2 Mart 2022 Çarşamba

Ukrayna-Rusya Çekişmesinin Tarihsel Çerçevesi

Çeşitli disiplinlerden bilginlerin araştırmasına göre Avrupa’da ilk insan yaşamı zamanımızdan 500.000 yıl öncesine kadar gidiyor. Neanderthal denilen bu insan türünün, zamanımızdan yaklaşık 45.000 yıl kadar önce Ukrayna topraklarında mamut avladıklarının arkeolojik kanıtları bulunmuştur. Modern insan denilen ve yaklaşık 30.000 yıl kadar önce dünyanın her yerine yayılmış olan Homo Sapiens türünün doğudan gelerek Neanderthal insan türünü zamanımızdan 28.000 yıl kadar önce Ukrayna topraklarında ortadan kaldırılmış olduğu düşünülüyor.

Yine Avrupalıların, Farsların ve Hintlilerin ataları olduğu düşünülen Hint-Avrupalıların anayurdunun, bir sava göre, Karadeniz ve Hazar Denizi’nin kuzeyinde bir yerlerde olduğu, buradan önce Avrupa, sonra İran yaylası, oradan da Hint alt kıtasına yayıldığı dilbilimsel verilere göre açıklanır. Bu insanların, Avrupa’ya girişinin 6.000 yıl kadar önce Ukrayna topraklarından başladığı ileri sürülür.

Dolayısıyla, Ukrayna toprakları tarihsel açıdan önemlidir, Serhii Plokhy’nin dediği gibi Avrasya bozkırının batı kıyısında yer alan Ukrayna, yüzyıllar boyunca Avrupa'ya açılan bir kapı olmuştur.

Doğu Slavlarının (Not 1) bir kolu olan Ukraynalılar, son 1200 yıl içinde kendilerini Rusların da içinde bulunduğu doğu kolundan yavaş yavaş ayırmış, farklı bir kimlik kazanmıştır. Bu farklılık, özellikle 19. yüzyılda ulu-devletlerin ortaya çıkmasıyla pekiştirilmiştir. Şimdi Ukraynalılar kendilerini Doğu Slavları, yani Ruslar, Belaruslar’dan çok Batı’ya ait olduklarını düşünürler. Ayrıca, “Rus” adı bile 9. yüzyılda Kiev’de bir beylik kuran İskandinav prenslerinden mirastır.

Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı üzere Ukrayna-Rusya çekişmesinin ardında uzun bir tarih ve çok önemli jeopolitik gerçekler vardır. Bu tarihi anlamadan, jeopolitik gerçekleri kavramadan son gelişmeler anlaşılmaz. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi Ruslar ve Ukraynalılar iki kardeş halk değil, tarihsel olgular, jeopolitik gerçekler etnik kimliğin önüne geçmiştir.

Bozkır Koridoru

Bozkır koridoru doğuda Mançurya'dan batıda Büyük Macaristan Ovası'na kadar neredeyse kesintisiz bir şerit halinde uzanan (8.000 km), dünyanın en büyük ılıman otlak alanıdır. Çoğunlukla 40°-50° Kuzey enlemleri arasında yer alır. Bu bölge içindeki sıcaklık aralığı, ot ve çalıların büyümesine izin verecek kadar sıcak, ancak ağaçların büyümesine izin vermeyecek kadar kurudur. Güneye doğru, bitki örtüsü incelir, kabaca paralel bir çöl bozkır bölgesi oluşturur, bunun ötesinde açık çöle ulaşılır. Kuzeyde bozkır, orman bozkırıyla birleşir. Ağaçların yoğunluğu arttıkça, orman bozkırları sonunda yerini gerçek ormanlara bırakır-Rusya'nın taygasını oluşturan ladin ve diğer kozalaklı ağaçların hafif örtüsü ve Avrupa yarımadasının çoğunu karakterize eden yaprak döken ormanlık.

Moğolistan'ın soğuk yüksek bozkırlarında yoğun soğuk döngüleri ile karşı karşıya kalan bir topluluk, yaşamını iyileştirmek için üç seçeneği vardı: Güneye Çin'e, güneybatı Hindistan'a, batıya doğru Avrupa'ya gitmek. Her üç seçenek de tarih boyunca farklı zamanlarda kullanıldı, ancak ilk iki seçenek, farklı ekolojik bölgelere geçiş anlamına geliyordu. Üçüncü seçeneği seçen göçmenlerin, aşina oldukları ve hızlı hareketi kolaylaştıran bir çevrede kalmanın büyük avantajı vardı. Bu nedenle Avrasya tarihine bozkır boyunca doğudan batıya sürekli insan akışı egemendi ve bu kadar çok insanın seyahatlerini (MÖ 3. binyılın başlarındaki Yamnaya kültüründen 13. yüzyılın Moğollarına kadar) bozkır kuşağının en batı ucunda, Büyük Macar Ovası'nda sonlandırmasının nedeni buydu. 13. yüzyılda Moğol bozkırlarında Karakurum'dan yola çıkan ve gerektiğinde at değiştiren bir Moğol binicisinin bir ay içinde Macaristan'a ulaşabileceği ileri sürülür.

Dünyanın Kıyısı-Ukrayna

Karadeniz'in kuzey topraklarına ilk olarak, yerleşimlerini arkeolojik kazılarından bildiğimiz mamut avcıları Neandertaller MÖ 45.000'lerde yerleşmişti. MÖ 5. binyılda, Cucuteni-Trypil (Not 2) kültürü taşıyıcıları, Tuna ve Dinyeper arasındaki orman bozkır sınırlarına yerleşmiş, hayvancılık ve tarımla uğraşmış, yerleşimler kurmuştu. Tarihi kayıtlara göre bu bozkırlarda MÖ 8. yüzyılda Kimmerler adlı savaşçı kavim, daha sonra, onları oradan Anadolu’ya süren, içinde Türklerin atalarından da bazı boyların bulunduğu, İskitler yaşamıştı.

Kırım ve Karadeniz'in kuzey kıyılarında, MÖ 7.-6. yüzyıllarda Batı Anadolu’da İyonya’nın en güçlü kent devleti olan Milet'li yerleşimciler koloniler kurmuştu. Bu koloniler bozkır yerli halkları ile barışçı ticari ilişkiler içindeydi. Bu yerliler, MÖ 5.-4. yüzyıllarda İskitlerdi. Kolonicilerin komşularıyla yan yana yaşaması, ticaretle uğraşmaları yanında evlenerek Eski Yunan ve yerel gelenekleri birleştiren karışık bir topluma yol açıyordu.

Kolonicilerle karışmış İskitler hem ticaret hem de kültür açısından Akdeniz dünyası ile bozkır arasında aracı olarak hizmet vererek kıyıları tutuyorlardı. Ticaretin ana ürünleri (tahıllar, kurutulmuş balıklar, köleler) karışık orman-bozkır alanlarından geliyordu. Karadeniz limanlarına ulaşmak için bu ürünler, ticareti denetleyen Kraliyet İskitlerinin yaşadığı bozkırlardan geçmek zorundaydı. Halikarnaslı tarihçi Herodotos'un kıyı, bozkır ve orman arasında tanımladığı bölünme, yüzyıllarca süren Ukrayna tarihinin ana bölümlerinden biri durumuna gelecekti. Kuzey Karadeniz bölgesindeki kolonilerin denetimini MÖ 1. yüzyılda ele geçiren Romalılar, bozkırların farklı savaşçılarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.

Tarım bölgeleri ile koloniler arasındaki ticaret yollarını denetleyen İskitlerin yerini MÖ 4. yüzyılda Doğu’dan gelen Sarmatyalılar almıştı. Bunlar da farklı kabilelerden oluşuyordu, doğudaki Volga'dan batıdaki Tuna'ya kadar bozkırlara 4. yüzyıla kadar egemen oldular.

İskitler, krallığın eski yöneticilerinin Küçük İskitya olarak bilinen yeni bir krallık oluşturdukları Kırım'a gidip, koloniler de içinde olmak üzere yarımadayı ve hemen kuzeyindeki bozkırları denetim altına almışlardı. Sarmatyalılar bozkırın geri kalanını elinde tutuyordu, ancak kolonilere erişimi yoktu. Bozkırların yeni ve eski efendileri arasındaki çatışma yerel ticareti, gönenci, zamanla kolonilerin güvenliğini baltaladı. Romalılar Karadeniz'in kuzey kıyılarına ulaştıklarında, Ukrayna toprakları kendilerini Batı uygarlığına dönüşecek olanın en uç noktasında (sınırında) buldular. Helen dünyasının kuzey sınırı artık Avrupa'nın doğu sınırı olmuştu. 18. yüzyılda Rus İmparatorluğu'nun yükselişi Avrupa haritasını yeniden çizene ve doğu sınırını Urallara taşıyana kadar, orada neredeyse iki bin yıl kalacaktı.

Serhii Plokhy’nin söylediği üzere kapılar savaşlar nedeniyle kapatıldığında, Ukrayna, doğu ve batıdan yabancı istilaları durdurmaya yardımcı olmuş; tarihin çoğunda olduğu gibi açık olduklarında, insanların, malların ve düşüncelerin değişimini kolaylaştırmıştı. Ukrayna, yüzyıllar boyunca Roma'dan Osmanlı'ya, Habsburglar'dan Romanovlar'a kadar çeşitli imparatorlukların buluşma yeri, savaş alanı olmuştu. 18. yüzyılda St. Petersburg ve Viyana, Varşova ve İstanbul'dan yönetiliyordu. 19. yüzyılda yalnızca ilk iki başkent kalmış, 20. yüzyılın ikinci yarısında, Ukrayna topraklarının çoğunda yalnızca Moskova üst egemen olmuştu. Bu imparatorlukların her biri araziye ve toplumun karakterine damgasını vurmuş, benzersiz bir sınır kimliği ve kültürü oluşturmaya yardımcı olmuştu.

Çağdaş Ukrayna, uzun süre kültürel bakış açısından biri Avrasya bozkırları ve doğu Avrupa arasındaki çizgi ile ayrılmış, diğeri Doğu ve Batı Hıristiyanlığı arasındaki sınırla tanımlanan iki hareketli sınırın etkileşiminin bir ürünüdür. İlk sınır, yerleşik ve göçebe halklar arasında, sonra Hıristiyanlık ve İslam arasındaydı. İkincisi, Roma İmparatorluğu'nun Doğu ve Batı olarak bölünmesine dayanır; Avrupa'nın doğusu ile batısı arasında bugün de varolan politik ve kültür farklılıklarını gösterir. Yüzyıllar boyunca bu sınırların hareketi, günümüz Ukrayna kimliğinin temellerini oluşturan eşsiz bir kültürel özellikler dizisine yol açmıştır.

Günümüz Ukraynalıların ataları düzinelerce beylik, krallık ve imparatorlukta yaşadılar, zamanla çeşitli adlar ve kimlikler aldılar. Topraklarını tanımlamak için kullandıkları iki anahtar sözcük Rus ve Ukrayna idi. 9.-10. yüzyıllarda İskandinavların (Vikinglerin) bölgeye getirdiği Rus terimi, Viking savaşçılarını kendi yanlarına alıp Slavlaştıran Kiev Rus'un sakinlerince benimsenmişti. Ukraynalılar, Polonya'da Rusiler, Habsburg İmparatorluğu'nda Rutinler, Rus Çarlığı'nda Küçük Ruslar olarak bilinir. 19. yüzyıl boyunca, Ukraynalı ulus yapımcılar, Rus adını bırakarak toprakları için Ukrayna, etnik kitlesi için de Ukraynalı adını benimseyerek kendilerini Doğu Slav dünyasının geri kalanından açıkça ayırdılar. Ukrayna dilinde sınır anlamına gelen Ukrayna adı modern çağın başlarında Dinyeper Ukrayna'sındaki Kazak devletini belirtiyordu.

