Dindarlığın Türkiye'deki Durumu Nedir?
Türkiye dindarlaşıyor mu, yoksa
dinden uzaklaşıyor mu?
Bu soru son yıllarda sık
soruluyor. Verilen yanıtlar ise çoğu zaman kişinin politik konumuna göre
değişiyor. Bir kesim camilerin, imam hatip okullarının, Kur'an kurslarının ve
dinsel söylemin kamusal görünürlüğüne bakarak Türkiye'nin daha dindar olduğunu
düşünüyor. Bir başka kesim gençlerin yaşam biçimlerinden, dinsel kurumlara
yönelik eleştirilerden ve kendisini ateist ya da inançsız olarak
tanımlayanların artışından hareketle Türkiye'de dinin zayıfladığını savunuyor.
İki yaklaşım da bazı gerçeklere
dayanıyor. Ancak ikisi de tek başına Türkiye'deki dönüşümü açıklamaya yetmiyor.
Çünkü Tanrı'ya inanmak,
kendisini dindar saymak, namaz kılmak, oruç tutmak, dinsel kurumlara güvenmek
ve dinin politikada nasıl bir yeri olması gerektiğini düşünmek aynı şey
değildir. Türkiye'deki dinsel değişimi anlamak için bunları birbirinden
ayırmak gerekiyor.
Son yıllarda yayımlanan KONDA
Hayat Tarzları Araştırması, Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Toplumsal Değerler
Araştırması, Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması ve Dünya Değerler
Araştırması verilerine dayanan akademik çalışmalar birlikte okunduğunda oldukça
ilginç bir tablo ortaya çıkıyor:
Türkiye'de inanç güçlü biçimde
sürüyor; ancak geleneksel dindarlık, düzenli ibadet ve dinsel kurumlarla
kurulan ilişki aynı ölçüde güçlü değil. Üstelik genç kuşaklarda bu ayrışma daha
belirgin.
Önce rakamları doğru okumak
gerekiyor
Bu konuyu tartışırken
karşılaşılan sorunlardan biri, anket sonuçlarının sosyal medyada yanlış
aktarılmasıdır.
Yakın zamanda yeniden dolaşıma
giren MAK Danışmanlık araştırması bunun iyi bir örneğidir. Sosyal medyada
araştırmanın Türkiye'de insanların yüzde 14'ünün Allah'a inanmadığını, yüzde
37'sinin Hz. Muhammed'e inanmadığını, yüzde 78'inin namaz kılmadığını ve yüzde
55'inin Ramazan ayında bile oruç tutmadığını gösterdiği ileri sürüldü.
Oysa 2017'de yapılan gerçek
araştırmanın sonuçları böyle değildi. Örneğin Allah'a inanmadığını açıkça
söyleyenlerin oranı yüzde 4'tü. Sosyal medya paylaşımında deist olarak
değerlendirilenler ile kararsızlar da bu gruba eklenerek oran yüzde 14'e
çıkarılmıştı. Benzer biçimde yalnızca beş vakit düzenli namaz kılanlar “namaz
kılıyor” kabul edilmiş, daha seyrek namaz kılanların tümü “namaz kılmıyor”
grubuna sokulmuştu.
Buradaki sorun yalnızca yanlış
toplama değildir. Bir araştırmada sorulan sorunun ve verilen yanıtların
anlamı değiştirilmiştir.
Bu örnek önemli bir uyarı
getiriyor: Türkiye'nin dindarlığını tek bir rakamla ölçemeyiz. Hele sosyal
medyada dolaşıma giren yüzdelerle kesin sonuçlara ulaşmak daha da sakıncalıdır.
Daha sağlıklı yöntem, farklı araştırmaların kesiştiği noktaları incelemektir.
KONDA: “Dindarım” diyenler
azalıyor
Bu açıdan en değerli verilerden
birini KONDA'nın 2008 ve 2024 Hayat Tarzları araştırmalarının karşılaştırması
veriyor. KONDA, Ekim 2024 araştırmasını 6.137 kişiyle hanelerde yüz yüze
görüşerek gerçekleştirdi. Sonuçlar 2008 ile karşılaştırıldığında önemli bir
değişim görülüyor. 2008'de kendisini “dindar” olarak tanımlayanların
oranı yüzde 55'ti. 2024'te bu oran yüzde 46'ya geriledi.
