18 Temmuz 2025 Cuma

Bir Türk-Arap Kardeşliği Mümkün Mü

Bir “Türk-Arap Kardeşliği” Mümkün Mü?

Son günlerde bir "Türk-Kürt-Arap Kardeşliği" söylemi tutturuldu. Söylenenlere bakılırsa birçok kavramda olduğu gibi "kardeşlik" kavramının da içi boşaltılıyor. Bir Türk-Arap kardeşliği mümkün mü?

Kardeşlik üzerine konuşmak kolay, ama gerçek kardeşliği kurmak zordur. Hele ki bu kardeşlik, yalnızca ortak bir dine dayandırılıyorsa, işin içi daha da karmaşık hale gelir. Günümüzde "din kardeşliği" söylemi, çoğu zaman halklar arasında gerçek bir bağ kurmaktan çok, politik manevra alanı yaratmak için kullanılıyor. Özellikle Ortadoğu politikalarında sıkça görülen bu yaklaşım, dinsel duyguları dış politikanın bir uzantısı haline getiriyor, halklar arasındaki doğal mesafeyi yapay bir yakınlıkla kapatmaya çalışıyor. Oysa bu tür söylemlerle kurulan ilişkiler ne kalıcıdır ne de samimidir.

Kültür ve Kimlik: Dinin Ötesi

Kardeşlik, yalnızca din temelli bir kavram değildir. Din, kültürel unsurlardan yalnızca biridir. Oysa kültür; dil, tarih, gelenek ve coğrafya gibi birçok etmenin birleşimiyle oluşur. Kültürün en temel taşı olan dil binlerce yıllık bir geçmişe dayanır. Ayrıca coğrafyanın kültür üzerindeki etkisi küçümsenemez; çöllerde yaşayanlarla bozkırlarda yaşayanların yaşam tarzları, değer yargıları ve sosyal yapıları büyük ölçüde farklıdır. Çölde yaşayanla bozkırda yaşayanın dünyaya bakışı, yaşamı algılayışı elbette farklı olacaktır. İşte bu kültürel farklılıklar, zamanla farklı etnik yapıların ve toplulukların doğmasına neden olmuştur.

Bu kadar farklı geçmişlere ve yaşam koşulları olan iki halk yalnızca aynı dine mensup oldukları için nasıl "kardeş" olabilir? Kaldı ki, nasıl tüm Araplar Müslüman değilse, tüm Türkler de Müslüman değildir. Türkiye'nin %99’unun Müslüman olduğu söylemi de dayanağı olmayan bir savdır. Günümüzde ibadet çoğu zaman bireysel bir inançtan çok, sosyal bir gösteriye dönüşmüştür. Bu nedenle bir kişinin camiye gitmesi, onun gerçekten inançlı bir Müslüman olduğunu kesin biçimde göstermez. Dinin bireysel bir inanç olduğu gerçeğini unutarak, yalnızca camiye gitmeyi Müslümanlık saymak, yüzeysel bir bakış açısının ürünüdür.

Daha da düşündürücü olan, bu kardeşlik söylemlerinin mezhep farklarını da göz ardı etmesidir. Tarih boyunca Sünni-Alevi, Şii-Sünni çatışmaları İslam coğrafyasını kan gölüne çevirmiştir. Türkiye'de ise Alevi yurttaşlar yüzyıllar boyunca hem dinsel hem de kültürel ayrımcılıkla karşılaşmıştır. Buna karşın "ümmet" söylemi altında herkesi aynı dinsel yapının içine yerleştirme çabası, toplumsal barıştan çok dayatma ve baskı anlamı taşır.

Tarihsel Gerçekler: Zorla İman ve Müslümanlaşma Süreci

Türklerin İslamiyet'i kabul süreci genellikle "barışçıl yayılma" şeklinde anlatılsa da, tarihsel gerçekler bunun oldukça karmaşık ve çoğu zaman acı dolu bir süreç olduğunu gösteriyor. Özellikle Emeviler döneminde, Orta Asya'daki Türk boylarıyla Arap orduları arasında yaşanan çatışmalar hem büyük yıkımlara yol açmış hem de dinin zorla kabul ettirilmesine sahne olmuştur. Türkler İslam’a geçiş sürecinde, Emeviler döneminde Arapların mevali (Arap olmayan Müslümanlar) olarak kabul ettikleri sınıfa dahil edilmesiyle büyük ayrımcılığa uğramışlardır. Bu dönemde Arapların, Türkleri “barbar” ve “medeniyetsiz” olarak görmeleri yaygın bir anlayıştı. Arap yazarların eserlerinde Türkler hakkında küçümseyici ifadeler sıkça yer alır. Bu durum, yalnızca sosyal ayrımcılık değil, aynı zamanda politik ve kültürel bir baskı biçimi olmuştur. Emeviler’in Horasan ve Çayardı (Maveraünnehir) bölgelerine yaptıkları askeri seferlerde Türklere karşı uygulanan sertlik, birçok yerde İslam’a geçiş sürecini zorlaştırmış, dahası direnç doğurmuştur.

Ayrıca İslam dünyasında bazı Arap yazar ve düşünürlerin Türklere yönelik küçümseyici, dahası düşmanca ifadeleri de dikkat çekicidir. Örneğin, ünlü Arap yazar Cahiz'in (9. yüzyıl) eserlerinde Türklere ilişkin "barbar", "kaba", "medeniyet dışı" gibi nitelemeler görülür. Yine dönemin bazı fıkıhçılarında da Türklerin "dine sonradan giren, Arap olmayan cahil kitleler" olarak tanımlandığına rastlarız. Bu bakış, ümmet içindeki eşitlik iddiasını sorgulatır niteliktedir.

Tarihsel Hesaplaşma ve Gerçekler

Böylesi bir ortamda, "Türk-Arap kardeşliği" gibi söylemler; tarihsel gerçekleri, sosyolojik verileri ve coğrafi farklılıkları göz ardı etmekten başka bir anlam taşımaz. Üstelik tarih boyunca Arapların Türklere yaptığı bazı zulümler, görmezden gelinerek silinemez. Tarihi romantize etmek, gerçekleri değiştirmez.

Daha da önemlisi, tarihin yükü hafif değildir. Tarihi olaylar yüzleşilmeden unutulamaz. Türk-Arap ilişkileri, yalnızca İslam kardeşliği üzerinden tanımlanamayacak kadar karmaşık ve inişli çıkışlıdır. Araplarla Türkler arasında yüzyıllar süren bir geçmiş vardır ve bu geçmiş yalnızca "ümmet kardeşliği" ile açıklanamaz. Örneğin, Abbasi döneminde Türk askerlerinin orduya alınması, bir tür politik ihtiyaçtı; bu birliktelik dostluktan çok stratejikti.

Yavuz Selim ve II. Abdülhamid’in Çabaları

Türk-Arap ilişkilerinin tarihindeki önemli dönemeçlerden biri Osmanlı padişahı Yavuz Selim’in (1512-1520) Mısır Seferi (1516-1517) sonrası Arap topraklarını Osmanlı yönetimine katmasıdır. Onun bu hamle, yalnızca politik bir güç gösterisi değil; aynı zamanda “ümmet” anlayışını güçlendirmek, Arap ve Türk halklarını İslam kardeşliği altında birleştirmek amacı taşımıştır. Ancak Arap bölgelerinde, kültürel farklılıklar iki halk arasındaki gönül bağlarının kurulmasını zorlaştırdı.

Benzer şekilde, yaklaşık 400 yıl sonra II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde de Osmanlı yönetimi Araplarla Türkler arasındaki bağı kuvvetlendirmek için yoğun diplomatik ve kültürel çabalar harcadı. II. Abdülhamid, Pan-İslamizm politikasıyla İslam ümmetini Osmanlı himayesi altında tutmayı amaçladı. Medreseler açtı, Arap önderlerle ilişkileri geliştirmeye çalıştı. Ancak, bölgedeki Arap milliyetçiliğinin yükselişi bu çabaların başarılı olmasını sınırladı. Her iki padişahın da çabaları, resmi söylem ve sınırlı politikalarla kaldı; halkların gönüllerinde derinleşen tarihsel ve kültürel farklılıklar ile bölgesel çıkarlar, gerçek anlamda bir kardeşliğin kurulmasını engelledi.

Yine Osmanlı döneminde, özellikle Arap Yarımadası'nda ortaya çıkan isyanlar, bu ilişkilerin ne denli kırılgan olduğunu açıkça gösterir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arapların İngilizlerle iş birliği yaparak Osmanlı'ya başkaldırması, tarihi bellektederin bir iz bırakmıştır. Ümmet çatısı altında birleşme hayali, yerini bölgesel milliyetçiliklere, çıkar çatışmalarına ve kırgınlıklara bırakmıştır. Bu gerçekler inkar edilemez, edilmemelidir de.

Ümmetçilik ve Milliyetçilik Arasında Sıkışan Kimlik

Bugün hem Türkiye'de hem Arap dünyasında toplumsal kimlikler büyük bir gerilim altında biçimleniyor. Bir yanda modern ulus-devlet yapılarıyla beslenen milliyetçilik, diğer yanda sınırları aşan bir "ümmet" hayali... Ancak bu iki kavram çoğu zaman birbiriyle çatışıyor. Ümmetçilik, farklılıkları yok sayarak herkesi aynı dine mensup olduğu için eşit kabul eder gibi görünür, fakat pratikte Arap merkezli bir üstünlük hissi taşır. Milliyetçilik ise tam tersine, kültürel özgüllüğü ön plana çıkarır ve dini ikinci planda tutar.