Kiev Rus terimi, Bizans gibi, sonradan icat edilmiştir, o ülkelerin çağdaşları bu adları kullanmıyorlardı. 19. yüzyıl bilginlerinin bulduğu bu terim, Moğolların saldırısında parçalanan 10. ve 13. yüzyıl ortaları arasındaki Kiev merkezli yönetimi belirtiyor. Kiev Rus'un mirasının meşru varisinin kim olduğu, Kiev'in ünlü anahtarlarını kimin elinde tuttuğu soruları, son 250 yıldır Rus üzerine tarihsel yazının çoğunu uğraştırdı. Başlangıçta tartışma Rus prenslerinin kökenlerine odaklanıyordu; İskandinavlar mı yoksa Slavlar mıydı?; 19. yüzyılın ortalarından beri Kiev Rus mirası için Rus-Ukrayna rekabetini de kapsayacak biçimde genişledi. 20. yüzyılda, Bilge Yaroslav'ın mirası üzerine yapılan savaş, bu rekabetin yoğunluğunu vurguluyor.

Yeni prenslerin çoğu, darbeler ya da düşmanca devralmalar sonucu Kiev'de ortaya çıkmıştı. Herkes Kiev'i istiyor, elde etmek için şanslarını deniyorlardı. Ancak 1169 yılında Vladimir-Suzdal prensliğinden Andrei Bogoliubsky'nin ordusu Kiev'i ele geçirdiyse de Prens, Kiev'e taşınmayı ve orada başkent kurmaya yanaşmamıştı.

Kronik yazarları (olayları kaydetme, yorum yapma görevi bir kuşak keşişten diğerine geçiyordu) anlatılarındaki üç farklı tarihi kimliği uzlaştırmak zorunda kalmıştı: Kiev'in İskandinav hükümdarlarının Rus kimliği, Slav eğitimli seçkinlerin kimliği, yerel kabile kimliği. Kiev hükümdarları ve uyruğu Rus adını benimserken, İskandinav kimliğiyle değil, bu adla ilişkilendirilen Slav kimliği, tanımlamalarının temeli oluyordu. Rus ne kadar Hıristiyan olursa o kadar Slav da oluyordu.

Tarihçiler, modern Doğu Slav uluslarının kökenleri için prenslik temelli kimliklere bakıyorlar. Vladimir-Suzdal prensliği, erken modern Moskova’nın ve sonunda modern Rusya'nın öncüsü olarak görülüyor. Belaruslu tarihçiler, kökleri için Polatsk prensliğine bakıyorlar. Ukraynalı tarihçiler, Ukrayna ulus inşa projelerinin temellerini ortaya çıkarmak için Galiçya-Volhynia prensliğini inceliyorlar. Ancak tüm bu kimlikler sonunda Kiev'e uzanıyor, bu da Ukraynalılara bir üstünlük sağlıyor: Başkentlerini hiç terk etmeden kökenlerine erişebiliyorlar.

Slavların Ortaya Çıkması

Eski Yunanların Ukrayna bozkırlarının halkları ile ilişkilerini büyük ölçüde ticaret ve kültür alışverişi oluştururken, Romalıların ticareti savaşla karıştırmaktan başka seçenekleri yoktu. Bozkır halklarıyla ilişkileri, eski tarihyazımında barbar istilaları olarak geçen, şimdi göç dönemi olarak bilinen bir dönemin başlamasıyla, 4. yüzyılda öncelikle savaş durumuna geldi. Barbarların baskısı altında Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyılın ikinci yarısında çöküşüne yol açan Avrupa'nın merkezine ve batısına doğru büyük bir halk hareketi oluştu. İmparatorluğun doğu bölümü, bozkır göçebelerinin ve kuzeyli tarımcıların saldırılarına karşı 15. yüzyılın ortalarına kadar yaşamayı başardı.

Ukrayna toprakları ve halkı göçlerde önemli bir rol oynamıştı. Göçün kimi önemli aktörleri bu topraklarda yaşıyorlardı. Bunların arasında, Hun önderliğindeki Gotlar (Cermen kavmi) ve Hunlar vardı. Avrasya Bozkırının Karadeniz-Hazar Denizi kuzeyi bölümündeki göçler dönemi sona erdiğinde Hunların yerini Türk lehçelerini konuşan başka boylar almıştı.

Göçlerin öyküsünde yer alan tüm aktörler Ukrayna'ya gelmiş, bozkırları yönetmiş, bir süre kalmış, sonunda ayrılmışlarsa da göçen halkların yerlilerle karışmasıyla ortaya çıkan bir küme olay yerinden ayrılmamıştı. Bunlar, dil ve kültürel terimlerle tanımlanan, çeşitli politik oluşumlarda temsil edilen kabilelerin bir topluluğu olan Slavlar idi. Slavlar ilk kez 6. yüzyılın başlarında, Gotların ve Hunların zayıflattığı Bizans sınırlarında topluca ortaya çıkıp Balkanlar'a ilerlediğinde dikkatleri üzerine çekmişti. Slavlar üzerine bilgi veren Gotik kökenli bir 6. yüzyıl Bizans yazarı Jordanes'in yazdığı dönemde Slavlar orman girintilerinden bozkırlara çıkmış ve Bizans için ciddi bir sorun yaratmaya başlamıştı.

Bizans, Slavlar arasında eski Roma taktiği böl ve yönet taktiği uyguluyordu. Yine de Slav baskınları sürüyordu. Slavların bölgede bağımsız bir rol oynadığı dönem, Türkçe konuşan boyların bir topluluğu olan Avarların saldırısı ile 7. yüzyılın başlarında sona erdi. Avarlar, Hıristiyan Kiev keşişlerin yazdığı kroniklere (Primary Chronicle olarak bilinir) göre kötü anılar bırakmıştı. Zaten Hristiyan din adamlarının, Türkler üzerine olumlu sözler söylemelerini beklemek boşunadır. Avarlar, yerlerini Bulgarlara ve daha sonra bölgede göç çağını göreceli bir barışa kavuşturan Hazarlara bırakmıştı. Hazarlar, Ukrayna’daki uyrukları arasında daha iyi anılar bırakmıştı. Batılı yazarlar, genelde hazar Türklerine olumlu olarak bakarlar. Bunda, Avrasya bozkırlarının güney geçitlerini Farsların kuzey geçitlerini de Hazarların tutmasıyla Orta Asya halklarının batıya akışını engellemelerinde yatar.

Kievli kronikler, Karpatlar Dağları’nın batısında 12 Slav kabilesini sayar. Bunların yerleşim yerleri kuzeyde, günümüz St. Petersburg yakınlarındaki Ladoga Gölü'ne; doğuda, üst Volga (İtil, İdil) ve Oka ırmaklarına; güneyde, Dinyester ve orta Dinyeper bölgesinin alt kısımlarına kadar uzanıyordu. Bu Slavlar bugünün Ukraynalılar, Ruslar ve Belarusluların öncüleridir. Slavlar, göçebe istila dalgalarını izleyen tarımcılardı, çünkü tarih yapan göçebeler, genellikle hayvanlarının otlayabileceği bozkır olmayan topraklarla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Slav kolonizasyon dalgaları yavaştı, çoğunlukla barışçıldı, sonuçları uzun ömürlü oldu. Adriyatik kıyılarına ve Balkanlar üzerinden Mora’ya kadar yayılan Slavlar, Yunan Yarımadasının demografisini değiştirirken burada Helenleşip günümüz Yunan halkını oluşturdu.

Ukrayna'da göç dönemi, 8. yüzyılın sonundan 11. yüzyılın ikinci yarısına kadar süren Viking Çağına yol açtı. Bunlar Batı Avrupa'da Kuzeyliler (Norman), Doğu Avrupa'da Varangyalılar olarak da bilinen Vikingler idi. Bütün ülkeleri ya da bir bölümünü yağmaladılar, boyun eğdiler, yönettiler, kimi devletleri dönüştürdüler, yeni devletler oluşturdular.

Ukrayna’nın Oluşturulması

Rus topraklarında Moğol egemenliği dönemi konumuz dışında yer aldığından bu konuya kısaca değineceğim. Moğol yönetiminin baskıcı olduğu görüşü, geleneksel Rus tarihyazımının ayırt edici özelliği olmuşsa da 20. yüzyılda, Avrasya Rus tarihyazım okulunun savunucuları, Moğol yönetimine yönelik bu olumsuz tutuma karşı çıktılar. Galiçya ve Volhynian prenslerinin yönettiği Ukrayna'da Moğollar, Rusya'dakinden daha az müdahaleci ve baskıcıydı. Buradaki varlıkları 14. yüzyılın ortalarında etkin olarak sona ermişti. Bu fark, iki ülkenin yazgısı ve onları oluşturan insanlar üzerinde derin bir etki yaratacaktı.

14. yüzyılın sonunda Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dukalığı ile bütünleşen Ukrayna toprakları ile bu iki devletin politikaları ve aralarındaki ilişkiler Ukrayna'nın politik, ekonomik ve kültürel yaşamını belirlemeye başladı. Bu dönemde, Ruslar ve Ukraynalılar arasındaki dini ve kültürel farklılıklar, her iki halk arasındaki politik bölünmeyi yavaş yavaş daha da belirginleştiriyordu.

Litvanyalıların Büyük Dükü ve Rus Lordu’ olarak adlandıran Litvanya'nın büyük dükü Jogaila ile Polonya'nın kraliçesi Jadwiga arasında 1385 yılında, bir evlilik anlaşması imzalanmıştı. Polonya tahtı karşılığında kendisi ve krallığı için Katolik olmayı kabul etmiş ve Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dukalığı topraklarını birleştirmişti.

Batıda Polonya ve Litvanya Topluluğu, kuzeyde İsveç bölgeleri ve güneydeki Osmanlı Türkleri, Rusya'nın daha çok genişlemesini engelliyordu. Polonya toprakları bugün Belarus ve Ukrayna'nın çoğunu içeriyordu. Ukrayna'daki çoğu toprak sahibi Polonya Katolikleri, Ukraynalı köylülerin çoğu Ruslar gibi Ortodoks Hıristiyanlar idi. Köylü isyanlarının 1640'ların sonlarında sarstığı Ukrayna 1654'te Rus egemenliğini kabul etti. Güneyde birçok halk Rusya'ya ve Polonya-Litvanya'ya katılmaya direndi. Bunlar arasında Güney Rusya ve Ukrayna'nın bozkırlarında yaşayan savaşçı Türkler, Kırım Tatarları, Kazaklar da vardı.

Ukrayna bozkırları 15.-16. yüzyıllar boyunca büyük bir politik, ekonomik ve kültürel dönüşüm geçirdi. Kiev Rus’tan bu yana ilk kez, sınır yerleşim hattı doğuya ve güneye doğru ilerlemeye başladı. Dilbilimsel araştırmalar, iki ana Ukrayna lehçesinin, kuzeyden ve batıdan birleşmeye başladığını, doğuya ve güneye kayarak üçüncü bir bozkır lehçeleri kümesi oluşturmaya başladığını gösterir. Bu lehçelerin karışımı, nüfusun büyük ölçüde hareketini yansıtıyordu. Bu köklü değişim bozkırın kendisinden kaynaklanıyordu. Kıpçak Hanlığı olarak da bilinen Altın Orda'da 14. yüzyılın ortalarında başlayan mücadele, 15. yüzyılın ortalarında dağılmasına yol açmış, Kırım, Kazan ve Astrakhan hanlıkları ortaya çıkmıştı. Kırım, 1449’da Cengiz Han'ın soyundan Hacı Devlet Giray'ın önderliğinde bağımsız oldu; Giray hanedanı 1478'de Osmanlı İmparatorluğu'nun bir vasal devleti durumuna geldi. Güvenlik kaygıları ve ticari çıkarlar Osmanlıları bölgeye çekmişti. Özellikle kölelerle ilgileniyorlardı.