Kendisini “ateist veya
inançsız” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 2'den yüzde 8'e yükseldi.
“İnançlı” olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 31'den yüzde 34'e çıktı. En dindar
kesimi anlatan “sofu” oranı ise yüzde 12 düzeyinde kaldı.
Bu değişim üzerinde düşünmek
gerekiyor.
Türkiye'nin en dindar kesimi
küçülmemiştir. Buna karşılık toplumun geniş bir bölümünü oluşturan orta
dindarlık gerilemiştir. Bir bölümü “inançlı ama dindar değil” diye tanımlanan
alana, bir bölümü de inançsızlık alanına kaymıştır. Dolayısıyla burada topluca
dinden kopan bir Türkiye'den çok daha karmaşık bir dönüşüm vardır.
İnsanların dinsel kimlikle
kurdukları ilişki değişiyor.
Kendisini Müslüman ya da
inançlı sayan bir kişi artık mutlaka “dindar” sözcüğünü kendisini tanımlamak
için kullanmayabiliyor. Bu ayrım önemlidir.
Boğaziçi araştırması: İnanç
güçlü, düzenli ibadet daha zayıf
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji
Bölümünde yürütülen Türkiye Toplumsal Değerler Araştırması'nın 2024 verileri bu
ayrımı daha açık gösteriyor. Araştırmada katılımcılara Allah'ın ve dinin
yaşamlarındaki önemi 0 ile 10 arasında soruldu. Allah'ın önemine verilen
yanıtların ortalaması 8,46, dinin önemine verilenlerin ortalaması 8,33
oldu. Katılımcıların yüzde 93,75'i Allah'ın önemine 5'in üzerinde puan verdi.
Din için aynı oran yüzde 92,23'tü.
Bunlar düşük oranlar değildir. Tersine
Türkiye'de Allah inancının ve dinin kişisel öneminin çok güçlü olduğunu
gösterir. Fakat ibadete geçildiğinde tablo değişiyor.
Araştırmada düzenli biçimde
günde beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 14,86 olarak ölçülmüştür. Toplumun
önemli bir bölümü namaz kılmakla birlikte bunu düzenli beş vakit biçiminde
sürdürmüyor. Kuşaklar arasındaki fark daha çarpıcıdır. 18–34 yaş grubunda
düzenli beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 4,8'e kadar düşerken, hiç ya da
neredeyse hiç namaz kılmayanların oranı yüzde 29'un üzerine çıkıyor.
Bu bulguların söylediği şey
“gençler artık Allah'a inanmıyor” değildir. Tam tersine araştırma, inanç ile
dinsel pratiğin birbirinden ayrışabildiğini gösteriyor.
Bir kişi Allah'a inanabilir,
dinsel yaşamında önemli görebilir ama beş vakit namaz kılmayabilir. Oruç
tutabilir ama camiye düzenli gitmeyebilir. Kendisini Müslüman sayabilir fakat
gündelik yaşamını geleneksel dini kurallara göre düzenlemeyebilir.
Türkiye'de özellikle genç
kuşaklarda görülen değişimi anlamak için bu ayrım temel önemdedir.
TGSS: Dindarlık ile dinin
siyasallaşması aynı şey değil
Türkiye Genel Sosyal Saha
Araştırması'nın 2024 verileri de temel inancın güçlü olduğunu gösteriyor. TGSS'ye
göre katılımcıların yüzde 94'ü Allah'a inanıyor. Allah'a inanmadığını
söyleyenlerin oranı yüzde 4, kararsızların oranı yüzde 2. Namaz konusunda ise
yüzde 40 “her zaman ya da sık sık”, yüzde 24 “ara sıra”, yüzde 36 “nadiren ya
da hiçbir zaman” yanıtını veriyor. Gençlerde ve eğitim düzeyi yüksek kesimlerde
namaz sıklığı azalıyor.
Buraya kadar elde edilen
sonuçlar KONDA ve Boğaziçi araştırmalarıyla büyük ölçüde uyumludur:
İnanç oldukça yüksek, fakat
düzenli dinsel pratik daha düşük ve kuşaklara göre değişiyor.
TGSS'nin belki daha önemli
sonucu din ile politika arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor.
