlar, başlıca saldırı silahı savaş arabası olan ve birbirlerine sıkıca sokularak saldırıya geçen ağır zırhlı piyadeleriyle düzenli ordular kurmak zorunda kaldılar. Sümerlilerin bu göçebe savaşçılara karşı zaferleri ve kent devletlerinin diğer kentleri fetihleri, büyük ölçüde askeri silahlar, taktikler, örgütlenme ve önderlikteki üstünlüğünden kaynaklanıyordu. Uygarlık verilerinin birçoğunu başlatan Sümerlilerden biri de yazılı tarihte bilinen ilk reform uygulayıcısı önder Urukagina’dır.

Yazılı tarihin başlangıcından bu yana insanların yaşamlarını belirli bir düzen içinde sürdürme çabalarının yazılı ilk örneklerini Sümerler göstermiştir. Toplumsal hayatı yaşanabilir duruma getirmek için ilk düzenlemeleri yapan, bunu uygulayan ve tarihte ilk reformcu olarak bilinen hükümdar Urukagina yaklaşık MÖ 2350’li yıllarında yaşamıştır. Demokrat ve hürriyet sever bir önder olarak görülür. Kendinden önceki yöneticiler zamanında olan yolsuzlukları, halkın huzursuzluğunu ve hoşnutsuzluğunu ortadan kaldırmak için bozuk yönetimi düzeltmeye çalıştı. Rahiplerin ve memurların hareket ve icraatlarını denetim altına alarak, ihmal edilen töre ve yasaları yeniden yerleştirerek, yeni hükümlerle yasalarında bu durumu düzeltmeye çalışmıştır. Böylece, kendisinden yüzıllarca sonra tarihte ilk yasa koyucu olarak ünlü olan Babil Hükümdarı Hammurabi’den önce, ilk hukuki esasları kurmuştur. Tarla sürenin, hayvan sağanındır, da günümüzün bir sloganı değil, zamanımızdan yaklaşık 4400 yıl önce yasalara girmiş bir kuralı da o gerçekleştirmiştir. Ayrıca onun reformları günümüz dünyasında insan hakları kavramına ve hükümetin gücünü sınırlamaya doğru atılan en önemli ilk adım olarak anılır.

III. Ur devletinin ilk kralı Ur-Nammu (MÖ 2112 - 1095)’nun yasası, Mezopotamya’da kentler arası ticaretin gelişmesi, ticarette para işlevi gören maden ölçülerinin değişim aracı olarak kullanılmasına yol açmış ve kent devletleri arasındaki dış ticaret büyük ölçüde gümüş ayar hesaplarıyla sürdürülmüştür. Onun yasası, insanlığın toplumsal ve tinsel gelişmesi bakımından özel bir önem taşır. Çünkü bunlar, daha MÖ 2000’den önce bile göze göz, dişe diş yasa anlayışından uzak, bunun yerine para cezasının uygulandığı ve bu nedenle daha insancıl bir yaklaşım gösterir. Kendisine ait bir stelde yaptığı yasaları anlatırken, fiyat olarak kullanılan gümüş ve diğer metaların miktarını ölçmek için ilk ölçü değerleri olan mina’yı, şekel’i, sıla’yı birbirine göre ayarladığını bildirir.

Hititleri çağının süper gücü yapan Şuppiluliuma I (MÖ 1370 - 1340) kardeşkanına bulanmış bir tahta oturmuştur. Onun babası zamanında Hitit devleti komşularına karşı bile kendini savunamayacak bir duruma düşmüştü. Onun döneminde[4] ilk kez uluslararasılık kavramı ve Büyük Devlet ve Küçük Devlet kavramları ortaya çıkmıştır. Krallığının ilk yıllarında Anadolu odaklı bir politika oluşturmuştu. Kendisi diplomatik yollarla, Yukarı Kızılırmak’tan, Fırat’a kadar bir sınır hattı oluşturulabilmişti. Bu hattın gerisinde de hanedan evlilikleri yoluyla tampon bölgeler oluşturmuştu. Kendisi, yetenekli bir komutan olduğu kadar mükemmel bir diplomattır da. Ele geçirdiği kent devletlerinin krallarını Hititli prensesler ile evlendirerek bunları bağlı krallık durumuna getirmeyi başarmıştır. Bir yandan akrabalık kurarak egemenlik alanını genişletirken diğer yandan da oğullarını ve yakın akrabalarını ele geçirdiği ülkelere atamış ve bunlarla bağlılık antlaşmaları yapmıştır.

Başarıları, onun olağanüstü askeri yeteneğinin sonucuydu ama dikkatli bir bağlaşma ve diplomasi politikası da bu sonuçların elde edilip korunmasında önemli bir etken olmuştur. Hitit tarihinin en önemli komutanı ve en başarılı devlet adamı olan Şuppiluliuma’nın uzun süren idaresi boyunca oluşturduğu Büyük Krallık, Babil ve Mısır’la eş güçtedir ve o çağdaki uygarlık dünyasını bu üç devlet paylaşır.

Qin Beyliği İlkbahar Sonbahar döneminde kurulmuştu. MÖ 238-210 yılları arasında hüküm süren Qin İmparatoru Qin Shih huang-ti[5]Çin’de politik birliği sağlayan bir önderdir; Çin'i silahlı güç kullanarak birleştirmiş ve bir dizi kapsamlı reform gerçekleştirmiştir.

MÖ 214 yılında Yin-shan etekleri ve Huang-ho kıyılarındaki meralarını ellerinden alarak Hunları Ordos'tan çıkaran Qin Shih huang-ti Çin’i birleştirmişti. Bu sırada Teoman döneminde genç Hunlar arasında yetenekli, ulusalcı ve enerjik bir kuşak ortaya çıkmıştı. Kimi tarihçilerin Hun-Han savaşlarının gerekçesi Hunların Ordos’tan çıkarılmış olmasına dayandırılır. Qin tahtına oturan Qin Shih huang-ti, Konfüçyüs düşman olması, Çin tarihçilerinin çoğunun Konfüçyüsçü olmaları nedeniyle, bu imparatorun gerçek kişiliğini öğrenmek, çok güçtür.

Qin Shih Huang Ti çok sayıda önemli reform girişimini derhal başlattı. Ülke, her birinin· başında imparator tarafından atanmış bir sivil valinin bulunduğu otuz altı eyalete bölündü. Valiliğin artık babadan oğula geçen bir konum olmadığını bildirdi. Kısa bir süre sonra da valilerin yerlerini birkaç yılda bir değiştirmeye başladı. Böylece iktidar emelleri olan bir valinin herhangi bir eyalette güçlü bir konum edinmesi olasılığının önünü almaya çalışıyordu. Her eyaletin imparator tarafından atanmış bir askeri önderi, sivil ve askeri valiler arasında dengeyi korumak amacıyla atanmış bir merkez valisi de vardı. Başkenti eyaletlere bağlayan ve herhangi bir eyalette ayaklanma baş göstermesi durumunda merkezi ordunun olay yerine hızla gönderilebilmesini sağlayan geniş bir yol sistemi geliştirildi. Eski aristokrasinin hayatta kalan üyelerinin başkente taşınmalarını buyurdu. Böylece onlara göz kulak olabilecekti.

