18 Mayıs 2023 Perşembe

İnsan Düşüncesinin Evrimi Üzerine

 İnsan Düşüncesinin Evrimi Üzerine

Değerli okuyucular,

Genellikle politik ve spor ağırlıklı konuların konuşulup tartışıldığı bir ortamdan sizleri uzaklaştırıp farklı bir alanda düşünmenize yardımcı olmak istiyorum Bir süredir İnsan Düşüncesinin Evrimi üzerine çalışıyorum. Bu konuda çeşitli dallardaki bilginlerin birbirleri ile çelişen yaklaşımları olduğu gibi birbirlerini tamamlayan çalışmaları da bulunuyor.

İnsan düşüncesinin evrimi, en eski atalarımızdan günümüze kadar insan düşünme süreçlerinin zaman içindeki gelişimini ifade eder. İnsan düşüncesinin evrimi çalışması, psikoloji, antropoloji, nörobilim ve felsefe içinde olmak üzere çok çeşitli alanları kapsar.

Bu metni hazırlarken şöyle bir ifade kullanmayı düşünüyordum: 'Sahip olduğumuz her şey insan düşüncesinin ürünüdür.' Ancak kaynakları araştırmaya başladığımda başka birinin de benzer bir ifade söylediğini gördüm. Amerikalı antropolog James Deetz (Not) zaten şöyle demişti: ‘Dünyamız düşüncelerimizin ürünüdür.’ Bu bana 'Güneşin altında söylenmemiş hiçbir şey yoktur' klişesini anımsattı. Bundan çıkardığım ders şu oldu: bir konuda iyi bir araştırma yapabilmek için o konuda daha önce yapılmış farklı türdeki çalışmaları bulup değerlendirmenin gerektiğini bir kere daha anladım.

İnsan Düşüncesinin Başlıca Kilometre Taşları

İnsan düşüncesi, evrimin çeşitli aşamalarında milyonlarca yıl boyunca gelişen karmaşık ve devam eden bir süreçtir. İnsan düşünce gelişiminin kesin zaman çizelgesi ve mekanizmaları hala bilimsel bir tartışma konusu olsa da bugün düşünme biçimimizi biçimlendirmede rol oynayan birkaç temel etmen vardır. "İnsan düşüncesi"nin nasıl tanımlandığına bağlı olacağından, insan düşüncesinin evrimiyle ilgili en eski gelişmeyi kesin olarak saptamak zordur. Bununla birlikte, ana çizgileriyle insan düşüncesinin gelişim aşamaları şöyle özetlenebilir:

1.     Dikkat, bellek, algı gibi temel bilişsel yeteneklerin ortaya çıkışı;

2.     Karmaşık fikirleri ve soyut kavramları iletmek, bilgi ve kültürün kuşaklar boyunca aktarılmasına yol açan dilin gelişimi;

3.     Kültür, teknoloji ve bilimsel bilginin büyümesiyle bağlantılı olan daha karmaşık problem çözme, eleştirel düşünmeye yol açan soyut akıl yürütmenin ortaya çıkışı;

4.     Bilginin kaydedilmesini ve korunmasını sağlayarak edebiyat, felsefe ve bilimin gelişmesine yol açan yazılı dilin yaratılması;

5.     Gözlem ve deneye dayalı olarak doğal dünyayı anlamanın yeni bir yolunu başlatan bilimsel devrim;

6.     Teknoloji, ulaşım ve iletişimde önemli ilerlemelere yol açarak insanların yaşama ve çalışma biçimini değiştiren sanayi devrimi,

7.     Bilgiye benzeri görülmemiş erişim ve küresel ölçekte iletişim kurma ve işbirliği yapma yeteneği ile karakterize edilen bilgi çağı;

8.     Matematik, felsefe, psikoloji, nörobilim, insan kültürü, yapay zeka, genetik, sosyal ve bilişsel psikoloji, çevre, vb. biliminin gelişimi.

Bunlardan ilk üçü dünyanın hemen her yerinde zaman içinde özgün olarak ortaya çıkarken dördüncüsünü önce Sümerler (MÖ 3200’ler) birkaç yüzyıl sonra eski Mısırlılar, MÖ 1300’lerde de Çinliler gerçekleştirmiştir. Sonrakiler ise Doğu’nun belli dönemlerde kısmi katkısı ile Avrupa’da gerçekleştirilmiştir. İnsan düşüncesinin en üst düzeyini gösteren son dört aşamadaki başarısı ile Avrupalılar dünyaya egemen olmuşlardır.

Giriş

İngiliz biyologlar Charles Darwin ve Thomas Henry Huxley ve diğer bilginler, maymunlar ve insanlar arasında evrimsel bir ilişki -ortak bir soy- olduğunu savunmuşlardı. Bu iki tür arasındaki evrimsel ayrışma kabaca 15 milyon yıl önce başlamıştı. İnsan düşüncesinin evrimindeki en eski başlangıçlardan biri, iki ayak üzerine kalkmanın bir sonucu olarak ellerin serbest bırakılmasının, yiyecek taşımanın yanı sıra sopa ve diğer silahları tutmak için kullanılmasına yol açmasıydı. Bu da düşüncenin üretildiği beynin büyümesine yol açmıştı. Tümüyle modern insan eli, kabaca 1,5 milyon yıl kadar önce iki türde (Homo ergaster, Homo erectus) evrimleşmiş gibi görünüyor.

'Düşünce', neredeyse tüm insanların, organik varlıklar olarak varoluşlarını aşıp öldükten sonra da sürecek kendileri dışına iletebildikleri bir güçtür. Günümüzde bir bireyin düşünceleri, şu anda benim yaptığım gibi yazılı, basılı ya da elektronik ortamda iletilebiliyor. Bu, 'yazının' icadından önce 'sözlü gelenek' ile ya da sözel olmayan yolla yapılabiliyordu. Sözel olmayan düşünceler 'sanat' ve 'teknoloji' yoluyla iletilebilir. Maddi formda ifade edilen düşüncelerin bilinen en eski örnekleri, bazıları 1,7 milyon yıllık olan "iki yüzeyli taş aletleri"dir. Bu yüzden arkeolojik kayıtların çoğu, tarihsel yazılı kayıtlar gibi, bir "düşünce" kaydıdır.

İnsan Düşüncenin Dışarı Aktarılması ya da Düşüncenin Dışsallaştırılması

Dünyamız düşüncelerimizin ürünüdür. James Deetz

Yapay şeylerin ve sanatın ölümsüzlüğü, karmaşık düşünceleri insan beyninin dışında ifade etmek için eşsiz bir insan yeteneğine dayanır. İnsanların düşüncelerini ifade etme aracı olarak ilk akla dil gelse de insanlar düşüncelerini çok çeşitli araçlarla dışa vururlar. Sözlü ve yazılı dile ek olarak, bu araçlar müzik, resim, dans, jest, mimari, heykel vb. içerir. Düşüncenin dışarı aktarılmasının en önemli biçimlerinden biri teknolojidir. İlk insanlar doğal nesneleri kullanıyordu, son bir milyon yıl boyunca insanlar, kendileri ve çevreleri üzerinde geniş kapsamlı etkilerle giderek daha karmaşıklaşan teknolojiler biçiminde düşüncelerini dışarıya aktarabilme yeteneği geliştirmişlerdir.

Karmaşık düşünce yapılarını (ya da zihinsel temsilleri) yalnızca insanlar beynin dışına yansıtabilir. Yalnızca insanlar, bir şelalenin algılanan ya da anımsanan görüntüsünün resmi ya da sözlü açıklaması gibi yapay (ya da anlamsal) temsillerini oluşturabilir, bunu dışarı yansıtabilir. Günümüzden 1,7 milyon yıl öncesinden beri arkeolojik kayıtlar yapay temsillerle doludur.

İnsanlar, zihinsel temsilleri iletmek ya da dışarıya aktarmada kullanmak için iki özel organ geliştirmiştir: el ve ses yolu. Görünüşe göre el, ilk önce düşünceleri beynin dışına yansıtmak için bir araç olarak gelişti; bu, insanın iki ayağı üzerine kalkmasıyla gerçekleşti, böylece el insan kökenindeki ufuk açıcı bir rol üstlendi.

İnsan düşüncesinin dışarıya aktarılması gelişiminde arkeolojik kayıtlar, gerekli ipuçlarını içerir. Günümüzden yaklaşık 2,5-1,7 milyon yıl önce, Homo cinsinin erken formları, yani insanın uzak ataları, çağdaşları olan maymunların kapasitesinin ötesinde taş aletler yapıyordu.

Düşüncenin dışarıya aktarılmasında bilinen en eski örnekleri, kabaca 1,5 milyon yıl önce, yontma taş nesneler biçiminde ortaya çıkar. Bunlar, arkeologların iki yüzeyli olarak adlandırdıkları her iki taraftan oval bir şekle yontulmuş kaya parçalarıdır. Bilginler (Clive Gamble ve diğerleri) bu ilk araçları iki gözlemle özetliyor: Bunlarla karşılaştıkları sorunları çözüyor, düşüncelerini dışarı aktarıyorlar. Herhangi bir araç kavramları bir araya getirir, bu kavram fikri, tüm iletişimimizin, toplumsal ağlarımızın merkezinde yer alır. İki yüzlü taş aletlerin ortaya çıkışı, J. F. Hoffecker'in proto-zihin olarak adlandırdığı şeyin ortaya çıkışını gösteren, zihnin tarihöncesinde önemli bir olaydı. O andan başlayarak insanlar, kafalarında ürettikleri düşünceleri beynin dışında inşa ettikleriyle somutlaştırmaya başlar. Zihinsel temsiller artık tümüyle beyinle sınırlı değildir. Aynı derecede önemli olan şey, zihinsel temsillerin bir beyinden diğerine iletilebilmesiydi. İnsanlar artık kendilerini yalnızca fiziksel özellikler, organik varlıklarla değil, aynı zamanda gerçek anlamda düşüncelerle dolu bir ortamda bulmaya başlamışlardı.

İnsan Düşüncesinde Eşsiz Olan Nedir?

Leipzig'deki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nde bir araştırma kümesine başkanlık eden Michael Tomasello, üç tür insan bilişi olduğunu, bunlardan yalnızca birinin -bireysel niyetliliğin- büyük maymunlarla paylaşıldığını gösteriyor. İnsan düşüncesinin temelde işbirliğine dayalı olduğu, ortak amaçlılığa dayandığı, oysa diğer primatların düşünmesinin birincil olarak rekabetçi ve bireysel amaçlılığa dayalı olduğu sonucuna varıyor. Buna paylaşılan niyetlilik hipotezi adını veriyor. Avcı-toplayıcı atalarımızın, avlanma ve leş yiyicilikte küçük ölçekli, temelde ikili işbirlikleri geliştirerek kendilerini diğer primatlardan ayırdıklarını savunuyor. Bu işbirlikçi adım, yaklaşık 2 milyon yıl önce ilk homininlerin ortaya çıkışından hemen sonra başladı.

İnsan nüfusu boyut olarak artıp birbirleriyle rekabet etmeye başladıkça, küme yaşamı bir bütün olarak büyük bir işbirlikçi etkinlik haline gelmekle çok daha büyük, daha kalıcı bir paylaşılan dünya (yani bir kültür) yarattı. Bir kültürel kümenin tüm üyeleri arasında ortaya çıkan küme zihniyeti, kültürel gelenekler, normlar, kurumlar aracılığıyla ortak kültürel taban oluşturma konusundaki yeni bir yeteneğe dayanıyordu. Dil de bu dönemde gelişmiştir. İnsan dili, modern biçimini 100.000 ila 50.000 yıl önce almış olsa da 700.000 yıldan daha önce ortaya çıkmıştı.

İnsanın Üç Önemli Becerisi

İngiliz arkeolog ve antropolog Clive Gamble ve diğerleri, "Bizi gerçekten insan yapan nedir?" diye soruyor ve insanın evrimini incelemedeki en büyük sorunlardan birinin kendimizi tanımlamamız olduğunu söylüyorlar. İsveçli botanikçi ve zoolog Carl Linnaeus (1707-78), türümüzü bilge Homo sapiens olarak etiketleyip ‘Nosce te ipsum' (Kendini bilen insan) olarak nitelendirdi: Kendimizi bir tür olarak bilmemiz gerekiyordu. Arkeologlar, avlanma ve dini içeren etkinliklerin yanı sıra süs eşyaları, sanat gibi öğelerin kontrol listelerini hazırlayarak hominin atalarımızı ayırırlar.

Üç temel yetkinlik, el baltaları olarak bilinen ayırt edici taş aletler, ateş ve dildir. Ateş, homininlerin maddeyi dönüştürmesini sağladı; aynı zamanda insanların bir araya geldiği yerlerin ve günün saatlerinin havasını değiştirerek toplumsal etkileşime bir ivme kazandırdı. Dil, dinleme ve iletişim becerilerini geliştirmiş, toplumsal yaşamın temelini daha da değiştirmiştir. Konuşma ayrıca, eylemlerini tahmin etmek için başkalarının düşüncelerini okuma zihinselleştirme becerisinin geliştirilmesinde çok önemli bir rol oynadı. El baltaları, alet yapan başka hiçbir hayvanda bulunmayan dikkat, konsantrasyon, kesinlik düzeylerini gösterir. Her üç yetkinlik de 2 milyondan 0,5 milyon yıl öncesine kadar uzun ama kritik bir dönemde evrimleşen hominin gelişmesine ışık tutuyor.

İnsan Düş Gücünün Evrimindeki Adımlar

İngiltere'deki Reading Üniversitesi'nde arkeolog olan Steven Mithen, Homo sapiens'in yaratıcı düş gücünün, biyolojik ve kültürel evrimdeki yedi önemli gelişmenin tanımlanabileceği uzun bir evrimsel tarihin ürünü olduğunu savunuyor: Zihin kuramının evrimi kapasiteler, ayırt edici bir insan yaşam öyküsü ve alana özgü zekalar, müziğin, dilin ve bilişsel akışkanlığın kökeni, zihni maddi kültürün genişletmesi ve yerleşik tarım topluluklarının ortaya çıkışı. S. Mithen, insana özgü yaratıcı düş gücünün evrimsel tarihi sürecinde yedi kritik adımın tanımlanabileceğini savunuyor. Bunlar;

1. Bir zihin kuramı, 6.0-1.8 milyon yıl önce: Zihin kuramı genel olarak bir bireyin, diğer bireylerin kendisininkinden farklı düşünce ve inançları olduğunu bilme yeteneği olarak anlaşılır. İnsanlarda görülen tam gelişmiş zihin kuramı kapasitesi, yaklaşık altı milyon yıl önce ortak insan-şempanze atasından ayrıldıktan sonra gelişmiştir. Bir inanca sahip olmakla, kişi tek bir niyet düzeyinde olur. Eğer senin inancınla ilgili bir inancım da olursa, ikinci bir niyet düzeyinde olurdum. Eğer senin inandığın bir üçüncü kişinin inandığı şeye ilişkin bir inancım da olursa, üçüncü bir niyet düzeyinde olurdum. Ve benzeri.

2. İnsan yaşam tarihinin evrimi, 2.0-0.1 milyon yıl önce: Yaşlılar, bilginin genç kuşaklara aktarılmasında kilit bir rol oynar, fikirleri formüle ederken uzun erimli deneyimlerden yararlanabilirler. Tümüyle modern insan yaşam-tarih modelinin, diğer hominlerden ayrılmasından sonra uzun bir çocukluk dönemiyle evrilmesi yalnızca Homo sapiens soyunda oluşmuş olduğu sanılıyor.

3. Alana özgü zekalar, 2.1-0.25 milyon yıl önce: İnsanın yaratıcı düş gücü, yeni fikirler ve içgörüler yaratmak için farklı bilgi türlerini ve düşünme biçimlerini birleştirme yeteneği olarak kabul edilir. Zihin kuramı, diğer insanların zihinleri/düşünceleri olduğu, bu zihinlerin kişinin kendisininkinden farklı arzu ve inançları içerebileceğini anlaması özel sinir ağlarının varlığına dayanır. Bu sinir ağları muhtemelen bu özel amaç için evrimleşmiştir/gelişmiştir, zihinsel modül olarak adlandırılır. Müzik, dil ve matematik, farklı zihinsel modüllere dayanıyor gibi görünür, çünkü bu kapasitelerden herhangi biri kaybolabilirken diğer zihinsel kapasiteler etkilenmeden bırakılabilir.

4. Dilin ve müziğin kökeni, 250 000-100 000 yıl önce: Arkeolojik kayıtlar, dilin yalnızca Homo sapiens ile sınırlı olduğunu gösteriyor.

5. Bilişsel akışkanlık, 250.000-100.000 yıl önce: İnsanlar, bilgi depolarını ve daha önce izole edilmiş zekalardan gelen düşünme biçimlerini bütünleştirerek yeni türde düşünceler üretebildiler. Bu, yeni kültürel davranış biçimleriyle sonuçlandı. Bilişsel akışkanlık, metaforik ve sembolik düşünce için olanak sağlamakla sanatın, dinin ve bilimin gelişmesine yol açtı.

6. Genişletilmiş zihin, 250.000 yıl öncesinden günümüze: Bilişsel akışkanlığın olanaklı kıldığı türden düşünceler, insan belleğinin güçleri sınırlı olduğundan, zihinde sağlam bir evrimsel temel gerektiriyordu. Bu nedenle bu düşünceler etkili bir şekilde manipüle edilebilir, iletilebilirdi. Ancak bu tür düşüncelerin maddi kültüre, önce heykel ve resimlere, sonra da yaklaşık 5.000 yıl önce yazıya dönüştürülmesiyle sürdürülebilirdi.

En çarpıcı örnek, farklı bilgi türlerinin birleşimini gerektiren dinsel varlıklara ilişkin fikirlerdir. Tipik olarak dinsel geleneklerle ilişkilendirilen geniş ritüeller, heykeller, kutsal yazılar ve binalar yelpazesi, ilgili dinsel düşünce düzeneğinin temel bileşenleri olarak görünmeye başlar. Bu, genel olarak genişletilmiş zihin olarak bilinen şeyin bir yönüdür, insan belleğinin ve hesaplamalı düşüncenin sınırlarını aşmanın bir yolu olarak maddi kültürün kullanımını içerir. Zihnin bu maddi kültürel uzantıları, mimarlık, teknoloji ve giysilerin insanın fiziksel ve fizyolojik kapasitelerini genişletme biçiminin bilişsel eşdeğerleridir. Maddi kültürü uygulamanın bu yolu, bilişsel akışkanlığın bir sonucudur. İnsanın düş gücünü önemli ölçüde artırır. Fikirlerin ortaya çıkarılmasını, ardından kuşaklar boyunca iletilmesini sağladığından, doruk noktasına yazı ile ulaştı.

7. Yerleşik tarım yaşam biçimleri, 11.600 yıl öncesinden günümüze: Yerleşik ve çiftçi yaşam biçimleriyle birlikte yazının icadı için uygun koşullar ortaya çıktı. Bu yaşam tarzları, başlangıçta bir kayıt tutma aracı olarak ortaya çıkan bir iletişim biçimi olarak yazıya yönelik ekonomik ve toplumsal gereksinimi yarattı. Çiftçiliğin yerleşimcilikle birleşmesi en dikkate değer kültürel etkiler yarattı, uygarlığın yükselişiyle sonuçlandı.

Yaratıcı Düşünce Patlaması

Amerikalı biyolog ve doğa bilimci Edward O. Wilson, Dünyanın Sosyal Fethi (The Social Conquest of Earth, 2012) adlı kitabında, küresel fetih yeteneği olan Homo sapiens nüfuslarının Afrika kıtasından kopup kuşaktan kuşağa amansız bir dalgayla Eski Dünya’nın her yerine yayıldığını yazıyor. İlk başta neredeyse fark edilmeden, ama orada burada hızlanarak, giderek daha karmaşık kültür biçimleri yarattılar. Sonra jeolojik standartlara göre birdenbire tüm ilerlemelerin en büyüğü gerçekleşti. Neolitik şafağında birçok yerde, avcı-toplayıcılar tarımı icat ettiler, köyler kurdular. Bu dönemdeki kültürel evrim (kimyadan bir terim ödünç alırsak) otokatalitik idi: her ilerleme, diğer ilerlemeleri daha olası duruma getiriyordu. Kaydedilen tarihin ilk yüzyıllarına gelindiğinde, yenilikler hem Eski hem de Yeni Dünyalarda kıtalar arasında ileri geri hızla yayılıyordu. Ancak, Avrasya’nın merkezi, dünyayı değiştirecek olan sürecin doruk noktasına ulaştığı yerdi.

Tarım Yaşam Biçiminden Önce İnsan Düşüncesi

İngiliz tarih profesörü Felipe Fernández-Armesto, bir fikir ne kadar uzun süre ortalıkta dolaşırsa, dünyayı değiştirmek için o kadar çok zamanı olduğunu söylüyor. Bu nedenle, en etkili fikirleri belirlemek için yeniden kurabileceğimiz, düşleyeceğimiz en eski geçmişle başlamalıyız. Kısmen kanıtların kaybolması, kısmen de fikirler ve içgüdülerin kolayca karıştırılması nedeniyle, uzak geçmişteki fikirleri derlemek zordur. Fikirler zihinde doğar, sanat, yazı, vb. yolla dışarıya aktarılır.

Kimileri, fikirler tarihinin belirgin başlangıç noktasının geçmişte, eski Yunan'daki MÖ 1. binyıldan daha derin olmadığını varsayar. Ancak onların katkıları insanlık öyküsünde çok çok sonradır. Homo sapiens, eski Yunanlar sahneye çıkmadan önce yaklaşık 200.000 yıldır ortalıkta dolanıyordu, doğallıkla birçok düşünce çoktan gerçekleşmişti. Dünyanın en iyi fikirlerinden birçoğu binlerce yıl önce ortaya çıkmıştı.

Uzak geçmişte ortaya çıkan fikirlerin neler olduğuna ilişkin güvenilir kayıtlar arıyorsak, öyküye yazının kökenleriyle başlamalıyız. Fikirler, insanlar görüş ve deneyim alışverişinde bulunduklarında çoğalır, böylece bazı dönemler, yerler - antik dönemde Milet (İyonya), Rönesans döneminde Floransa (İtalya) ya da herhangi bir kültür kavşağı gibi - yaratıcılık açısından diğerlerinden daha üretkendir.

Her durumda, Buzul Çağı'ndan günümüze yazı olarak kolayca tanıyabileceğimiz hiçbir şey kalmasa da temsili semboller 20-30 binyıl öncesinin sanatında şaşmaz bir açıklıkla ortaya çıkıyor. Avcı-toplayıcının bıraktığı eserler, yaratıcı beyinler için ipuçlarıdır. Yaklaşık 70 binyıl öncesinden orada burada kıt olarak, yaklaşık 40 binyıl sonrasından beri de bolca bulunan sanat eserleri, Buzul Çağı insanlarının gördüklerini nasıl yeniden tasavvur ettiklerine ilişkin ipuçları veren bir semboller repertuarı sergiliyor.

Buzul Çağı'nın politik düşüncesine zorlukla erişilebilirse de önderlik, genel düzen fikirleri ve politik ekonomi üzerine bir şeyler söylemek olanaklıdır. Açıkçası, erken Homo sapiens'in önderleri vardı. Ancak politik devrimler, yetki verme, şefleri seçme yollarını çoğalttı. Buzul Çağı resimleri ve oymaları, yeni politik düşünceyi ortaya koyuyor, örneğin karizmayı kaba kuvvete, ruhsal olarak yetenekli olanı fiziksel olarak güçlü olana tercih ettiği yeni önderlik biçimlerinin ortaya çıkışı gibi.

Şamanların muazzam bir toplumsal etkisi vardı. Ruhlarla temas halinde olan seçkin bir kümenin iyiliği için, insanlar armağanlar, saygı, hizmet ve itaatle ödeme yaparlardı. Sonuç olarak, ilahi olana özel erişim, güçlü ve kalıcı politik meşruiyet biçimlerinin önemli bir parçası olmuştur. Peygamberler bunu iktidar iddiasında bulunmak için kullanmışlardır; krallar kutsallığı aynı yollarla etkilemiştir. Sümerler döneminde (MÖ 3-2. binyıl) tanrılar, mesken tuttukları kentlerin yöneticileriydi.

Buzul Çağı'nın son bin yılında bilişsel arkeoloji, başka bir yeni önderlik türünün ortaya çıktığını ortaya koyuyor; bu kalıtım kavramıydı. Tüm insan toplumları, güç, zenginlik ve rütbenin çatışmaya yol açmadan nasıl devredileceği sorunuyla karşı karşıyadır. Kalıtım, ardıl anlaşmazlıklardan kaçınmanın ya da söz konusu anlaşmazlıkları sınırlamanın bir yoludur. Geçmişin çoğu için (aslında yirminci yüzyıla kadar) kalıtım, yüksek yönetme/komuta düzeylerine giden normal yoldu.

Tarımcılık, çiftçilik büyük bir devrimdi, doğal olarak, bir anda değil, insanların diğer hayvanlar ve bitkilerle belirli ortamları paylaştığı, karşılıklı bağımlılık ilişkisi geliştirdiği aşamalı bir birlikte evrim sürecinde gerçekleşti. Tarım büyük fırsatları ateşledi. Böylece seçkinlerin, düşünmeye ayırmak için her zamankinden daha çok zamanları oldu. Çiftçilik kentleri mümkün kıldı. Kent, insan zihninin çevreyi değiştirmek için tasarladığı en köktenci bir araçtı.

Buluşların Buluşu

İngiliz doğu bilimci (oryantalist) tarihçi H. W. F. Saggs, Yunanistan ve Roma'dan Önce (1989) adlı eserinde ‘Hiçbir icat, insanlığın ilerlemesi için yazıdan daha önemli olmamıştır’ der, Çek arkeolog oryantalist tarihçi Petr Charvát buna ‘icatların icadı’ adını verir. İlerleme tarihi yazmaktan daha önemli, dahası daha temel olan şey, dört tekerlekli arabayı da Sümerlerin icat etmiş olmasıdır. Amerikalı Sümer ve Sümer dil uzmanı Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar adlı eserinde Sümer kil tabletlerinin çevirilerinde keşfedilen en az yirmi yedi "tarihsel ilk" belirledi. İlk okullar, ilk tarihçi, ilk ilaçlar kitabı, ilk saatler, ilk kemer, ilk yasa, ilk kütüphane, ilk çiftçi almanağı, ilk iki meclisli kongre. Sümerler ilk atasözlerini ve masalları kaydettiler, ilk destan edebiyatı ve ilk aşk şarkılarını oluşturdular. Bu dikkate değer yaratıcılık patlaması uygarlık dediğimiz olguyu gerçekleştirdi.

Amerikalı profesör Michael Horace Barnes'ın vurguladığı gibi, Homo sapiens olarak başlangıcından bu yana, yaşamımızı adlandırmak, yorumlamak ve yönetmek için dili kullandık. Sonra MÖ 4. binyılda Sümer'de okuryazarlık ortaya çıktı. Diğer kültürler Sümer yazısını miras aldı, geliştirdi ya da kendi yazısını icat etti. Okuryazarlık, insanların fikirleri kodlamasını ve saklamasını, uzaktaki yabancılara iletmesini, sonraki kuşaklara bırakmasını ve karşılaştırma için düşünceler biriktirmesini sağlayarak insan dünyasını değiştirir. MÖ 6. yüzyılda, birçok büyük kültür, yansıtıcı biçimde açık mantığa doğru bir adım daha attı. Evrensel ve güvenilir mantıksal bilgi arzusu ortaya çıkar çıkmaz, bir çeşit kuşkuculuk da ortaya çıktı. Kuşkucular, fikirlerimiz, bizim fikirlerimizdir, ebedi ve mükemmel gerçek değildir diyerek insan bilgisinin yanılabilir karakterini gösteriyorlardı.

Arkaik kültür, adeta kültürün "arada kalmış" iki aşamasını içerir; ilkel yiyecek arama kültürleri ile okuryazar klasik kültürler arasında yer alan erken ve geç arkaik aşamalar. Arkaik kültürün her aşaması, insan meselelerinde büyük bir devrimin sonucudur. İlki, Neolitik tarım devrimini izler; ikincisi, okuma yazma devrimini.

MÖ 3200'den sonra okuryazarlık ortaya çıktığında, kültürlerin bilişsel tarzları üzerinde daha da güçlü bir etkisi oldu. İlkel insanlar gerçeklik duygularını nispeten kısa halk hikayeleri ve şarkılarla ifade ederler. Okuryazarlık, bu kısa formülasyonları daha uzun ve daha karmaşık bir şekilde kurgulanmış büyük mitlerle değiştirmeyi olanaklı kıldı, en azından çok daha kolaylaştırdı. Bu, ifade tarzında bir değişiklikti. Toplumların evrimine ilişkin birçok tanım, ekonomik, politik ya da toplumsal gelişimin oldukça kesin aşamalarını detaylandırmıştır.

Eksen Çağı

Aydınlanmanın kozmopolitizminin sona ermesinden sonra, Batılı benzersizlik ve üstünlük, Batılı öz-anlayışın sağlam özellikleri haline geldi. Alman filozof G. W. Friedrich Hegel'in "Doğulu felsefe tarihinden dışlanmalıdır" sözü ve Alman tarihçi Leopold Ranke'nin dünya tarihini anlamak için 'ebedi durağan halklardan başlanamaz' yankısı, tarihsel disiplinlerde egemen hale gelen bir kanaatin iki önemli örneğidir. Dünya felsefesi ve dünya tarihi Batılı olmuştur. Bu zihniyetin üstesinden gelmek için çok az ciddi girişimde bulunuldu. Hegel ve Ranke'nin "Doğu" görüşüne açıkça karşı çıkanlardan biri, Alman akademisyen Karl Jaspers'ın "Eksen Çağı" kuramıdır.

Avrasya'nın önemli bölgelerinde Eksen Çağı, MÖ 1. binyılın ortaları, insanlık kültürel tarihinde önemli bir geçişi gösteriyor. Edebiyat, felsefe, dahası teolojideki belirli metinlere klasikler olarak göndermede bulunmak yaygınlaştı. İlk klasikler MÖ 1. binyılın ortalarında ortaya çıktı. Kutsal kitap yazan (kanonik) İbrani peygamberler; Yunan felsefesinin ana metinleri, Çin düşüncesinin ilk metinleri; erken Hint metinleri ve öğretileri. Ancak bunların birçoğu sözlü olarak oluşturuldu, bir süre yazıya dökülmedi. Örneğin ilk İbranı kutsal metinleri Musa’dan 800 yıl kadar sonra Babil Sürgünü sırasında MÖ 6. yüzyılda Babil’de yazıldı.

Eksen Çağı'nın, oldukça farklı dört toplumdaki merkezi özelliği, temsili ya da dünya görüşü devrimiydi. Bu toplumların her biri, önemli ölçüde okuryazarlığa, mevcut bir bürokrasiye ve temel bir toplumsal kurumlar çerçevesine ulaşmıştı; genellikle modern dünyanın en başarılı ve kalıcı din ve felsefelerinin doğuşu ve sistematik bilim ve felsefenin başlangıcı ile ilişkilendirilir.

Dönemin ayırt edici özelliği, yalnızca efsanevi anlatıların yer değiştirmelerini ve çeşitlemelerini içeren düşünce biçimlerinin değil, aynı zamanda insan toplumunun mevcut uygulamalarının sınırlarını aşan yeni düşünce biçimlerinin ortaya çıkmasıydı.

Eksen Çağı, sistematik analizin tam resmi uygulamasının başlangıcıdır; bir durumun artılarını ve eksilerini tartar, kanıtlara uyduklarını görmek için bunları kanıtlarla ve ne kadar mantıklı bir şekilde bir araya gelebileceklerini görmek için birbirleriyle karşılaştırır. Bu, İsviçreli psikolog Jean Piaget'nin bilimsel rasyonalite ile ilişkilendirdiği resmi işlemsel düşünce olarak sınıflandırdığı düşünce tarzıdır. Kanadalı ilahiyatçı filozof Bernard Lonergan, kuramdan fikirlerin mantıksal tutarlılığını anlama kaygısı olarak söz eder. Amerikalı psikolog Karen Kitchener, kişinin kendi fikirlerini tutarlılık ve geçerlilik açısından inceleme pratiği olan üstbiliş[1] olarak adlandırır. Rasyonalist bir düşünce tarzıdır çünkü 'uygunluk', fikirlerin kanıtlarla ne kadar iyi uyduğuna ve fikirlerin birbirleriyle tutarlı bir şekilde ne kadar iyi uyduğuna ilişkin ölçütlere dayanır. Tüm gerçekler ve fikirler arasında güvenilir bir tutarlılık olması gerektiğini varsayar. Bu bir anlaşılırlık varsayımıdır.

"Uygunluk" ölçütünde ima edilen bu anlaşılırlık varsayımı, bir kişiye geleneksel inançları yargılamak için entelektüel olarak duracağı bir dayanak verir. Herhangi bir toplumda ya da herhangi bir geleneksel inanç ve uygulamalara meydan okuyan bireyler ortaya çıkabilir, ancak genel olarak, ilkel toplumlar geleneği gerçek olarak kabul eder.

Bu konuda Eski Yunanlar, Çinliler ve Hintlileri karşılaştırdığımızda özet görünüm şöyledir: Eski Yunanlar mantık konularını diğer ikisine göre daha çok izlemiş olabilir. Hintliler, varlığın metafizik yapıları üzerinde diğer ikisine göre daha büyük bir görüş birliği sağladı. Çin, diğer ikisinden daha arkaik düşünce alışkanlıklarını sürdürdü. Bununla birlikte üçü de düşünceyi evrenselleştirmeye, bir Temel İlke aramaya, dil kullanımını analiz etmeye yeni bir ilgi gösterdi. Üçü de daha analitik, sistematik bir ifade tarzı kullanmayı gerekli buldu. Üçü de resmi işlemsel düşünce için doğuştan gelen insan kapasitesini daha fazla kullanmanın yollarını geliştirdi ya da ödünç aldı.

Felsefenin ve Bilimin Başlangıcı

Felsefenin temel sorusu, Tanrı'dan farklı olarak insanın ölümlü olduğu, uzay ve zamanla sınırlı 'sonlu bir varlık' olduğu, ayrıca insanın sınırlarının farkında olan tek yaratık olduğudur. Sonuç olarak, rahatsız edici ve neredeyse hayal bile edilemeyecek olan bu durumu düşünmekten kendini alıkoyamaz.

Tanrısız bir kurtuluş arayışı, her büyük felsefe sistemin özünde yer alır, bu onun temel ve en son hedefidir. Bu, gerçeklik ya da böyle şeyler (genellikle kuram olarak adlandırılan) ve ne olmalı ya da ne olması gerektiği (ahlak ya da etik olarak adlandırılan) üzerinde derinlemesine düşünülmeden gerçekleştirilemez.

Ölümlülük olgusunun ölümlülük farkındalığımızla birleşimi, felsefenin tüm sorularını içerir. Bir düşünce sürecinin sonucu, bir refleksten çok bir yansımadır. Fransız akademisyen Luc Ferry’ye göre bu düşünce sürecinin üç farklı aşaması vardır: kuramsal bir aşama, ahlaki ya da etik bir aşama, kurtuluş ya da bilgelik olarak taçlandıran bir sonuç.

Felsefenin ilk görevi, içinde yaşadığımız dünya üzerine bir fikir edinme çabası olan kuramın görevidir. Felsefe, bilginin doğasını tanımlamaya, onun yöntemlerini ve sınırlarını anlamaya çalışır. Dünyanın doğası ve onu anlamak için insan olarak elimizde bulunan araçlar, felsefenin kuram yönünün esaslarını oluşturur. Bu soru felsefenin kuramsal değil pratik olan ve genel olarak etik ile ilgili olan bölümünde ele alınır. Bu sorular ve benzer nitelikteki diğerleri bizi felsefenin kurtuluş ya da bilgelik en son sorusuna değinen üçüncü boyutuna getiriyor. Eğer felsefe, bilgelik (sophia) sevmek (philo) ise, bu noktada tüm felsefi anlayışı aşan bilgeliğe yol açmalıdır.

Tarihçilerin çoğu, felsefenin MÖ 6. yüzyılda İyonya'da başladığı konusunda hemfikirdir. Felsefe neden İyonya’da doğdu?

Birincisi, İyonya aydınlanması öncesindeki antik çağın tüm uygarlıklarda din, felsefenin yerine geçmişti. Kent devletinin politik örgütlenmesi, rasyonel araştırmanın dini inançtan kurtulmasında bir rol oynadı. Seçkinler arasında, eşi benzeri görülmemiş özgürlük ve düşünce özerkliği tercih edildi, onların meclislerinde yurttaşlar, kesintisiz kamusal tartışma, müzakere ve tartışma alışkanlığı kazandı.

Felsefenin birincil görevi, dünya üzerine neyin içsel olduğunu, diğer bir deyişle neyin en gerçek, en önemli, en anlamlı olduğunu algılamaktır. Stoacılık geleneğinde, dünyanın en içteki özü uyumdur, düzene kozmos terimiyle göndermede bulunulmuştur.