Galiçya'dan Don'a ve Pripet Bataklıklarından Karadeniz'e uzanan Ukrayna toprakları, 17. yüzyılda Rusya, Polonya ve Kırım Tatar devleti arasında seyrek nüfuslu bir insansız topraklardı. Dinyeper Irmağı (sağ Ukrayna kıyısı, bir ırmağın sağı ya da solu demek ırmağın aktığı yöne göredir) batısındaki alan Polonya'nın bir parçasıydı. Bir tür düzenin olduğu yerlerde, toprak sahipleri Polonyalılar, köylüler çoğunlukla Ortodoks idi ve Küçük Rus lehçeleri olarak kabul edilen dilleri konuşuyorlardı. Köylülerin yanı sıra sınırda bir Kazak askeri birliği, Polonya'yı, sözde Tatar baskınlarından koruyordu. Kazaklar arasında Polonyalı ev sahiplerinden kaçan birçok kaçak serf de vardı. Dinyeper tepelerinin çevresindeki alanda, başka hiçbir yasayı tanımayan ve Polonya, Moskof ve Kırım arasında savaş ve diplomatik manevralar yürüten kendi toplumsal ve politik örgütü olan bir Kazak topluluğu (Zaporozhian Sich) (Not 3) tarafından önemli bir askeri güç kurulmuştu.

O anda sınır bölgesi (Ukrayna) halkı Rusya'da Küçük Ruslar olarak biliniyordu, Rus yetkililer ve tarihçiler bunların ayrı bir ulus olduklarını kabul etmeyeceklerdi. Öte yandan, 20. yüzyılda Ukraynalı ulusalcı tarihçiler, ayrı bir Ukrayna ülkesi olmanın yanında ilk Rus devleti olan Kiev Rus'un da gerçek ardılı olduğu konusunda direttiler. Moskofların, Rus adını gasp eden Fin, Slav ve Tatarların ırksal bir karışımı olduğunu ileri sürüyorlardı.

Ukrayna halkı 17. yüzyılda çoğunlukla Ruslarla aynı kilisedendi. Kendilerini Rus ve russkii olarak adlandırıyorlar olsalar da toplumsal kurumları farklıydı. Yasal ve kültürel gelenekleri Batılıydı, Polonya etkisi baskındı. 19. yüzyıla kadar tek bir edebi Ukrayna dili ortaya çıkmaya başladı. Bakış açıları da Rus halkından farklıydı. Ortaklaşacı gelenekleri olan uysal köleler değil, öncüler, soyguncular, bireycilerdi. Kısacası, ayrı bir ulus için tüm koşullar vardı: Yalnızca bir ulus olma bilinci henüz gelişmemişti.

Rusya 18. yüzyılda iki denize genişlemiş, Baltık kıyı limanlarına ve Karadeniz'in kuzey kıyılarına ulaşmıştı. Ancak, Rus imparatorluğu yine de halkı Ukrayna lehçesini konuşan tüm toprakları kapsamıyordu. En önemli istisna, Polonya’nın 18. yüzyılda üç ülke arasında bölünmesi sırasında Avusturya'ya giden Doğu Galiçya idi. Buradaki insanların önemli bir bölümü Uniate Kilisesi'ne (Not 4) aitti. Bu kilise Belarusya ve Ukrayna sınır bölgelerinde 16. yüzyılın sonunda Romanlaştırma ve Polonyalılaştırşma aracı olarak kurulmuştu. Ancak kurucularının ilk niyetlerinin tersine, bu Kilise Polonyalıların değil, Ukrayna'nın Polonya karşıtı duygularının merkezi durumuna gelmişti. Doğu Galiçya, modern Ukrayna ulusalcılığının doğduğu yeri oldu.

Kiev Rus

Burada kısaca Ukrayna’nın başlangıcı olan Kiev Rus’a Prensliğine de değinmek istiyorum. Kiev Rus Prensliği, günümüz Ukrayna ve Rusya'sından önce gelen ve 10. ve 13. yüzyıllar arasında gelişen bir devlettir.

Vikingler (Varangarian) Dinyeper, Don ve Volga'nın iç ırmaklarına girince yerli Slavları ezip, Kırım pazarlarında köle olarak satarak, Hazar ve Karadeniz kadar ulaşmışlardı. Irmak kıyıları ticaret yerleşimleri kurulduktan (840) sonra Slavların çağrısı üzerine İsveç savaş ağası Rurik 860'larda Novgorod ve Kiev'de koloniler kurmuştu. İzleyicisi Oleg, Kiev Rus'un devletini kurdu. Doğu Slavlarını birleştirerek, Kiev Rus prensleri, Baltık'tan Karadeniz'e uzanan politik, ticari ve kültürel önemi olan bir krallık yarattı. Kiev Rus devletinin kuruluşunun bu geleneksel versiyonuna, ulusal fikirli Rus tarihçileri (hem Sovyetler Birliğinin kuruluşundan öncesi hem de bu yana) şiddetle karşı çıkmıştır. Kuzeylilerin erken Kiev Rus devletinde bir rol oynadığı, kimi üst sınıf ailelerin İskandinav kökenli olduğundan kuşku duyulamaz.

10. yüzyıla gelindiğinde, Viking egemenlik alanı, Müslüman Orta Asya ve Bizans'ı Kiev Rus yoluyla, Atlantik'teki kuzey İspanya, İrlanda ve İzlanda ile birbirine bağlayan devasa bir ticaret kompleksine dönüşmüştü.

Göçebeler, Kuzeyliler, Batı Slavları, Bizanslar ve diğer birçok halk, Rusya'nın tüm tarihinde olduğu gibi Kiev Rus tarihinde de rol oynadı. Kuzeyliler hiçbir zaman Doğu Avrupa’daki durumun tam anlamıyla efendisi olmadılar. Onların hareket özgürlüklerini, yerli halkın hareket özgürlüğünden çok dış etmenler kısıtlamıştı. Benzer biçimde, göçebeleri de ya çevrelerindekiler dağıttı ya da onlara karıştılar. Ancak hem göçebeler hem de Kuzeyliler, Doğu Avrupa nüfusunun çeşitli kümelerinin iç gelişmelerini hızlandırdı ya da yavaşlattı.

Viking Rurik soyundan geldiği ileri sürülen Kiev Rus Kralı Vladimir (980-1015), Baltık'tan Karadeniz'e uzanan Slav halklarının egemeniydi. Pagan bir Viking savaşçısı olan Prens Vladimir bir söylentiye göre, bütün dinlerin farklı erdemlerinin huzurunda tartışılmasını istemişti. Sonunda Hıristiyan kiliselerini incelemesi için kurulan bir heyet çeşitli yerlere gönderildi. İşte bu sözler tercihin belirlenmesini sağladı. Vladimir 986-8 yıllarında kendisi ve halkı için Ortodoks Hıristiyanlığı seçti. Rusya tarihi için bir dönüm noktası olan bu tercihin doğruluğunu Ortodoks din adamları onaylar.

Krallık, sınırları güvence altına alan, manastırları destekleyen ve kiliseler inşa eden ve yasaları Ruska Pravda veya Rus Adaletinde kodlayan Bilge Yaroslav (1036-54)'ın saltanatı sırasında kapsam ve kültürel etkinlik açısından doruğuna ulaştı. Ailesini Fransa, Almanya, İskandinavya ve Macaristan'ın hükümdar sarayları ile bağlayan Avrupa çapında bir evlilik bağlaşmaları ağı kurdu.

Kiev devleti, doğuda bozkır boyunca Asya halklarının sürekli istilaları nedeniyle zayıfladı. Ayrıca, büyük düklük ailesi üyeleri arasındaki kavgalarla ve Beylik’e geçişin karmaşık ardıllık sistemi ile daha da tehlikeli duruma getirildi. Bu iç mücadelelerin bir sonucu olarak, güç merkezi Kiev'den kuzey doğuya taşındı (Vladimir ve Suzdal). Bu alanda Slavlar, Slav dilini ve Hıristiyanlığı benimseyen Fin kabileleriyle karıştı.

Sonuç

T. Marshall, Prisoners of Geography adlı kitabında şöyle der: “Doğal çevre (landscape) önderlerini hapseder, onlara daha az seçenek ve manevra alanı sağlar. Ukrayna'da dağlar oluşmuş olsaydı, o zaman Kuzey Avrupa Ovası olan geniş düzlükler, Rusya'ya tekrar tekrar saldırmak için bu kadar cesaret verici bir bölge olmazdı.

Büyük Kuzey Savaşları döneminde İsveç Kralı Charles XII (Demirbaş Şarl) Çar Petro'nun imparatorluğunu küçük prensliklere bölmek amacıyla Ukrayna topraklarına girmiş, 27 Haziran 1709'da Poltava'da iki kat daha büyük bir Rus ordusu ile karşılaşmıştı. Charles XII’nin Büyük Petro karşısında savaşı kaybetmesiyle İsveç Krallığı gücünü yitirmiş, Avrupalı güçler arasında konumu gerilemişti. Tıpkı, 113 yıl sonra Napolyon’unun 600.000 kişilik Grand Armie ile yola çıkıp bunların yalnızca 50.000 kadarının Fransa’ya dönmesi ile Avrupada’ki Fransız üstünlüğünü 1812’de sona ermesi gibi. Charles XII’nin ordusu gibi Büyük Ordu da Ukrayna topraklarında erimişti. Charles XII, Türk topraklarına kaçtığı gibi Napolyon da ordusunun kalıntılarını bırakıp Paris’e kaçacaktı. Yine tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasında bu sefer ders alması gereken bir başka Avrupalı Hitler olacaktı. Onun orduları da Ukrayna topraklarında erimiş hem canından olmuş hem de ülkesi yıkıma uğramıştı. Şimdi ders alma sırası Putin’e gelmiş olabilir.

Notlar

Not 1: Hint-Avrupa ailesinin bir doğu kolu olan Slavlar üç ana bölüme ayrılır: Batı Slavları (günümüz Polonyalılar, Çekler, Slovaklar, Moravyalılar); Güney Slavları (Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler); Doğu Slavları (daha sonra Büyük Ruslar, Küçük Ruslar=Ukraynalılar, Beyaz Ruslar alt kümelere ayrılan Ruslar). (EWH)

Not 2: Cucuteni-Tripoli kültürü, diğer bilinen adıyla Tripoli kültürü, Doğu Avrupa’da Cilalı Taş Devri ve Bakır Çağı’nı (MÖ 5500-2570) kapsayan arkeolojik kültür alanı.

Not3: Zaporozhian Sich (Aşağı Zaporizhian Ev Sahibinin Özgür Toprakları), 16. ila 18. yüzyıllarda, Ukrayna'daki aşağı Dinyeper Irmağı'nı kapsayan, yarı özerk bir devlet ve Kazakların proto-devletiydi. Farklı dönemlerde bölge, Polonya-Litvanya Topluluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rusya Çarlığı ve Rus İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi. 1775'te, Büyük Katerina Sich'i dağıttı. Topraklarını Rusya'nın Novorossiya eyaletine ekledi.

Not 4: Uniate Kilisesi, Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin yeniden bir araya geleceği 1439 Floransa Birliği ilkelerine dayanıyordu. Ancak Birlik, Rus Ortodoks Kilisesi tarafından reddedildi. 1596 Brest Birliği tarafından kurulan Uniate Kilisesi, papanın otoritesini tanıdı, ancak Roma Kilisesi'nden çeşitli açılardan farklıydı, Alt rahipliği evlendi ve hizmetleri Slav'da yapıldı.