Türk toplumu da bu iki kavram arasında sıkışmış durumda. Bir yanda tarihsel olarak yaşanan Arap ihaneti ve kültürel yabancılık hissi, diğer yanda İslamiyet üzerinden kurulan yapay bir yakınlık... Sonuç olarak ne gerçek bir kardeşlik doğuyor ne de tarihsel adalet sağlanıyor.

İşte bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Gerçekten kardeş miyiz, yoksa öyleymişiz gibi mi davranıyoruz?

Modern Kardeşlik İddiaları

Bugün ise bu sözde kardeşlik söylemi, politik çıkarlar doğrultusunda yeniden üretilmeye çalışılıyor. Bazı politikacılar ya da gruplar, din kardeşliği üzerinden bir Türk-Arap yakınlaşmasını savunuyor olabilir. Oysa gerçek kardeşlik, yalnızca ortak inançla değil, ortak tarih, güven, dayanışma ve eşitlik temelinde kurulur. Kardeşlik, eşitlik olmadan kurulmaz. Bu koşullar sağlanmadığında kardeşlik iddiası yalnızca hamasi bir söylem olarak kalır. Tarihsel hesaplaşma yapılmadan, karşılıklı saygı geliştirilmeden, yalnızca "aynı Allah'a inanıyoruz" demekle halklar arasında güven oluşmaz. Ayrıca modern toplumlarda kimlikler artık çok boyutludur. Bir kişinin dinsel inancı, etnik kökeni ya da dili, onun tek belirleyici özelliği değildir. İnsanların farklı kimlik katmanları var ve bu çeşitlilik, toplumları daha zengin kılar. Bu bağlamda, halkları yalnızca din temelinde sınıflandırmak ve "kardeş" ya da "yabancı" ilan etmek, hem ayrımcılığı körükler hem de toplumsal barışı zedeler.

Gerçek Kardeşlik Nasıl Kurulur?

Artık kavramları yeniden gözden geçirme vakti geldi. Kardeşlik, ancak eşitlik ve karşılıklı saygı varsa anlamlıdır. Geçmişte Türklere "barbar" diyen, onlara dinin en alt basamağında yer veren anlayışlarla yüzleşmeden; Türklerin Araplarla aynı inanç sisteminde "eşit ve kardeş" olduğu varsayımı fazlasıyla romantiktir.

Peki ne yapılmalı? Kardeşlik; yalnızca ortak bir dine, dile ya da geçmişe dayanarak değil, karşılıklı saygı, empati, adalet ve eşitlik temelinde kurulur. Halklar arasında sağlıklı ilişkiler geliştirmek için önce birbirini anlamaya istekli olmak gerekir. Bunun yolu da geçmişle yüzleşmekten, önyargılardan sıyrılmaktan ve her toplumu kendi gerçekliği içinde değerlendirmekten geçer.

Öncelikle geçmişle dürüstçe yüzleşilmeli. Ne Araplar tümüyle düşman, ne de Türkler daima mağdurdu. Gerçekler siyah-beyaz değil; grilerle dolu. Kardeşlik, halklar arasında baskın olanın diğerini yutması değil, farklılıklar içinde bir arada yaşama kültürünün gelişmesidir. Bu, ancak karşılıklı tanıma ve birlikte yaşama iradesiyle mümkündür. Halklar arasındaki ilişki, yalnızca dinsel referanslara değil; ortak yaşam, adil iş birliği ve kültürel saygı zeminine oturtulmalı. İlişkiler dinsel temellere indirgenip kültürel, politik ve sosyal farklılıklar yok sayıldığında, sonuç çoğu zaman hayal kırıklığı olur.

Tarihsel travmalar bastırıldığında değil, konuşulduğunda iyileşir. Gerçek kardeşlik, geçmişi unutarak değil; geçmişin hesabını dürüstçe vererek kurulur.

Türkiye'nin Sorumluluğu

Türkiye, çok katmanlı kimliği olan bir toplumdur. İçinde hem laik hem dindar, hem Alevi hem Sünni ve daha birçok farklı etnik-dinsel kimliği barındırır. Bu çeşitlilik, bir tehdit değil, doğru yönetildiğinde büyük bir zenginliktir. Türkiye, içindeki çeşitliliği bir zenginlik olarak görmeli. Tek tipleştirici söylemlerden uzaklaşıp, toplumu bir arada tutacak çoğulcu bir bakış açısına yönelmeli. Ancak bu çeşitliliği göz ardı ederek toplumu yalnızca "dindar Müslüman Türkler" üzerinden tanımlamak, hem içeride kutuplaşmayı artırır hem de dış politikada hayali "ümmet kardeşliği" projelerine zemin hazırlar.

Aynı şey bölge halkları için de geçerli. Gerçek kardeşlik, benzemekten değil; farklılıklar içinde birlikte yaşamaktan doğar. Gerçek kardeşlik, sınırları tanıyan, kimliklere saygı duyan, tarihsel hesaplaşmaları ertelemeyen bir yaklaşımı gerektirir. Aksi halde, kardeşlik söylemi, halklar arasında güveni değil, kuşkuyu pekiştirir.

Sonuç: Kardeşlik, Ezberle Değil Yüzleşmeyle Kurulur

Bugün sıkça dile getirilen "din kardeşliği" veya "ümmet bilinci" gibi kavramlar, tek başına halklar arasında gerçek bir bağ kurmaya yetmez. Bu tür söylemler, çoğu zaman geçmişin acılarını, bugünün sosyolojik gerçeklerini ve farklılıkların doğurduğu meşru hak taleplerini perdelemek için kullanılır. Din ortaklığı, bir başlangıç noktası olabilir; ancak güven, saygı, adalet ve ortak gelecek inşası olmadıkça bu kardeşlik söylemleri boş bir retorikten ibaret kalır.

Bugün “ümmet birliği”, “din kardeşliği” ya da “tek millet, tek din” gibi sloganlarla oluşturulmak istenen ortaklıklar, duygusal çağrışımlarla süslenmiş olsa da tarihsel gerçekler, bu hayali birlikteliklerin zemininin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Türklerin bir bölümü (tümü değil) İslamiyet’i severek, isteyerek kabul etmiş olabilir. Ancak bu süreçte yaşanan acıları, özellikle Emeviler dönemindeki baskıcı uygulamaları, mevali ayrımcılığını, Türklere yöneltilen küçümseyici bakışları unutmamak gerekir. Aynı şekilde Arap edebiyatında ve İslami literatürde yüzyıllar boyunca dolaşan Türk karşıtı yargılar, “kardeşlik” kavramının ne kadar seçici uygulandığını da gösterir.

Bugün bu geçmişi hatırlamak, bir düşmanlık yaratmak için değil; daha gerçekçi bir gelecek inşa edebilmek içindir. Gerçek kardeşlik, her iki tarafın da kendi tarihsel sorumluluğunu kabul ettiği, karşılıklı olarak birbirinin kimliğini tanıdığı ve eşit düzlemde ilişki kurduğu bir zeminde mümkündür.

Toplumlar arası ilişkiler; kültürel etkileşim, ortak üretim, adil iş birliği ve tarihsel adalet temelinde kurulmalıdır. Ancak bu şekilde halklar arasında gerçek anlamda bir yakınlık ve dayanışma duygusu gelişebilir. Aksi takdirde, her yeni kırılma, geçmişin hesaplarını daha derin bir öfkeyle gündeme getirecek ve "kardeşlik" kavramı bir kez daha hayal kırıklığına dönüşecektir.

Kardeşlik; güzel sözlerle değil, ortak değerlerle, adaletle, eşitlikle ve karşılıklı güvenle kurulur. Türk-Arap kardeşliği de, tarihsel kırılmalar, yaşanmış travmalar ve süregelen eşitsizlikler dikkate alınmadan yeniden üretilemez. Bu konuda samimi olunacaksa, önce geçmişin gölgeleriyle yüzleşmek, sonra bugünün koşullarına göre yeni bir sayfa açmak gerekir.

Türkiye'nin ve bölge halklarının geleceği, geçmişin önyargılarına değil; karşılıklı saygıya, çoğulculuğa ve gerçekçi bir ortak yaşam anlayışına dayanmalıdır. Tarihi doğru okumak, sosyolojiyi anlamak ve coğrafyanın gerçeklerini dikkate almak, halklar arası ilişkilerde temel ilkeler olmalıdır.

Bu bağlamda, "Türk-Arap kardeşliği" gibi söylemler ancak bu ilkelere dayandırıldığında anlamlı hale gelir. Aksi takdirde, tarihi inkar eden, farklılıkları yok sayan ve dini araçsallaştıran bir anlayışın ürünü olmaktan öteye gidemez.

Unutulmamalıdır ki; kardeşlik yalnızca birlikte dua etmek değil, birlikte hesaplaşmak; yalnızca aynı kıbleye dönmek değil, aynı gerçeklerle yüzleşebilmektir.

Aksi halde, her cuma hutbesinde dile gelen "kardeşlik" vurgusu; geçmişin çarpıtılması, bugünün inkarı ve geleceğin ipotek altına alınması anlamına gelir.

Unutmayalım: Kardeşlik ancak hakikatle beslenirse ayakta kalır. Gerçek kardeşlik, hakikatle sınanır. Gerçek dayanışma ise ancak adaletle yaşatılabilir. Kardeşlik; ezberle değil, yüzleşmeyle kurulur. Ve ancak hakikat üzerine inşa edilen kardeşlikler yıkılmaz.

Notlar:

“Mevali” terimi, İslam'ın ilk yüzyıllarında Arap olmayan Müslümanları ifade eder. Emeviler bu sınıfa ayrımcılık uygulamış, bu da özellikle İranlılar ve Türkler arasında tepkiye yol açmıştır.