Kozmos fikri, tüm evreni hem düzenli hem de canlıymış gibi düşünmemiz gerektiği anlamına gelir. Yunanların ilahi (teon) adını verdikleri şey, bu kozmos, evrenin bu düzenli yapısıdır, (Yahudilerde ve Hıristiyanlarda olduğu gibi) evrenden ayrı veya onun dışında, eylemden önce var olan ve yaratılış eylemden sorumlu bir Varlık değildir. Örneğin, fizik, astronomi, biyoloji gibi, evrenin bir bütün olarak "iyi yapılmış" olduğunu gösteren bilimlerin incelenmesi yoluyla, ayrılmaz bir şekilde şeylerin doğal düzenine yakalanmış olan bu tanrısallıktır: düzenli hareketten gezegenlerin en küçük organizmalarına kadar.

Mantığa götüren süreç, Eksen çağında (MÖ 1. binyılın ortalarında), Hindistan, İyonya ve Çin'deki öğretmenlerin pratik retorik dersleri tasarlamaya çalıştıkları zaman başladı: mahkemelerde nasıl savunma yapılır, elçilik heyetlerinde nasıl tartışılır, karşıt düşüncedekiler nasıl ikna edilir, hükümdarlar nasıl övülür. Aklın doğru kullanımına ilişkin kurallar, bu ikna sanatının bir yan ürünüydü.

Dünyayı incelemeye yönelik ilk girişimler pragmatik amaçlar için yapılmış gibi görünüyor. İlk uygarlıkların, tıbbi amaçlar için kullanılabilecek bitkiler ve diğer doğal şeyler (hayvan ya mineral) üzerine bazı bilgileri olduğuna ilişkin kanıtlar vardır. Daha da etkileyici olanı, Sümerliler (daha sonra Babilliler) gök cisimleri üzerine ayrıntılı gözlemler yaptılar, Stonehenge gibi tarihöncesi yapıların en azından kısmen, güneş veya ay ya da her ikisinin döngülerindeki kesin anları ortaya çıkarmak için inşa edildiğini yadsımak olanaksız görünüyor.

Bununla birlikte, görünüşlerin ardında neler olup bittiğine ilişkin ilk açıklama girişimlerinin hepsi bir tür insanmerkezciliğe dayanıyor gibi görünüyor. Doğal dünyayı natüralist terimlerle açıklayanların en eskileri, İyonyalılar idi. Onlar sistematik düşünce yollarını geliştiren ilk düşünürler olarak görülüyor, dahası bu düşünme biçimlerine felsefe adını verdiler.

Doğa olaylarını bildiğimiz doğal terimlerle açıklamaya odaklanan ilk düşünür Miletli Thales'tir (MÖ 624-546). Thales ile başlayan dönem, insanlık tarihinde benzersiz bir dönüm noktası olarak görülüyor, bu, modern Batı biliminin tarihsel açıdan sürekli olarak görülebileceği, doğanın felsefi araştırmasının gelişmesine yol açacaktı.

Parmenides'in üzerinde ısrar ettiği soyut rasyonalist bilgi yaklaşımını Platon savunurken, Empedokles'in daha gerçekçi, sağduyulu yaklaşımını Aristoteles savunacaktı. Dünyanın büyük dinlerinin kurucularını bir kenara bırakırsak, o zaman bu iki filozof, dünya tarihinde şimdiye kadar açık ara en etkili düşünürler olduklarını kanıtladılar. Kendi zamanlarından 19. yüzyıla kadar tüm Batı kültürü üzerinde büyük bir etkileri oldu. Başka hiçbir laik düşünür, sonraki düşünce veya kültür için aynı düzeyde yararlılığa yaklaşamaz. Yirminci yüzyıl İngiliz matematikçi filozof Alfred North Whitehead, bir keresinde Batı felsefesi tarihinin Platon'a yazılmış bir dizi dipnottan başka bir şey olmadığını söylemişti. Luc Ferry’nini dediği gibi entelektüel tarih üzerine ne kadar çok şey öğrenirseniz, Whitehead'in görüşüne katılmamak o kadar zor olur.

İnsan etkinliğinin en yararlı alanı olan bilimin (başlangıçta scientia = bilgi) genellikle İyonya'da başladığı düşünülür. Avusturyalı fizikçi ve bilim kuramcısı Erwin Schrödinger'e göre, Bilim'in İyonya'da başlamasının üç ana nedeni vardı. Birincisi, bölge genellikle özgür düşünmeye düşman olan güçlü bir devletin sınırları içinde değildi. İkincisi, İyonyalılar, güçlü ticaret bağlantıları olan, Doğu ile Batı arasında yer alan denizci bir halktı. Ticari değişim, genellikle pratik sorunların (navigasyon, ulaşım, su temini, el sanatları teknikleri, vb.) çözülmesinden kaynaklanan fikir alışverişinde her zaman temel güçtür. Üçüncüsü, bölge "rahiplerle dolu" değildi; Babil'de ya da Mısır'da olduğu gibi, statükoda kazanılmış bir çıkarı olan kalıtsal, ayrıcalıklı, rahip bir kast yoktu.

Bugünkü anlamıyla ilk bilgin Miletli Thales'ti. Ancak bilim, bizim kullandığımız biçimiyle ilk olarak 19. yüzyılın başlarında kullanılan modern bir sözcüktür; aslında hem bilimin hem de felsefenin içinden çıktığı soruları sordular. Thales, evrenin kökeni ve doğası üzerine spekülasyon yapan ilk kişi değildi, ancak "fikirlerini mitolojik değil mantıksal terimlerle ifade eden" ilk kişiydi.

Kimilerinin İyon Pozitivizmi, İyon Aydınlanması dediği şey, İyonya'da yansımanın doğuşu ikili bir biçimde gerçekleşti: bilim, felsefe. Thales, Anaximander ve Anaximenes, en eski bilimcilerin yanı sıra en eski filozoflar olarak kabul edilir. Hem bilim hem de felsefe, zaman verildiğinde anlaşılabilecek doğal bir düzenin parçası olan mantıklı bir kozmos olduğu fikrinden doğmuştur. İngiliz antik bilim ve tıp tarihçisi Geoffrey Lloyd ile Amerikalı Sinolog ve tarihçi Nathan Sivin, filozofların doğa kavramını "ozanlara, dini önderlere karşı üstünlüklerinin altını çizmek için" icat ettiklerini söylüyorlar.

Araştırıcılar, Eski Yunanların kendilerinin büyük ölçüde dışarıdan etkilendiğini savunurlar. İlk kez 1984'te Alman tarihçi Walter Burkhart, Ortadoğu uygarlıklarının Yunan yaşamının ve düşüncesinin nasıl biçimlendirdiği bir dizi örnekle ortaya koydu. İngiliz filolog ve klasikler uzmanı M. L. West, Sümer Gılgamış Destanı ile Homeros’un İlyada ve Odysseus arasında ve Sappho ile Babil şiirleri arasında yoğun bir örtüşmenin olduğunu doğruladı.

Kökeni ne olursa olsun, fikir devrimi beş temel unsurdan oluşuyordu: politika ve etik birbirinden ayrıldı; tek gerçek yaşam içsel olanıdır; etik, bireyin etiğidir, mahremiyet konusunda yeni bir değere yol açar ve bu da özgürlüğün ana fikirlerinden birine yol açar; politika geriletildi.

Modern Felsefenin Doğuşu

Modern dünya, eski kozmolojinin çöküşünden ve yeni bir dinsel otorite sorgulamasından, en sonunda Avrupa'da gerçekleşen insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir bilimsel devrimden doğdu. Başka hiçbir uygarlık bu kadar köktenci bir altüst oluş yaşamadı.

Bu altüst oluş Kopernik'in 1543'te Gök Cisimlerinin Devinimleri Üzerine adlı çalışmasının yayımlanmasıyla başladı, 1687'de Newton'un Principia Mathematica'sı ile sürdü, Descartes'ın Felsefe İlkeleri (1644) ve Galileo'nun İki Ana Dünya Sistemine İlişkin Diyalog (1632) adlı eseri ile kabul edildi. Bu dört bilgin, kendilerinden önce hiçbir düşünürün yapamayacağı biçimde düşünce tarihine damgasını vuracak, yeni bir çağ başlatacaktı.

Modern fizik, antik dünya resminin temellerini yok etti, Hıristiyan dininin temellerini önemli ölçüde zayıflattı. Bilim, Kilise'nin akılsızca benimsediği konuları (Dünyanın yaşı, Güneş'le ilişkisi, insanlığın ve hayvan türlerinin doğum tarihi vb.) sorguladı, insanları kuşkucu bir tutum ve dini otoriteye saygı ile uyumsuz eleştirel bir ruh benimsemeye yönlendirdi.

Bilimsel Düşünce ve Bilimsel Devrim

Bilim artık yaygın olarak, şeyleri olduğu gibi ve gerçeğin ne olduğunu telaffuz etmek için en yüksek otorite olarak görülüyor. Günümüzde politik kararlar, mahkemeler, dahası kamuoyu bilimsel otoriteyi kabulleniyor, ancak bu her zaman böyle olmamıştı.

Bir çağdaki bilimsel gelişmeler, daha önce olanlardan kaynaklanmış, ardından sonraki çağda gelişmelere yol açmıştır. Charles Darwin, Natura non facit saltum – Doğa sıçrama yapmaz der; aynı şekilde tarihte sıçramalar, kesintiler de yoktur. Amerikalı bilgin J. Henry'ye göre, Copernicus (Kopernik) ve Einstein genellikle geçmişle devrimci kopuşları başlatan kişiler olarak görülürlerse de bu, fikirlerinin daha önce olan hiçbir şeye göndermede bulunmadan tümüyle kendi kafalarından çıktığı anlamına gelmez.

Önce İyonyalı, sonra Antik Yunan düşünürleri dünyayı rasyonel ve doğalcı (doğaüstü olmayan) bir şekilde açıkladılar, yaklaşımları iki binyıldır defalarca benimsendi, uyarlandı. Bu düşüncelerin Rönesans'a kadar gelişiminden sonra varılan aşama tarihçilerin Bilimsel Devrim olarak adlandırdığı olgudur.

"Bilimsel devrim", Kopernik'in 1543'te güneş sistemiyle ilgili kitabının yayımlanması ile yaklaşık 144 yıl sonra, 1687'de Isaac Newton'un Principia Mathematica'sı arasında gerçekleştirilen değişikliklerin, doğa anlayışımızı temelden ve sonsuza kadar değiştirdiği zaman modern bilim doğdu.

Artık ikinci bilimsel devrimle çevrili olarak yaşıyoruz. Bu, yirminci yüzyılın başında kuantumun, genin ve bilinçdışının eş zamanlı keşfiyle başladı. İlk bilimsel devrim, benzer bir dizi eşzamanlı ve eşit derecede önemli olaylardan kaynaklanmıştı. Bunlar, göklerin güneş merkezli görüşünün keşfi, evrensel yerçekiminin tanımlanması, ışığın, boşluğun, gazların, bedenin ve mikroskobik yaşamın anlaşılmasındaki önemli ilerlemelerdi.

Amerikalı tarihçi Harry Elmer Barnes, modern bilimin köklerinin, yalnızca görüş yerine gerçekliğin gerçek bilgisini oluşturan güvenilir evrensel gerçekler için klasik arayışta olduğunu söylüyor. Bununla birlikte, erken klasik zamanlardan beri, farklı kültürlerdeki kuşkucular, kesinlikle kabul edilebilecek evrensel gerçeklerin olduğundan kuşkulanmak için nedenler gösterdiler. Kuşkucular, gerçeğe ilişkin tüm insan yargılarının çeşitli sınırlayıcı koşullara tabi olduğunu gösterdi. Yalnızca iyi test edilmiş olası sonuçlar elde edebiliriz, gerçeğin kendisini değil.

Tarih boyunca, dinsel düşüncenin bilimle birçok türde ilişkisi olmuştur. Hem ilkel hem de arkaik kültürlerde din, bu kültürlerin bilimi olarak adlandırılabilecek şeyden gerçekten ayırt edilemezdi.

Batı'daki bilimsel etkinliğin olağanüstü hızlanması - kabaca Kopernik'in 1543'te güneş merkezli evren teorisini yayınlamasından Newton'un 1727'de ölümüne kadar - bir soruyu gündeme getiriyor: Bilimsel devrim, bir Batı başarısı mıydı? Daha geniş bir dünyaya erişime bağlıydı: merak ve uzun menzilli keşif gezilerinin kayıtları ve haritaları o zamanlar Batılı bilginler benzersiz bir üstünlük sağladı. Ancak bu seferlere Avrupalılar ilham verdi ve öncülük etti. Batı'da bilimsel araştırmanın hammaddesini oluşturan meraklar ve gözlemler, Batılı zihinlerce saptanmış ve Batılı ellerce toplanmıştır. Devrim, yenilenen Avrasya çapındaki temaslar zamanında gerçekleşti. Kopernik, daha önceki Müslüman astronomların kozmosun biçimi üzerine spekülasyonlarından haberdar olmuş ve muhtemelen uyarlamış olabilir. Bilimsel Devrim, yalnızca yararlı ve güvenilir bilginin hızlandırılmış birikimi açısından değil, aynı zamanda Avrasya genelinde potansiyel güç ve zenginlik dengesinde temsil ettiği inisiyatif kaymasıyla da dikkate değerdi.