Kaynakça

1.     Barry W. Cunliffe, The Scythians_ Nomad Warriors of the Steppe-Oxford University Press (2019)

2.     Blanning Tim, The Pursuit of Glory Europe 1648-1815, Viking, 2007

3.     Imre Boba, Nomads, Nortmen and Slavs: Eastern Europe in the Ninth Century, Mouton & Co. N.V., Publishers, The Hague, 1967. EPUB, Erişim 12 Mayıs 2020

4.     Lewis, Archibald R., Nomads and Crusaders-A.D.-1000- 1368, Indiana University Press, Bloomington and Indianapolis, 1988

5.     Lindemann, Albert S., A History of Modern Europe- From 1815 to the Present, John Wiley & Sons, 2013

6.     Marshall, Tim, Prisoners of Geography: Ten maps that tell you everything you need to know about global politics, Foreword by Sir John Scarlett, Elliott and Thompson Limited, 2015

7.     Merriman, John M., A history of Modern Europe: From the Renaissance to the Present, W. W. Norton & Company, New York, 2010

8.     Plokhy, Serhii, The Gates of Europe-A History of Ukraine, EPUB, Basic Books (2015)

9.     Roberts, J. M., Avrupa Tarihi, (Özgün adı: The Penguin History of Europe, 1996,) İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2015;

10.  Sarolta Takács ve Eric Cline, The Ancient World: Civilizations of Europe, Volume 2, Sharpe Reference, 2007,

11.  Seton-Watson, Hugh, The Russian Empire 1801-1917, Oxford University Press 1967, First issued as paperback 1988

12.  Simon Jenkins, A Short History of Europe: From Pericles to Putin, Public Affairs, 2019

13.  Tanilli, Server, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş: III. XVI ve XVII. Yüzyıllar, Cem Yayınevi, 4. Basım, İstanbul, 1995

14.  Vernadsky, George, Rusya tarihi, Çev: Doğukan Mızrak ve Egemen Ç. Mızrak, Selenge Yayınları, İstanbul, 2009.

26 Ocak 2022 Çarşamba

Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan Üzerine

 Sahip olduğu gücün ötesinde büyük hırslar peşinde koşan önderler hem kendilerini hem de ülkelerini yıkıma götürmüşlerdir. Bunlardan çok iyi bilinen üçü Napeleon, Hitler ve Enver Paşa’dır. Öte yandan bu gücün sınırlarını kavrayıp, yapabileceğinin azamisi ile bir Vatan yaratan yüce Atatürk ayrı bir örnek oluşturur. Şimdi anlatacağım ‘Mavi Vatan’nın da bir kavram olarak değil ama bir söylem olarak yayılmacı çağrışımlar yaptığını değerlendiriyorum.

Ne demek istediğimi tam olarak açıklayabilmek için önce Doğu Akdeniz üzerine kısa bir değerlendirme sonra da bazı tanımlara değinmek istiyorum. Çünkü, kimileri çıkıp şöyle diyebiliyor: Fransa’nın, İtalya’nın, dahası ABD’nin Doğu Akdeniz’de ne işi var. Böyle diyenler, düşünenler demeyeceğim (çünkü düşünmüyorlar), tarihi bilmedikleri gibi deniz nakliyatının da öneminden habersiz olmalılar.

Değerli okurlar önce şunu belirtmek zorundayım: Ne yazık ki, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin etkisi abartıldığı kadar yüksek değildir. Bunun temel nedeni, uluslararası ilişkilerde en önemli araç olan diplomasi yerine, tepki çeken askeri güç aracını kullanmak istemesidir. Eğer askeri gücün dayandığı teknolojide dışarı bağımlıysanız, karşı taraf sizin blöf yaptığınızı görür, gereksiz harcamalar yapar, daha baştan kaybedersiniz (Not 1). Türkiye’nin durumu da tam böyledir. İkinci önemli nedeni Yönetimin, İhvan yanlısı bir politika izlemesidir. Bu iki temel sorun Türkiye’yi bölgede yalnızlık içine sokmuştur.

Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya ve Yunanistan ile çevrili Doğu Akdeniz, Batı Uygarlığının mayalandığı bir coğrafyadır. Uygarlık verileri buradan batıya yayılmıştır. Batı’nın bölge ile ilgisi Ortaçağda gelişmeye başlayan ticaret ile artmaya başlamış, Haçlı Seferleri ile doruğuna çıkmıştı. Batılıların o zamanlarda Doğu Akdeniz kıyılarında oluşturduğu köprübaşları zamanımızda da sürmektedir. İkinci Viyana kuşatmasından sonra gerilemeye başlayan Osmanlının 1700’lerden sonra 200 yılı aşkın bir süre daha yaşatılmasının kökeninde, bu bölgenin nasıl paylaşılacağının belirlenmesine kadar sürdürülen denge politikası yatar. Bu nedenle bölge çok önemlidir. Bölgede, bölge ülkeleri dışında ABD, Fransa, İtalya, vb. ülkelerin niçin olduğunun tarihsel bir nedeni vardır. Bunları göz önüne almadan yapılacak her değerlendirme havada kalacaktır. İç propaganda nitelikli dış politik atılımlar belki biraz oy getirebilir ama ülke kaynaklarının heba edilmesine ve uzun dönemde kayıplara neden olur. Bu ayrımı da ancak gerçek devlet adamları görebilir.

Şimdi de bazı tanımlara değinmek istiyorum.

Vatan

Vatan, bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçası ve onun hava sahası ile karasularına denir. Türk Dil Kurumu da vatanı şöyle tanımlıyor: ‘Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası.’

Vatan kavramı Türk kültüründe kişinin doğduğu yer, ata yurdu anlamındadır. Batı kültüründe gelişen düşünce akımlarının etkisi ile belli bir ulusun, ortak bir egemen otoritenin yetki alanıyla belirlenmiş ortak bir toprağın işgal edilişi biçimindeki tanımı Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile yerleşmiştir.

Vatan sözcüğü, Arapça kökenli olup Türk tarihinin çeşitli evrelerinde uluş (ülke), yurt, toprak, mülk, memleket, memâlik-i mahrûsa, memâlik-i şahane, babayurdu ve anavatan gibi kavramlarla karşılanmıştır. Batı kültüründe ise vatan için homeland, country, fatherland, motherland, die Heimat, das Vaterland, patrie sözcükleri kullanılır.

Geleneksel Osmanlı anlayışında vatan, doğum yeri ile oturulan yer anlamına geliyordu; ne vatan ne de memleket sözcükleri ulusal içerik taşımıyordu. Osmanlılar vatan yerine daha çok mülk, memleket ve memalik sözcüklerini kullanmışlardı.

Faik Sabri Duran’ın 1939 yılında yazdığı Yeni Türkiye Coğrafyası kitabında, yeni kurulmuş Cumhuriyet’in vatanı, ‘Nihayet Türkiye, yalnız Türklerin hâkim olduğu yerlerde (…) memleket şekline girdi’ sözleri ile tanımlanır. Cumhuriyet’in ilanı ve yeni Türk devletinin kuruluşu ile üzerinde yaşanılan toprakların vatan olarak tanımlanması da aynı zamanda olmuştur.

Tanzimat döneminde M. Said Halim Paşa’nın, ‘Bir Müslüman’ın vatanı, İslam’ın hüküm sürdüğü yerdir’ diyerek başlattığı vatana bakış serüveni, İkinci Meşrutiyet sonrası gelişen Türkçülük akımının etkisiyle giderek küçülmeye başlayan coğrafyayı yeniden genişletmek düşüyle Turan’a dönüşmüştür. Artan toprak kayıplarıyla kuzey Afrika’nın, Ortadoğu’nun ve Balkanların elden çıkması, son olarak Anadolu’nun da işgal edilmesiyle sürekli değişen ‘Türklerin vatanı neresidir?’ sorusu, önce Misâk-ı Millî, sonrasında da ulusal sınırları çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti ile yanıtlanır.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 tarihli Parti Programı’nda Türk kültür ve düşüncesinde vatanın tanımını ve Türk vatanının neresi olduğunu belirtir. ‘Vatan; Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlığını muhafaza eden eserleriyle yaşadığı bugünkü siyasî sınırlarımız içerisindeki kutsal varlıktır’.

Uluslar tarih boyunca yaşadıkları, yurt kurdukları toprakları kutsal olarak kabul etmiş ve bu topraklarını başkalarının eline geçmesini önlemek üzere ordu kurarak yurtlarını savunmuşlardır. Tarihteki savaşların en önemli nedenlerinden biri bir ulusun yaşadığı toprakları başka bir ulusun ele geçirme ve kendi topraklarına katma çabalarından kaynaklanıyordu. Bir ulusun yaşadığı toprakları koruma savaşımı bizi vatan kavramına götürür.

Osmanlı Türklerinde ordular nerelere kadar uzanmışsa, vatan orasıydı. Yani Vatan, silahlı güçle korunan yerdi. 1860’dan sonra vatan kavramını birleştirici bir unsur olarak kullanan Namık Kemal’in vatan şiirlerinde de vatan, ordularımızın çevrelediği topraklar olarak belirtilmiştir.

Deniz hukuku

Deniz hukuku, deniz alanlarının hukuki rejimini, çeşitli kullanımlarını ve denizdeki gemilerin seyrüseferini düzenleyen kuralların bütünü olarak tanımlanır.

Deniz Hukuku Konferanslarının birincisi 24 Şubat - 28 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre’de toplanmıştır. Bu konferans sonunda deniz hukukunun temel konularına ilişkin dört temel antlaşma (Kara suları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Deniz Sözleşmesi, Balıkçılık ve Açık Denizlerin Canlı Kaynaklarının Korunması Hakkında Sözleşme) kabul edilmiştir.

Daha sonra ortaya çıkaran nedenler (Not 2) sonucu 1973-1982 yılları arasında gerçekleştirilen yeni bir dizi konferanslar, deniz hukuku gelişiminde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) kabulü ile sonuçlanmıştır.

Deniz hukukunu düzenleyen en kapsamlı metin olan bu Sözleşmeye ‘Denizler Anayasası’ da denir. Ancak, aralarında ABD ve Türkiye’nin yer aldığı yaklaşık 30 ülke henüz Sözleşmeye taraf değildir.

BMDHS‘in amacı denizlerde ve okyanuslardaki bilimsel, ticari ve ekonomik faaliyetleri kontrol etmek ve gerekli sınırlandırmaları düzenlemek ve aynı zamanda deniz ve deniz çevresi ile ilgili izlemeleri yaparak bu alanların korunmasını sağlamaktır.

Deniz Alanları

Deniz alanları temelde iki ana gruba ayrılır: Ulusal yetki alanı içindeki deniz kesimi ve ulusal yetki alanı dışındaki deniz kesimi. Denizlerin hukuki rejiminin gösterdiği farklılıklara göre, deniz alanları şöyle sınıflandırılır:

1. Ulusal sınırlar içinde kalanlar (iç sular, kara suları, takımada suları ve belli ölçülerde uluslararası boğazlar),

2. Ulusal sınırlar dışında, kıyı devletinin ilanı ile belirli işlevsel münhasır yetkileri olan yerler (bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge, münhasır balıkçılık alanları). Kıta sahanlığı ilana bağlı olmayıp, ulusal sınırların dışına da uzanan geniş bir bölümü kapsar.

3. Hiçbir devletin yetkisinde bulunmayıp herkesin serbestçe girip yararlanabileceği alanlar açık deniz olarak adlandırılır.

Esas Hat (Esas çizgi)

Devletin deniz ülkesinin tanımlanması ve belirlenmesinde en önemli ölçüt, esas hat (base line) olarak adlandırılan kıyı çizgisidir. Deniz hukukunda esas hat devletin yetkisine tabi olan deniz alanlarının ölçülmeye başlandığı hattır (Not 3).

Devletlerin egemen haklara sahip olduğu deniz ülkesi, esas hatla kara ülkesi arasında kalan iç sular ve bu hattın ötesine uzanan kara sularından oluşur.

İç Sular

İç suları, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Koylar, körfezler, limanlar, kapalı denizler ve iç denizler ile düz esas hatların gerisinde kalan sular iç suları oluşturur.