Katılımcıların yüzde 82'si
din ile politikanın ayrı tutulması gerektiğini düşünüyor. Buna karşılık
toplumun önemli bir kesimi anayasa ve hukuk düzeninin İslami değerlerle
çelişmemesi gerektiğini de savunuyor. İlk bakışta burada bir çelişki
görülebilir.
Oysa bu sonuç Türkiye
toplumunun laiklik ile dini zorunlu olarak birbirinin karşıtı olarak
görmediğini düşündürüyor. İnsanların bir bölümü hem dindar olabilir hem de dinsel
kurumların doğrudan politikaya yön vermesini istemeyebilir.
Bu nedenle şu eşitlik doğru
değildir: “Dindar = dinin politikaya egemen olmasını isteyen kişi.”
Benzer biçimde: “Laikliği
savunan = inançsız kişi” eşitliği de yanlıştır.
Türkiye'deki toplumsal yapı bu
tür basit karşıtlıklardan daha karmaşıktır.
Dünya Değerler Araştırması: AKP
döneminde ne oldu?
Türkiye'deki değişimi doğrudan
AKP dönemi açısından inceleyen önemli çalışmalardan biri Marmara Üniversitesi
öğretim üyesi Murat Çokgezen'in 2022'de Journal for the Scientific Study of
Religion dergisinde yayımlanan araştırmasıdır.
Çokgezen, Dünya Değerler
Araştırması verilerini kullanarak 2002–2018 dönemindeki değişimi incelemiştir.
Araştırmada dinin önemi, camiye gitme ve din insanlarına güven gibi göstergeler
değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre bu dönemde Allah inancı,
camiye gitme sıklığı ve din insanlarına güven artmamış, tersine gerilemiştir.
Bu sonuç özellikle önemlidir.
Çünkü AKP'nin 2002'de iktidara
gelmesinden sonra dinsel eğitimin, dinsel kurumların ve dinsel söylemin kamusal
alandaki görünürlüğü belirgin biçimde artmıştır. Devletin din alanındaki
etkinliği genişlemiş, politik dilde dinsel göndermeler daha fazla yer
bulmuştur.
Buna bakarak toplumun da
giderek daha dindar olacağı düşünülebilirdi. Veriler böyle bir doğrusal ilişki
göstermiyor.
Çokgezen, bunun nedenlerinden
biri olarak hükümet ile dinsel kurumlar arasında kurulan yakın ilişkinin ters
sonuç doğurmuş olabileceğini ileri sürüyor. Kamuoyunda hükümet ile din arasında
güçlü bir özdeşlik kurulduğunda, hükümete yönelik memnuniyetsizliğin dinsel
kurumlara ve bazı dinsel değerlere de yönelebileceğini düşünüyor.
Bu görüş önemlidir, ancak
sınırlarını da görmek gerekir. Türkiye'deki dinsel değişimin tümünü AKP
politikalarıyla açıklamak doğru olmaz.
Aynı yıllarda kentleşme sürdü.
Eğitim düzeyi yükseldi. İnternet ve sosyal medya gençlerin dünyasını
değiştirdi. Kadınların toplumsal yaşamdaki yeri genişledi. Geleneksel aile ve
mahalle ilişkileri dönüştü. Dünyayla kültürel temas arttı. Yeni kuşaklar önceki
kuşaklardan farklı bilgi kaynaklarıyla büyüdü. Bunların tümü dinsel tutumları
etkileyebilir.
Bu nedenle bilimsel olarak
söyleyebileceğimiz şey şudur:
AKP döneminde dinin devlet ve politika
alanındaki görünürlüğü artmıştır; fakat bunun toplumun daha dindar olmasıyla
sonuçlandığını gösteren bir veri yoktur. Tersine bazı uzun dönemli göstergeler
geleneksel ve kurumsal dindarlığın gerilediğini gösteriyor.
Devletin dindarlaşması ile
toplumun dindarlaşması aynı şey değildir
Türkiye tartışmalarında gözden
kaçırılan temel ayrımlardan biri budur.