Bilim için mevcut boş zaman, yatırım ve öğrenilmiş insan gücünü artıran toplumsal değişimler, Batı'da arka planın daha ileri bir parçasıydı. Çoğu Ortaçağ uygulayıcısı din adamıydı. Ancak 17. yüzyılda, aristokrasilerin ekonomik etkinleri çeşitlendikçe, bilim meslekten olmayanlar için saygın bir meslek haline geldi. Kısmen ateş gücünün gelişmesi sayesinde savaş artık onları meşgul etmiyordu. Eğitim soyluluğa giden bir yol oldu. Kaşifler küresel ticaret yollarını açtıkça zenginliğe giden ticari araçların çoğalması, burjuva kuşaklarını aristokratların daha önce uzmanlaştığı hizmet türleri için ve dolayısıyla dolaylı olarak aristokratları bilim için özgürleştirdi.

Bilimsel Devrim'in katı entelektüel kökenleri, kısmen, aşamalı olarak biriken ampirik düşünme geleneğinde yatar. En azından eşit derecede önemli olan şey, sihre olan ilginin ve uygulamanın artmasıydı. Daha önceki çağların bilimi ve büyüsü arasındaki bağlar henüz güçlüydü. Astronomi astrolojiyle, kimya simyayla örtüşüyordu. Daha önce saçma, dinsiz olmakla suçlanan eski büyülü metinler, Hıristiyanlar için yasal okuma haline gelmişti.

Felipe Fernández-Armesto, Eski Yunanlardan daha eski bilgelik arayışında Mısır'ın çekiciliğinin karşı konulamaz ve bilgisinin doğrulanamaz olduğunu söylüyor. Bununla birlikte, güvenilir bir bilgi kaynağı olmayan araştırıcıların, sahte ve aldatıcı bir içgörü kaynağı vardı: Hermes Trismegistos adındaki külliyat, eski Mısırlı olduğu savunuluyor, ancak aslında kimliği belirsiz bir Bizans sahtekarının işiydi. İtalyan bilgin Marsillo Ficino onu 1460'ta Makedonya'dan Medici Kütüphanesi için satın aldığı bir kitap demetinin içinde buldu. Klasik öğrenimin katı akılcılığına bir seçenek olarak bir sansasyon yarattı. Doğayı kontrol etmeye çalışmanın aracı olarak büyü ve bilim arasındaki ayrım neredeyse ortadan kalktı. 16.-17. yüzyıllarda Batı dünyasındaki Bilimsel Devrim'in önde gelenlerinden birçoğu ya sihirle başladı ya da büyüye ilgi duymayı sürdürdü. Johannes Kepler, Prag'daki şatosunda ezoterik sanatları koruyan 'Yeni Hermes' unvanlı Kutsal Roma İmparatoru Rudolf II'nin (1552-1612) çömezlerinden biriydi. Newton yarı zamanlı bir simyacıydı. Gottfried Wilhelm Leibniz, hiyeroglifler ve kabalistik notasyon araştırıcısıydı. Tarihçiler, Batı biliminin Batı geleneğinin rasyonalizminden ve ampirizminden doğduğunu düşünürlerdi. Bu olabilir, ama aynı zamanda Felipe Fernández-Armesto’nun vurguladığı gibi büyüsüye de çok şey borçluydu.

Francis Bacon, bilginlerin gözlemleri genel yasalara dönüştürdüğü yöntemi tasarladı: bir dizi tekdüze gözlemden genel bir çıkarımın yapıldığı ve ardından test edildiği tümevarım. Sonuç, eğer işe yararsa, tahminlerde bulunmak için kullanılabilecek bilimsel bir yasadır.

Yirminci yüzyıl, dünyayı anlamanın tümüyle yeni iki yolunun, görelilik kuramının ve kuantum kuramının ortaya çıkışına tanık oldu. Bu kuramların her birinin savunucuları daha geleneksel fizikten uzaklaştıkça, önceki fiziğe "klasik" olarak atıfta bulunarak yaptıkları kopuşu vurguladılar.

Aydınlanma ve Sonrası

Aydınlanma döneminde yeni düşüncenin bağlamını anlamak için, Encyclopédie anahtar eserdi: Avrupa'nın geri kalan seçkinlerine entelektüel zevki dayatan filozofların seküler İncil'i idi; yazarları, akıl ve bilimin bağlaşık olduğu inancını paylaşıyorlardı. Yazarlar, genel olarak, anayasal özgürlük güvencelerinin değerini öven İngiliz devrim savunucusu John Locke'un yazılarından yararlanarak, hükümdarları ve aristokratları eleştiriyorlardı. Devlete karşı Locke din özgürlüğüne inanıyordu ama Katolikler için değil; çalışma özgürlüğü, ama siyahlar için değil; mülkiyet hakları, ancak Amerikan Yerlileri için değil.

Aydınlanmanın çöküşü, insan şiddetini ve mantıksızlığını açığa çıkararak, aklın evini yıktı. Aydınlanma ve romantizm arasındaki büyük geçiş figürü olan Immanuel Kant, mantığı "eleştirdi" ve sezgiyi övdü.

Aklın yerine, engin kişisel olmayan güçler gelişmeyi yönlendiriyor gibiydi: doğanın, tarihin, ekonominin, biyolojinin, "kan ve demir" yasaları. Sonuç, mekanize ve acımasız bir dünya resmiydi. Bilim ve teknolojideki sarsıcı fetihler, ilerleme yanılsamasını sürdürdü. Buharla çalışan sanayileşme, kas gücünü ölçülemez bir şekilde artırdı. Bilim, daha önce görülmemiş gerçekleri ortaya çıkarmaya, mikropları ortaya çıkarmaya, gazları manipüle etmeye, manyetizma, elektrik ve atmosferik basınç gibi önceden kötü bilinen güçleri ölçmeye, türler arasındaki bağlantıları algılamaya, fosilleri açığa çıkarmaya ve böylece Dünya'nın antik çağını ifşa etmeyi sürdürdü. Kendisinden önceki Aydınlanma gibi, 19. yüzyıl "ilerleme çağı" da Birinci Dünya Savaşı'nın felaketi ve yirminci yüzyılın dehşeti içinde kana bulandı.

Bu dehşetler 19. yüzyıl fikirlerinden kaynaklanıyordu: milliyetçilik, militarizm, şiddetin değeri, ırkın köklülüğü, bilimin yeterliliği, tarihin karşı konulamazlığı, devlet kültü. Bu kavramlar geleceği biçimlendirdiler.

Ondokuzuncu yüzyıl dünyasını yeniden biçimlendiren tüm teknik yenilikler Batı'da başladı. Avrupa dışı toplumlarda değişimi etkilemesi kimileyin uzun zaman alsa da örnek alınan ya da dayatılan Batılı fikirler hızla yayıldı; bunlar savaşlar ve ticari mallarda simgeliyor. Avrupa kültürel etkisi ve ticari emperyalizm, politik hegemonyanın kapsamını genişletti.

Değerli okuyucular, umarım sizleri, yoğun politik tartışma ortamı dışına biraz olsun taşıyabilmişimdir.

Not: Amerikalı antropolog James Deetz (1930-2000), genellikle tarihi arkeolojinin önde gelenlerinden biri olarak bilinir. Çalışmaları, kültür değişimine, tarihsel ve arkeolojik kayıtların doğasında bulunan kültürel yönlere odaklanmıştı. Toplumsal davranışları daha iyi anlamak için bunlarla ilgili çeşitli maddi kültürleri araştırdı.

Kaynakça

1.     Barnes, Michael Horace, Stages of Thought: The Co-Evolution of Religious Thought and Science, Oxford University Press, 2000

1.     Bellah, Robert N. and Joas, Hans, The Axial Age and Its Consequences, The Belknap Press of Harvard University Press, 2012, Robert N. Bellah and Hans Joas

2.     Clive Gamble, John Gowlett and Robin Dunbar, Thinking Big, Thames & Hudson Ltd, London, 2014

3.     Edited by Mark Schaller, Ara Norenzayan, Steven J. Heine, Toshio Yamagishi, Tatsuya Kameda, Evolution, Culture, and the Human Mind Evolution, Culture, and the Human Mind, Psychology Press, 2010

4.     Erwin Schrödinger, Nature and the Greeks and Science and Humanism, Cambridge, England: Cambridge University Press, 1954/1996, pages 55–58

5.     Felipe Fernández-Armesto, Out of Our Minds: What We Think and How We Came to Think It, Oneworld Publication, 2019

6.     Frederick L. Coolidge and Thomas Wynn, The Rise of Homo sapiens: The Evolution of Modern Thinking, Wiley-Blackwell, 2009

7.     Henry, John, A Short History of Scientific Thought, Palgrave Macmillan, 2012

8.     Hoffecker, John F., Landscape of the mind: human evolution and the archaeology of thought, Columbia University Press, 2011

9.     John R. Skoyles, Dorian Sagan, Up from Dragons: The Evolution of Human Intelligence, McGraw-Hill, 2002

10.  Luc Ferry, A Brief History of Thought: A Philosophical Guide To Living, Translated by Theo Cuffe, HarperCollins e-books, 2011

11.  Margaret A. Boden, The Creative Mind: Myths and Mechanisms, 2nd ed. (London: Routledge, 2004), 3–6

12.  Tomasello, Michael, A Natural History of Human Thinking, Harvard University Press, 2014.

13.  Tomasello, Michael, The Cultural Origins of Human Cognition, Harvard University Press, 2000

14.  Watson, Peter, Ideas: A History of Thought and Invention, from Fire to Freud, Harper Perennial (2006)

15.  Wilson, Edward O, The social conquest of earth, Liveright Pub. Corp, 2012



[1] Üstbiliş (metacognition), kişinin kendi düşünme süreçlerinin farkında olması, bub u süreçleri control edebilmesi anlamına gelir. Kitchener, bu terimi 1976 yılında çocukların ileri bellek yetenekleri konusunda yaptığı bir araştırmada ilk kez kullanmıştır.

24 Mart 2023 Cuma

Tarih Bilinci Üzerine

 Tarih Bilinci Üzerine

Değerli okurlar,

Seçime haftalar kaldı. Ülkemizin geleceğini biçimlendirecek yasaları hazırlayacakları ve ülkemizi yönetecekleri seçeceğiz. Bir ülkeyi yönetmek bir şirket ya da bir belediyeyi yönetmeye benzemez. Birçok şeyin yanında tarih bilgisi gerektirir. Ülkenin komşularıyla ilişkilerinin geçmişinin günümüze olan yansımalarını bilmesi gerekir.

Anımsanacağı üzere birkaç yıl önce Doğu Akdeniz’de, doğalgaz araştırmaları konusunda bir buhran yaşanmıştı. Bu buhran sırasında birçok Avrupa ülkesinin bu arada Fransa’nın da savaş gemileri bayrak gösteriyordu. Bu ülkenin en yetkilisi, orada Fransa’nın ne işi var diyerek diplomasi nezaketi sınırları dışına çıkıyordu. Eğer tarihi bilseydi Fransa’nın orada niçin var olduğunu anlardı.

Burada kısa bir açıklama yapmak istiyorum:

1. 1096-1291 yılları arasında gerçekleşen Haçlı Seferleri sırasında Doğu Akdeniz kıyılarında Fransa’nın önderliğinde birkaç Latin Krallığı kurulmuştu. Sonradan bunlar ortadan kaldırıldıysa da bölgede bir Latin nüfusu yerleşti. Daha sonra bunlar ve Avrupa’dan tüccarlar bölgede ticaret yapmak için Müslüman yöneticilerden adına kapitülasyon denilen ayrıcalıklar aldılar. Onların torunları hala o topraklarda yaşıyor.