Ağırlık ve uzunluk ölçülerine, para sistemine, çeşitli aletlere, taşıtların aks açıklıklarına ülke genelinde standart getirdi, yol ve kanalların yapımını denetledi. Ülke genelinde birleştirilmiş bir yasa sistemi yerleştirdi, yazı dilini standartlaştırdı. En ünlü eylemi, MÖ 213 yılında yayımladığı, Çin'deki tüm kitapların yakılmasını buyurduğu fermandı. Tarım ve tıp gibi teknik konularda yazılmış kitaplar, Qin devletinin tarihsel kayıtları ve Yasal Okulu yazarların felsefe konusundaki çalışmaları bu buyruğun dışında tutulmuştu. Diğer tüm felsefe eserleri, Konfüçyüs öğretileri de içinde olmak üzere, yakılacaktı. Büyük ölçekli sansürün tarihteki belki de ilk örneği olan bu acımasız fermanla Qin Shih Huang Ti Yasal Okulu görüşe rakip felsefelerin, özellikle de Konfüçyüs ekolünün etkilerini yok edeceğini umuyordu. Yine de, yasaklanan kitapların kopyalarının başkentteki imparatorluk kütüphanesinde saklanmasını emretti.

Kautilya: İlk Büyük Politik Gerçekçi

... her kültürün kendi Makyavel’i, kendi Sun Tzu’su ve kendi Muhammed benzeri vardır ya da Napolyon şahsiyeti vardır[6] denir. Eski Hindistan’ınki de Kautilya’dır. D. Coetzee ve L.W. Eysturlid, Kautilya tarafından yazıldığı düşünülen Arthaşastra’nın, büyük strateji (grand strategy) konusunda yazılmış bilinen ilk bilimsel inceleme olduğunu ileri sürer. Yine güç stratejisi üzerine olan olasılıkla dünyanın ilk el kitabıdır. Arthaşastra savaşın büyük stratejisini tasarlama çabasında olan ve sonra uluslararası politikanın gerçekçi dünya görüşü içine yerleştirilen öncü bir çalışmadır.

İlk Şiddetsizlik Örneği Bir Hükümdar: Asoka

Hint tarihinin belki de en önemli hükümdarı olan Asoka (MÖ 300-232), Maurya hanedanın kurucusu Çandragupta Maurya'nın torunuydu. Çandragupta, Büyük İskender'in seferlerinden önceki yıllarda Kuzey Hindistan'ın büyük bölümünü ele geçirerek ülke tarihindeki ilk büyük imparatorluğu kuran askeri önderlerden biriydi. Pers İmparatoru Büyük Kiros, Babil'i fethetmesi üzerine, kazandığı savaşların kayıtları ile bağışlayıcı yasaları da silindirin üstüne kazıtırmıştı. Bu bildiri, Babil’i kölelerin özgürlüğünü yasa haline dönüştürdüğü için, bazı çevrelerde İlk İnsan Hakları Bildirgesi olarak kabul edilir. Aşoka’nın yayınladığı Aşoka Fermanları da bu belgelerden biridir. Hükümranlığının sekizinci yılında, Hindistan'ın doğu kıyılarında bir devlet olan Kalinga’yı fethederken uyguladığı zulüm ve vahşet[7] sonrası büyük bir pişmanlık duygusuna kapılan hükümdar, Budizm dinini benimsedikten sonra devlet yönetiminde mutlak şiddetsizlik (ahimsa[8]) ilkesini benimsemiş, insan haklarına büyük değer vermiştir. Gereksiz hayvan kesimi ve yaralamayı kesin olarak yasaklamış, uyruğunun din, dil, ırk farkı gözetmeksizin kendisinin eşiti saymıştır. Benimsediği politikayı anlatan sözlerinin krallığındaki tüm kayalara ve sütunlara yazılmasını buyurdu (Aşoka Fermanları). Bu anıtlardan birçoğu günümüze kadar ayakta kalmıştır.

Tarihte İlk Göçebe İmparatorluğu Kuran Önder: Mete (Mao-dun)

Türk tarihinde adı bilinen ilk büyük önder Mete’dir. Onun ortaya çıkışı Zizhi tongjia’da şöyle anlatılır[9]:

Chunwei'den Maodun (Mete)'a kadar bin yıldan fazla zaman geçmiştir. Hunların çok güçlü olduğu zamanlar olmuş, birliği oluşturan kavimler çeşitli parçalara bölündüğünde ise gücü kaybolmuştur. Hun yöneticilerinin zaman sıralı tam bir listesini vermek olanaksız. Ancak, Maodun Chanyu (Şanyü) olduğunda kuzeydeki bütün kavimleri denetimi altına almayı başardı. Güneydeki Çin onun rakibi oldu. Maodun'un ortaya çıkması ile Hun yöneticileri ve unvanları hakkında doğru bilgiler vermek olanaklı oldu.

Bundan anlaşılacağı üzere Hunlar ile ilgili bilgiler Mete’den binyıl daha öncesine geri gider. Çin'in komşu kavimleri üzerine pek çok araştırma yapmış olan Japon bilgini K. Shiratori, Mete ile birlikte böyle güçlü bir imparatorluğun doğuş nedenlerini, doğrudan doğruya Çin'de Qin Sülalesi gibi, büyük ve köklü bir devletin kuruluşuna bağlar.

Mete, hem strateji hem de taktik geliştirme ve uygulanmasında üstün becerili biridir. Örneğin, Tunghulara karşı yaptığı büyük akın öncesi kuvvet oluşturma ve konumunu güçlendirmek için sabır ve özveri göstermiştir. Yine, geliştirdiği yeni yöntemleri ve taktikleri birliklerine iyice belletmek için zamanımızda gerek kuramsal ve gerekse eylemli olarak yapılan eğitim ve tatbikatları düzenli ve disiplinli bir biçimde uygulamıştır. Eğitimi bizzat kendisi yaptırmıştır. Mete’nin stratejiye katkısına çok güzel bir örnek, onun Han Sülalesi kurucusu Kao Tsu’yu MÖ 200 yılında, Şensi'de kuşatması sırasında izlediği stratejidir. B. Ögel’in Laufer’den aktardığı üzere bu kuşatma şöyle gelişmiştir[10]:

Mao-tu, kendi özel taktiği ile ilk Han sülalesinin imparatoruna taarruz etmişti. … Çin imparatorunu kuşatma hareketine girişmişti. En iyi birliklerini pusuda bekletirken, önce imparatoru yapmacık gerilemelerle tahrik etmiş ve kaçar gibi görünmüştü. Bu onun, askerlik dehasının bir zaferi idi. Bu tek meydan savaşının, bütün ayrıntıları ile yazılmamış olması, gerçekten büyük bir kayıptır.