Kıyı devletinin bir parçası olarak kabul edilen iç sular, uluslararası hukukun getirdiği birtakım sınırlamalara tabi olmaksızın, kıyı devletinin yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanabileceği mutlak egemenlik sahası anlamına gelir. Ancak bu mutlak egemenlik uluslararası örf ve adet hukuku ya da uluslararası antlaşmalar yoluyla sınırlandırılabilir.

Kara Suları

Kara suları, devletin iç sularının dış sınırından başlayarak açık denize doğru, devletin kendi yasalarına dayanarak uluslararası hukukun kabul ettiği belirli bir genişlikteki deniz alanıdır.

Kara suları kavramı coğrafi bir kavram olmaktan çok hukuki bir kavramdır. Kara suları iç sularla birlikte devletin deniz ülkesini oluşturur. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 2. Maddesine göre ‘kara suları’; kara ülkesinin ve iç sularının ve bir takımada devleti olması halinde takımada sularının ötesinde kıyısına bitişik ve kara suları olarak tanımlanan bir deniz kuşağını kapsar.

Kara suları devletin egemenliğine tabi deniz alanları içerisinde yer almakla birlikte, açık denizlerin serbestliği ilkesi çerçevesinde deniz seyrüseferlerinin kesintisiz gerçekleştirilebilmesi için kıyı devletinin bu alanlardaki yetkilerine birtakım sınırlar getirilmiştir. Bu sınırlamalardan en önemlisi ‘zararsız geçiş’ hakkıdır.

Zararsız geçiş, yabancı bandıralı bir geminin, başka bir ülkenin karasularından geçişini düzenleyen bir deniz hukuku kavramıdır. Her ülke bu hakka sahip olmakla birlikte, hukukun emrettiği ve ev sahibi ülke tarafından belirlenen kurallara da uymak zorundadır.

Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Karasularının bitiminden sonra uluslararası sular başlar.

Karasularının hukuki rejimi ile ilgili iki görüş vardır. Bunlardan birincisi, devletin egemenliği ilkesinin esas alınması ile geliştirilen ‘karasularını ülkenin bölünmez bir parçası’ olduğu tezidir. Bu görüşe göre karasuları ‘devletin ülkesinin su altında kalmış bir parçasıdır. Diğer bir görüş olan karasuları açık denizin devamıdır tezi ise denizin bir bütün olarak ortak mülkiyet konusu olduğu; ancak, sahil yakınlarında sahildar devlet lehine bazı yararlanma hakları tanındığı düşüncesine dayanır.

Silah kuvvetinin bittiği yerde ülke egemenliği de sona erer düşüncesinden hareketle ortaya atılan top menzili ölçütü bugün bile, kimi devletlerce benimsenmiş olan 3 deniz mili genişlik ölçütünün temelidir. 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya atılan 3 deniz mili ölçütü o dönemde top menziline karşı geliyordu.

Bitişik Bölge

Bitişik bölge, kara sularına bitişik olan ve kıyı devletinin belirli bir genişliğe kadar bazı konularda yetkilerini kullandığı açık deniz alanını belirtir.

Bitişik bölgenin doğması, sahildar devletlerin çıkarlarını onların milli hukukları ve düzenlemelerine karşı azami şekilde koruma ve açık denizlerin serbestiyetinin devamını sağlama ihtiyaçlarından kaynaklanmıştır.

Kıta Sahanlığı

Kıta sahanlığı, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır. Coğrafi anlamda kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında süren doğal uzantısı olarak tanımlanır. Hukuki anlamda kıta sahanlığı ise, kıyı devletinin, kara sularının ötesinde fakat kıyıya bitişik sualtı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen hakları olduğu bir deniz alanı olarak tanımlanır. Coğrafi anlamda kıta sahanlığı, hukuki anlamdaki kıta sahanlığının yalnızca bir bölümünü oluşturur.

Hukuki bir kavram olarak kıta sahanlığı, BMDHS’nin 76. Maddesinde,

Bir kıyı Devletinin Kıta Sahanlığı, kara ülkesinin doğal uzantısı boyunca Kara sularının ötesinde kıta kenarının dış sınırına kadar uzanan veya kıta kenarının dış sınırının (200 mile kadar uzanmadığı) yerlerde, Kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 mile kadar uzanan su altı alanlarının deniz yatağı ve toprak altını kapsar. Kıta kenarı, kıyı Devletinin kara kütlesinin su altında kalan uzantısını kapsar ve kıta sahanlığının, kıta yamacının ve kıta yükseliminin deniz yatağı ve toprak altından ibarettir. Kıta kenarı, okyanus sırtına sahip olan okyanus tabanı ile toprak altını kapsamaz’ olarak tanımlanır.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)

Münhasır Ekonomik Bölge, 1982 BMDHS’nde münhasır ekonomik bölge (MEB, Exclusive economic zone - EEZ), kıyı devletine kara sularının ölçülmeye başlandığı hattan başlayarak 200 mil genişlikteki deniz alanında kalan su tabakası ile deniz yatağı ve onun toprak altında münhasır ekonomik haklar ve yetkiler tanıyan deniz alanı olarak tanımlanır. MEB özel hukuki rejime tabidir; kıyı devletinin hak ve yetkileri ile diğer devletlerin hakları ve serbestlikleri BMDHS’nin ilgili maddeleriyle düzenlenmiştir.

Bu alan kıyı devletinin mutlak egemenliği altında bir alan olmayıp, kıyı devletine yalnızca doğal kaynaklar üzerinde münhasır yetkiler tanıyan bir deniz alanıdır. Doğal kaynaklar dışında münhasır ekonomik bölge, açık denizlerin sağladığı neredeyse bütün hakları diğer devletlere sağlar.

Öyle ki, BMDHS’nin ‘Münhasır Ekonomik Bölgede Diğer Devletlerin Hakları ve Yükümlülükleri’ başlıklı 58. Maddesine göre diğer devletler, bu alandaki deniz ulaşımına, bu alan üzerindeki hava ulaşımına, telekomünikasyon kabloları veya enerji nakil boruları döşemeye, bilimsel araştırmalar yapmaya ve devletler hukuku açısından kabul edilen diğer faaliyetlere ilişkin hakları kullanmaya devam edebilirler.

Münhasır Ekonomik Bölge kavramının daha çok ekonomik ve hukuksal bir anlamı vardır. Kıta sahanlığı kavramı ile karşılaştırıldığında MEB kavramının daha geniş bir uygulama alanı vardır. Bu nedenle ülkeler genelde kıta sahanlığı yerine MEB kavramının üzerine yoğunlaşır (Not 4).

Kıyı devletinin münhasır ekonomik bölge üzerinde uluslararası deniz hukukunun tanıdığı yetkilere sahip olabilmesi için kıyıların ötesinde münhasır ekonomik bölge ilan etmesi gerekir.

Açık Deniz

Açık Deniz, hiçbir devletin ülkesine, egemenliğine ait olmayan iç sular, kara suları, takımada devletlerinin takımada suları ve münhasır ekonomik bölge dışında kalan uluslararası deniz alanını kapsar. Açık denizler, sahili bulunsun veya bulunmasın tüm devletlerin yararlanmasına açık bir alan olup burada açık denizlerin serbestliği ilkesi geçerlidir (Not 5).

Şimdi sözünü ettiğim tanımlamaları ve en önemlisi de egemenlik (hakimiyet), bir toprak parçası ya da mekan üzerinde kural koyma ve hukuk yaratma gücü olduğunu göz önünde bulundurarak Mavi Vatan ile ne denmek istendiğine değinmek istiyorum.

Mavi Vatan Nedir?

Savunucularına göre Mavi Vatan bir kavram, bir sembol, bir doktrindir. Kavram olarak Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır ekonomik Bölge) akarsu ve göllerini kapsamına alır. Sembol olarak Türkiye’nin 21. Yüzyılda yüksek stratejik hedefi olması gereken devleti ve halkı ile denizcileşmesinin sembolüdür. Doktrin olarak Anadolu’yu çevreleyen denizlerle, Anadolu periferisindeki diğer okyanus ve denizlerdeki hak ve çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye yönelik jeopolitik bir yol haritasıdır. (Not 6).

Bu tanımlamadan anlaşılacağı üzere Mavi Vatan Türkiye’ye çevre denizlerimizde kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerinde devletlere tanınan egemen haklarının ötesinde bir egemenlik tanıyor ve söz konusu su kütlesini Türkiye’nin vatan topraklarının devamı olarak kabul ediyor.

Uluslararası hukuka göre; bir devlet yalnızca iç suları ve karasularında egemendir. Devletler Kıta Sahanlığı ve MEB’te çoğunluğu ekonomik amaçlar için düzenlenmiş egemen hakları kullanırlar. İlle de denizlerde bir yere vatan denilecekse, bu alan yalnızca iç suları ve karasularını kapsayabilir. Türkiye’nin çevre denizlerde hak ve menfaatlerini korumak için yeni bir kavram üretmeye de gereksinimi yoktur. Üzerinde yabancı gemilerin askeri tatbikat yapabildiği bir su kütlesine vatan adını vererek, gerçek vatan kavramını erozyona uğratmaya veya olmayan bir kutsallık üzerinden halkın duygularına oynamaya da gerek yoktur.

Mavi Vatan kavramı aslında Çin’den ithal edilmiş bir kavramdır. Çin, Doğu ve Güney Çin denizinin tümünü kendi egemenlik alanı olarak görüyor ve bu denizleri egemenliği altına almak için Blue National Soil olarak adlandırdığı bir strateji izliyor. Bu deniz alanlarında karasuları rejimini uygulamaya çalışıyor. Açık deniz alanlarını ve üzerindeki hava sahasını üçüncü ülkelerin kullanımına kapatmaya çabalıyor. İlk kez 2010 yılında yayımlanan The State Oceanic Administration (SOA) raporunda ortaya konulan bu stratejiye göre Çin, bu deniz alanlarını Mavi Toprak olarak tanımlıyor.

Türkiye, Çin’in yayılmacı emeller doğrultusunda ürettiği bir kavramı, milli bir kavrammış gibi sahiplenerek tüm Doğu Akdeniz politikasını bu kavram doğrultusunda kurgulamanın bedelini ödüyor. Türkiye’nin geleceğini Asya’da, Çin ile bağlaşmada görenlerin yaklaşımı, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nu Almanya’nın peşine takarak Birinci Dünya Savaşı’na sokan Enver Paşa ve çevresinin tutumunu çağrıştırıyor. Türkiye, Çin’den ithal yayılmacı bir kavramı kullanarak uluslararası ortamda kendi haklılığına gölge düşürüyor ve komşu ülkelerin haklarını hiçe sayan, denizlerin serbestçe kullanımına karşı çıkan bir ülke konumuna düşüyor. Türkiye’nin şu anda yayılmacı ve hukuk dışı ‘Mavi Toprak’ kavramından türetilmiş ithal ‘Mavi Vatan’ kavramına değil, gücünü uluslararası hukuktan alan hak ve çıkarlarını korumada silahlı güç gösterisi ile değil, diplomasi ile yürütülen milli politikalara gereksinimi var.

Esenlikler diliyorum.

Notlar

Not 1: Teknoloji geliştiremiyorsanız, bu alanda başkalarına bağımlıysanız askeri gücünüz aldatıcıdır, çünkü teknoloji altyapısı olmayan bir güç sürdürülemez. Teknoloji oluşturma da bilimsel tabanın genişletilmesiyle, yani üniversitelerin gerçek amacı olan araştırmaya yönelmesiyle olur, sayılarının artırılması hiçbir işe yaramaz. Örneğin, Türkiye’nin geliştirmeye çalıştığı İHA motor (Kanada’ya) ve bazı temel kalemler açısından dışa bağımlıdır. Benzeri bir durum Altay tankı için de geçerlidir.