2. 1848 Fransız devrimi sonrasında Fransa İmparatoru Napolyon III, iç politikadaki gücünü ve saygınlığını arttırmak Fransız Katoliklerini kendi yanına çekmek amacıyla Osmanlı yönetiminden, Kutsal Topraklar'da yaşayan Katolikler için ayrıcalıklar vermesini istedi. Sultan Abdülmecid de Napolyon'u kırmayıp Beytüllahim Kilisesi'nin anahtarlarını Ortodoks Yunanlardan alarak Katolik Kilisesi'ne verdi. Bunun üzerine, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması uyarınca Türkiye'de yaşayan Ortodoksların koruyucusu sıfatındaki Çar Nikolay I de Ortodoks Kilisesi'ne ilişkin haklarının yeniden tesisini istedi. Sultan'ın bu isteği geri çevirmesi üzerine Nikolay, Rus birliklerini, özerk Eflak ve Boğdan Prenslikleri üzerine gönderdi. 1853 Sonbaharında Osmanlı, Rusya'ya savaş açınca Kasım ayanda Rus Karadeniz donanması ani bir baskınla Osmanlıların Karadeniz donanmasını Sinop'ta bütünüyle yok etti. Sonuçta Kırım Savaşı oldu.

Yukarıdaki iki örnek orada Fransa’nın niçin var olduğunun tarihi gerekçesini gösteriyor.

Demek ki bir ülke yöneticisinin tarih bilmesi gerekir, dahası bu bilgi yetmez kendisinde bir tarih bilinci de olması gerekir. Peki, nedir tarih bilinci? Nasıl kazanılır?

Tarih Bilinci Nedir?

Tarih bilinci, bir toplumun ya da bireyin geçmişini anlaması, anlamlandırması, değerlendirmesi için gereken bilgi, anlayış ve farkındalık düzeyidir. Tarih bilinci, geçmişte yaşanan olayları ve süreçleri anlamak, bunların bugünkü etkilerini anlamak, geçmiş yanlışlardan ders çıkarmak, gelecekte daha iyi kararlar alabilmek için gereklidir. Tarih bilinci, aynı zamanda ulusal kimliğin oluşmasına, kültürel birikimin korunmasına ve toplumsal belleğin güçlendirilmesine de katkıda bulunur.

Tarih bilinci, insanların (özellikle yöneticilerin) kendilerine ilişkin bir anlayış geliştirmelerine de yardımcı olur. Geçmişteki olayların sonuçları, günümüzdeki toplumsal, kültürel ve politik düzenlemelerin nasıl biçimlendiğini anlamamıza yardımcı olur. Ayrıca, tarihi olayları anlamak, insanların farklı kültürler, inançlar ve ideolojiler üzerine daha fazla bilgi sahibi olmalarına yardımcı olabilir, bu da daha hoşgörülü bir dünya yaratmaya yardımcı olabilir.

Ancak, tarih bilinci yalnızca geçmiş olayları anımsamak da değildir. Ayrıca, gelecekteki eylemlerimizin sonuçlarını da anlamamızı sağlar. Geçmişteki olaylar ve kararlar bize bugünkü dünyada karşı karşıya olduğumuz sorunlar üzerine fikirler verir, bize çözüm yolları gösterir.

Tarih bilinci kimler için önemlidir?

Tarih bilinci, herkes için önemlidir. İnsanlık tarihi, hepimizin ortak geçmişidir ve bu geçmişi anlamak, bugünün ve geleceğin anlaşılmasına katkıda bulunur. Tarihin öğrenilmesi, anlaşılması, insanların kendi kimliklerinin ve kültürlerinin köklerini keşfetmelerine yardımcı olur.

Ancak, politikacılar ve karar vericiler için çok daha önemlidir. Tarihsel olaylar, politik ve toplumsal sorunları anlamak için bir kaynaktır. Politikacılar, geçmişteki yanlışları yinelememek için tarih bilincine sahip olmalıdır.

Öğrenciler, tarih bilincini edinerek, dünyayı ve toplumlarını daha iyi anlayabilirler. Tarih, dünya görüşlerini genişletmek, kültürel miraslarını öğrenmek ve milli kimliklerini anlamak için bir araçtır.

Tarih bilinci, turizm endüstrisi için de önemlidir. Tarihi yerleri ziyaret eden turistler, o yerlerin tarihi ve kültürel önemini daha iyi anlayabilirler. Tarih bilinci, tarihi eserlerin korunması ve gelecek nesillere aktarılması için de önemlidir.

Sonuç olarak, tarih bilinci, insanların toplumları, kültürleri ve dünya tarihi üzerine bilgi sahibi olmalarını sağlar ve bu bilgi, insanların daha iyi bir gelecek için çalışmalarına yardımcı olur.

Tarih bilincini geliştirmek için neler yapmalıyız?

Tarih bilincini geliştirmek için şunlar yapılabilir:

Tarih okumak: Tarih kitapları okumak, geçmişteki olayları, süreçleri ve insan davranışlarını anlamak için en iyi yollardan biridir. Kendinize ilginizi çekebilecek tarih konuları seçin ve okuma alışkanlığı edinin.

Müzeleri ziyaret etmek: Müzeler, tarih üzerine bilgi edinmek için harika bir kaynaktır. Tarihle ilgili müzeleri ziyaret ederek, eski eserleri, belgeleri ve diğer tarihi objeleri görme fırsatı bulabilirsiniz. Topkapı Sarayı Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve Çanakkale Savaşı Müzesi, Türkiye'deki en önemli müzeler arasındadır.

Geziler yapmak: Tarihi yerleri ziyaret ederek, tarih üzerine daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Geziler, tarihi yerlerin yanı sıra kültürel etkinlikler, sergiler ve festival ziyaretleri de içerebilir.

Tartışmak: Tarih üzerine tartışmak, farklı bakış açılarına açık olmanızı sağlar ve tarihi olaylar üzerine daha derin bir anlayış geliştirmenize yardımcı olur.

Daha fazla kaynak araştırmak: Tarihi olayları ve süreçleri daha iyi anlamak için, tarihle ilgili diğer kaynakları araştırmalısınız. Örneğin, belgeler, araştırma makaleleri, ders notları, filmler ve belgeseller.

Tarih bilinci konusunda yapılan çalışmalar

UNESCO Dünya Mirası Listesi: UNESCO, dünya mirasları olarak kabul edilen tarihi yerleri ve yapıları belirleyen bir programdır. Bu program sayesinde, dünya genelindeki tarihi miraslar korunmakta ve gelecek nesillere aktarılmaktadır.

Arkeolojik Kazılar: Arkeolojik kazılar, tarihi yerlerin ve yapıların keşfedilmesine ve incelenmesine yardımcı olur. Bu kazılar sayesinde, geçmişte yaşanan olaylar ve kültürler üzerine daha fazla bilgi edinilebilir.

Tarih Kitapları: Tarih kitapları, geçmişteki olayları ve kültürleri anlamak için önemli bir kaynaktır. Birçok tarihçi, tarihi olayları ve kültürleri analiz eden kitaplar yazarak tarih bilincinin geliştirilmesine katkıda bulunur.

Makaleler: Tarih alanındaki makaleler, belirli bir konu üzerine daha derinlemesine bir anlayış sağlamak için yararlıdır. Bu makaleler, akademik dergiler, gazeteler ve online tarih siteleri aracılığıyla erişilebilir.

Belgeseller: Tarih belgeselleri, görsel bir şekilde tarihi olayları ve süreçleri anlamak için yararlıdır. Türk ve yabancı belgeseller aracılığıyla tarih bilinci geliştirilebilir.

Online kaynaklar: Tarih konusunda çevrimiçi kaynaklar da vardır. Tarih siteleri, dijital kütüphaneler, online tarih dersleri ve tarih forumları gibi kaynaklar, tarih bilincini geliştirmek için kullanılabilir.

Podcast'ler: Tarihle ilgili podcast'ler, uzmanların konuşmaları aracılığıyla tarih bilinci geliştirmek için yararlı olabilir.

Tarihi yerler: Tarih bilincini geliştirmek için en iyi yolların başında, tarihi yerleri yerinde ziyaret etmek gelir. Türkiye'de birçok tarihi yer bulunuyor.

Bu çalışmaların hepsi, tarih bilincinin geliştirilmesine katkıda bulunarak, insanların geçmiş üzerine daha fazla bilgi sahibi olmalarını ve gelecekte daha bilinçli kararlar almalarını sağlar.

Tarih Bilinci Üzerine Bazı Öcü Çalışmalar

Tarih bilinci konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler şu kaynaklara başvurabilirler.

Herodotos: Tarihin babası olarak bilinen Halikarnaslı Herodotos bir tarihçi ve gezgin olarak bilinir. İlk büyük tarih kitabı olarak kabul edilen Tarihler adlı eseri, antik dünya tarihinin politik ve toplumsal yapısına ilişkin önemli bilgiler içerir. Eserde, Pers Savaşları ve Pers İmparatorluğu'nun yükselişi üzerine ayrıntılı bilgiler yer alır.

Leopold von Ranke: Alman tarihçi von Ranke von Ranke, 19. yüzyılın en önde gelen tarihçilerinden biridir. Tarihin nesnel ve gerçekçi bir şekilde kaydedilmesi gerektiğini savunan bir tarih felsefesi olan pozitivizmin kurucularından biridir. Onun çalışmaları, tarihin birçok farklı disiplin tarafından incelenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Fernand Braudel: Braudel, tarihin ekonomik ve toplumsal boyutlarına odaklanan Fransız Annales Okulu'nun en önemli isimlerinden biridir. Onun eserleri, tarihin uzun dönemli yapılarını ve süreçlerini anlamaya yönelik bir bakış açısı sunar. Akdeniz Dünyası adlı eseri, Akdeniz bölgesindeki ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimleri ele alır.

Annales Okulu: Bu okulu, Fransız tarihçiler Lucien Febvre ve Marc Bloch kurmuştur. Okulun temel amacı, tarihin yalnızca politik ve askeri olaylardan ibaret olmadığını, aynı zamanda ekonomi, toplumsal yapı, kültür ve çevre gibi diğer etmenleri de içerdiğini savunmaktır. Okulun diğer önemli tarihçileri arasında Jacques Le Goff ve Emmanuel Le Roy Ladurie yer alır.

Arnold J. Toynbee: Toynbee, İngiliz tarihçi ve filozoftur. A Study of History adlı eseri (Bunun bir özeti Türkçeye Tarih Bilinci olarak çevrilmiştir), uygarlıkların yükselişi ve düşüşü gibi evrensel konulara odaklanır. Toynbee, tarihin evrensel bir bakış açısından incelenmesi gerektiğini savunur.

Eric Hobsbawm: Hobsbawm, tarih yazımı, tarihsel anlatı ve toplumsal hareketler gibi konularda çalışmalar yapmış İngiliz tarihçidir. Tarih yazımında uzun 19. yüzyıl kavramını ortaya atarak tarih yazımında zaman dilimlerinin belirlenmesine katkıda bulunmuştur.

Benedict Anderson: Anderson, ulusalcılık, ulusal kimlik ve tarihin bu bağlamdaki rolü gibi konulara odaklanmış bir siyaset bilimci ve tarihçidir. Kendi alanında klasikleşmiş kitabı Hayali Cemaatler’de ulusalcılık kavramını ele alarak ulusal kimliklerin nasıl inşa edildiğine ilişkin kuramsal bir çerçeve sunar.

Edward Said: Said, tarih yazımı ve oryantalizm gibi konularda çalışmalar yapmış bir edebiyat eleştirmenidir. Oryantalizm kitabında Batılıların Doğu'yu nasıl algıladığı ve temsil ettiği konusunda eleştirel bir bakış açısı sunar.

Michel Foucault: Foucault, tarih felsefesi, bilim tarihi ve tarihsel epistemoloji gibi konularda çalışmalar yapmış bir filozoftur. Kendi alanında klasikleşmiş kitaplarından biri olan Akıl Hastalığının Tarihi’nda modern tıp sistemiyle ilgili olarak tarih yazımı, iktidar ve bilgi gibi konuları ele alır.

Hayden White: White, tarih yazımı, tarihsel anlatı ve tarih felsefesi gibi konularda çalışmalar yapmış bir tarihçidir. Kendi alanında klasikleşmiş kitaplarından biri olan Metahistory’de tarih yazımının kurgusal bir yapısı olduğunu ve bu yapının tarihi anlamlandırmanın temelinde olduğunu savunur.

Bu yazarlar, tarih bilinci, tarih yazımı, tarihsel anlatı, tarih felsefesi ve tarihin toplumsal ve siyasal boyutları gibi konularda önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kitapları, makaleleri ve teorik çalışmaları, tarih bilinci konusunda farklı bakış açıları sunar ve tarihsel olayların, süreçlerin ve yapıların anlaşılması için önemli referanslar sağlar.