Mete’nin geliştirdiği bu taktik, daha sonraki zamanlarda Türkler tarafından birçok muharebede başarıyla kullanılacaktır.

Birçok kez fırsatlar çıkmasına karşın, Mete daha ileri gitmemişti. Eberhard’a göre onun politikası yayılmacı değil, ulusal idi. Hunların ulusal politik görüşünü savunanlara göre, Çin gibi çok geniş ve kalabalık nüfuslu bir ülke uzaktan değil, Çin'in içinden yönetilmeliydi. Böyle bir durumda Hunlar, anavatanını terk etmek zorunda kalacaktı. Bu da sürüleri ve göçebe yaşamı terk etmek ve Çinlileşmek anlamına geliyordu. Ulusal politikanın ana savunucuları, ilk ilkesi her zaman eski yaşam biçimine sadık kalmış olan kavim önderleriydi. Mete onların görüşüne uydu ve Hunlar yaklaşık 700 yıl bu ilkeyi korudu. Bunu korumayanlar (örneğin Toba) çok geçmeden Çin ekonomisi ve kültürü içinde politik alandan kayboldular.

Tarihte Türk Adının İlk Defa Kullanıldığı Devleti Kuran Önder: Bumin



Tarihte Göktürklerin kesin olarak görünmeleri 542 yılındadır. Türk adı (T'u-chüe) ilk defa burada kullanılır. 545 yılı Göktürk tarihinin dönüm noktasıdır. Bundan sonra her şey aydınlanmaya başlar. Kaynakların açıkça bildirdiği bu sırada Göktürklerin başkanı Bumın'dır.

Bozkır boylarının üretimi kendilerine yetmez. Yerleşiklerle yağma, haraç, ticaret biçimindeki değişime gerek duyulur. Bu değişime göçebe, yerleşikten daha çok isteklidir. Bumin (T'umen)'in Türkleri Altay'da Juan-Juan hesabına demircilik yaparken, Tölesleri yenip Türk politik birliğinin temelini atar, İ-li Kağan (İl Kağan) unvanını alır. Hunların Tanhu’su yerine, artık bundan sonra Kağan unvanı yerleşir. 130 yıl sonra da İlteriş Kağan, Oğuz adıyla geçen bu Töles boylarının bir bölümünü örgütleyerek ikinci Göktürk politik birliğini kurmayı başarır.

Tutsak Düşmüş Bir Ulusu Yeniden Bağımsızlığa Kavuşturan Önder: Bilge Kağan

İleri görüşlü Bilge Kağan, bilge vezir Tonyuku, cesur komutan Kül-Tigin tarihin ender bir araya getirdiği uyumlu bir üçlüdür. Türkler ve Çinliler arasında ticari ilişkiler Mao-dun zamanında başlar[11]. Bu ticaret Hun-Çin sınırında, bu iş için ayrılmış özel pazarlarda yapılırdı. Bilge Kağan, 727 yılından başlayarak sınırdaki ticaret yerlerinin güvenliğini sağlayarak yeniden Çin ile ticarete başlar. Bilge Kağan yazıtında ki: ...O yere (Çin’e) doğru gidersen Türk milleti öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiçbir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın [12] sözleri Mao-dun’un başlattığı ticaret politikasının sürdüğünü doğrular.

Bilge Kağan, eski Türk dini yerine Budizmi benimseyerek göçebe Türklerin yerleşik yaşama geçme girişimini, aynı zamanda kayınpederi olan vezir Tonyukuk, Türklerin savaşçılığını önleyeceği gerekçesi ile engeller. İlginçtir ki, böyle girişimin gerçekleşmesi durumunda büyük olasılıkla Türkler bir Orta Asya kavmi olarak kalabilirlerdi.

Göçebe Türklerin Yerleşik Düzene Geçişini Başlatan Önder: Selçuk Bey

Kimilerine göre Hazar Kralı, diğer bazılarına göre ise Oğuz Yabgu devletinde ordu komutanı (sübaşı) olan Selçuk Bey, Oğuz Yabgusu ile aralarında çıkan anlaşmazlık nedeniyle Oğuzların kışlık merkezi Yenikend’den ayrılıp Türk ülkeleriyle İslam ülkeleri arasında bir uc kenti olan Cend kentine göç eder (961). Selçuk’un burada Müslüman olması Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Büyük oğlu Mikail’in ölmesi üzerine onun iki oğlu olan Çağrı ve Tuğrul beyleri, geleceğin büyük önderleri olarak kendisi yetiştirir. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştiren bu iki önderden ilki askeri, ikincisi de devlet yönetimi alanında iki büyük önderi olur.

Türk tarihini uygarlık limanına demirleyen büyük önder: Atatürk

Saltanatın kaldırılmasını yasa tasarısı olarak hazırlaması sırasında ulema kökenli üyeler kendi bilgi alanları saydıklarından saltanatın hilafetten ayrılamazlığı üzerine uzun uzadıya deliller getiriyorlardı. Bu tartışmayı izleyen Mustafa Kemal’in sonunda ünlü söylevini verir[13]:

Efendiler, egemenlik hiçbir ulusa hiçbir zaman ulemâ tartışmalarıyla verilmemiştir. Egemenlik hep güç kullanılarak zorla alınmıştır. Türk ulusu elinden alınan egemenliği şimdi kendi eline almış bulunuyor. Bu bir gerçek. Önümüzdeki sorun bunun ulusun elinde bırakılıp bırakılmayacağı sorunu değil, sadece bu gerçeği ilân etme sorunudur... Burada toplananlar, herkes gibi bu gerçeği anlarlarsa mesele yok. Anlamazlarsa doğal olan nasıl olsa olacaktır; şu farkla ki belki birkaç kafa kesilecektir.

Atatürk bir devlet kurdu, bin yıllık parantezi kapattı, Türklere çağdaş yolu gösterdi. Ne yazık ki, onu ne izindeyiz diyenler ne de ondan nefret edenler doğru anlayabildi. Onun Türklere bıraktığı mirasın en önemlisi çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’dir. Kişisel değerlendirmeme göre, Türkiye Cumhuriyeti öyle sağlam temeller üzerine kurulmuş ki onu yıkmak o kadar kolay olmayacak. İkincisi Türkiye Batı ile öyle sağlam bağlar oluşturmuş ki, öyle kolayca sökülüp atılacak gibi değildir. Batı her zaman İslam dünyasında Türkiye gibi laik, demokrat bir ülkenin var olmasını ister, bundan asla vazgeçemez. Üçüncüsü, Türkiye’de kazanılmış değerleri sahiplenen kadınların sayısı her şeye karşın artıyor. İmam-Hatip mezunları arasında deist düşüncede olanların sayısının artması gelecek için umut verici bir gösterge olabilir[14].