Cahiz’in risalesi, döneminde Türklerin Halife ordularındaki etkinliğine dikkat çekerken; Arap toplumunun “öteki”ne bakışını da belgeler.

Emevilerin Horasan ve Çayardı’na (Maveraünnehir’e) düzenlediği seferlerde Türk halklarına yönelik şiddet, bazı bölgelerde İslam’a karşı direnci artırmış, kimi yerlerde ise kabullenme zorla sağlanmıştır.

"Kardeşlik" kavramı, klasik İslam literatüründe esasen takva temeline dayanır; etnisite ya da dil birliği zorunlu değildir. Fakat tarihi pratiklerde bu ilke çoğunlukla ihlal edilmiştir.

Kaynakça

Geertz, C. (1973). The Interpretation of Cultures. Basic Books (Kültür, din ve kimlik arasındaki ilişkileri çözümleyen bu antropolojik klasik, dinin toplumsal yapılarla nasıl iç içe geçtiğini anlamak için önemlidir.).

Karadağ, O. (2020). Stratejinin Yazılı Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar. Destek Yayınları. İstanbul

Lewis, B. (1993). The Arabs in History (4th ed.). Oxford University Press. (Lewis, Arap tarihini geniş bir perspektiften ele alırken, Arapların diğer Müslüman halklara (özellikle İranlılar ve Türkler) karşı geliştirdiği üstünlük algısını da tartışır.)

Shaban, M. A. (1970). The Abbasid Revolution. Cambridge University Press (Bu kitap, Abbasilerin Emevilere karşı yürüttüğü devrim sürecinde, mevali (Arap olmayan Müslümanlar) politikalarının nasıl bir kırılma yarattığını detaylı biçimde açıklar. Türklerin İslama girişindeki sosyo-politik dinamikler de ele alınır.).

7 Temmuz 2025 Pazartesi

The Immortality of Mortals

 

The Immortality of Mortals

Note: This is a reflection I wrote in my notebook on October 3, 2010.

"The immortality of mortals" may sound paradoxical. According to monotheistic religions, every living being will taste death; immortality belongs only to God. However, throughout human history, humanity's perpetual pursuit of immortality and attempts to compensate for this through mythology by creating demigods or immortal heroes is no coincidence. Perhaps the most human explanation for this is the deep fear of being forgotten.

As far as we know, humans are the only creatures capable of anticipating their own death. My son Onur argues that some animals also sense when death is approaching. For example, an elderly elephant separating from its herd and withdrawing into solitude. In my view, this behavior is more part of an instinctual cycle. Moreover, I had heard that some plants bloom excessively before they wither and die. Some interpret this behavior as a reflex to ensure the continuation of the species.

If even a plant, driven by the concern to perpetuate its species, brings its existence to its peak at the end of its life, then it is not at all surprising that humans, in the later stages of their lives, ask the question: "What am I leaving behind to be remembered?"

Well, is it sufficient to leave behind well-raised children to be remembered? Perhaps to some extent... As a thinker once said: "A person truly dies the moment their name is mentioned for the last time." Because if a name is no longer mentioned, that being has also been erased from reality.

One way to escape being forgotten is to leave behind a lasting work. However, what kind of work this is also matters: A work that adds value to people's lives, multiplies knowledge, opens new paths... It can be literary, scientific, technological, or artistic. But there is one criterion that applies to all: As long as humanity can benefit from this work, its creator will also live on in memory. However, if one day that work is also forgotten, its creator too will be lost among the dust of history.

I had read somewhere: A Turkish journalist traveling to Paris gets into a taxi. When the driver realizes he is Turkish, he pulls out a faded business card from his pocket and asks if he knows this person. The owner of the business card had died fifteen years earlier. When the journalist gives this news, the driver stares at the business card for a long time and says: "So he died..." For him, until that moment, that person was still alive. That is when true death occurs.

Although millions of people have contributed to the point where human civilization has reached today, we remember only a few names. We remember Hammurabi because he showed the courage to compile and enforce the first written laws. The laws were perhaps the legacy of those before him, but he is the one who went down in history as the "first implementer." We remember Socrates because he made philosophy the intellectual domain of everyone, not just the elite. He has no written works, but he left behind a method of thinking. This is what makes him immortal.

Humans have created their civilization thanks to the desire to be remembered. This drive brings risks with it: time, effort, hardship, and moreover, risking one's life... Like the thoughts for which Socrates gave his life. For people who surrender themselves to the ordinary flow of daily life and only consume, such concerns do not exist. They are considered spiritually dead before they physically die.

So, how does a person become immortal?

The answer is clear: By leaving behind lasting works.

Some ways that make humans immortal are:

Making inventions that permanently ease human life, Establishing a state that shapes societies, Creating fundamental thought structures like democracy, human rights, and law, Revealing unknown aspects of the universe, Contributing to understanding the human soul and body, Creating aesthetic appreciation through art, Shedding light on humanity's past and future in fields like history, anthropology, and religion, Being heroes who have realized great ideals, Raising individuals who are beneficial to humanity.

Special emphasis should be placed on the last one. Because the future will be built by well-educated people. My mother and father were not literate. They could not contribute financially to my education. But they left me a very valuable moral inheritance: "Never to want anything without a corresponding effort." In their words, this was: "My child, we never let a forbidden morsel pass through your throat."

This inheritance became a moral compass for me. It is forbidden to obtain something without expending effort. Taking what belongs to someone else without their consent is also forbidden... My wife and I tried to give our children a good education with this understanding. We wanted them to be individuals who could stand on their own feet. And we raised them to be people who would be beneficial to humanity.

Perhaps we too, with this devotion, are leaving a small trace for the future.

Because a person's gateway to immortality is the trace they leave behind.

Divine Justice: Hope, Consolation, or Delusion?

 

Divine Justice: Hope, Consolation, or Delusion?

Osman Karadağ, July 6, 2025

After a Hopeless Morning

This morning, in that silent interval between sleep and wakefulness, I was confronted with a question that stuck in my mind: Does divine justice really exist, or are we deceiving ourselves? Perhaps it was the effect of events that have marked today's agenda, or perhaps it was the feeling of accumulated injustice that has been building up for a while, overflowing and turning into thought. Maybe it was the effect of news I heard yesterday, or perhaps emotions left over from a dream from the night... But the question embedded in my mind was vivid: Once again a tyrant smiled, once again the oppressed remained silent.

This question was not just about today, but an inquiry into all of human history. The questions that come to mind when I wake up in the morning are sometimes the deepest, most sincere ones. After the unfortunate events in our country, the same question echoed in many people's minds. This question is not just today's search. It is a fundamental and deep inquiry that has troubled the minds of everyone from philosophers to ordinary people throughout human history.

The injustices, oppressions, and inequities we often witness on earth make us question the belief in the existence of divine justice. Yesterday's events once again showed that the expected divine intervention in the face of injustice does not occur. Innocent people continue to suffer, wrongdoers go unpunished, children die of hunger while the rich live in abundance. Yet this belief has held a central place both in individuals' inner worlds and in social order for thousands of years.

Why has humanity developed such a concept in the face of this situation? The answer to this question perhaps points to one of humanity's most basic needs: the search for meaning and hope in the face of despair. In this essay, I will examine the idea of divine justice from three fundamental dimensions: its philosophical origins, psychological function, and sociopolitical effects. My aim is not to empty this concept of its content; but to question it more consciously and to seek what we can put in its place.

A Philosophical Knot: Is Its Existence or Non-existence Justified?

One of humanity's most fundamental longings is justice. However, the world is often a stage where this longing is frustrated, where tyrants are rewarded and the good are oppressed. In the face of this deep contradiction, humanity has clung to the belief that justice will surely be realized on a divine plane, even if not in this world. The promise that "justice will find its place" has been humanity's greatest consolation for thousands of years.

So, how well can this consolation withstand philosophical inquiry?

The Origins of Justice and the Deferred Promise

The idea of justice has been an ideal that humanity has pursued since its existence. However, this thought did not begin directly with belief in a personal God, as is commonly assumed. We find its first traces in the intuitive belief in the intrinsic order of the universe. In ancient Egypt, Ma'at symbolized the harmonious functioning and balance of the universe, while the Greek Stoics expressed this with Logos, or universal reason. In both thoughts, justice was being in harmony with nature, showing respect for an inherent order. Injustice was a deviation that disrupted this harmony.

However, when we descend to an earlier temporal layer, before these abstract principles, we encounter the Sumerians. The Sumerians, who left the first known written legal documents in history, were the first to institutionalize the concept of justice. King Urukagina's reforms and later Ur-Nammu's written laws are early examples of the effort to unite divine order with worldly order. In Sumerian thought, the king was considered the earthly representative of the gods, and his duty was to "protect the rights of the helpless," "restrain the rich," and "bring balance to society." This understanding can be accepted as one of the first worldly applications of the idea of divine justice.

Humanity has been in search of order and meaning from the very beginning. In a chaotic and uncertain world, we have a tendency to impose cause-and-effect relationships on events, to distinguish between good and evil, and to expect a response to every action. Especially in the face of events that are difficult to explain, such as natural disasters, epidemics, or early deaths, people have wanted to believe that an invisible order is at work.

This need eventually gave birth to the idea of "invisible forces." These forces were assumed to be not only powerful but also just. Perhaps not at that moment, but someday, somewhere, the belief sprouted that everything would be put in its proper place. Here, the idea of divine justice was born as a deep and complex defense mechanism that humanity developed in the face of despair.

This belief both consoled the soul and shaped social order. Justice was now the responsibility not only of humans but also of gods. In this long intellectual journey extending from Sumer to Egypt, from there to ancient Greece, justice guided human history as both a cosmic balance and a social ideal.

And how strange it is that this search, which has continued for so long, still stands before humanity today like a deferred promise. Because justice continues to live sometimes as a prayer written in the sky, sometimes as a word missing on earth.

With monotheistic religions, this understanding transformed into the personal will of a God who has power over everything. Injustices in the world were then interpreted as part of a divine plan and a "test" where the final reckoning would be given on a "day of judgment." In early times, the concept of justice was based more on retaliation: "An eye for an eye, a tooth for a tooth." However, as humanity developed, this primitive understanding gave way to more complex and abstract systems.

Thus, justice became a promise deferred to beyond this world. This situation gave birth to one of philosophy's most fundamental questions: Is deferred justice really justice? Tribes, city-states, and finally nations developed their own justice mechanisms. But these human-made systems were always far from perfect. Wrong decisions, corruption, the strong crushing the weak - such situations drove people to believe in a higher, infallible justice mechanism.

Nature's Indifference and the Search for Moral Order

When we look at nature and history, it is difficult to encounter a picture that would confirm this belief. The tiger eats the deer. There is neither right nor wrong. Only power and result... There is no concept of justice in nature. Natural laws operate, the strong survive, the weak are eliminated. Earthquakes do not distinguish between rich and poor, old and young. Disease shows no justice. Natural selection is merciless. The lion, when hunting the deer, has no ethical concern. So nature neither rewards good nor punishes evil.

The same applies to the human world: Many swindlers drown in wealth while many honest people struggle with poverty. Many dictators complete their lives in peace while many innocents disappear in nameless graves. When people faced this ruthless reality, they developed the concept of divine justice to give meaning to life. This is, in a sense, a spiritual need - believing that justice will somehow be realized makes unbearable suffering bearable.

The idea of divine justice essentially rests on the assumption of a moral order operating in the universe. According to this assumption, there is a system where everything is seen, calculated, and eventually everyone gets what they deserve. Humans, however, are different from nature. They empathize, develop a sense of justice, question equality. Perhaps in the face of this indifference in nature, they have given birth to the idea of "divine justice" in order to establish a balance in their own inner world.

The Problem of Evil and the Defense of God

The question "If God is both absolutely good and absolutely powerful, why does evil exist?" is the greatest philosophical obstacle to belief in divine justice. Epicurus's famous paradox summarizes this dilemma: Either God lacks power or his intention is not good; if both exist, how can this evil exist?

Against this problem, theistic thinkers argued that evil is chosen by man's "free will" (Augustine) or serves a greater good (Leibniz). When Leibniz said "This world is the best of all possible worlds," he argued that apparent injustices are part of God's divine plan. However, these defenses proved insufficient for many thinkers, especially in the face of the suffering of innocents and natural disasters.

God's Silence and Human Responsibility

With the Enlightenment, the foundation of justice began to descend from the heavens to earth, to human reason and conscience. Kant cemented this change by saying that morality should be fulfilled not with an expectation of reward, but with "consciousness of duty."

Friedrich Nietzsche raised the harshest voice of this break. According to him, divine justice was merely a "slave morality" invented by the powerless to escape from life's harsh realities and a search for consolation. Nietzsche's famous statement "God is dead!" declared that justice would no longer be expected from heaven, that the responsibility for establishing it belonged entirely to humanity.

In this line, atheist or agnostic philosophers like Albert Camus stood alongside Nietzsche. For them, the idea of "divine justice" was a fairy tale created by the human mind's inability to accept life's cruel realities.

In the twentieth century, existentialists like Camus sought a human-centered response to this responsibility. According to Camus, in the face of the universe's meaninglessness and God's silence, the task for humans is not to surrender; it is to rebel. Justice was no longer a grace awaited in the heavens, but a value that people tried to create on earth through solidarity and struggle.

A Psychological Refuge: The Cost of Hope

The human mind does not easily remain silent in the face of injustice. The look of a child who has been wronged, the cry of a person punished for no reason, or tyrants continuing their power without paying any price... These shake not only our conscience but also our perception of the world. It is precisely at these moments of rupture that belief in divine justice enters like an invisible hand: With the thought that somewhere, someday, everything will be put in its proper place, even if not in this world, humans breathe and stand upright.

Divine justice is not just a belief for many people, but a kind of psychological refuge. It is a support point on which the soul relies to cope with life's harsh face. Confronting real injustice is difficult. Moreover, it is sometimes heavy enough to shake a person's mental health. It is precisely at this point that the idea of divine justice functions as a kind of psychological refuge.

The Power of Hope and the Function of Consolation

The concept of divine justice is not merely a simple belief; it serves very important functions at both individual and social levels. Its most basic function is to offer hope and consolation to people in the face of pain and injustice. In situations such as losing a loved one, facing a disaster, or being wronged, the belief that "Justice will find its place sooner or later," "There is divine reckoning" gives the strength to endure.

Confidence that injustices will be compensated someday makes it easier to hold on to life. Especially in geographies where justice comes late or never, this belief becomes an invisible shield that protects the inner balance of the powerless and oppressed. This is a coping mechanism that particularly helps the individual maintain psychological health in the face of traumatic events.

Cognitive Dissonance and Inner Balance

In psychology literature, there is a concept known as "cognitive dissonance": The human mind feels uncomfortable when there is contradiction between lived reality and expectations. If this contradiction remains unresolved, mental tension and inner restlessness may arise. The belief in divine justice responds precisely to this conflict. It helps restore the individual's inner balance by placing evils that are difficult to explain into a larger, meaningful plan.

The helplessness felt in the face of events we cannot control in life is alleviated by this belief. The thought that "all evils will be punished one day, good deeds will find their reward" becomes a harbor of hope where people take refuge in the face of uncertainty and injustice. In short, while belief in divine justice may not provide a definitive explanation for reason, it provides powerful consolation for the heart.

The Hidden Danger of Passivity

However, this consolation also has a side effect: Passivity. If we believe that everyone's account will be settled somewhere someday, our desire to raise our voices against injustice today may diminish. Saying "Someone knows anyway," we prefer to wait rather than take action. This thought is a consolation when it remains at the level of belief. However, when it is placed at the center of life, it also prepares the ground for passivity.

The thought "His account will be settled someday anyway" distances many people from seeking rights and struggling. Sometimes this waiting can turn into escape from personal responsibility; into inaction. A delicate balance comes into play here. Does belief in divine justice become a source of hope that increases the individual's strength to live, or does it become a chain that makes them passive?

Forgiveness and Inner Peace

On the other hand, this belief is not only a refuge but can also open the door to forgiveness. The thought that "everyone will get what they deserve in the end" softens the individual's feelings of hatred and revenge. Achieving inner peace sometimes comes not from punishment but from letting go. The idea of divine justice can provide the psychological foundation for this letting go.

What is psychologically decisive is precisely this. Does faith strengthen the person and give them courage against injustice; or does it blunt the will to struggle by saying "everyone will find what they deserve in the end anyway"?

A Sociopolitical Tool: The Ideology of Silence

The idea of divine justice is not only a belief that echoes in the individual's inner world, but also a powerful ideological device that shapes social structure. Throughout human history, this concept has been both a hopeful refuge and the language of obedience. Whenever there is a lack of justice in a society, whenever injustices become systematized, the discourse of divine justice has come into play: "Be patient, you are being tested," "God is great," "This world is temporary, the real account will be settled in the other world."

Tool of Dominant Powers

Such sentences may seem spiritually soothing at first glance, but they carry traces of social engineering in their depths. The most dangerous and invisible face of divine justice emerges precisely here. Because throughout history, dominant classes have skillfully used this belief to legitimize the existing order.

Throughout history, dominant powers have recognized this spiritual effect of the concept of divine justice and have used it for their own interests. Like the concepts of heaven and hell, divine justice has also become a powerful tool of social control. The way this concept is used is quite insidious: People are told that if they are patient, if they wait without effort, justice will surely be realized.

The understanding of "God's will" or "sacred order" has often served as a shield preventing the questioning of power. The suffering, injustices, or inequalities experienced by the people have been presented as part of the divine plan; thus, the demand for social change has been suppressed.

Legitimization and Pacification

In history, the idea of divine justice has not only protected the individual's inner peace but has also been used by dominant classes as a management tool. The poor were told "you will receive the reward for the suffering you endure in this world in heaven"; the oppressed were given advice to "be patient, you are being tested."

Rulers, powers, and religious authorities have used this concept to preserve the existing order, suppress rebellions, and ensure social control. Discourses such as "fate," "divine decree," "everything has a reason" can pacify people. Sayings like "The patient dervish achieves his wish" or "God is great, he will provide justice sooner or later" can blunt people's will to struggle by directing them to passive waiting.

Historical Examples

In medieval Europe, the combination of feudal order with religious authority brought about the systematic use of the concept of divine justice. The understanding that "God made kings, God made slaves" prevented the questioning of the existing social order. The role of the concept of divine justice in maintaining the slavery system throughout history is indisputable. Enslaved people were given the message "Be patient, you will be free in the afterlife," and this message prevented anti-slavery rebellions.

In the modern period, this concept has taken more subtle forms, with the spread of the "karma" concept and the "universal justice" understanding of New Age movements forming its contemporary versions. Similarly, the concept of "karma" in India's caste system has prevented people from lower castes from questioning their current situation.

The Heaven-Hell Dualism

Especially the idea of heaven-hell has functioned not only as a moral but also as a political balance element; the individual who submits to injustice in this world has been made to believe that they will find justice in the other world. This structure has also led to divine justice becoming not only a source of hope but also of fear: "If you rebel, you will face God's wrath."