Türkiye'de tarih bilinci konusunda öncü çalışmalar gerçekleştiren tarihçiler ve kuruluşlardan bazı örnekler:

Halil İnalcık: Osmanlı İmparatorluğu tarihi konusunda uzmanlaşmış olan İnalcık, Türkiye'de tarih araştırmalarının yapılması ve tarih bilincinin oluşturulması konusunda önemli bir rol oynamıştır. İnalcık, tarihin ekonomik ve toplumsal boyutlarının incelenmesi gerektiğini vurgular.

İlber Ortaylı: Türkiye'nin önde gelen tarihçilerinden biri olan Ortaylı, Osmanlı tarihi konusunda uzmandır. Kendisi aynı zamanda bir eğitimci ve yazar olarak da tanınır. Tarihin önemini vurgulayan Ortaylı, Türkiye'deki tarih bilinci gelişimi konusunda da önemli bir rol oynar.

Türk Tarih Kurumu: Türk Tarih Kurumu, Türkiye'de tarih araştırmalarının yapılması, kaynakların saptanması, yayınların hazırlanması ve tarih bilinci oluşturulması gibi konularda çalışmalar yapan bir kurumdur. Kurumu, 1932 yılında Mustafa Kemal Atatürk kurulmuştur.

Toplumsal Tarih Dergisi: Toplumsal Tarih, Türkiye'de yayınlanan önemli bir tarih dergisidir. Dergi, tarihin politik, ekonomik ve toplumsal boyutlarını ele alarak, Türkiye'deki tarih bilinci oluşturma çalışmalarına katkıda bulunur.

Bu örnekler, Türkiye'de tarih bilinci konusunda yapılan çalışmaların çeşitliliğini ve önemini gösteriyor. Türkiye'deki tarihçiler ve kurumlar, tarihin Türkiye'nin ve dünyanın genel tarihine katkısını, önemini ve yansımalarını anlamaya çalışarak, tarih bilincinin gelişimine katkıda bulunmaktadır.

Sonuç olarak, tarih bilinci başta ülke yöneticileri olmak üzere sorumlular için oldukça önemlidir. Geçmişteki olayları anlamak, geçmiş yanlışların yinelenmesini önlemeye yardımcı olur, gelecekte daha bilinçli kararlar almamıza olanak sağlar. Ayrıca, tarih bilinci, farklı kültürler, inançlar ve ideolojiler üzerine daha fazla bilgi sahibi olmamızı ve daha hoşgörülü bir dünya yaratmamızı sağlayabilir.

Dilerim Mayıs 2023’de seçilip sorumlu makamlara gelecekler biraz tarih bilincine sahip olur da ülkemizi aydınlık ufuklara taşırlar.

7 Mart 2023 Salı

Devlet Adamı Olma Savındaki Bir Politikacıda Bulunması Gereken Nitelikler

 

Devlet Adamı Olma Savındaki Bir Politikacıda Bulunması Gereken Nitelikler

Değerli okuyucular,

Bu yıl genel seçimler yapılacak. Ülkemizi yönetmeye talip olanları seçeceğiz. Seçeceklerimizde bazı nitelikleri aramamız çok doğal. Bu konuda kişisel görüşlerimi aşağıda paylaşıyorum.

Politika yapmak üzere yola çıkanların son amacının devlet adamı olması gerektiği düşünüyorum.

En basit bir iş için bile ustalık, bilgi, beceri ararken, devlet gibi karmaşık bir yapıyı yöneteceklerde üstün nitelikler aramazsak yanlış yapmış oluruz. Bir devleti yönetmenin başında insanları yönetmek gelir. İnsanları yönetme anlayış, duyarlılık, hoşgörü, empati gerektiren bir sanattır. Yetki kullanacak, emirler verecek, toplum üzerine önemli kararlar alacak biri, her şeyden önce namuslu, dürüst ve iyi insan olmalı, yurdunu, halkını çok sevmeli, bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalıdır.

Politika Yapmak Üzere Yola Çıkanlar

Hangi politik görüş ya da ideolojiden olursa olsun bir politikacının önceliği Türkiye Cumhuriyeti’nin ve onun yurttaşlarının çıkarı olmalıdır. Her şeyden önce politikacı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vergi ödeyen yurttaşlık sorumluluklarını yerine getirenlerin belirli bir süre boyunca temsilciliğini üstlenen ve onların ödediği vergilerden maaş alan bir görevlidir.

Politikanın bir meslek olmadığını, bir zengin olma aracı hiç olmadığını, yalnızca seçilebildiğin sürece belirli bir gelir karşılığında ülkene ve halkına hizmet etmek olduğunu asla unutmamalıdır.

Politikanın bir uzlaşma sanatı olduğunu, toplumda çok farklı çıkar ve beklentilerin olduğunu, bu çıkar ve beklentilerin toplumun genel çıkarını zedelemeden birbirleriyle adil bir düzende uzlaştırılması gerektiğini unutmamalıdır.

Her ne kadar bir parti disiplini olsa da parti başkanının eleştirilemeyen bir konum olmadığını bilmeli. Öncelikle kendisine oy verenlere karşı sorumludur, seçmenine verdiği sözün namus sözü olduğu unutulmamalı. Verdiği sözü yerine getiremeyen bir, çekilmenin bir erdem olduğunu da unutmamalı. Ama bunu partiler arasında bir fırıldak gibi de yapmamalı. Böyle düşünen biri, politikaya atılıp bu yüce sanatın yozlaşmasına yol açmamalı.

Politikacının devlet gücünü kullanmada çok duyarlı olması gerekir. Devlet gücü yurttaşların vergileri ile oluşturulmuş bir güçtür. Politikacının kişisel ya da parti çıkarları doğrultusunda değil toplumun genel çıkarları doğrultusunda kullanılması gerekir.

Kimileri politikayı ülke kaynaklarının paylaştırılması diye de tanımlar. Doğrudur, ama bu paylaşımın adil, sosyal devlet kavramı içinde yapılması, asla ideolojik amaçla yapılmaması gerekir.

Politikacının çok duyarlı olması gereken bir başka husus da şudur: Zamanımızda hiçbir toplum etnik ve inanç bakımından homojen değildir. İnsanların dünya görüşlerinin de benzer olması olanak dışıdır. Zaten politika, adı üzerinde farklılıkların uzlaştırılması sanatıdır. Bu yüzden politikacı seslendiği toplumun etnik kimliği ve inançların karşı çok duyarlı olmalıdır. Kendisi etnik kimliği ve inancına ters gelse de karşısındaki incitebilecek söylemlerden uzak durmalıdır. Tersi toplumda ayrıştırmalara neden olur, toplumun dirliği bozulur. Bu da toplum içindeki kötülüklerin anasıdır.

Ülkemizin arzu edilen düzeyde gelişememesinin en önemli nedenlerden biri kıt kaynakların etkin ve verimli kullanılamaması yüzündendir. Gösterişi seven politikacıların kamu kaynaklarını hoyratça kullanması büyük israflara yol açıyor. Gelişme ve kalkınma eğitime ve istihdam yaratacak alanlara yatırımla gerçekleştirilebilir. Katma değer yaratmayan alanlara yapılan yatırımın hiçbir yararı yok. Böyle yapılırsa, zaten kıt olan kaynaklar çarçur edilir, dışarıdan borç alınmak zorunda kalınır.

Politikacı, borç alan emir de alır kuralını asla unutmamalıdır. Bu yüzden amaç ülke kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması son derece önemlidir.

Politikacının asla unutmaması gereken bir husus da teknoloji geliştirme kapasitesinin gereğini kavramasıdır. Teknoloji geliştirme ancak bilimsel tabanın genişletilmesi ile olanaklıdır. Bu da üniversitelerin gerçekten bilimsel araştırma yapmaları ile olanaklıdır. Amaç üniversitelerin sayısının değil, kalitesinin artırılması olmalıdır.

Politikacı, devlet adamı olmayı amaçlamalıdır. Devlet adamı, toplumun sorunlarını çözen, bunu yaparken başka sorunların ortaya çıkmamasına özen gösteren biridir. Bu yüzden bir politikacı sorun çözme becerisine sahip olmalıdır. Böyle bir becerisi olmayan biri mecliste yapılan oylamalarda başkalarının davranışlarına göre oy kullanır. Şu an bizim meclisimizde yapılan oylamalar parti ya da ittifak kararı doğrultusunda yapılıyor. Bunun demokrasi ile bağdaşır bir yanı yok. Böyle bir yaklaşım milletin vekilini robot durumuna getiriyor, toplumun gündemi ile politik partinin gündemi farklılaşıyor. Seçim zamanı geldiğinde toplumun karşısına, çözülmemiş sorunlara yönelik yeni vaatlerle çıkılıyor. Çözülmeden biriken sorunlar toplumun bir yerde patlamasına yol açabiliyor. Böyle patlamaları kolluk güçlerini kullanarak şiddetle önleme yeni sorunların doğmasına neden oluyor.

Bu yüzden dürüst bir politikacı, gerektiğinde parti disiplinini aşarak, toplumun genel çıkarları doğrultusunda hareket edebilmelidir. Bu da ancak donanımlı, sorun çözme becerisine sahip olmakla gerçekleşebilir.

Bu söylenenleri başarabilmek için donanımlı olmak gerekir. Donanımlı insanların özgüveni artar, kimsenin kölesi olmaz. Neyi ne zaman, nasıl söyleyeceğini bilir. Nelerin yapılabileceğini, nelerin yapılamayacağını, yapılabileceklerin nasıl yapılabileceğini bilir. Her şeyin bir maliyetinin olduğunu, kaynakların da kısıtlı olduğunu, israfın gelişmeyi nasıl önlediğini bilir.

Donanımlı politikacı yalnızca partisinin program ve vizyonunu değil içinde bulunduğu daha büyük toplumun gelecek vizyonunu da kavrar. Eğer parti programı bu büyük vizyonla uyuşmuyorsa, düzeltilmesine çaba gösterir, başaramazsa sorumluluğa ortak olmaz, çekilir. Yerinde geri çekilmek büyük bir erdemdir.

Donanımlı politikacı gerçekleştirilemeyecek vaatlerde bulunmaz. Bu politikacının inanılırlığını zedeler, politika sanatına büyük zarar verir. Politikacı yalnızca bugünü değil geleceği de düşünmek zorundadır. Ancak böyle yapmakla devlet adamı olur. Her politikacı devlet adamı olmazsa da böyle olmak çabası içinde olmak zorundadır.

Donanımlı politikacı yalan söylemek zorunda da kalmaz. Yalan politika sanatının en büyük düşmanıdır. Yalancılık toplumun belleğini hafife almaktır. Günümüz iletişim olanakları hiçbir şeyin gizli kalmasını izin vermiyor, politikacıya güveni sarsıyor.

Donanımlı politikacı dürüst, doğru, nerde, neyi, ne zaman, nasıl söyleyeceğini bilir.

Politikaya Girmeye İstekli Biri Nasıl Donanımlı Olabilir?

Burada küçük bir ayrıma dikkat edilmeli. Ülkemizde, siyaset sözcüğü daha ağırlıklı olmak üzere siyaset ile politika sözcükleri eşanlamda kullanılır. Ancak iki sözcük arasında ince bir ayırım vardır. Şöyle ki, Arapça olan siyaset sözcüğü at yetiştirmek olan seyis sözcüğünden türetilmiştir, doğasında terbiye etmek, istediğini yaptırmak vardır, dayatmacıdır. Böyle olmakla toplumun geneline değil belirli bir kümenin yararınadır. Öte yandan politika sözcüğü Grekçe kökenli olup, farklı düşünceleri uzlaştırma anlamındadır. Böylelikle daha büyük bir toplumun yararınadır.

Bu ince ayrımı ülkemiz politikacılarında açıkça görmekteyiz. Bir bölüm politikacı siyaset sözcüğünün belirttiği anlamda davranırlar; önderlerinin (onlar lider der) görüşlerine boyun eğerler, çünkü öyle yetiştirilmişlerdir. Parti önderinin dayattığı düşünce dışında görüş belirtmeleri enderdir. Böyle yapmaya yeltenenler ya partiden atılır, kendileri ayrılıp yeni parti kurarlar ya da politik ortamdan çekilirler. Öt yandan bir başka bölüm politikacı daha çok politika sözcüğünün çağrıştırdığı anlamda davranırlar. Parti önderinin görüşlerine ters gelebilecek görüşler belirtmekten çekinmezler.

Bu davranış farklılığının temelinde İslam düşüncesi yatar. İslam’da politik düşünce değil, siyaset düşüncesi vardır. Çünkü İslam demek bir yerde dogmadır, inanç kaynaklı olduğu için biat etmeyi, diğer bir deyişle otoriteye boyun eğmeyi, onun dayatmaları dışına çıkmamayı gerektirir. Sorgulama yoktur, soru soranı, hakkını arayanı sevmezler. Biz değil, ben ve öteki vardır. Biz uzlaşmayı gerektirir, bu beceri de laik eğitimle kazanılır.

Politikanın bir tanımı da devlet yönetme sanatıdır. Birbirleri ile çelişen düşünceler arasında bir uzlaşma yolu bulma sanatıdır. Toplumda barış ve huzuru sağlama sanatıdır. Toplumun sorunlarını çözme sanatıdır. Kamu gücünü kötüye kullanma, kamu kaynakları israf etme, toplumu bölme, kindar insanlar yetiştirme değildir. Ülkemiz politikacıları, siyaset anlamında değil politika anlamında davranmaya başladığında düzlüğe çıkabiliriz.

Şimdi politik yaşama girmek isteyen birinin hangi alanlarda ne tür birikim edinmelidir, ona değinelim.

Öncelikle temsil ettiği toplumun ekonomik, toplumsal ve dini yapısını bilmelidir. Özellikle etnik ve dini farklılıklara karşı duyarlı olmalıdır. Toplumda öteki yaratmamaya özen göstermelidir.

Toplumun yalnızca kendisine oy vereceklerin değil, oy vermeyeceklerin de sorunlarına çözüm üretebilmelidir. Bu yüzden sorun analiz edebilme ve çözme tekniklerini öğrenmelidir.

Bu aşamada bir ayrıma daha dikkat etmek gerekir. Demokrasilerde devleti, politik iktidarın programı doğrultusunda bürokrasi yönetir. Böylece devlet yönetiminde politik iktidar bir önderlik, bürokrasi de bir yöneticilik işlevi görür.

Politik parti, topluma sunduğu programa, toplumdan onay almakla, diğer bir deyişle seçimi kazanmakla programını uygulamak üzere iktidara gelir. Bunda politik partinin programının bir görünen bir de olası görünmeyen yönünü tartışmamız yersiz. Yine de uygulamalarda görüldüğü üzere bazı partiler bunu yapabiliyor, toplum da o görünmeyen ya da gizli gündemi göremeyebiliyor. Her ne kadar uygulaması sırasında bu gizli gündem ortaya çıktığında desteğini yitirse de bu kaybı ele geçirdiği kamu gücü ile telafi edebiliyor.

Burada üzerinde durmamız gereken husus tarihsel birikimi olan devlet yönetimi ile parti programı arasındaki ilişkidir.

Devlet yönetimi her ne kadar evrensel nitelikler (ilkeler) taşırsa da her ülkenin, tarihi geçmişi farklı olması yüzünden kendine özgü nitelikleri (ilkeleri) vardır. Bu ilkeler geçmiş uygulamalardan alınan derslerle sürekli gelişim-değişim içindedir. Gelişim içindedir, çünkü daha iyiye gitmek zorundadır. Değişim içindedir, çünkü bireylerin, toplumun gereksinimleri sürekli değişim içindedir. Bunlara uyum sağlayamayan yönetim ilkeleri toplumda huzursuzluklara, sorunlara neden olacaktır.

İşte devletin, sürekli gelişim-değişim içindeki devlet yönetimi bürokrasi yoluyla olur. Bürokrasi, devlet denen soyut kavramın belleğidir. O bellek devlet gemisinin tarih denizi içindeki rota bilgileridir.

İster özel ister kamu olsun bir kuruluş için geleceğe yönelik bir plan yapılırken öncelikle şu sorunun yanıtı aranır: NEREDEYİZ. Bu şu anki durumun değerlendirilmesidir. Yanıtı aranacak ikinci soru da şudur: BURAYA NASIL GELDİK. Bu geçmişin incelenmesidir. Yanıtı aranacak üçüncü soru da: NEREYE GİDECEĞİZ. Bu da programdır.

İlk iki sorunun yanıtı alınmadan üçüncü sorunun yanıtı aranmaya kalkılırsa hiçbir dayanağı olmayan, ayaklara yere basmayan, cek/cak ile biten boşlukta bir plan olur.

Bir politik partinin ülkeyi yönetmek için örgütlendiğini varsayıyorum. Marjinal çıkar kümelerinin temsilcisi olarak ortaya çıkabilecek amatör partiler konu dışıdır.

Bir politik partinin programı çok genel anlamda toplum karşısına yukarıdaki üçüncü sorunun yanıtı ile çıkar: NEREYE GİDECEĞİZ. Bununla söz konusu parti topluma şunu diyor: Önümüzdeki beş yıllık dönemde biz ülkeyi şöyle yöneteceğiz. Sonra ne olacak? Toplum beğenirse bir dönem daha. Sonra?

Bu aşamada “devlet adamlığı” dediğimiz kavram ortaya çıkıyor.

Termodinamiğin ikinci yasası bize şöyle diyor: Kapalı bir sistemde entropi artar, diğer bir deyişle DÜZEN’den DÜZENSİZLİK’e, bir BOZULMA’ya gidilir. Bir parti sisteminin de bu ikinci yasa uyarınca sınırlı bir ömrü olacak. Bu ömrün uzunluğu parti yöneticilerinin becerisine bağlıdır. Devlet de bir sistem olduğuna göre o da termo dinamiğin ikinci yasasına tabidir. Gerçi hem parti hem de devlet kapalı değil açık sistemlerdir, ama yine de bu yasa onlar için işler, tarih bunun tanığıdır.

Örneğin Türklerin devlet sistemi, çok eskiye gittiği söylenirse de tarihsel bir kişi olan Motun (Mete) ile MÖ 210’larda başladığı kabul edilir. O zamandan buyana devleti yöneten değişik hanedanlar (Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar) değişse de Devleti’n sürekli, Cumhuriyet ile birlikte adının da “Türk” olduğu, varsayılır.

Bu sürekliliği sağlayan unsur, devletin belleği olan, devlet yönetim ilkelerini içinde taşıyan Türk Bürokrasisidir.

Devleti yönetmek isteyen bir politik parti eğer yukarıdaki ilk iki sorunun yanıtlarını almadan ya da eksik olarak alıp doğrudan üçüncü sorunun yanıtına geçerse ülkeyi yönetmede kaçınılmaz olarak tökezleyecektir. Dahası devlet gemisini batıracaktır. 1918 yılında batan devlet gemisinden kurtarılabilenlerle Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Denizlerin çok fırtınalı olduğu bu zamanlarda bu gemiyi birilerinin yeniden batırmaması için çok dikkatli olmak gerekir.

Doğru olan yukarıdaki her üç soruya da odaklanmaktır. Bu da kapsamlı çalışmayı, araştırmayı, devlet adamlığını gerektirir.

Devlet adamı, NEREDEYİZ, BURAYA NASIL GELDİK, NEREYE GİDECEĞİZ sorularının yanıtlarını SAĞLAM olarak yanıtlayabilen ÖNDER bir KİŞİLİKTİR. Bunu tek başına yapabilecek ATATÜRK gibi kişiler tarihte çok ender olan kişiliklerdir. Bu yüzden ülkeyi yönetmeye talip birinin aşağıda sıralananları çok iyi bilmeli ya da bilenlerden, ama DÜRÜST olanlarından, oluşan bir takım oluşturmalıdır.

1. Yalnızca yakın tarihi değil, uzak tarihi de bilmeli. Yalnızca kendi ülkemizin değil, komşu ve ilişki içinde olduğumuz ülkelerin de tarihini en azından özet olarak bilmeli. Bu da yeterli değil, toplumu oluşturan etnik kümelerin de tarihini bilmeli, hem de ayrıntılı olarak.

2. Zamanımızda bir ülkede artık çok çeşitli dinler, dahası dinsizler bile var. Bunlar ülkenin yurttaşı olarak vergi veriyor, ülkeye karşı yükümlülüklerini yerine getiriyor. Dolayısıyla ülkedeki geçerli dinlerin tarihi ve kutsalını da bilmek gerekir. Bu konuda dinsizler de içinde olmak üzere herkese İNSAN ve YUTTAŞ olarak bakmak gerekir.

3. Ülkenin yurttaşı olan, devlete vergi ödeyen bireylerin etnik kimliği, dili, dini, mezhebi, sosyal kimliği bakımından hiçbir zaman ayrıma tabi tutulmalıdır. Şunu unutmamak gerekir: Zamanımızda artık bireyin dini ve etnik kimliği vardır, devletin değil, devlet nötrdür. Bu yüzden devlet adamı için tek ölçüt YURTTAŞLIKTIR.

4. Dış ilişkiler, özellikle komşularla olan ilişkiler, tarihsel çerçevesi içinde gerçekçi bakış açısıyla ele alınmalı, iç kaygılarla değil.

5. Devlet adamı hangi politik partiden olursa olsun, kişisel geleceğini değil ülke geleceğini öne çıkarır.

6. Ülke zenginliğini, ülke insanlarına olabildiğince adil dağıtmaya çalışır, yandaş gözetmez.

7. Din, etnik, sosyal sınıflar arasında asla ayrımcı davranmaz.

8. Uygulamalarında dini tercihini toplumla paylaşmaz, göstere göstere ibadet gibi ilkel uygulamalardan uzak durur.

9. Gençlerin eğitimi, ülke zenginliklerinin ülke ekonomik gücünü artıracak konularda hiçbir ayrımcılık asla yapmaz.

10. Bir standart olarak adil, gerçekçi, hoşgörülü, vefalı, sabırlı, bilgili, cesur, öfkesini kontrol edebilmeli, zeka sahibi olmanın yanında; ideolojik görüşleri, ülkenin gelecek çıkarlarına zarar vermemelidir. Bu amaçla, karşıt görüşleri de temsil eden küçük bir danışma kurulu oluşturması yerinde olur.

Devlet ciddi bir kurumdur, bir şahıs şirketi değil. Büyük şirket özellikle demiyorum, çünkü öyle şirketlerin bir misyonu, bir vizyonu, stratejik amaçları, stratejik hedefleri vardır. Misyonunu başarmayı, vizyonuna ulaşmayı, stratejik amaçlarını gerçekleştirmeyi, stratejik hedeflerini ele geçirmeyi kapsayan Stratejik Planı vardır.

Devlet Adamı Nitelikleri

Artan küreselliğin dünyayı bir köy durumuna getirdiği, internet ağının sağladığı bilgiye kolay erişimi yanında bilgi kirliliğini de getirdiği, şirketlerin uluslararası duruma gelmesiyle ülke sınırlarının bulanıklaştığı, dünyanın bir yerindeki küçük bir buhranın kolayca başka yerlere yayılmasının kolaylaştığı, uzmanlık alanlarının yüzlerce değil binlerce ayrı alanlara bölündüğü bir dünyada bir ülke yöneticisinin işi çok zor duruma gelmiştir.

Böyle bir durumda özellikle uzmanlardan oluşan bir danışmanlık düzeneğinin oluşturulması çok önem kazanmıştır. Ancak, güvenilir danışmanın sağlanması da ayrı sorun olmuştur. Çünkü herkesin görünmeyen bir gündemi olma olasılığı da artmıştır. Bu yüzden bir yöneticinin doğruyu yanlıştan ayırabilecek asgari bilgi düzeyinde olması çok önemlidir. Tüm bu koşulları gözönünde tutarak bir devlet yöneticisinde bulunması gereken nitelikleri şöyle özetleyebiliriz:

Adil, gerçekçi, hoşgörülü, vefalı, sabırlı, bilgili, cesur, öfkesini kontrol edebilmeli, zeka sahibi olmanın yanında;

İdeolojik görüşleri, ülkenin gelecek çıkarlarına zarar vermemelidir. Bu amaçla, karşıt görüşleri de temsil eden küçük bir danışma kurulu oluşturmalıdır.

İleri görüşlü olmalıdır. Bu amaçla dünya olayları üzerine sürekli değerlendirme yapan özel oluşturulmuş politik-ekonomik-kültür uzmanlarından oluşan bir kurulun çalışmalarından yararlanabilir.

Çağının uluslararası kavramlarına ve değerlerine duyarlı olmalı, uluslararası ilişkilerde nezaket kurallarına uymalıdır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak gerekir.

Tarih bilgisi, özellikle Türk tarihi üzerine ayrıntılı, dünya tarihi üzerine genel bilgisi olmalıdır.

Atama yapacağı devlet kadrosunun işlevleri üzerine bilgili olmalı ki, doğru adamı atayabilsin.

Çıkar kümelerinin, devletin izlediği politikalara karşı olabilecek taleplerine karşı koyabilecek iradesi olmalıdır.

Uluslararası konjonktürün gereklerine göre hareket edebilme esnekliği gösterebilmelidir.

Hızlı değerlendirme yapma ve hızlı karar verme becerisi olmalıdır.