Kaynaklar

1.       Avcıoğlu, Doğan, Türklerin tarihi, İkinci Kitap (İkinci Basım), Tekin Yayınaevi, İstanbul, 1978

2.       Coetzee, Daniel, Eysturlid, Lee W., Philosophers of War: The Evolution of History's Greatest Military Thinkers, [2 Volumes], ABC-CLIO, 2013

3.       Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları, Erken Öncüler – 1 Sümerler ve Sonrası, Berikan Yayınevi, Ankara, 2014)

4.       Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları, Erken Öncüler – 2 Hititler ve Diğer Anadolu Kavimleri, Berikan Yayınevi, Ankara, 2014)

5.       Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları, Öncüler – 1 Çinliler ve Hintliler, Berikan Yayınevi, Ankara, 2015)

6.       Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları, Öncüler – 2 Yunanlar ve Romalılar, Favori Yayınevi, Ankara, 2018

7.       Karadağ, O., Stratejinin Yazılı Kaynakları, Türkler, Farslar ve Araplar, Destek Yayınevi, İstanbul, 2020

8.       Michael H., Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100, (Özgün Adı: The 100, Citadel Press - Kensington Publishing Corp.) Çeviri: Nurşan Üstüntaş, Neden Kitap Yayınlan, 2. Baskı Şubat 2008

9.       Ögel, Bahaeddin, Büyük Hun İmpratorluğu Tarihi I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981

10.    Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayını, 3. baskı, Ankara 1995

11.    Yap, Joseph P., Wars With The Xiongnu, A Translation from Zizhi tongjian, AuthorHouse, Bloomington, Indiana, U.S.A. 2009



[1] Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100 kişi arasında; bilginler ve mucitler 36, politik ve askeri önderler 31, din dışı düşünürler 14, dini önderle 11, sanatçılar ve edebiyatçılar 5, kaşifler 2, sanayiciler 1. Bu kişilerin 69 Avrupa, 18 Asya kıtasından; 68’i MS 1400 öncesi yaşamıştır. (Hart, Michael H., Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100, (Özgün Adı: The 100, Citadel Press - Kensington Publishing Corp.) Çeviri: Nurşan Üstüntaş, Neden Kitap Yayınlan, 2. Baskı Şubat 2008)

[2] Abraham Harold Maslow (1908, 1970) insan gereksinimlerini (1) fizyolojik, (2) güvenlik, (3) ait olma ve sevgi, (4) değer ve (5) kendini gerçekleştirme olarak kademelendirir.

[3] Karadağ, O., Stratejinin Yazılı Kaynakları, Erken Öncüler – 1 Sümerler ve Sonrası, Berikan Yayınevi, Ankara, 2014

[4] Şuppiluliuma yönetimi, Eski Doğu’nun Amarna Çağı denilen MÖ 14. yüzyılın ilk yarısına rastlar. Bu devri aydınlatan Tel el-Amarna belgeleri, sayıları dört yüze yaklaşan Akadça yazılmış mektuplardır. Bu mektupların bir kısmı, Önasya’nın Büyük kralları ile 18. Sülale firavunlarından III. ve IV. Amenofhis’ler arasında, diğer büyük kısmı da Suriye-Filistin’deki küçük kent beyleri ile adı geçen firavunlar arasında karşılıklı gönderilmiştir.

[5]Çin’de kralların yönetim unvanları ve kendi adları farklıdır. Qin Shih Huang-ti’nin doğduğunda ailesi tarafından verilen ad Ying Zheng, Zhao Beyliği’nde kaldığı sürece kullandığı ad Zhao Zheng, beylik tahtına geçtiğinde aldığı ad Qin Wang Zheng, beylikleri birleştirip tek merkezli Qin Sülalesi’ni kurduğunda ise imparatorluk adı Qin Shih Huang-ti olarak geçer. Bütün kaynaklarda bu bir ad olarak geçmesine karşın gerçekte kendisine verdiği bir unvandır. Qin Beyliğin adı, Shi ilk, Huang Di ise imparator demektir. Böylece bu unvan Qin Beyliği’nin İlk İmparatoru anlamına gelir. Kişi doğduğunda ona ailesi tarafından belirlenen bir ad verilir. Bu adı, yalnızca aile bireyleri kullanabilir, başkası kullanamaz. Kisi yaşamında başka bir adla anılır. Bir göreve atandığında adı, bu göreve uygun olarak değişikliğe uğrar. Kişi öldüğünde ise yeni bir adla anılır. Kral tarafından verilen unvan ve adlar da buna eklenir. Böylece, tek bir kişi 2–3 ayrı kişi gibi algılanabilir. {Okay, Bülent, “Konfuçyüs”, Okyanus Yayıncılık, İstanbul, 2004, sf: 12–13.}

[6] Coetzee, Daniel, Eysturlid, Lee W., “Philosophers of War: The Evolution of History's Greatest Military Thinkers”, [2 Volumes], ABC-CLIO, 2013

[7] Zaferinin yaklaşık 1.5 milyon insanın canına mal olduğunun farkına varınca şaşkına döndü. Şaşkınlık ve vicdan azabı içinde, Hindistan'ın zapt edilmesi için giriştiği harekatı durdurmamaya, tüm saldırgan savaşlardan vazgeçmeye karar verdi.

[8]Ahimsa (Sanskrit: ahiṃsā, Pali: avihiṃsā) “incitme” anlamına gelen bir sözcüktür.

[9] Yap, Joseph P., Wars With The Xiongnu, A Translation from Zizhi tongjian, AuthorHouse, Bloomington, Indiana, U.S.A. 2009, s.li-lii

[10] Ögel, C1, s.242-244

[11] Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayını, 3. baskı, Ankara 1995, s.89.

[12] Ergin, Ergin, Orhun Âbideleri, Hisar Kültür Gönüllüleri, 2003, s.32.

[13] Gazi Mustafa Kemal, 421-422 (N. Berkes, Atatürk ve Devrimler, s. 504-5)

[14] Karadağ, O., Stratejinin Yazılı Kaynakları, Türkler, Farslar ve Araplar, Destek Yayınevi, İstanbul, 2020

25 Mart 2021 Perşembe

Politik Düşünce Üzerine Bir Derleme

 Politik Düşünce Üzerine Bir Derleme*

* Bu yazı, The Politics Book: Big Ideas Simply Explained, Dorling Kindersley Limited, London 2013’dan derlenmiştir.

Herkes istediği her şeye istediği zaman sahip olabilseydi, politika diye bir şey olmazdı. Politika olarak bilinen karmaşık etkinliğin kesin anlamı ne olursa olsun, insan deneyiminin bize asla istediğimiz her şeyi sağlamadığı açıktır. Bunun yerine, rekabet etmeliyiz, mücadele etmeliyiz, uzlaşmalıyız ve bazen bir şeyler için savaşmalıyız. Bunu yaparken, savlarımızı açıklamak ve haklı çıkarmak ve başkalarının savlarına meydan okumak, çelişmek ya da yanıt vermek için bir dil geliştiririz. Bu dil, bireylerin ya da kümelerin bir çıkar dili ya da haklar ve özgürlükler, adil paylaşım ve adalet gibi bir değerler dili olabilir. Ancak politik etkinliğin merkezinde, politik düşüncelerin ve kavramların geliştirilmesi yer alır. Bu düşünceler, savlarımızı yapmamıza ve çıkarlarımızı savunmamıza yardımcı olur.