This understanding directs the individual to pray rather than seek rights; it blunts the spirit of struggle and glorifies passivity. Marxist and feminist critical approaches clearly reveal this aspect of divine justice: Such a belief is an ideological "sponge" that veils social inequalities and makes injustices appear natural.

Contemporary Transformations

The idea of divine justice has sometimes also served to legitimize social inequalities. Presenting poverty as "fate" or "test," considering wealth as "divine grace" can prevent people from questioning their situation. Such approaches ensure the continuation of the existing class structure; because people are directed to accept their fate rather than seek their rights.

However, in modern societies, the picture is gradually changing. With the process of secularization, the idea of divine justice has begun to lose its former influence on the social level. Today, the demand for justice is increasingly expressed through human-made law and ethical principles. Nevertheless, divine justice still holds a deep place in individuals' personal belief worlds; continuing its existence sometimes as a refuge, sometimes as an expectation, and sometimes as the ideology of silence.

The Reality of Effort and the Cycle of Passivity

The reality that "nothing can be achieved without effort" stands powerfully against all these belief systems. The expectation of divine justice drives people to inaction. This expectation creates the thought that "Even if I don't do my part, justice will surely be realized." However, in the real world, nothing can be achieved without effort, without labor.

Real life is not, unfortunately, a place where good always wins and evil is immediately punished. On the contrary, there are many examples of achieving success through cunning, lies, and deception. This passivity is a major obstacle especially regarding social change. Instead of reacting to injustice, people prefer to wait with the thought that "justice will be realized anyway."

The Superiority of Cunning

Some have realized that while others wait for divine justice, they themselves can achieve results by taking action. Cunning comes into play at this point. It is possible to reach the goal by shorter paths through ways such as lying, deception, and manipulation, and this is one of the main reasons why injustice continues.

In today's world, this situation has gained a new dimension. In the age of technology, while information has become the most valuable power, inequality in access to information, namely "information asymmetry," has given birth to new types of injustices. Data mining, the manipulative use of algorithms, and the digital divide are contemporary examples of these asymmetries.

These imbalances ensure the continuation of existing unjust orders. For example, companies that understand and can manipulate social media algorithms can use this knowledge for their own interests. Thus, power passes not only to technology but to those who are invisible but knowledgeable behind it.

This picture shows that justice is no longer a grace expected from heaven, but a responsibility that must be created by human hands. Real justice can be established on earth not by waiting, but through awareness, knowledge, and collective effort.

Lessons from History

Social change, the struggle for rights, the creation of fair legal systems, standing against exploitation and oppression are products of individual and collective effort. From Socrates to Gandhi, from Martin Luther King to Nelson Mandela, many figures have shown that justice is achieved not through passive waiting but through active struggle. All positive changes experienced throughout history have occurred not as a result of people's passive waiting but as a result of their active struggles.

Conclusion: From Hope to Responsibility, From Waiting to Action

So let us return to the beginning: What if there is no divine law? What if tyrants will never be punished and good people will never be rewarded?

This possibility, though it may chill one's heart at first, is actually not despair but a declaration of freedom. If there is no law coming down from heaven, we must establish it on earth. Then fighting, resisting, organizing, and striving for a more just world becomes an unavoidable responsibility. From Socrates to Gandhi, from Martin Luther King to Nelson Mandela, many pioneers have shown that justice is won not through passive waiting but through active struggle.

Liberation from the expectation of divine justice is not the death of hope but the birth of real hope. This is a "critical hope" fed by action, believing that the world can really change. Real justice is not a reward granted to us; it is a value we build together through labor, consciousness, and solidarity.

The question that stuck in my mind this morning perhaps reveals the simplest truth: Change is in our hands. Justice is our responsibility. We must lift ourselves up, because there is no one else to lift us. Perhaps what we seek that is divine is not a judgment that will come down from the heavens, but the very sense of justice that humans nurture in their own conscience and establish on earth through collective effort.

I wish you well-being.

İlahi Adalet: Umut mu, Teselli mi, Aldanış mı?

Osman Karadağ, 6 Temmuz 2025

Umutsuz Bir Sabahın Ardından

Bu sabah, uykuyla uyanıklık arasında kalan o sessiz aralıkta zihnime takılan bir soruyla karşılaştım: İlahi adalet gerçekten var mı, yoksa biz mi kendimizi kandırıyoruz? Belki günümüzün gündemine damga vuran olayların etkisiydi bu, belki de bir süredir biriken adaletsizlik duygusunun taşıp düşünceye dönüşmesiydi. Belki dün duyduğum bir haberin etkisiydi, belki de geceden kalma bir düşten artakalan duygular... Ama zihnime saplanan soru canlıydı: Yine bir zalim güldü, yine bir mazlum sustu.

Bu soru, yalnızca bugüne değil, tüm insanlık tarihine ilişkin bir sorgulamaydı. Sabah uyandığımda kafama takılan sorular kimileyin en derinden gelen, en içten olanlarıdır. Ülkemizde yaşanan talihsiz olayların ardından birçok kişinin zihninde aynı soru yankılandı. Bu soru, yalnızca bugünün bir arayış değil. İnsanlık tarihi boyunca filozoflardan sıradan insanlara dek herkesin zihnini kurcalamış, temel ve derin bir sorgulamadır.

Yeryüzünde sık sık tanık olduğumuz haksızlıklar, zulümler, adaletsizlikler ilahi bir adaletin varlığına inancı sorgulatıyor. Dün yaşanan olaylar, bir kez daha gösterdi ki adaletsizlik karşısında beklenilen ilahi müdahale gerçekleşmiyor. Masum insanlar acı çekmeye devam ediyor, haksızlık yapanlar cezasız kalıyor, çocuklar açlıktan ölürken zenginler bolluk içinde yaşıyor. Oysa bu inanç, binlerce yıldır hem bireylerin iç dünyasında hem de toplumsal düzende merkezi bir yer tutuyor.

Bu durum karşısında insanlık neden böyle bir kavramı geliştirmiş? Bu sorunun yanıtı, belki de insanın en temel gereksinimlerinden birine işaret ediyor: anlam arayışı ve çaresizlik karşısında umut. Bu yazıda ilahi adalet fikrini üç temel boyutuyla ele alacağım: felsefi kökenleri, psikolojik işlevi ve sosyopolitik etkileri. Amacım bu kavramın içini boşaltmak değil; onu daha bilinçli sorgulamak ve yerine ne koyabileceğimizi aramak.

Felsefi Bir Düğüm: Varlığı mı, Yokluğu mu Haklı?

İnsanlığın en köklü özlemlerinden biri adalettir. Ancak dünya, çoğu zaman bu özlemin boşa çıktığı, zalimlerin ödüllendirildiği, iyilerin ise ezildiği bir sahnedir. İşte bu derin çelişki karşısında insanlık, adaletin bu dünyada olmasa bile ilahi bir düzlemde mutlaka gerçekleşeceği inancına sarılmıştır. "Hak yerini bulur" vaadi, binlerce yıldır insanlığın en büyük tesellisi olmuştur.

Peki, bu teselli felsefi bir sorgulamaya ne kadar dayanabilir?

Adaletin Kökenleri ve Ertelenen Vaat

Adalet düşüncesi, insanoğlunun varoluşundan beri peşinden koştuğu bir idealdir. Ancak bu düşünce, sanıldığı gibi doğrudan kişisel bir Tanrı inancıyla başlamadı. İlk izlerini, evrenin içsel düzenine duyulan sezgisel inançta buluruz. Antik Mısır’da Ma’at, evrenin ahenkli işleyişini ve dengesini simgelerken, Yunan Stoacıları bunu Logos yani evrensel akılla ifade etti. Her iki düşüncede de adalet, doğayla uyum içinde olmak, içkin bir düzene saygı göstermekti. Adaletsizlik ise bu uyumu bozan bir sapmaydı.

Ancak bu soyut ilkelerin öncesine, daha eski bir zaman katmanına indiğimizde, karşımıza Sümerler çıkar. Tarihte bilinen ilk yazılı hukuk belgelerini bırakan Sümerler, adalet kavramını ilk kez kurumsal bir yapıya büründürmüşlerdi. Kral Urukagina’nın reformları ve daha sonra Ur-Nammu’nun yazılı kanunları, tanrısal düzenle dünyevi düzeni birleştirme çabasının erken örnekleridir. Sümerlerde kral, tanrıların yeryüzündeki vekili sayılırdı ve onun görevi “kimsesizin hakkını korumak”, “zengini dizginlemek”, “topluma denge getirmek”ti. Bu anlayış, ilahi adalet fikrinin ilk dünyevî uygulamalarından biri olarak kabul edilebilir.

İnsanoğlu, daha en başından düzen ve anlam arayışı içinde olmuştur. Kaotik ve belirsiz bir dünyada, olaylara neden-sonuç ilişkisi yükleme, iyi ile kötüyü ayırma ve yapılan her davranışa bir karşılık bekleme eğilimi taşırız. Özellikle doğal afetler, salgın hastalıklar ya da erken ölümler gibi açıklanması zor olaylar karşısında, insanlar görünmeyen bir düzenin işlediğine inanmak istemiştir.

Bu ihtiyaç, zamanla “görünmez güçler” fikrini doğurdu. Bu güçlerin yalnızca güçlü değil, aynı zamanda adil olduğu varsayıldı. Belki o anda değil, ama bir gün, bir yerde, her şeyin yerli yerine konacağına dair inanç filizlendi. İşte ilahi adalet düşüncesi, burada, insanın çaresizlik karşısında geliştirdiği derin ve karmaşık bir savunma düzeneği olarak doğdu.