Not 2: Bu nedenler şunlardır: Ülkelerin doğal kaynaklara olan ihtiyaçlarının artması. Karasal kaynakların yetersiz kalmaya başlaması. Teknolojik gelişmelerin deniz dibi ve toprak altındaki kaynakların kullanılmasına ve işletilmesine olanak sağlaması, bu alanların bakır, manganez, kobalt ve nikel içeren maden yumruları ve hidrokarbürler bakımından çok zengin olduklarının ortaya çıkması. Denizde trafiğin ve balıkçılığın giderek yoğunlaşması. Bağımsızlığına yeni kavuşmuş devletlerin eski kuralları tanımak istememeleri ve ülkelerini denizler yönünde genişletmeyi arzu etmeleri. Deniz zenginliklerinin gelişmiş devletlerce yağmalanmasının önlenmesi ve canlı kaynakların tükenmesinin önüne geçilmesi isteği. Devletlerin denizler üzerinde giderek artan, gelişigüzel iddialarını kurallara bağlamak arzusu. Deniz kirlenmesinin önlenmesi veya azaltılmasının sağlanmak istenmesi. Kıta sahanlığının dış sınırına ilişkin kriterlerin hızla gelişen teknoloji karşısında anlamını yitirmesi ve bu kriterlerin değiştirilmesine yönelik itirazlar. Takımada devletlerine ait deniz alanlarının belirlenmesi. Zararsız geçişin tanımlanması ve karasularının genişliğinin belirlenmesi ihtiyacı. Bilimsel araştırma faaliyetlerinin tabi olacağı hukuksal rejimin belirlenmesi isteği.

Not 3: Normal esas hat; suların en alçak olduğu zamanda ki coğrafi kıyı çizgisine eşittir. Düz esas hat; kıyı fazla girintili ve parçalanmış ise veya kıyının hemen yakınında adalar, sağlıklar veya kayalıklar bulunuyor ise, bu tür kıyılarda iç sınır kıyının uygun uç noktalarını birleştiren düz hatlar esas alınarak belirlenmektedir.

Not 4: Münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı arasındaki farklar; 1. Kıta sahanlığı doğal oluşumdur, münhasır ekonomik bölge ise sunidir. 2. Kıta sahanlığı istisnalar halinde 350 mile kadar çıkabilmektedir. Münhasır ekonomik bölge ise mutlak olarak 200 mildir. 3. Münhasır ekonomik bölge kıta sahanlığından farklı olarak su kütlesindeki kaynaklara da sahip olma hakkını içerir. 4. Münhasır ekonomik bölge de balıkçılık, bilimsel araştırma yapma ve suni ada yetkisi kıyı devletine aittir.

Not 5: Açık denizlerin serbestliğini ilk öne süren Denizlerin Serbestisi adlı eseriyle Hugo Grotius olmuştur.

Not 6: Bknz. Cem Gürdeniz, 21. yüzyılda Mavi Vatan nedir?, Veryansın TV, 26 Temmuz 2020

Kaynakça

Dr. Didem Ardalı Büyükarman, Vatan Kavramının Türk Tiyatro Edebiyatındaki Seyri Üzerine Bir İnceleme, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 37 Erzurum 2008

Dr. Ömer Lütfi Taççıoğlu, Vatan Kavramı ve Türk Milleti için Vatanın Önemi, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 71, Haziran 2018, s. 221-230

Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: Mustafa Kemal 1919-1922, Cilt II, Remzi Kitabevi. İstanbul, 2006, s. 398

Cem Gürdeniz, 21. yüzyılda Mavi Vatan nedir?, Veryansın TV, 26 Temmuz 2020

Fatih Yurtsever, Mavi Vatan kavramı nedir, nereden ithal edilmiştir?, Bold Analiz, 01.06.2020

Karapınar, Nuray, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar, Doğal Kay. ve Eko. Bült. (2015) 20: 13-21

18 Ocak 2022 Salı

Günümüz İnsanının Din Algısındaki Değişimi

 

Günümüz İnsanının Din Algısındaki Değişimi

Geçenlerde bir gazete yer alan bir haber özetle şöyleydi: Bir ilahiyatçı profesör, yapılan araştırmalara göre Türkiye’de deist/ateist oranı %6’nın üzerinde. Profesör iyimser bir rakam vermişse de artık Türkiye’nin %99’unun Müslüman olmadığını ilahiyatçılar bile kabul ediyor. Öte yandan gerek ülkemizde gerekse dünyada en ünlü ateistlerin ilahiyatçılar arasından çıkması da şaşırtıcı değil.

Değerli okurlar, bu durum yalnızca Türkiye için değil, tüm dünya için geçerli bir durum.

Michigan Üniversitesi profesörü Ronald F Ingkehart’ın Foreign Affairs Dergisi Eylül/Ekim 2020’de yayımlanan ve Tanrı'dan Vazgeçmek: Dinin Küresel Çöküşü adıyla Türkçeye çevrilebilecek Give Up on God: The Global Decline of Religion adlı ilginç çalışması bulgularına değinmek istiyorum (Not 1). R. F. Ingkehart, 1981'den 2007'ye kadar anket kanıtlarının mevcut olduğu ve dünya nüfusunun yüzde 60'ını içeren 49 ülkedeki dini eğilimler üzerine verileri analiz ederek bazı sonuçlara ulaşmış. Bu yöndeki savlara karşın -yüksek gelirli ülkelerin çoğu daha az dindar hale gelmiş- dinde evrensel bir dirilişin söz konusu olmadığını belirtmiş. Ancak 2007 istatistiğinde incelenen 49 ülkenin 33'ünde insanların daha dindar hale geldiği görülmüş. Bu durum çoğu eski komünist ülkelerde, çoğu gelişmekte olan ülkede ve dahası bir dizi yüksek gelirli ülkede geçerliydi. 2007 yılı bulguları, kimi bilginlerin bir zamanlar varsaydığı gibi, sanayileşmenin ve bilimsel bilginin yayılmasının dinin yok olmasına neden olmadığını açıkça ortaya koyuyordu.

Ancak 2007'den beri işler şaşırtıcı bir hızla değişti. Yaklaşık 2007'den 2019'a kadar, incelenen ülkelerin ezici çoğunluğu (49 ülkeden 43'ü) daha az dindar bir duruma geldi. İnançtaki düşüş, yüksek gelirli ülkelerle sınırlı değildi, dünyanın çoğu yerinde görülüyordu.

Giderek artan sayıda insan artık din’i, yaşamlarında gerekli bir destek ve anlam kaynağı olarak görmüyordu. Bu eğilim çeşitli etmenlerden kaynaklanıyor. Bunların en güçlüsü, yüksek doğum oranlarını koruma zorunluluğuyla yakından bağlantılı bir dizi inancın azalan etkisiydi. Modern toplumlar bir ölçüde daha az dindar duruma geliyordu, çünkü artık büyük dünya dinlerinin yüzyıllardır aşıladığı toplumsal cinsiyet ve cinsel normları desteklemeye gereksinimleri kalmamıştı. Kimi dini tutucular, inançtan uzaklaşmanın toplumsal uyumun ve genel ahlakın çöküşüne yol açacağı konusunda uyarsalar da kanıtlar bu savı desteklemiyor. Bulgular, daha az dindar olan ülkelerin, daha dindar olanlardan daha az yolsuzluğa ve daha düşük cinayet oranlarına sahip olma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Elbette din, yolsuzluğu ve suçu özendirmez. Bu olgu, toplumlar geliştikçe hayatta kalmanın daha güvenli duruma geldiği gerçeğini yansıtır: Bir zamanlar yaygın olan açlık artık söz konusu değildir; yaşam beklentisi artmış; cinayet ve diğer şiddet türleri azalmıştır. Ulaşılan bu güvenlik düzeyi yükseldikçe, insanlar daha az dindar olma eğilimindedir.

İnancın Yükselişi, Düşüşü

1981 ve 2007 yıllarında yapılan her iki ankette, katılımcılardan, 1’den "Hiç önemli değil" ile 10 "Çok önemli" arasında bir değer seçerek Tanrı'nın yaşamlarında ne kadar önemli olduğunu belirtmeleri istenmişti. Bir ülkenin dindarlık düzeyinin zaman içinde nasıl değiştiğini incelemek, bazı çarpıcı bulgulara yol açtı. Ankete katılan ülkelerin çoğu, Tanrı'nın önemine olan inançta artış gösteriyordu. Ancak, 2007'den bu yana, dinden keskin bir uzaklaşma eğilimi var. Hemen hemen her yüksek gelirli ülkede dinden uzaklaşma eğilimi sürüyordu.

Karl Marx'tan Max Weber'e ve Émile Durkheim'a kadar etkili düşünürler, bilimsel bilginin yayılmasının dini dünya çapında dağıtacağını tahmin etmişlerdi, ancak bu gerçekleşmemişti. Çoğu insan için dini inanç, bilişsel olmaktan çok duygusaldı. İnsanlık tarihinin çoğu için, özellikle tarım devrimi öncesi çağlarda, hayatta kalma tümüyle belirsizdi. Din, dünyanın, adına “Tanrı” denilen yanılmaz bir yüksek gücün (ya da güçlerin) elinde olduğuna ilişkin güvence veriyordu; bu, eğer biri kurallara uyarsa, her şeyin eninde sonunda en iyi şekilde yürüyeceğine söz veriyordu. İnsanların genellikle açlığın eşiğinde yaşadığı bir dünyada, din onların tam belirsizlik ve gerilimlerle başa çıkmalarına yardımcı oluyordu. Ancak ekonomik ve teknolojik gelişme gerçekleştikçe, insanlar giderek açlıktan kaçabilir, hastalıklarla baş edebilir, şiddeti bastırabilir duruma geldi. İnsanlar, varoluşsal güvensizlik azaldıkça, yaşam beklentisi yükseldikçe, dine daha az bağımlı duruma geliyorlar ve kadınları mutfakta ve eşcinselleri dolapta tutmak da içinde olmak üzere kısıtlamaları kabul etmeye daha az istekli oluyorlar.

Dini Kaybetmek

Yükselen ekonomik ve teknolojik gelişme düzeylerinin ötesindeki diğer birkaç etmen, dinin zayıflamasını açıklamaya yardımcı olur. Düşüşün bir bölümünü açıklama da politika başta geliyor. Bir zamanlar genellikle dini inançların politik görüşleri biçimlendirdiği, tersinin değil, varsayılırdı. Ancak son kanıtlar, nedenselliğin başka bir yöne gidebileceğini gösteriyor: panel çalışmaları, birçok insanın önce politik görüşlerini değiştirdiğini ve sonra daha az dindar duruma geldiğini ortaya koydu.

Sekülerleşmenin arkasındaki en önemli güç, kadın doğurganlığını yöneten normlarla ilgili bir dönüşümdür. Yüzyıllar boyunca, çoğu toplum kadınlara olabildiğince çok çocuk yapma rolü veriyordu; boşanma, kürtaj, eşcinsellik, doğum kontrolü, üreme ile bağlantılı olmayan herhangi bir cinsel davranıştan caydırıyordu. Dünyanın belli başlı dinlerinin kutsal yazıları büyük ölçüde farklılık gösterir, ancak söz konusu çalışmanın gösterdiği gibi, neredeyse tüm dünya dinleri bu doğurganlık yanlısı normları izleyicilerine aşılamıştı. Yakın zamana kadar hüküm süren yüksek bebek ölümleri, düşük yaşam beklentisi dünyasında, nüfusun yerini almak için ortalama bir kadın beş ila sekiz çocuk doğurmak zorundaydı.

Yirminci yüzyıl boyunca, giderek artan sayıda ülke, önemli ölçüde azaltılmış bebek ölüm oranlarına, daha yüksek yaşam beklentilerine ulaştı. Bu durum geleneksel kültürel normlarını artık gereksiz duruma getirdi. Elbette bu süreç bir gecede gerçekleşmedi. Büyük dünya dinleri, doğurganlık yanlısı normları mutlak ahlaki kurallar olarak sunmuş ve değişime şiddetle direnmişti. İnsanlar toplumsal cinsiyet ve cinsel davranışla ilgili çocukluktan beri bildikleri inanışlardan ve toplumsal rollerden yavaş yavaş vazgeçtiler. Ancak bir toplum yeterince yüksek bir ekonomik ve fiziksel güvenlik düzeyine ulaştığında, genç kuşaklar bu güvenliği sorgusuz kabul ederek büyüdü, doğurganlık ile ilgili normlardan uzaklaşıldı. Cinsiyet eşitliği, boşanma, kürtaj ve eşcinsellik ile ilgili fikirler, uygulamalar ve yasalar artık hızla değişiyor.

Bu eğilim, büyük bir istisna dışında dünyanın geri kalanına yayılıyor. Dünya Değerler Araştırması'nda verileri bulunan nüfus çoğunluğu Müslüman 18 ülke, ekonomik kalkınmayı kontrol altında tutsalar bile ortalamadan biraz daha dindar ve kültürel olarak tutucu olma eğilimindedir.

Telkinlere Karşı

Yüzyıllar boyunca din, toplumsal uyum için bir güç olarak hizmet etmişti, suçu azaltmış, yasalara uyumu özendirmişti. Her büyük din, İncil'de yer aldığı üzere “Çalmayacaksın” ve “Öldürmeyeceksin” emirlerinin bazı versiyonlarını telkin ediyordu. Dolayısıyla dindar tutucuların, dinden uzaklaşmanın artan yolsuzluk ve suçla birlikte toplumsal kargaşaya yol açacağından korkmaları anlaşılabilirdi. Ancak şaşırtıcı bir ölçüde, dindar ülkelerin kanıtları bu endişeyi desteklemiyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü 1993 yılından bu yana, dünya çapındaki hükümet yetkililerinin ve iş adamlarının göreceli yolsuzluklarını ve dürüstlüklerini izliyor. Bu izleme örgütü her yıl 180 ülke ve bölgede kamu sektöründeki yolsuzlukları sıralayan Yolsuzluk Algıları Endeksi'ni yayınlıyor. Bu veriler, dindarlık ve yolsuzluk arasındaki gerçek ilişkiyi test etmeyi olanaklı bir duruma getirdi: Yolsuzluk, dindar ülkelerde, daha az dindar olan ülkelerden daha mı az yaygındı? Yanıt kesin bir hayırdır: Dindar ülkeler aslında laik olan ülkelerden daha fazla yolsuzluğa eğilimlidir. Yolsuzluk düzeyi, son derece laik İskandinav ülkelerinde, dünyanın en düşük düzeyindeyken Bangladeş, Guatemala, Irak, Tanzanya ve Zimbabve gibi oldukça dindar ülkelerde en yüksek düzeylerde gerçekleşiyor.

Her ne kadar şaşırtıcı görünse de cinayet oranı da “en dindar ülkelerde”, “en az dindar ülkelerde” olduğundan on kat daha yüksek.

Dinler, aslında toplumlarının tarihlerini ve sosyoekonomik özelliklerini yansıtmalarına karşın, doğası gereği normlarını mutlak değerler olarak sunma eğilimindedir. Herhangi bir mutlak inanç sisteminin katılığı, Katolikler ve Protestanlar ile Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki tarihsel çatışmaların gösterdiği gibi, fanatik hoşgörüsüzlüğe yol açabiliyor.

Toplumlar tarımdan endüstriye ve bilgiye dayalı duruma geldikçe, artan varoluşsal güvenlik, dinin insanların yaşamlarındaki önemini azaltma eğiliminde olup, insanlar geleneksel dini önderlere ve kurumlara daha az itaatkar hale gelir. Bu eğilimin sürmesi olası görünüyor, ancak gelecek her zaman belirsizdir.

Esenlik dileklerimle,

Kaynak: Ingkehart, Ronald F., Give Up on God: The Global Decline of Religion, Foreign Affairs, 2020. No. 5. S. 110-118

Not 1: Daha ayrıntılı bilgi için bknz., Ronald F. Inglehart’ın Religion's Sudden Decline: What's Causing it, and What Comes Next, OUP USA, 2021

17 Ağustos 2021 Salı

26 Ağustos Üzerine

 26 Ağustos Üzerine

Not: Bu yazı 16.08.2021 günü https://aynahaber.org/yazarlar/osman-karadag/26-agustos-uzerine/625/'de yayınlanmıştır 

26 Ağustos Malazgirt ile 26 Ağustos Dumlupınar: Her ikisi de Türk Tarihi açısından önemlidir. İlkinin Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine yol açtığı söylenir, ikincisi ise son yurdu Anadolu’nun da elinden alındığı Türklerin yeniden doğuşu olduğu kesindir. Ama Malazgirt, kimilerinin savunduğu gibi Türklerin Anadolu'ya ilk girişi değildir. Türkler çok daha önce (MÖ 7. yüzyıldaki İskitlerin içinde yer alabilecek Türklerin ataları bir yana bırakılırsa) Göktürkler zamanında Sivas'a kadar gelmişlerdir. Daha sonra Bizans döneminde aileleri ile birlikte paralı asker olarak Anadolu'da çeşitli yerlere yerleştirilen Türkler vardır. Bizans yönetiminin, 530 ve 755 yıllarında bir bölüm Bulgar Türklerini, 577 ve 620 yıllarında Avarları, 1048 yılında da Peçenekleri Anadolu’ya geçirerek yerleştirdikleri bilinir.

Belirli bir kesimin (ki bunlar genelde Türk-İslam Sentezcileridir) Malazgirt'e çok önem vermelerinin ardında, Anadolu’ya daha önce gelip yerleşenlerin Müslüman olmaması, ama Malazgirt sonrası gelenlerin Müslüman olmasıdır. Malazgirt’i, öncelikle bir Müslümanlık olayı durumuna getirmek, ümmetçilik yaklaşımının bir sonucudur. Çünkü evrensel olduğu savunulan İslamiyet, ulusalcı değil ümmetçidir. Kaldı ki, İslamiyet evrensel değil, düpedüz bir Arap dinidir, bunun böyle olduğu hem Kuran hem de hadislerde çok açıktır (Not 1).

26 Ağustos Dumlupınar ise işgal edilmiş toprakların yeniden Türk yurdu yapılmasını sağlayan Türk Kurtuluş Savaşı’nın bir simgesidir. Bu gerçeği bir yana bırakıp tarihe yalnızca İslami çerçeve içinde bakmak en azından bir vefasızlıktır. Şimdi kısaca Malazgirt zaferi öncesi ve sonrası üzerine kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Değerli okuyucular, toplumumuzda tarihi bilincinin olmadığı söylenir; bu doğrudur. Türklerin tarih bilinci özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yok edilmiştir. Bireylerin adlarından tutun da tüm yaşamı boyunca davranışları Arap ve Fars geleneklerine göre düzenlenmeye çalışılmıştır. Bunu en basit olarak “Tanrı” adında görürüz, ülkemizde belir bir kesim yüce yaratıcı adı olarak Arapça “Allah”, Farsça “Mevla”, İbranice “Rab” sözcüğünü kullanırken güzelim Türkçe “Tanrı” sözcüğünü kullanmaktan sakınır. Bu yaklaşım kanımca, Türklerin geçmişine en büyük ihanetlerinden biridir. Bu arada lütfen yaklaşımımı sakın ırkçı olarak almayın. Anadolu’da 40’ın üzerinde etnik yapı var, bunlardan hangisinden geldiğimi bilmediğim gibi öğrenmek gibi de bir kaygım yok. Ancak “Ulusçuluk”, özellikle Fransız Devrimi’nden bu yana bir olgudur, ülke bütünlüğünü sağlamanın en önemli bir ögesidir. Kaldı ki “Türk” adı bir etnik ad değil, politik bir addır, yani Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı anlamındadır.

Şimdi kısaca Selçuklulardan söz etmek istiyorum.

Selçuklu hanedanı üyelerinin, her ne kadar Türk kökenli ise de, aldıkları adlar, kullandıkları unvanlar, devletin kurulması, genişlemesinde bütün yükü taşıyan Oğuz Türklerine karşı davranışlarına bakıldığında Selçuklu İmparatorluğu bir Türk imparatorluğu olmaktan çok bir Fars-Arap imparatorluğudur. Bu her ikisi de kral anlamına gelen Arapça melik ile Farsça şah sözcüklerinden oluşmuş acayip bir ad olan Melikşah adında da saklıdır. Bu adı oğluna veren imparatorluğun ikinci hükümdarı Alparslan’ın yönü Anadolu değil, Suriye ve Mısır’dır. Kimi tarihçilerin çok önem verdikleri Malazgirt Savaşı da Bizans’ın zorlaması ile olmuştur, bu savaş öncesinde Alparslan Suriye işleri ile uğraşıyordu. Onun asıl hedefi amcası Tuğrul Bey’in gerçekleştiremediği Mısır’ı ele geçirip, Abbasilerin düşmanı olan Şii Fatimi devletine son vermekti; kaygısı “Türk” değil “Arap” idi.

Malazgirt Savaşı bir yerde Bizans’ın Ermeni sorunuyla bağlantılıdır. Araplar, 7. yüzyıl ortalarında Kafkaslara doğru yayılmaları sırasında birbiriyle çatışma durumundaki Ermeni ve Gürcü feodal beylerini yerlerinde bırakmış, vergi ve savaş yükümlülüğü ile yetinmişti. Arapların, Hazarlara karşı seferlerinde Gürcü ve Ermeni yerel yöneticiler Arapların yanında dövüşmüşlerdi. Ağır vergiler, yerel yöneticilerin ayaklanmalarına yol açmıştı. Bu karışıklık döneminde kimi yerel yönetici aileleri önemlerini yitirirken kimileri de güçlenmişti. Abbasiler, bu güçlenen ailelere dayanarak ülkeyi yönetmişlerdi.

İlk Türk akınları Azerbaycan bölgesinden Ermeni Vaspurakan Krallığı’na doğru başlamıştı. Kesin kanıtı olmamakla birlikte, Oğuzların 1018-1019 yıllarından başlayarak Anadolu akınlarına başladığı kabul edilir. Kimi tarihçiler ise ilk bu akınların tarihini 1029 yılı olarak düşünürler.

Ermeni kaynaklarına göre Van Kralı, Türk akınları karşısında ürkerek ülkesini Bizans İmparatoru’na bırakır. Bu yıllar Oğuz boylarının Azerbaycan’da yayılmaya başladığı dönemdir. Bizans, Ermeni feodallerini Anadolu içlerine sürmekle kendi sınır savunma gücünü zayıflatır. Ayrıca ağır vergiler koymuş, Ermeni milisini dağıtmıştı (Bu savaşçıların bir bolümü Selçuklu hizmetine geçti). Orta Anadolu’da malikâneler verdiği Ermeni kralını, soylularını da ilk fırsatta ortadan kaldırdı. Ermeni Kilisesi de ağır baskı altında tutulup, vergiye bağlanmıştı. Selçuklular ise tüm kiliseler, manastırlar ve din adamlarına vergi bağışıklığı tanıyorlardı. Bu nedenle Bizans’a ateş püsküren Ermeni tarihçileri, Melikşah’tan Sultan’ın yüreği Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. O, geçtiği ülkelerin halkına bir baba gözüyle bakıyordu diye söz ederler.

Alparslan’ın tahtı ele geçirmesinde önemli rol oynayan Selçuklu ailesinden Erbasgan (kız kardeşi Alparslan’ın karısı), Alparslan ile bozuşunca, kendine bağlı Oğuz Türkleri ile birlikte Azerbaycan’dan Anadolu içlerine yürümüştü. Alparslan, onu yakalamak için komutanlarından biri olan Afşin’i onun peşinden yollar. Alparslan’dan kaçan bu Selçuklu prensinin önünü kesen Bizans komutanları Manuel Komnenos ve Nikephoros Melissenos, Erbasgan’ın Oğuz Türklerine (Navekiyye) tutsak düşerler. Erbasgan, Manuel ile uzlaşır, Bizans hizmetine girer. Afşin, batı yönündeki ilerleyişini sürdürerek Marmara kıyılarına kadar ulaşır. Erbasgan, Selçuklu tarihinde Bizans’a sığınan ilk Türk beyi idi; onu yakalayıp Alparslan’a teslim etmekle görevli Afşin de denize ulaşan ilk Türk komutanı olmuştu.