Ama bu politika resmi ve politik düşüncelerin yeri öykünün tümü değil. Politikanın kimin neyi, nerede, ne zaman ve nasıl alacağı sorusuna indirgenebileceğini öne sürüyor. Politik yaşam kuşkusuz bir ölçüde günlük yaşamın zorluklarına gerekli bir yanıt ve toplu eylemin genellikle bireysel eylemden daha iyi olduğunun kabul edilmesidir. Ancak başka bir politik düşünce geleneği, politikanın yalnızca kıtlık koşullarında maddi gereksinimleri karşılama mücadelesi ile ilgili olmadığını söyleyen düşünür Aristoteles ile ilişkilidir. Karmaşık toplumlar ortaya çıktığında, farklı sorular ortaya çıkar. Kim yönetmeli? Politik yöneticilerin hangi yetkileri olmalıdır, politik yöneticilerin meşruiyet savları, aileninki ya da dini otoritenin savları gibi diğer otorite kaynaklarına göre nasıldır?

Politik toplum soylu davranışlar yüzünden vardır, yalnızca yoldaşlık için değil. Aristoteles

Aristoteles, insanın politik olarak yaşamasının doğal olduğunu söyler, bu yalnızca karmaşık bir toplumda insanın terk edilmiş ve yalıtılmış olmaktan daha iyi olduğu gözlemi değildir. Aynı zamanda, halkı ilgilendiren konuların nasıl kararlaştırılması gerektiğine ilişkin görüşlere sahip olmanın uygun bir şekilde insani bir yönü olduğu savıdır. Politika, insanların yaşayacakları kurallara ve kolektif olarak izleyecekleri hedeflere karar verdikleri soylu bir etkinliktir.

Politik ahlakçılık

Aristoteles, tüm insanların politik etkinliklerde bulunmasına izin verilmesi gerektiğini düşünmüyordu: Onun sisteminde kadınlar, köleler, yabancılar kendilerini ve başkalarını yönetme hakkından açıkça dışlanmıştı. Bununla birlikte, politikanın belirli ortak sonuçlara ve amaçlara yönelik benzersiz bir kolektif etkinlik olduğuna ilişkin temel düşüncesi bugün hala yankılanır. Ama hangi sonuçlar? Antik dünyadan beri pek çok düşünür ve politik figür, politikanın ulaşabileceği ya da ulaşması gereken amaçla üzerine farklı düşünceler geliştirmiştir. Bu yaklaşım politik ahlakçılık olarak bilinir.

Hükümet biçimleri için aptalların yarışmasına izin verin. En iyi idare edilen en iyisidir. Alexander Pope

Ahlakçılar için, politik yaşam etiğin bir dalı’dır (ya da ahlaki felsefe), bu nedenle ahlaki politik düşünürler grubunda pek çok filozofun bulunması şaşırtıcı değildir. Politik ahlakçılar, politikanın önemli hedeflere ulaşmaya yönlendirilmesi gerektiğini ya da belirli şeyleri korumak için politik düzenlemelerin yapılması gerektiğini savunuyorlar. Bunlar arasında adalet, eşitlik, özgürlük, mutluluk, kardeşlik, ulusal kendi yazgısını belirleme gibi politik değerler vardır. Ahlakçılık, en köktenci biçimiyle, ideal bir ulus düşleyen, 1516'da yayınlanan İngiliz devlet adamı ve filozof Thomas More'un Ütopya adlı kitabının adını taşıyan, Ütopyalar olarak bilinen ideal politik toplumların tanımlarını üretir. Ütopik politik düşünce, Platon'un Cumhuriyet kitabına dayanır, ancak yine de Robert Nozick gibi modern düşünürler fikirleri keşfetmek için kullanır. Kimi kuramcılar, geçmişte totaliter şiddetin gerekçelendirilmesine yol açtığı için, Ütopik politik düşüncenin tehlikeli bir girişim olduğunu düşünür. Bununla birlikte, en iyi biçimiyle, ütopik düşünce, daha iyi bir toplum için çabalama sürecinin bir parçasıdır ve düşünürlerin çoğu, onu izlenilecek ya da korunacak değerler önermek için kullanır.

Politik gerçekçilik

Bir başka önemli düşünce geleneği, politikanın mutluluk ya da özgürlük gibi ahlaki ya da etik bir değer sunmak için var olduğu düşüncesini yadsır. Bunun yerine, politikanın güçle ilgili olduğunu savunuyorlar. Güç, amaçlara ulaşmanın, düşmanların yenilmesinin ve uzlaşmaların sürdürülmesinin yoludur. Güç edinme ve kullanma yeteneği olmadan, değerler (ne kadar soylu olsalar da) işe yaramaz.

Ahlaktan çok güce odaklanan düşünürler grubu realistler-gerçekçiler olarak tanımlanır. Realistler dikkatlerini güce, çatışmaya ve savaşa odaklıyorlar ve genellikle insan isteklendirmeleri üzerinde alaycı davranıyorlar. Belki de en büyük iki güç kuramcısı, her ikisi de sırasıyla 16. ve 17. yüzyıllarda iç savaş ve kargaşa dönemlerinde yaşayan İtalyan Niccolò Machiavelli ve İngiliz Thomas Hobbes'du. Machiavelli’nin insan doğası görüşü, insanların nankör yalancılar olduğunu, ne soylu ne de erdemli olmadığını vurgular. Gücün kullanılmasıyla ilgili endişelerin ötesine geçen politik güdülerin tehlikeleri konusunda uyarır. Hobbes için, yasasız doğa durumu, bütün insanların birbirine karşı savaşıdır. Bir egemen, uyruğuyla bir toplumsal sözleşme yoluyla, toplumu bu vahşi devletten kurtarmak için mutlak güç kullanır. Ancak güçle ilgili endişe, erken modern Avrupa'ya özgü değildir. 20. yüzyıl politik düşüncesinin çoğu, gücün kaynakları ve kullanımıyla ilgilidir.

Bilge öğüt

Gerçekçilik ve ahlakçılık, tüm politik deneyimi ve onun insanlık durumunun diğer özellikleriyle ilişkisini anlamlandırmaya çalışan büyük politik vizyonlardır. Yine de tüm politik düşünürler olaylara bu kadar geniş bir bakış açısıyla bakmadı. Politik filozofların yanı sıra, yararcı olan ve yalnızca olanaklı olan en iyi sonuçları sunmakla ilgilenen aynı derecede eski bir gelenek vardır. Savaş ve çatışma sorunları asla ortadan kaldırılamayabilir, özgürlük ve eşitlik gibi politik değerler arasındaki ilişkiye dair savlar da asla çözülemeyebilir, ama belki anayasal tasarım ve politika oluşturma konusunda ya da hükümet yetkililerinin olanaklı olduğunca yetenekli olmasını sağlamada ilerleme kaydedebiliriz. Çinli filozof Konfüçyüs'ünki gibi politika üzerine en eski düşüncelerden bazıları, bilge danışman’ın yetenekleri ve erdemleriyle ilişkilidir.

İdeolojinin yükselişi

Bir başka politik düşünce türü genellikle ideolojik olarak tanımlanır. İdeolojik düşüncenin önemli bir kolu, düşüncelerin farklı tarihsel dönemlere özgü olduğu yolları vurgular. İdeolojik düşüncenin kökenleri, Alman filozofları Georg Hegel ve Karl Marx'ın tarihsel felsefelerinde bulunabilir. Toplumların kurumları ve uygulamaları farklı olduğu için her politik çağın düşüncelerinin nasıl farklılaştığını ve düşüncelerin önemi tarih boyunca değiştiğini açıklıyorlar.

Filozoflar dünyayı yalnızca yorumladılar ... önemli olan onu değiştirmektir. Karl Marx

Platon ve Aristoteles, demokrasiyi tehlikeli ve yozlaşmış bir sistem olarak düşünürken, modern dünyadaki çoğu insan onu en iyi hükümet biçimi olarak görüyor. Çağdaş otoriter rejimler demokratikleşmeye özendiriliyor. Benzer biçimde, kölelik bir zamanlar pek çoğunu herhangi bir haktan yoksun bırakan doğal bir durum olarak düşünülüyordu, 20. yüzyıla kadar çoğu kadın vatandaş olarak kabul edilmiyordu.

Bu, eşitlik gibi bazı düşüncelerin önem kazanmasına, kölelik ya da kralların ilahi hakkı gibi diğerlerinin gözden düşmesine neyin neden olduğu sorusunu gündeme getirir. Marx, düşüncelerin işçiler ya da kapitalistler gibi toplumsal sınıfların çıkarlarına bağlı olduğunu savunarak bu tarihsel değişimi açıklar. Bu sınıf çıkarları, komünizm ve sosyalizmden muhafazakarlık ve faşizme kadar ideolojik politikanın büyük izmlerini ortaya çıkardı. Marx'ın toplumsal sınıfları, ideolojik politikanın tek kaynağı değildir. Liberalizm, muhafazakarlık, sosyalizm ve milliyetçilik içindeki gelişmelerden birçok yeni politik düşünce de ortaya çıktı.

İdeolojik politik düşünce aynı zamanda düşmanlık ve eleştiriye de konu olmuştur. Eleştirmenler, eğer düşünceler yalnızca tarihsel süreçlerin bir yansımasıysa, bunun, bu süreçlere yakalanan bireylerin esasen pasif bir rol oynadığı, gerçekçi müzakere ve savın sınırlı bir değeri olduğu anlamına gelmesi gerektiğini savunuyorlar. İdeolojik mücadele, futbol takımları arasındaki rekabet gibidir. Aklın tersine tutku, kişinin takımını desteklemesinde önemlidir, sonuçta önemli olan tek şey kazanmaktır. Birçoğu ideolojik politikanın, amaçların acımasız ya da adaletsiz araçları meşrulaştırdığı görülen gerçekçiliğin en kötü aşırılıklarına yol açmasından endişe ediyor. İdeolojik politika, rakip ve uzlaşmaz kamplar arasında sürekli bir mücadele ya da savaş gibi görünüyor.

Marx'ın bu soruna çözümü, işçi sınıfının devrimci zaferi ve politik çatışma sorununu çözecek olan kıtlığın teknolojik olarak aşılması idi. Yirminci yüzyılın ışığında, devrimci değişimin bir tür tiranlığın yerini başka bir zorbalıkla değiştirdiği görüldüğünden, politikada bu yaklaşım birçok kişiye fazlasıyla iyimser görünüyor. Bu görüşe göre, Marksizm ve diğer ideolojiler, yalnızca gerçekçi olmayan Ütopik ahlakçılığın en son biçimleridir.

Tartışmalı bir gelecek

Georg Hegel'e göre politik düşünceler, bir toplumun, devletin, kültürün ya da politik devinimin politik yaşamından soyutlamasıdır. Bu düşünceleri ve açıkladıkları kurumları ya da devinimleri anlamlandırmak, onların tarihlerini ve gelişimlerini incelemeyi gerektirir. Bu tarih her zaman şu an bulunduğumuz yere nasıl geldiğimizin öyküsüdür. Yapamayacağımız şey, tarihin nereye gittiğini görmek için sabırsızlanıyoruz.

Roma mitolojisinde Minerva Baykuşu bilgeliğin bir simgesiydi. Hegel için, Baykuş yalnızca alacakaranlıkta uçar. Bununla, anlayışın ancak geriye dönük olarak gelebileceğini kastediyor. Hegel, daha sonra nereye gideceğine ilişkin düşünce geliştirme konusunda iyimserliğe karşı uyarıda bulunur. Ayrıca modern devletin yükselişi tarihin sonu biçimindeki diğer ünlü savına karşı da ince bir uyarıda bulunur. Kendimizi şimdiye kadarki en ilerici, aydınlanmış ve rasyonel çağ olarak görmek çok kolay - ne de olsa demokrasiye, insan haklarına, açık ekonomilere ve anayasal hükümete inanıyoruz. Ancak, bunlar hiçbir şekilde basit düşünceler değildir, bugün bile tüm toplumlarca paylaşılır.

Dünya tarihinin son 80 yılı, sömürgelerin bağımsızlaşmasının bir sonucu olarak yeni ulus-devletlerin yükselişine tanık oldu. Yine de, halklar devlet için mücadele ederken, devletler karmaşık federasyonlar ve politik birlik arayışına girdiler. Son otuz yılda, daha yakın politik bütünleşmeyi hedefleyen Avrupa Birliği'nin yanı sıra Kuzey Amerika Serbest Ticaret bölgesi ve bölgesel işbirliği için diğer birçok kuruluşun yükselişi görüldü.

Eski devlet egemenliği düşüncelerinin, birleştirilmiş egemenlik, ekonomik işbirliği ve küreselleşmenin yeni politik dünyasında garip bir rolü vardır. Hegel'in düşüncesi burada çok yerinde görünüyor - gelecekte insanlara nasıl görüneceğimizi ya da bize sağduyu gibi görünen şeyin torunlarımız tarafından ikna edici olarak görülüp görülmeyeceğini tahmin edemeyiz.