Bu inanç, hem ruhu teselli etti hem de toplumsal düzeni biçimlendirdi. Adalet artık yalnızca insanların değil, tanrıların da yükümlülüğüydü. Sümer’den Mısır’a, oradan Antik Yunan’a uzanan bu uzun düşünsel yolculukta adalet, hem kozmik bir denge hem de toplumsal bir ideal olarak insanlık tarihine yön verdi.

Ve ne gariptir ki, bunca zamandır süren bu arayış, bugün hala ertelenmiş bir vaat gibi insanlığın önünde duruyor. Çünkü adalet, kimileyin gökyüzüne yazılmış bir dua, kimileyin de yeryüzünde eksik kalan bir söz olarak yaşamaya devam ediyor.

Tek tanrılı dinlerle birlikte bu anlayış, her şeye gücü yeten bir Tanrı'nın kişisel iradesine dönüştü. Dünyadaki adaletsizlikler ise, ilahi bir planın parçası ve en son karşılığın bir "hesap gününde" verileceği bir "sınav" olarak yorumlandı. İlk çağlarda, adalet kavramı daha çok misilleme üzerine kuruluydu: "Göze göz, dişe diş." Ancak insanlık geliştikçe, bu ilkel anlayış yerini daha karmaşık ve soyut sistemlere bıraktı.

Böylece adalet, bu dünyadan öteye ertelenen bir vaat haline geldi. Bu durum, felsefenin en temel sorularından birini doğurdu: Ertelenmiş adalet, gerçekten adalet midir? Kabileler, kent devletleri ve en sonunda uluslar, kendi adalet mekanizmalarını geliştirdi. Fakat insan yapımı bu sistemler, her zaman mükemmel olmaktan uzaktı. Yanlış kararlar, yolsuzluklar, güçlünün zayıfı ezmesi gibi durumlar, insanları daha yüce, yanılmaz bir adalet mekanizmasına inanmaya itti.

Doğanın Kayıtsızlığı ve Ahlaki Düzen Arayışı

Doğaya ve tarihe bakıldığında bu inancı doğrulayacak bir tabloyla karşılaşmak zordur. Kaplan ceylanı yer. Ne hak vardır ne de haksızlık. Yalnızca güç ve sonuç... Doğada adalet diye bir kavram yoktur. Doğa yasaları işler, güçlü olan hayatta kalır, zayıf olan elenir. Deprem zenginle yoksulu, yaşlıyla genci ayırt etmez. Hastalık adalet gözetmez. Doğal seçilim, merhametsizdir. Aslan, ceylanı avlarken etik bir kaygı gütmez. Yani doğa, ne iyiye ödül verir ne de kötüye ceza keser.

Aynı şey insan dünyasında da geçerlidir: Nice hilekar zenginliğe boğulmuşken, nice dürüst insan yoksullukla boğuşur. Nice diktatörler huzur içinde ömrünü tamamlarken, nice masum adsız mezarlarda kaybolur. İnsanlar bu acımasız gerçeklikle karşı karşıya kaldıklarında, yaşama anlam verebilmek için ilahi adalet kavramını geliştirmişlerdir. Bu, bir anlamda ruhsal bir gereksinimidir - adaletin mutlaka bir şekilde gerçekleşeceğine inanmak, dayanılmaz acıları katlanılabilir kılar.

İlahi adalet düşüncesi, özünde evrende işleyen bir ahlaki düzen varsayımına dayanır. Bu varsayıma göre, her şeyin görüldüğü, hesaplandığı ve eninde sonunda hak edene hak ettiğinin verileceği bir sistem vardır. İnsan ise doğadan farklıdır. Empati yapar, adalet duygusu geliştirir, eşitliği sorgular. Belki de doğadaki bu kayıtsızlık karşısında kendi iç dünyasında bir denge kurmak amacıyla "ilahi adalet" fikrini doğurmuştur.

Kötülük Sorunu ve Tanrı'nın Savunusu

"Eğer Tanrı hem mutlak iyi hem de mutlak güç sahibi ise kötülük neden var?" sorusu, ilahi adalet inancının önündeki en büyük felsefi engeldir. Epikür'ün ünlü paradoksu bu açmazı özetler: Tanrı'nın ya gücü yetmiyordur ya da niyeti iyi değildir; eğer ikisi de varsa, bu kötülük nasıl var olabilir?

Bu soruna karşı teist düşünürler, kötülüğün insanın "özgür iradesiyle" seçildiğini (Augustinus) veya daha büyük bir iyiliğe hizmet ettiğini (Leibniz) savundu. Leibniz "Bu dünya, mümkün olan en iyi dünyadır" derken, görünüşteki adaletsizliklerin Tanrı'nın ilahi planının parçası olduğunu savunur. Ancak bu savunular, özellikle masumların çektiği acılar ve doğal afetler karşısında birçok düşünür için yetersiz kaldı.

Tanrı'nın Sessizliği ve İnsanın Sorumluluğu

Aydınlanma Çağı ile birlikte adaletin temeli göklerden yeryüzüne, insanın aklına ve vicdanına inmeye başladı. Kant, ahlakın bir ödül beklentisiyle değil, "ödev bilinciyle" yerine getirilmesi gerektiğini söyleyerek bu değişimi perçinledi.

Bu kopuşun en sert sesini Friedrich Nietzsche yükseltti. Ona göre ilahi adalet, güçsüzlerin yaşamın sert gerçeklerinden kaçmak için uydurduğu bir "köle ahlakı"ndan ve teselli arayışından ibaretti. Nietzsche’nin ünlü “Tanrı öldü!” sözü, adaletin artık gökten beklenmeyeceğini, onu kurma sorumluluğunun tümüyle insana ait olduğunu ilan ediyordu.

Bu çizgide Nietzsche’nin yanı başında Albert Camus gibi ateist ya da agnostik filozoflar yer aldı. Onlara göre "ilahi adalet" düşüncesi, insan zihninin yaşamın acımasız gerçeklerini kabullenememesiyle yarattığı bir masaldı.

Yirminci yüzyılda Camus gibi varoluşçular, bu sorumluluğa insan merkezli bir yanıt aradı. Camus’ye göre, evrenin anlamsızlığı ve Tanrı’nın sessizliği karşısında insana düşen görev, teslim olmak değil; başkaldırmaktır. Adalet artık göklerde beklenen bir lütuf değil, insanların birlikte dayanışarak ve mücadele ederek yeryüzünde oluşturmaya çalıştığı bir değerdi.

Psikolojik Bir Sığınak: Umut Etmenin Bedeli

İnsan zihni, adaletsizlik karşısında kolay kolay susmaz. Haksızlığa uğrayan bir çocuğun bakışları, sebepsiz yere cezalandırılan bir insanın haykırışı ya da zalimlerin hiçbir bedel ödemeden güçlerini sürdürmesi... Bunlar yalnızca vicdanımızı değil, dünya algımızı da sarsar. İşte tam bu kırılma anlarında, görünmeyen bir el gibi devreye girer ilahi adalet inancı: Bu dünyada olmasa da bir yerlerde, bir gün, her şeyin yerli yerine konacağı düşüncesiyle insan nefes alır, ayakta kalır.

İlahi adalet, birçok insan için yalnızca bir inanç değil, bir tür psikolojik sığınaktır. Yaşamın sert yüzüyle baş edebilmek için ruhun dayandığı bir destek noktasıdır. Gerçek adaletsizlikle yüzleşmek zordur. Dahası kimi zaman insanın ruh sağlığını sarsacak denli ağırdır. İşte tam da bu noktada ilahi adalet fikri, bir tür psikolojik sığınak işlevi görür.

Umudun Gücü ve Tesellinin İşlevi

İlahi adalet kavramı, yalnızca basit bir inançtan ibaret değildir; bireysel ve toplumsal düzeyde çok önemli işlevler görür. En temel işlevi, acı ve haksızlık karşısında insana bir umut ve teselli sunmasıdır. Sevilen birini kaybetmek, bir felaketle karşılaşmak, haksızlığa uğramak gibi durumlarda, "Adalet er ya da geç yerini bulur," "İlahi bir hesaplaşma vardır" inancı, dayanma gücü verir.

Haksızlıkların bir gün telafi edileceğine olan güven, yaşama tutunmayı kolaylaştırır. Özellikle adaletin ya geç geldiği ya da hiç uğramadığı coğrafyalarda, bu inanç güçsüzlerin ve ezilenlerin içsel dengesini koruyan görünmez bir kalkana dönüşür. Bu, özellikle travmatik olaylar karşısında bireyin psikolojik sağlığını korumasına yardımcı olan bir başa çıkma mekanizmasıdır.

Bilişsel Uyumsuzluk ve İçsel Denge

Psikoloji literatüründe “bilişsel uyumsuzluk” olarak bilinen bir kavram vardır: İnsan zihni, yaşanılan gerçek ile beklentiler arasında çelişki olduğunda rahatsızlık duyar. Bu çelişki çözülmeden kalırsa, ruhsal gerilim ve içsel huzursuzluk doğabilir. İşte ilahi adalet inancı, tam da bu çatışmaya bir yanıt sunar. Açıklanması zor kötülükleri daha büyük, anlamlı bir plana yerleştirerek bireyin içsel dengesini yeniden kurmasına yardımcı olur.

Hayatta kontrol edemediğimiz olaylar karşısında duyulan çaresizlik, bu inançla hafifler. “Bütün kötülükler bir gün cezalandırılacak, iyilikler karşılığını bulacak” düşüncesi, insanın belirsizlik ve haksızlık karşısında sığındığı bir umut limanına dönüşür. Kısacası, ilahi adalet inancı, akıl için kesin bir açıklama sunmasa da, kalp için güçlü bir teselli sağlar.