Bizans’ın geleneksel politikalarına göre bir düşman halkı, aynı boydan gelen başka bir halkla savaştırmak üzere Peçenekleri Tuna Irmağı boylarından, Kafkasya’ya getirme çabaları başarısız olmuş, Peçenekler, Bitinya Dağları’ndan (Not 2) daha öte gitmemiş, geri dönmüşlerdi. Anadolu’ya yönelen Türkler, Bizans’taki iç karışıklıklardan da yararlanarak, Doğu Anadolu’da etkili olmaya başlamışlardı. Bu akınlar sırasında Bizans orduları fazla direnç göstermemiş, kentler ve kasabalar kendi yazgılarına terk edilmişti. Türklerin, Honaz (Not 3) kentini ele geçirip yağmalaması, imparatorun bir sefere çıkmasını gerektirmişti. Romen Diyojen, Anadolu’nun Kapadokya bölgesinde görev yapmış ünlü bir komutandı. İmparator Konstantin X ölüp taht dul eşi Eudokia’ya geçince İmparatoriçe, Diyojen ile evlenerek onu saltanatına ortak etmişti. Sefere çıkan Romen Diyojen’in amacı, Türklerin ilelebet ilerlemesini engellemekti.

Bu sırada Alparslan, Halep önlerindedir. Bizans ordusunun Doğu Anadolu’ya doğru ilerlediğini öğrenince, hızla geri dönüp, olası iç ayaklanmaları önlemekle Vezir Nizamülmülk’ü görevlendirmişti.

Romen Diyojen’in Ahlat (Not 4) bölgesine yolladığı paralı askerler olan Frank ve Uz (Oğuz) askeri savaşmadan Malatya’ya doğru geri çekildiler. Alparslan’ın ilerlediğinden habersiz bulunan Romen Diyojen’in bu birliğe katılmak üzere Ahlat’a yolladığı öncü güçler Selçuklu öncü güçleriyle karşılaşınca, komutanlarından biri tutsak düşerken, öbürü yaralanmıştı. İki ordu sonunda 1071 Ağustos ayında Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya geldi. Alparslan ovaya egemen tepeleri tutmayı başarmış, sular da denetimindeydi. Öncü savaşlarındaki başarılarına ve konum yeri üstünlüğüne karşın, Alparslan barışa istekliydi.

İki ordu karşı karşıya beklerken, bir bölüm Uzlar (Balkan Oğuzları) şefleri önderliğinde Selçuklu yanına geçerler. Yedek kuvvetlerin başında, İmparator’a düşman büyük topraklar sahibi üvey oğlu Ducas vardı. Alparslan, bozkır savaş tekniğini uyguladı. Ducas, Bizans ordusunun gerilemesi üzerine İmparator’un öldürüldüğünü ve yenildik haberini yayar. Soyluların çoğu, Ducas ile birlikte, kendi askerleriyle çekilirler, Ermeniler ilk ayrılanlardan idi. Yükseklerden bu ayrılışları izleyen Selçuklular saldırıp, İmparator’u tutsak aldı.

Malazgirt Savaşı, Türkiye’nin doğuş nedeni gibi düşünülebilir. Alpaslan’ın Bizans Anadolu’sunu fethetmek gibi bir arzusu yoktu; esir imparatoru yüksek sayılmayacak bir fidye alarak, küçük sınır değişiklikleriyle ve bağlaşık olma vaadiyle serbest bıraktı. “Rum” İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmayı düşünmüyordu; bütün bunlara karşın Anadolu’nun fethi gerçekleşti. Bizanslar, Oğuz Türklerinin istemedikleri kadar içerilere girmelerini sağlıyor, içlerindeki çeşitli hizipler yardım karşılığında onlara belki kolaylıkla ele geçiremeyecekleri yerlerin kapısını açıyordu.

Malazgirt Zaferi, Bizans’ın gücünü kırarak Anadolu’ya Oğuz Türklerinin akınını kolaylaştırmıştı, ama kimi Türk tarihçilerinin savlarının tersine, Selçukluların Anadolu’yu fetih planı yoktur. Alparslan, Bizans ile çok yumuşak bir barış yapmış, Anadolu’da toprak isteğinde bulunmamıştı. İslam ülkesinin tek hükümdarı olmak için Bizans’ın değil, daha çok Suriye ve Mısır’ın alınması ile ilgileniyordu. Melikşah elçisi ile Bizans imparatoruna bağlaşma önermiş, Batı Anadolu ile kıyılardan Türkleri geri çekeceğini bildirmişti. Bizans, bundan Türklerin elinde bulunan Sinop’u geri almak için yararlanmış, fakat bağlaşmaya yanaşmamıştı. Bir süre sonra Melikşah, bağlaşma önerisini yenilemişti:Oğluna imparatorun kızını alacak, karşılığında İznik-Antakya arasındaki topraklar geri verilecek, Türkmenleri denetlemek ve bağımlı yapmak için Bizans’a gerekli gördüğü askeri yardımı yapacaktı.” Mektubu şöyledir:

İmparator, senin durumunu biliyorum. Tahta çıkar çıkmaz birçok tehlikelerle karşılaştınız. Latinlerle işi bitirdikten sonra size karşı İskitlerin (Peçenekler) nasıl hazırlandıklarını, Ebulkasım’ın da Süleyman ile aranızda var olan antlaşmayı bozarak nasıl Kadıköy’e kadar yağma ettiğini öğrendim. Eğer Ebulkasım’ın o bölgelerden atılmasını istiyorsan, kızını oğluma gönder. Böylece benimle bağlaşık olacak, hiçbir engel ile karşılaşmayacak ve yalnız Anadolu’da değil, İlirya’ya kadar Avrupa’da da başarıya ulaşacaksın. Bundan böyle göndereceğimiz güçler yüzünden kimse sana karşı koyamayacaktır.” (O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 86)

Anadolu’nun Türk yurdu durumuna getirilmesini İran’da Farsça dilli devlet kuran, Büyük Selçuklular değil, otlak peşindeki Türkmen boylarından kopmuş boy kümeleri yapar. Kutalmışoğulları (Not 5), bu kendi başlarına Toroslara, Ilgazlara, Ege’ye doğru akan Türkmenlerin (Not 6) sonradan başına geçerek Türkiye Selçuk Devleti’ni kurarlar. Büyük Selçuklular, daha çok rakip bir Selçuklu devletinin kurulmasını engellemek için Anadolu işleriyle ilgilenirler, Porsuk, Bozan gibi büyük komutanları bu işle görevlendirirler.

Türkmenlerin Batı Anadolu’da genişlemesi Bizans feodallerinin desteğiyle kolaylaşır. Berkitilmiş kent ve kaleleri savaşla ele geçirme teknik ve araçlarından o yıllarda yoksun bulunan Türk savaşçıları, dirençle karşılaşmadan kentlere yerleşirler. Bizans ileri gelenleri, ülkelerini yitirebilecekleri kuşkusuna kapılmadan, Şamanist inançlarını sürdüren Türkleri savaşçılarıyla işbirliği yaparlar. Çünkü Bizans’ın Attila döneminden beri Hunlar, Uzlar (Oğuzlar), Peçenekler, Kumanlar ile uzun bir deneyimi vardır. Hıristiyanlaştırma yoluyla bu Türk topluluklarını eritmeyi, özümlemeyi başarmıştı. Türkopoli denilen Hıristiyan Türk asker, 13-14. yüzyıllarda bile, Bizans’ın önemli bir askeri gücüdür. Bizans, bu kez güneyden gelen Türk savaşçılarını öteki Türkler gibi özümleyeceğini sanır.

Anadolu’yu yeniden ele geçireceğini uman Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, Süleymanşah ile yaptığı 1081 antlaşmasıyla, onun Anadolu’da egemenliğini tanımakta sakınca görmez. Marmara kıyılarından Kuzey Suriye’ye değin uzanan belirsiz bir alanı ona bırakır; buralar, zaten onun elinde değildir. Bizans kaynaklarına göre imparator, vasalı saydığı Süleymanşah’ı doğuya yöneltmekle hem kendi topraklarını kurtarmayı hem de Marmara ve Boğazlar üzerindeki Türkmen baskısını azaltmayı umar.

Sonuçta başkenti İznik olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin temelleri böylece atılmış olur. Bizans kaynakları, Süleyman’dan sultan diye söz etmeye başlarlar. Sonraki İslam kaynakları ve birçok çağdaş Türk tarihçisi, “Sultan” unvanını Melikşah ve Halife’nin verdiğini ileri sürerlerse de bu bir yakıştırmadır. Çünkü Melikşah ve Nizamülmülk, sultanlığı kimseyle paylaşmazlar. Halife, onların onayı olmadan kimseye sultanlık dağıtamaz. Öte yandan olayların akışı, Melikşah’ın Anadolu’da bir Türk sultanlığının kurulmasını hiç hoş karşılamadığını gösterir. Doğrusu Süleyman’ın orduları birkaç bin atlıyı aşmaz. Bu nedenle bir sultanlıktan çok, O. Turan’ın deyişiyle mütevazı bir uç beyliğinin kurulması söz konusudur.

Birçok Türk tarihçisine göre Anadolu’nun Türkleşmesi Malazgirt Zaferi ile başlamıştır. Bu gerçek değildir; kaldı ki, Anadolu'yu Türkleştirenler Selçuklular değil, hem Selçuklu hem de Osmanlı devletinin kuruluş çilesini çeken, ama ne yazık ki her iki hanedanın da horlanmış olduğu Türkmen/Yörüklerdir.

Günümüzde konuştuğumuz güzel Türkçeyi de Müslümanlık sonrası bugüne aktaranlar ne Selçuklular ne de Osmanlılar değil, horlanan Türkmen / Yörük analarıdır. Bunun nedeni de Arapça eğitim yapılan medreselere kızlar alınmıyordu, onlar da çocuklarına Türkçe öğretiyordu. Medreselerde Türkçe okutulmadığı gibi, Arapça sözlükler bile ezberletiliyordu.

Değerli okuyucular, sanırım Malazgirt ile Dumlupınar arasındaki ayrım anlaşılmıştır.

Esenlikler diliyorum

Notlar:

Not 1: Hadis; Arapları üç nedenden dolayı sevin: Arap olduğum için, Kuran Arapça olduğu için ve Cennet ehlinin Arapça konuştuğu için. Tebrizi. Kuran ayetleri; Yusuf: 2. Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik; Rad 37. İşte biz o Kur'an'ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik; Taha 113. Biz onu işte böyle, Arapça bir Kur'an olarak indirdik…; Suara 195. Açık-seçik Arapça bir dille indirdi; Suara 198. Biz onu Arapça konuşmayanlardan birine indirseydik de, …; Sura 7. İşte böyle! Biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, …

Not 2: Kocaeli, Bursa, Sakarya, İznik, Düzce, Yalova, Bolu, Kastamonu, Bartın ve Zonguldak

Not 3: Denizli İlinde eski adı Chonai

Not 4: Bitlis İline bağlı Van görü kıyısında

Not 5: Kutalmışoğlu Süleymanşah, Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurucusudur. Selçuk Bey'in oğlu Arslan Yabgu'nun torunudur. Babası Kutalmış Bey'dir.

Not 6: Genel olarak Oğuzların, Kızılırmak yayının batısına yayılanlarına Yörük, doğusuna yayınlarına da Türkmen denir.

Kayna: Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar, Destek Yayınları, İstanbul, 2020