Politika, politikacılara bırakılamayacak kadar ciddi bir konudur. Charles de Gaulle

Şimdiyi anlamak, tarih boyunca tasarlanan çeşitli politik düşünce ve kuramların anlaşılmasını gerektirir. Bu düşünceler, günümüzün olasılıklarının bir açıklaması olmanın yanı sıra kendi politik değerlerimizde aşırı güvene karşı bir uyarı görevi görür ve bize toplumun ortak yaşamını düzenleme ve yönetme isteklerinin tam olarak tahmin edemeyeceğimiz biçimlerde değiştiğini anımsatır. Gücün kullanılması için yeni olanaklar ortaya çıktıkça, onun denetimi ve hesap verebilirliği için yeni istekler de ortaya çıkacak ve bunlarla birlikte yeni politik düşünler ve kuramlar ortaya çıkacaktır. Politika hepimizi ilgilendiriyor, bu yüzden hepimiz bu tartışmaya girmeliyiz.

11 Mart 2021 Perşembe

Araştırmak ve Yazmak Üzerine

 

Bir makale, bir rapor, , bir kitap yazmak her şeyden önce bir plan ve kapsamlı bir araştırma gerektirir (Bkz. Şekil 1).

Yazar, öncelikle okuyucularını ve onların gereksinimlerini kavramalı, yazacaklarını ana hatlarıyla belirtmelidir; bu, görevin Planı’dır. Ardından konu ile ilgili uygun bilgileri toplamalı; bu Araştırma’dır. Araştırma objektif olarak yapılmalıdır. Objektiflik, yansız bir yaklaşım gerektirir. Bu da farklı bakış açılarının aranmasını gerektirir. Farklı bakış açıları incelenmekle büyük resmi görebiliriz.

Ardından, Yazma aşaması başlar. Yazının ilk taslağı tamamlandığında, objektif olmak için yeterince sakin olana kadar beklenmelidir. Bir yazma görevini tek oturumda baştan sona tamamlayamazsınız. Bunu yaparsanız, odaklanmanız herhangi bir aşamada kaybolabilir. Böyle durumlarda çalışmayı bırakmalı ve karşılaştığınız engelleri beyne bırakmalısınız. Beynin kendisi konu üzerinde çalışır; bir an gelir, odaklanmanızı engelleyen şeyi ortaya çıkarırsınız.

Son aşama olan Gözden Geçirme, yazmanın gerçek işidir. Şu sözü hiçbir zaman unutmamak gerekir;

İyi bir yazar, okuyucusununki yerine kendi çöp sepetini doldurur.



Şekil 1: Planlama-Araştırma-Yazma-Revize Etme

İster bir makale, ister bir rapor ya da bir kitap olsun, iyi yazmanın tanımı budur. İyi yazı, iyi araştırmaya ve iyi kaynaklara bağlıdır.

Bu aşamaların her birine ne kadar zaman ayırmalıyız)

Benim kişisel yaklaşımım, mevcut zamanı “Planlama-Araştırma” ve “Yazma-Gözden Geçirme” arasında 80-20 olarak dağıtmaktır (Bkz. Şekil 2).


 

Şekil 2: 2:80-20 Kuralı

Bir "yazma" işinin nasıl yapılacağını belirttikten sonra, şimdi de bir "araştırma"nın nasıl yapılacağından söz etmek istiyorum.

İnternet çağında araştırma yapmak bir yandan çok kolayken diğer yandan zordur.

İnternet, bir konuyu araştırmayı her zamankinden daha kolay duruma getirdi. Bir yerde kütüphaneyi size getirdi. Böylece bir kütüphaneye gitmek yerine, internet erişimi olan kişiler bir arama motorunu açıp, yazıp tıklayabilirler. Ancak web, yanlış bilgilere erişimi de kolaylaştırdı. Bununla birlikte, bazı basit kuralları izleyerek, yanlış ya da önyargılı bir web kaynağı tarafından kandırılmaktan ya da yanlış bilgilendirilmekten kaçınabilirsiniz. Bu nedenle, çapraz kontrol yapmak yardımcı olur.

Etkili bir internet aramasının ilk adımı, araştırma yaptığınız konunun anahtar terimlerine aşina olmaktır. Bu anahtar teriminiz, bulmak istediğiniz alanı kapsarken olabildiğince kısa olmalıdır. Konunuzu tanımlayan anahtar sözcükler, deyişler ve terimler oluşturmaya çalışmalısınız.

Etkili internet araştırması için iyi bir başlangıç noktası, etkili bir arama motoru bulmaktır. Google, Yahoo ve diğer popüler arama motorları gibi standart bir arama motoru birçok işlevi yerine getirir. EBSCO ve JSTOR gibi birinci sınıf akademik veritabanları bilimsel araştırmalar için yaralıdır.

İnternet "yazarlarının" çoğu, pek çok şey üzerine yazmak ve yayınlamak için pek yeterli değildir; dahası bunların kimileri sizi bilerek yanlış yönlendirmeye çalışıyor olabilir. Yapabiliyorsanız yazarı araştırın. Bir şeyin doğruluğunu tatmin edecek biçimde doğrulayamıyorsanız, kaynağı kullanmayın. Her şeyden önce şunu unutmayın: sosyal medya yanlış bilgilendirmeye açık bir ortamıdır ve dikkatle yaklaşılmalıdır.

Wikipedia, yazdığınız herhangi bir şey hakkında kendi başına bir otorite olarak gösterilmemelidir. Ancak araştırma için yararlı olabilir.

İki tür kaynak vardır: birincil, ikincil. Birincil kaynaklar “şeyin kendisidir” (kitaplar, filmler, tarihi belgeler, öncelikli olarak odaklandığınız her şey), ikincil kaynaklar ise (söz konusu filmler, kitaplar ya da tarihi belgeler hakkında akademisyenlerin makaleleri gibi) ile ilgilidir. Bunların ikisine de gereksinim vardır.

Ancak unutulmamalıdır: İnternetin kolaylığına kaçıp kütüphanelerden uzaklaşmak uygun değil. Her ne kadar yekin olduğu sanılan kaynaklar yanlış bilgiler içerebiliyorsa da sağlam kaynaklara kütüphanelerde erişebiliriz.

Bu konuda tarih kitabı yazımı üzerine bir örnek vermek istiyorum. 1930’lu yıllar öncesinde en eski uygarlığın Mısır Uygarlığı olduğu ileri sürülürdü. Bunun nedeni Mısır hiyeroglif yazısı, Napoleon’un Mısır Seferi (1798-1801) sırasında elde edilen bilgiler üzerine kısa bir süre sonra çözülmüş olmasıdır. Bu çözümde üç dille (Kıpti dili=Mısır halkının kullandığı dil, hiyeroglif ve Grekçe) yazılmış Rosetta Taşı anahtar görevi görmüştü. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında Sümer dili çözülüp, 1922 yılında eski Sümer kenti Ur ortaya çıkarılınca en eski uygarlığın Sümer uygarlığı olduğu ortaya çıktı. Çünkü Sümerliler yazıyı MÖ 3200’lerde bulmuş, Mısır hiyeroglif yazısı da bundan türemiş ancak farklı bir yolda gelişmişti. Dolayısıyla uygarlıktaki kıdem, şu anki bilgilerimize göre, Sümer Uygarlığıdır.

Ne yazık ki, çalışmalarım sırasında rastladığım kimi tarih kitapları, üstelik yüksek akademik unvanlı kişilerin yazdığı, 1930 öncesi yazılmış kaynaklara dayandığı için hala Mısır Uygarlığını en eski uygarlık olarak ileri sürmektedir.

Çalışmalarım sırasında, Türkçeye çevrilmiş ünlü bir Rus yazarın Oğuzlar üzerine yazılmış kitabında "MITT" kısaltmasıyla karşılaşmıştım. Bunun açılımı kitap metni içinde geçmiyordu. Açılımı bulmak için bütün bir günümü harcadım. Sonunda buldum Rusça bir cümle: Materialı po istorii turkmen i Turkmenii, yani Türkmen ve Türkmenlerin tarihi hakkında Materyal anlamına geliyordu. Bir kısaltma kullanıyorsanız, onun açılımını ilk kullanımda mutlaka yazmalısınız.

21 Şubat 2021 Pazar

“Siyaset” mi, “Politika” mı?

 Ülkemizde, siyaset sözcüğü daha ağırlıklı olmak üzere siyaset ile politika sözcükleri eşanlamda kullanılır. Ancak iki sözcük arasında ince bir ayırım vardır. Şöyle ki, Arapça olan siyaset sözcüğü at yetiştirmek olan seyis sözcüğünden türetilmiştir, doğasında terbiye etmek, istediğini yaptırmak vardır, dayatmacıdır. Böyle olmakla toplumun geneline değil belirli bir kümenin yararınadır. Öte yandan politika sözcüğü Grekçe kökenli olup, farklı düşünceleri uzlaştırma anlamındadır. Böylelikle daha büyük bir toplumun yararınadır.

Bu ince ayrımı ülkemiz politikacılarında açıkça görmekteyiz. Genelde sağ eğilimli politikacılar siyaset sözcüğünün belirttiği anlamda davranırlar; önderlerinin (onlar lider der) görüşlerine boyun eğerler, çünkü öyle yetiştirilmişlerdir. Parti önderinin dayattığı düşünce dışında görüş belirtmeleri enderdir. Böyle yapmaya yeltenenler ya partiden atılır, kendileri ayrılıp yeni parti kurarlar ya da politik ortamdan çekilirler. Öt yandan sol eğilimli politikacılar daha çok politika sözcüğünün çağrıştırdığı anlamda davranırlar. Parti önderinin görüşlerine ters gelebilecek görüşler belirtmekten çekinmezler.

Bu davranış farklılığının temelinde İslam düşüncesi yatar. İslam’da politik düşünce değil, siyaset düşüncesi vardır. Çünkü İslam demek bir yerde dogmadır, inanç kaynaklı olduğu için akla değil, nakle dayanır. Bu da biat etmeyi, diğer bir deyişle otoriteye boyun eğmeyi, onun dayatmaları dışına çıkmamayı gerektirir. Sorgulama yoktur, soru soranı, hakkını arayanı sevmezler. Biz değil, ben ve öteki vardır. Biz uzlaşmayı gerektirir, bu beceri de laik eğitimle kazanılır. Bu yüzden sağ eğilimli politikacılar, laik eğitimden önce din temelli öğretimi ön planda tutarlar. Çünkü din temelli öğretim sorgulamayı değil, söyleneni kabul etmeyi öğretir. İşte at terbiye etmek (seyislik) yalnızca söyleneni yapacak, kindar da olabilecek çocuklar yetiştirmeye dönüşür. Bunların örneklerini günümüzde üzülerek görmekteyiz.

Politikanın bir tanımı da devlet yönetme sanatıdır. Birbirleri ile çelişen düşünceler arasında bir uzlaşma yolu bulma sanatıdır. Toplumda barış ve huzuru sağlama sanatıdır. Toplumun sorunlarını çözme sanatıdır. Yalan söyleme, iftira atma, kamu gücünü kötüye kullanma, kamu kaynakları israf etme, toplumu bölme, kindar insanlar yetiştirme değildir. Bu ayırımı bilen politikacılar tarafından yönetilmek bizim en doğal hakkımızdır. Çünkü onların kullandıkları kaynakları biz üretiyoruz. Bu ayırımı bilmeyenlere, bilmek istemeyenlere saygı duymuyorum, duymayacağım.

Ülkemiz politikacıları, siyaset anlamında değil politika anlamında davranmaya başladığında düzlüğe çıkabiliriz.

13 Şubat 2021 Cumartesi

“Bilim” ile “İlim” Arasındaki Fark (Not 1)

Türkiye’de belirli bir bölüm yazarlar ısrarla “bilim” yerine “ilim” sözcüğünü kullanırlar. Aradaki ayrımı bilmeden yapanlara bir diyeceğim yok, ama bilerek yapanlar ya Arapçı ya da pozitif bilimden kuşku duyuyor olmalıdır. Çünkü temelde “ilim” bilginin aktarılmasına dayanırken “bilim” araştırmaya, akılcılığa dayanır. Bilimle uğraşanlara “bilgin” denirken, ilimle uğraşanlara da “alim” denir.

Bu dünya işlerini inanç temeli üzerine kuran bir dinde “itaat” aranır, bilim ve felsefenin temeli olan “sorgulama” yoktur, sorguluma olmadığı için “akılcılık” gereksinimi duyulmaz. Dolayısıyla böyle bir toplumda ne “felsefe” ne de “bilim” gelişir. Zaten, modern buluşların hiçbiri Müslüman ülkelerde gerçekleşmemiştir. İslamiyet’in başlangıcındaki bilimsel gelişme de Arap yayılması sırasında eski bilimlerin merkezi olan Suriye, Mezopotamya, Horasan bölgelerindeki bilimsel mirasın sahiplerince geliştirilmiştir. Ne zaman ki “içtihat kapıları kapandı” (Not 2), o bölgelerdeki gelişmeler de durdu, yerini katı bir bağnazlığa bıraktı.

Not 1: Kaynak: “Stratejinin Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar” adlı çalışmam.

Not 2: İçtihat: Nassın lafız ve manasından hareketle, nassın bulunmadığında da çeşitli istinbat metotları kullanılarak şer‘i hüküm hakkında zanni bilgiye ulaşma çabasının genel adı. İçtihat Kapısı: Joseph Schacht’ın saptamasına göre, 9. yüzyılın ortalarına kadar içtihat hususunda bir kısıtlama bulunmazken bu tarihlerden başlayarak yalnızca önceki müçtehitlerin içtihat ehliyetine sahip oldukları yönünde yaygınlaşmaya başlayan anlayış 10. yüzyılın başlarından başlayarak genel bir kabule dönüşmüş ve artık bu dönemden sonra fakihlerin bütün işlevleri önceki imamların doktrinlerini yorumlamaktan ibaret kalmıştır. Bu durum literatürde içtihat kapısının kapanması olarak bilinir. (Kaynak: H. Yunus Aydın, İslam Ansiklopedisi)