Edilgenliğin Gizli Tehlikesi

Ancak bu tesellinin bir yan etkisi da vardır: Edilgenlik. Eğer bir gün bir yerde herkesin hesabının sorulacağına inanıyorsak, bugün yaşanan adaletsizliğe karşı sesimizi yükseltme isteğimiz azalabilir. "Bir bilen var nasılsa" diyerek, harekete geçmek yerine beklemeyi tercih ederiz. Bu düşünce, yalnızca inanç düzeyinde kaldığında bir tesellidir. Ancak yaşamın merkezine yerleştiğinde, pasifliğin zeminini de hazırlar.

"Nasıl olsa bir gün hesabı sorulacak" düşüncesi, birçok insanı hak aramaktan, mücadele etmekten uzaklaştırır. Kimi zaman bu bekleyiş, kişisel sorumluluktan kaçışa; eylemsizliğe dönüşebilir. Burada ince bir denge devreye girer. İlahi adalet inancı, bireyin yaşama gücünü artıran bir umut kaynağı mı, yoksa onu edilgenleştiren bir zincir mi olur?

Affetme ve İçsel Huzur

Öte yandan bu inanç, yalnızca bir sığınma değil, aynı zamanda affetmenin de kapısını aralayabilir. "Sonunda herkes hak ettiğini alacak" düşüncesi, bireyin kin ve intikam duygularını yumuşatır. İçsel huzura ulaşmak, kimi zaman cezalandırmaktan değil, bırakmaktan geçer. İlahi adalet fikri, bu bırakışın psikolojik altlığını sunabilir.

Psikolojik olarak belirleyici olan da tam budur. İnanç, kişiyi güçlendirip adaletsizliğe karşı cesaret mi verir; yoksa "nasılsa sonunda herkes hak ettiğini bulacak" diyerek mücadele etme iradesini mi köreltir?

Sosyopolitik Bir Araç: Sessizliğin İdeolojisi

İlahi adalet düşüncesi, yalnızca bireyin içsel dünyasında yankı bulan bir inanç değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı biçimlendiren güçlü bir ideolojik aygıttır. İnsanlık tarihi boyunca, bu kavram hem umut verici bir sığınak hem de itaatin dili olmuştur. Ne zaman bir toplumda adalet eksikse, ne zaman haksızlıklar sistematikleşmişse, ilahi adalet söylemi devreye girmiştir: "Sabret, sınanıyorsun", "Allah büyüktür", "Bu dünya fanidir, asıl hesap öbür dünyada görülür."

Egemen Güçlerin Aracı

Bu tür cümleler, ilk bakışta ruhu yatıştırıcı gibi görünse de, derinlerde bir toplumsal mühendisliğin izlerini taşır. İlahi adaletin en tehlikeli ve en görünmez yüzü, tam da burada ortaya çıkar. Çünkü bu inancı, tarih boyunca egemen sınıflar var olan düzeni meşrulaştırmak için ustalıkla kullanmıştır.

Tarih boyunca egemen güçler, ilahi adalet kavramının bu ruhsal etkisini fark etmişler ve onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Cennet ve cehennem kavramları gibi, ilahi adalet de toplumsal denetimin güçlü bir aracı haline gelmiştir. Bu kavramın kullanılış şekli oldukça sinsidir: İnsanlara, eğer sabırlı olurlarsa, çaba göstermeden beklerlerse, adaletin mutlaka gerçekleşeceği söylenir.

"Tanrı'nın takdiri" ya da "kutsal düzen" anlayışı, çoğu zaman iktidarın sorgulanmasını önleyen bir kalkan görevi görmüştür. Halkın yaşadığı acılar, adaletsizlikler ya da eşitsizlikler, ilahi planın bir parçası olarak sunulmuş; böylece toplumsal değişim talebi bastırılmıştır.

Meşrulaştırma ve Pasifleştirme

Tarihte ilahi adalet düşüncesi, yalnızca bireyin iç huzurunu korumakla kalmamış, aynı zamanda egemen sınıflar tarafından bir yönetim aracı olarak da kullanılmıştır. Yoksula "bu dünyada çektiğin çilenin karşılığını cennette alacaksın" denmiş; mazluma "sabret, sınanıyorsun" öğütleri verilmiştir.

Hükümdarlar, iktidarlar ve dinsel otoriteler; bu kavramı var olan düzenin korunması, isyanların bastırılması ve toplumsal kontrolün sağlanması amacıyla kullanagelmişlerdir. "Yazgı," "ilahi takdir," "her şeyin bir nedeni var" gibi söylemler, insanları pasifleştirebilir. "Sabreden derviş muradına erer" ya da "Allah büyüktür, adaletini er geç sağlar" gibi söylemler, insanların mücadele etme iradesini törpüleyerek onları pasif bekleyişe yönlendirebilir.

Tarihsel Örnekler

Ortaçağ Avrupa'sında, feodal düzen ile dinsel otoritenin birleşmesi, ilahi adalet kavramının düzenli bir şekilde kullanımını doğurmuştur. "Tanrı kral yapmış, köle yapmış" anlayışı, mevcut toplumsal düzenin sorgulanmasını engellemiştir. Tarih boyunca kölelik düzeninin sürdürülmesinde, ilahi adalet kavramının rolü tartışılmazdır. Köleleştirilen insanlara "Sabret, ahirette özgür olacaksın" mesajı verilmiş, bu ileti kölelik karşıtı isyanları engellemiştir.

Modern dönemde ise bu kavram daha ince biçimler almış, "karma" kavramının yaygınlaşması, yeni çağ hareketlerinin "evrensel adalet" anlayışı, çağdaş biçimlerini oluşturmuştur. Benzer şekilde, Hindistan'daki kast düzeninde "karma" kavramı, alt kastlardan insanların mevcut durumlarını sorgulamalarını engellemiştir.

Cennet-Cehennem Düalizmi

Özellikle cennet-cehennem fikri, yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda politik bir denge unsuru olarak işlev görmüş; bu dünyada adaletsizliğe boyun eğen birey, öte dünyada adalet bulacağına inandırılmıştır. Bu yapı, ilahi adaletin yalnızca umut değil, aynı zamanda korku kaynağına dönüşmesine de yol açmıştır: "Eğer başkaldırırsan, Tanrı'nın gazabına uğrarsın."

Bu anlayış, bireyi hak aramak yerine dua etmeye yönlendirir; mücadele ruhunu köreltir, edilgenliği yüceltir. Marksçı ve feminist eleştirel yaklaşımlar, ilahi adaletin bu yönünü açıkça ortaya koyar: Bu tür bir inanç, toplumsal eşitsizlikleri perdeleyen, haksızlıkları doğalmış gibi gösteren ideolojik bir "sünger"dir.

Çağdaş Dönüşümler

İlahi adalet düşüncesi, kimi zaman da toplumsal eşitsizliklerin meşrulaştırılması işlevi görmüştür. Yoksulluğun "yazgı" ya da "sınav" olarak sunulması, zenginliğin "ilahi lütuf" sayılması, insanları içinde bulundukları durumu sorgulamaktan alıkoyabilir. Bu tür yaklaşımlar, mevcut sınıfsal yapının sürmesini sağlar; çünkü insanlar haklarını aramak yerine, yazgılarına razı olmaya yönlendirilir.

Ancak modern toplumlarda tablo giderek değişiyor. Laikleşme ya da sekülerleşme süreciyle birlikte ilahi adalet düşüncesi, toplumsal düzlemde eski etkisini yitirmeye başladı. Bugün adalet talebi, giderek daha fazla insan yapımı hukuk ve etik ilkeler üzerinden dile getiriliyor. Yine de bireylerin kişisel inanç dünyasında ilahi adalet hala derin bir yer tutuyor; kimileyin bir sığınak, kimileyin bir beklenti, kimileyin de sessizliğin ideolojisi olarak varlığını sürdürüyor.

Çabanın Gerçekliği ve Edilgenlik Döngüsü

"Hiçbir şey çaba harcanmadan elde edilemez" gerçeği, tüm bu inanç sistemlerinin karşısında güçlü bir şekilde duruyor. İlahi adalet beklentisi, insanları eylemsizliğe sürükler. Bu beklenti, "Ben elimden geleni yapmasam da, adalet mutlaka gerçekleşecek" düşüncesini yaratır. Oysa gerçek dünyada hiçbir şey çaba gösterilmeden, emek verilmeden elde edilemez.

Gerçek yaşam, ne yazık ki, iyilerin her zaman kazandığı, kötülüğün anında cezalandırıldığı bir yer değildir. Aksine, kurnazlıkla, yalanla, hileyle başarıya ulaşan pek çok örnek vardır. Bu edilginlik, özellikle toplumsal değişim konusunda büyük bir engeldir. İnsanlar haksızlık karşısında tepki göstermek yerine, "nasıl olsa adalet gerçekleşecek" düşüncesiyle beklemeyi tercih ederler.

Kurnazlığın Üstünlüğü

Kimileri, diğerleri ilahi adaleti beklerken kendilerinin harekete geçerek sonuca ulaşabileceğini fark etmiştir. Kurnazlık, bu noktada devreye girer. Yalan, hile, yönlendirme gibi yollarla daha kısa yoldan hedefe ulaşmak mümkündür ve bu da adaletsizliğin sürmesinin temel nedenlerinden biridir.

Bugünün dünyasında ise bu durum yeni bir boyut kazanmıştır. Teknoloji çağında bilgi, en değerli güç haline gelirken, bilgiye erişimdeki eşitsizlik yani “bilgi asimetrisi” yeni tür adaletsizlikler doğurmuştur. Veri madenciliği, algoritmaların yönlendirici biçimde kullanılması, sayısal uçurum gibi olgular bu asimetrilerin güncel örnekleridir.

Bu dengesizlikler, var olan adaletsiz düzenlerin devamını sağlar. Örneğin, sosyal medya algoritmalarını anlayan ve yönlendirebilen şirketler, bu bilgiyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir. Böylece güç, yalnızca teknolojiye değil, onun arkasındaki görünmeyen ama bilgisi olanlara geçer.

Bu tablo, adaletin artık gökten beklenen bir lütuf değil, insan eliyle oluşturulması gereken bir sorumluluk olduğunu gösterir. Gerçek adalet, beklemekle değil; farkındalık, bilgi ve ortak çabayla yeryüzünde kurulabilir.

Tarihin Dersleri

Toplumsal değişim, hak mücadelesi, adil hukuk sistemlerinin oluşturulması, sömürünün ve zulmün karşısında durmak, bireysel ve kolektif çabanın ürünüdür. Sokrates'ten Gandhi'ye, Martin Luther King'den Nelson Mandela'ya kadar pek çok figür, adaletin pasif bir bekleyişle değil, aktif bir mücadeleyle elde edildiğini göstermiştir. Tarih boyunca yaşanan tüm olumlu değişimler, insanların edilgin bekleyişi sonucunda değil, etkin mücadeleleri sonucunda gerçekleşmiştir.

Sonuç: Umuttan Sorumluluğa, Bekleyişten Eyleme

Öyleyse başa dönelim: Ya ilahi bir töre yoksa? Ya hiçbir zaman zalimler cezasını çekmeyecek, iyiler ödüllendirilmeyecekse?

Bu olasılık, ilk anda insanın içini ürpertse de, aslında bir umutsuzluk değil, bir özgürlük bildirgesidir. Eğer gökten inecek bir töre yoksa, onu yeryüzünde biz kurmak zorundayız. O zaman savaşım vermek, direnmek, örgütlenmek ve daha adil bir dünya için çabalamak kaçınılmaz bir sorumluluğa dönüşür. Sokrates'ten Gandhi'ye, Martin Luther King'den Nelson Mandela'ya dek nice öncü, adaletin edilgen bir bekleyişle değil, etkin bir savaşım ile kazanıldığını göstermiştir.

İlahi adalet beklentisinden kurtulmak, umudun ölümü değil, gerçek umudun doğuşudur. Bu, eylemle beslenen, dünyanın gerçekten değişebileceğine duyulan "eleştirel bir umuttur". Gerçek adalet, bize bağışlanan bir ödül değil; emekle, bilinçle, dayanışmayla birlikte kurduğumuz bir değerdir.

Bu sabah zihnime takılan o soru, belki de en yalın gerçeği gözler önüne seriyor: Değişim bizim elimizde. Adalet, bizim sorumluluğumuzda. Kendimizi ayağa kaldırmak zorundayız, çünkü bizi kaldıracak başka kimse yok. Belki de aradığımız o ilahi olan, göklerden inecek bir yargı değil, insanın kendi vicdanında yeşerttiği ve ortak çabasıyla yeryüzünde kurduğu adalet duygusunun ta kendisidir.

Esenlikler diliyorum.

 

 

25 Nisan 2025 Cuma

Ölümlülerin Ölümsüzlüğü Üzerine

 Not: 03 Ekim 2010 tarihinde not defterime yazdığım bir düşüncedir.

"Ölümlülerin ölümsüzlüğü" kulağa paradoksal gelebilir. Çünkü tek tanrılı dinlere göre her canlı ölümü tadacaktır; ölümsüzlük yalnızca Tanrı’ya özgüdür. Ancak insanlık tarihi boyunca, insanoğlunun hep ölümsüzlüğün peşinden koşması, bunu mitoloji yoluyla yarı tanrılar ya da ölümsüz kahramanlar yaratarak telafi etmeye çalışması bir rastlantı değildir. Belki de bunun en insani açıklaması, unutulmaktan duyulan derin korkudur.

Bildiğimiz kadarıyla, kendi ölümünü önceden kestirebilen tek canlı insandır. Oğlum Onur, bazı hayvanların da ölümün yaklaştığını sezdiğini savunur. Örneğin, yaşlı bir filin sürüsünden ayrılıp yalnızlığa çekilmesi gibi. Bana göre bu davranış daha çok içgüdüsel bir döngünün parçasıdır. Dahası bazı bitkilerin, kuruyup ölmeden önce aşırı çiçek açtığını duymuştum. Bu davranışı, soyun devamını sağlama refleksi olarak yorumlayanlar var.

Eğer bir bitki bile soyunu devam ettirme kaygısıyla, ömrünün sonunda varlığını doruğa çıkarıyorsa; insanın da yaşamının ilerleyen evrelerinde “Geride hatırlanacak ne bırakıyorum?” sorusunu sorması hiç de şaşırtıcı değildir.

Peki, hatırlanmak için iyi yetiştirilmiş çocuklar bırakmak yeterli olur mu? Belki bir yere kadar… Bir düşünürün söylediği gibi: “Bir insan, adının son kez anıldığı anda gerçekten ölür.” Çünkü bir isim artık anılmıyorsa, o varlık da gerçeklikten silinmiştir.

Unutulmaktan kurtulmanın yollarından biri, kalıcı bir eser bırakmaktır. Ancak bu eserin nasıl bir eser olduğu da önemlidir: İnsanların yaşamlarına değer katan, bilgiyi çoğaltan, yeni yollar açan bir eser... Edebi, bilimsel, teknolojik ya da sanatsal olabilir. Ama tümü için geçerli bir ölçüt vardır: İnsanlık bu eserden faydalanabildiği sürece, onu yaratan da hafızalarda yaşayacaktır. Ancak bir gün o eser de unutulursa, onun yaratıcısı da tarihin tozları arasına karışır.

Bir yerde okumuştum: Paris’e giden bir Türk gazeteci, bir taksiye biner. Şoför, onun Türk olduğunu anlayınca, cebinden solmuş bir kartvizit çıkarır ve bu kişiyi tanıyıp tanımadığını sorar. Kartvizitin sahibi on beş yıl önce ölmüştür. Gazeteci bu haberi verince, şoför uzun uzun kartviziti seyreder ve şöyle der: “Demek öldü...” Onun için, o ana kadar o kişi hala yaşıyordur. İşte gerçek ölüm o andır.

Bugün insanlık uygarlığının geldiği noktaya milyonlarca insan katkı sağlamış olsa da, biz yalnızca birkaç ismi hatırlarız. Hammurabi’yi anımsıyoruz, çünkü ilk yazılı yasaları derleyip uygulatma cesaretini o göstermiştir. Yasalar belki ondan öncekilerin mirasıydı, ama "ilk uygulayıcı" olarak tarihe geçen odur. Sokrates’i hatırlıyoruz; çünkü felsefeyi yalnızca seçkinlerin değil, herkesin düşünsel alanı haline getirmiştir. Yazılı hiçbir eseri yoktur ama düşünce yöntemini bırakmıştır. Onu ölümsüz yapan, işte budur.

İnsanlar, hatırlanma arzusu sayesinde uygarlığını oluşturmuştur. Bu dürtü, riskleri de beraberinde getirir: zaman, emek, zahmet, dahası yaşamı riske atmak… Sokrates’in uğruna can verdiği düşünceler gibi. Günlük yaşamın sıradan akışına kendini bırakan ve yalnızca tüketen insanlar için bu tür kaygılar yoktur. Onlar, henüz fiziken ölmeden ruhen ölmüş sayılırlar.

Peki, insan nasıl ölümsüzleşir?

Yanıt nettir: Kalıcı eserler bırakarak.

İnsanı ölümsüzleştiren bazı yollar şunlardır:

  1. İnsan yaşamını kalıcı olarak kolaylaştıran icatlar yapmak,
  2. Toplumları biçimlendiren bir devlet kurmak,
  3. Demokrasi, insan hakları, hukuk gibi temel düşünce yapılarını oluşturmak,
  4. Evrenin bilinmeyen yönlerini açığa çıkarmak,
  5. İnsan ruhunu ve bedenini anlamaya dönük katkılar sağlamak,
  6. Sanat yoluyla estetik beğeni yaratmak,
  7. Tarih, antropoloji ve din gibi alanlarda insanlığın geçmiş ve geleceğine ışık tutmak,
  8. Büyük idealleri gerçekleştirmiş kahramanlar olmak,
  9. İnsanlığa yararlı bireyler yetiştirmek.

Özellikle sonuncusu üzerinde durmak gerekir. Çünkü geleceği kuracak olan, iyi yetişmiş insanlardır. Benim annem ve babam okur yazar değildi. Eğitimime maddi katkı sunamadılar. Ama bana çok değerli bir ahlaki miras bıraktılar: "Bir emek karşılığı olmayan hiçbir şeyi istememek." Onların dilinde bu şöyleydi: “Evladım, biz senin kursağından haram lokma geçirmedik.”

Bu miras, benim için ahlaki pusula oldu. Bir şeyi emek harcamadan elde etmek haramdır. Başkasının olanı, onun rızası olmadan almak da öyle... Ben ve eşim, bu anlayışla çocuklarımıza iyi bir eğitim vermeye çalıştık. Onların kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler olmalarını istedik. Ve onları, insanlığa yararlı insanlar olmaları yönünde yetiştirdik.

Belki de biz, bu özveriyle küçük de olsa geleceğe bir iz bırakıyoruz.

Çünkü bir insanın ölümsüzlüğe açılan kapısı, ardında bıraktığı izdir.