Bir ülkede devlet kurumlarının
dinsel söyleme daha fazla yer vermesi, din eğitiminin genişlemesi, dinsel
kurumların bütçesinin büyümesi veya politikacıların daha sık dinsel kavramlara
başvurması toplumun zorunlu olarak daha dindar olduğu anlamına gelmez. Bunlar
birbirinden ayrı olgulardır. Devletin dinsel görünürlüğü artarken toplumun bir
bölümü aynı anda daha seküler bir yaşam biçimine yönelebilir.
Türkiye'de son yirmi yılı aşkın
dönemde yaşanan gelişmeler bu olasılığı düşünmeyi gerektiriyor.
KONDA'nın 2008–2024
karşılaştırmasında “dindarım” diyenlerin yüzde 55'ten yüzde 46'ya gerilemesi ve
ateist/inançsız grubun yüzde 2'den yüzde 8'e yükselmesi bu açıdan önemlidir. Fakat
aynı verilerden “Türkiye dinsizleşti” sonucunu çıkarmak da doğru değildir.
Çünkü Boğaziçi araştırmasında
Allah'ın yaşamındaki önemine 5'in üzerinde puan verenlerin oranı yüzde 93'ün
üzerindedir. TGSS'de doğrudan Allah'a inandığını söyleyenlerin oranı yüzde
94'tür.
Dolayısıyla iki gerçek aynı
anda vardır:
Dindar kimlik zayıflıyor.
Temel inanç güçlü biçimde
sürüyor.
Türkiye'deki dönüşümün anahtarı
bu iki olguyu birlikte okuyabilmektir.
Gençler neden önemli?
Araştırmaların ortaklaştığı
alanlardan biri kuşak farkıdır.
Gençlerde düzenli dinsel pratik
yaşlılara göre daha düşüktür. Namaz bunun en açık örneklerinden biridir. Eğitim
düzeyi yükseldikçe bazı geleneksel ibadet biçimlerinin sıklığı da
azalabilmektedir. Ancak gençleri yalnızca “dinden uzaklaşan kuşak” olarak
tanımlamak yine fazla basit olur.
Bir bölümünde dinsel inanç
sürerken dinsel otoriteye, cemaatlere veya politik dinsel söyleme mesafe
büyüyebilir. Bazıları kendisini Müslüman saymakla birlikte geleneksel ibadet
düzenini benimsemeyebilir. Bazıları dini daha kişisel bir alan olarak
görebilir. Bir başka kesim ise açık biçimde agnostik, deist veya ateist kimliğe
yönelebilir.
Bu nedenle yeni kuşaktaki
değişimi tek bir çizgi üzerinde düşünmemek gerekir.
Ortak yön daha çok şurada
görülmektedir:
Dinsel kimliğin aileden ve
çevreden devralınan hazır bir kimlik olarak kabul edilmesi zayıflıyor; bireyin
kendi seçimi, sorgulaması ve yaşam biçimi daha fazla belirleyici oluyor.
Bu da sekülerleşmenin yalnızca
“Allah'a inananların azalması” biçiminde ölçülemeyeceğini gösteriyor.
Peki Türkiye sekülerleşiyor mu?
“Sekülerleşme” sözcüğü çoğu
zaman yanlış anlaşılıyor. Sekülerleşme mutlaka insanların ateist olması demek
değildir. Dinin bireyin ve toplumun yaşamındaki düzenleyici gücünün azalması,
dinsel kurumların otoritesinin gerilemesi, ibadetlerin daha seyrek yapılması,
din ile politika arasına mesafe konulması veya insanların dinsel tercihlerini
daha kişisel görmeye başlaması da sekülerleşme süreçlerinin parçaları olabilir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de kademeli bir sekülerleşmeden söz etmek
mümkündür.
Fakat bunun Batı Avrupa'daki
bazı toplumlarda görülen biçimiyle aynı olduğunu söylemek doğru olmaz.
Türkiye'de Allah inancı çok
güçlüdür. Ramazan orucu geniş kesimlerce sürdürülüyor. Dini bayramlar, cenaze
törenleri, dualar ve başka dinsel uygulamalar toplumsal yaşamda önemli yer
tutmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı “dinsiz toplum” değildir. Daha uygun
tanım belki şudur:
İnancın güçlü kaldığı, fakat
dindarlığın biçim değiştirdiği bir toplum.
AKP döneminin temel çelişkisi
AKP döneminin dinsel açıdan
belki en önemli sonucu da burada bulunuyor. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca
devlet ve politika alanında din geçmiş dönemlere göre çok daha görünür oldu.
Dini eğitim genişledi. Diyanet büyüdü. Politik söylemde dini kavramların
kullanımı arttı. “Dindar nesil” yetiştirme düşüncesi açık biçimde dile getirildi.
Buna karşılık aynı dönemin
sonunda araştırmalar toplumun daha dindar olduğunu göstermiyor.
KONDA'da dindar öz-tanımı
geriliyor. Dünya Değerler Araştırması verilerine dayanan çalışmada bazı dini
göstergeler zayıflıyor. Gençlerde düzenli ibadet oranları daha düşük çıkıyor. Din
ile politikanın ayrı tutulmasını isteyenlerin oranı oldukça yüksek.
Bu tablo üzerinde durulmalıdır.
Ancak buradan “AKP toplumu
dinsizleştirdi” sonucuna geçmek de bilimsel olmaz.
Birlikte ortaya çıkan iki
gelişme arasında ilişki bulunabilir; fakat ilişki tek başına neden-sonuç kanıtı
değildir.
Türkiye aynı dönemde ekonomik,
teknolojik, demografik ve kültürel bakımdan büyük değişimler yaşadı. Toplumun
dinsel dönüşümü de bu geniş dönüşümün içinde gerçekleşti.
Yine de eldeki verilerin izin
verdiği bir sonuç vardır:
Devlet eliyle dini görünürlüğü
artırmak, toplumun dindarlığını aynı yönde ve aynı ölçüde artırmamıştır.
Bu önemli bir sonuçtur.
Sonuç olarak Türkiye ne
dindarlaşıyor ne de basitçe dinsizleşiyor
Dört araştırmayı birlikte
değerlendirdiğimizde Türkiye'nin dinsel görünümünü birkaç temel noktada
özetlemek mümkündür.
Birincisi, Allah inancı
güçlüdür. Güncel araştırmalarda bu oran yüzde 90'ın üzerindedir.
İkincisi, kendisini “dindar”
olarak tanımlayanların oranı uzun dönemde geriliyor. KONDA'nın 2008–2024
karşılaştırması bunu açık biçimde gösterir.
Üçüncüsü, inanç ile düzenli
ibadet arasında önemli bir mesafe vardır. İnsanların çok büyük bölümü
Allah'a inanırken çok daha küçük bir bölümü beş vakit namazı düzenli kılıyor.
Dördüncüsü, kuşak farkı
büyüktür. Gençlerin geleneksel dinsel pratiklere bağlılığı yaşlı
kuşaklardan daha düşüktür.
Beşincisi, dindarlık ile
dini siyasallaştırmak aynı şey değildir. Toplumun büyük bölümü Allah'a
inanırken yine büyük bir bölümü din ile politikanın ayrı tutulmasını isteyebiliyor.
Altıncısı, dini kurumlara
bağlılık ile kişisel inanç da birbirinden ayrışıyor. İnsan dine inanırken
dini kurumlara veya din adına konuşan kişilere eleştirel yaklaşabilir.
Bu nedenle Türkiye için
“dindarlaşıyor” ya da “dinsizleşiyor” biçimindeki iki seçenekli açıklamalar
yetersizdir. Türkiye'de görülen değişimi üç kavram daha iyi anlatıyor: Sekülerleşme,
bireyselleşme ve kurumsal dindarlıktan uzaklaşma.
Ancak bunların yanında güçlü
bir dinsel inanç alanı yaşamayı sürdürüyor.
Belki Türkiye'nin bugünkü
dinsel görünümünü en kısa biçimde şöyle anlatabiliriz:
İnanç sürüyor, fakat
dindarlığın biçimi değişiyor.
İnsanların önemli bir bölümü
Allah'a inanmayı sürdürüyor; ancak dini nasıl yaşayacağına, ne kadar ibadet
edeceğine, dinsel kurumlara ne ölçüde güveneceğine ve din ile politika
arasındaki sınırı nereye çizeceğine giderek daha fazla kendisi karar veriyor.
Türkiye'nin son çeyrek
yüzyıldaki asıl dönüşümü burada aranmalıdır.
Osman Karadağ
3 Eylül 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder