1 Eylül 2026 Salı

Adsız Çocuklara Ağıt

 Adsız Çocuklara Ağıt

Osman Karadağ
7 Ağustos 2026

Bartolomé de las Casas’ın anlatılarında yer alan ve Richard Venus’un da aktardığı bir olay beni özellikle etkiledi: Ellerinde birer papağan bulunan iki çocuğun papağanları alınmış, ardından başları kesilmişti.

Bu çocukların adlarını bilmiyoruz. Anne ve babalarının onlara nasıl seslendiğini, nerede yaşadıklarını, kaç yaşında olduklarını da bilmiyoruz. Tarih onların yaşamından bize neredeyse hiçbir şey bırakmamış; yalnızca korkunç ölümlerini kaydetmiş.

Şiirimde bu iki adsız çocuğa Guarocuya ve Anacaona adlarını verdim. Bunlar gerçek adları değil. Taíno tarih ve kültüründen aldığım bu iki adı, tarihsel bir gerçeği değiştirmek için değil, onları şiirin dünyasında adsızlıktan çıkarmak için kullandım.

Adsız Çocuklara Ağıt

Okudum dramınızı.

Bir kitapta öğrendim;
Las Casas anlatıyordu.

Tarih
adlarınızı yazmamış.

Anneniz, babanız
size nasıl seslenirdi,
bilmiyorum.

Ama ben sizi
Guarocuya
ve
Anacaona
diye çağıracağım.

Belki de
bir insanı yaşatmanın
ilk adımı,
adını unutmamaktır.

Eğer bir cennet varsa,
orada olmalısınız.

Ve belki de oradan,
yüzyılların ötesinden,
sizin için dökülen
birkaç damla gözyaşını
görüyor olmalısınız.

Bilmem...

İnsanlık adına
bir özür sayılır mı?

Las Casas’ın Anlattıkları ve Adsız Çocuklar

Bartolomé de las Casas 1502’de Hispaniola’ya gitti. İlk yıllarında o da İspanyol sömürge düzeninin içindeydi ve yerli halkın emeğine dayanan encomienda sisteminden yararlandı. Rahip olduktan sonra da bir süre bu düzenle bağını sürdürdü. Ancak 1514’te yaşadığı düşünsel ve vicdani dönüşümden sonra encomienda sisteminden vazgeçti ve yaşamının önemli bir bölümünü Amerika’nın yerli halklarına yapılan zulmü anlatmaya, köleleştirmeye ve kıyımlara karşı çıkmaya adadı.

Las Casas’ın aktardığı olaylardan biri özellikle sarsıcıdır. İki çocuk, ellerinde birer papağanla yürürken İspanyollarla karşılaşır. Papağanları ellerinden alınır; ardından çocukların başları kesilir.

Bu kısa anlatıda beni yalnızca cinayetin acımasızlığı etkilemedi. Çocukların adsız oluşu da düşündürdü.

Bir insan öldürüldüğünde yaşamı sona erer. Tarih onun adını da kaydetmezse, zaman içinde varlığının izleri de silinmeye başlar. Geride kimi zaman yalnızca nasıl öldüğü kalır. Nasıl yaşadığı, neyi sevdiği, neye güldüğü, kimlerin çocuğu olduğu unutulur.

Oysa bu iki çocuk da bir zamanlar yaşıyordu. Bir dilleri, aileleri ve küçük dünyaları vardı. Belki ellerindeki papağanları seviyorlardı. Belki o gün, biraz sonra başlarına geleceklerden habersiz, yalnızca oyun oynuyor ya da evlerine dönüyorlardı.

Bunların hiçbirini bilmiyoruz.

Bildiklerimizle bilmediklerimiz arasındaki bu büyük boşluk, bana tarihin başka bir yüzünü de düşündürüyor. Tarih çoğu zaman hükümdarların, komutanların, savaşların ve fetihlerin adlarını kaydeder. O büyük olayların altında ezilen sıradan insanların çoğu ise sessizce kaybolur. Bazen adları bile kalmaz.

Guarocuya ve Anacaona adlarını bu nedenle kullandım.

Anacaona, Taíno tarihinde yaşamış bir kadının adıdır. Guarocuya da Taíno tarih ve kültürüyle bağlantılı bir addır. Şiirde bu adları kullanmam, öldürülen çocukların gerçek adlarının bunlar olduğunu ileri sürdüğüm anlamına gelmiyor. Onların gerçek adlarını bilmiyoruz ve büyük olasılıkla hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Burada yaptığım tarihsel bir boşluğu bilgiyle doldurmak değil, şiir yoluyla simgesel bir karşılık vermekti. Tarihin adsız bıraktığı iki çocuğa, yalnızca şiirin sınırları içinde, seslenebileceğim iki ad vermek istedim.

Çünkü bir insanı hatırlamak için her zaman adını bilmek gerekmeyebilir. Kimi zaman onun bir zamanlar yaşadığını, sevindiğini, korktuğunu, sevildiğini bilmek de yeterlidir.

Tarihin karanlık sayfalarını okurken yalnızca büyük olayları değil, o olayların içinde kaybolmuş insanları da görmeye çalışmalıyız. Beş yüz yıl önce öldürülen bu iki çocuğu geri getiremeyiz. Onların gerçek adlarını, yaşamlarını ve ailelerini öğrenemeyiz. Ama onları unutmayabiliriz.

Belki şiirin söylemek istediği de bundan fazlası değildir:

Bir insanı yaşatmanın ilk adımı, adını unutmamaktır. Adını bilmiyorsak da bir zamanlar yaşamış olduğunu unutmamaktır.

Ve geriye şu soru kalıyor:

Yüzyıllar sonra onlar için dökülen birkaç damla gözyaşı, insanlık adına bir özür sayılır mı?

Kaynak:
Richard Venus, Every Place Is Holy Ground: When Religion Is Not Enough, 2011.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder