3 Eylül 2026 Perşembe

Dindarlığın Türkiye'deki Durumu Nedir?

 Dindarlığın Türkiye'deki Durumu Nedir?

Türkiye dindarlaşıyor mu, yoksa dinden uzaklaşıyor mu?

Bu soru son yıllarda sık soruluyor. Verilen yanıtlar ise çoğu zaman kişinin politik konumuna göre değişiyor. Bir kesim camilerin, imam hatip okullarının, Kur'an kurslarının ve dinsel söylemin kamusal görünürlüğüne bakarak Türkiye'nin daha dindar olduğunu düşünüyor. Bir başka kesim gençlerin yaşam biçimlerinden, dinsel kurumlara yönelik eleştirilerden ve kendisini ateist ya da inançsız olarak tanımlayanların artışından hareketle Türkiye'de dinin zayıfladığını savunuyor.

İki yaklaşım da bazı gerçeklere dayanıyor. Ancak ikisi de tek başına Türkiye'deki dönüşümü açıklamaya yetmiyor.

Çünkü Tanrı'ya inanmak, kendisini dindar saymak, namaz kılmak, oruç tutmak, dinsel kurumlara güvenmek ve dinin politikada nasıl bir yeri olması gerektiğini düşünmek aynı şey değildir. Türkiye'deki dinsel değişimi anlamak için bunları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Son yıllarda yayımlanan KONDA Hayat Tarzları Araştırması, Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Toplumsal Değerler Araştırması, Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması ve Dünya Değerler Araştırması verilerine dayanan akademik çalışmalar birlikte okunduğunda oldukça ilginç bir tablo ortaya çıkıyor:

Türkiye'de inanç güçlü biçimde sürüyor; ancak geleneksel dindarlık, düzenli ibadet ve dinsel kurumlarla kurulan ilişki aynı ölçüde güçlü değil. Üstelik genç kuşaklarda bu ayrışma daha belirgin.

Önce rakamları doğru okumak gerekiyor

Bu konuyu tartışırken karşılaşılan sorunlardan biri, anket sonuçlarının sosyal medyada yanlış aktarılmasıdır.

Yakın zamanda yeniden dolaşıma giren MAK Danışmanlık araştırması bunun iyi bir örneğidir. Sosyal medyada araştırmanın Türkiye'de insanların yüzde 14'ünün Allah'a inanmadığını, yüzde 37'sinin Hz. Muhammed'e inanmadığını, yüzde 78'inin namaz kılmadığını ve yüzde 55'inin Ramazan ayında bile oruç tutmadığını gösterdiği ileri sürüldü.

Oysa 2017'de yapılan gerçek araştırmanın sonuçları böyle değildi. Örneğin Allah'a inanmadığını açıkça söyleyenlerin oranı yüzde 4'tü. Sosyal medya paylaşımında deist olarak değerlendirilenler ile kararsızlar da bu gruba eklenerek oran yüzde 14'e çıkarılmıştı. Benzer biçimde yalnızca beş vakit düzenli namaz kılanlar “namaz kılıyor” kabul edilmiş, daha seyrek namaz kılanların tümü “namaz kılmıyor” grubuna sokulmuştu.

Buradaki sorun yalnızca yanlış toplama değildir. Bir araştırmada sorulan sorunun ve verilen yanıtların anlamı değiştirilmiştir.

Bu örnek önemli bir uyarı getiriyor: Türkiye'nin dindarlığını tek bir rakamla ölçemeyiz. Hele sosyal medyada dolaşıma giren yüzdelerle kesin sonuçlara ulaşmak daha da sakıncalıdır. Daha sağlıklı yöntem, farklı araştırmaların kesiştiği noktaları incelemektir.

KONDA: “Dindarım” diyenler azalıyor

Bu açıdan en değerli verilerden birini KONDA'nın 2008 ve 2024 Hayat Tarzları araştırmalarının karşılaştırması veriyor. KONDA, Ekim 2024 araştırmasını 6.137 kişiyle hanelerde yüz yüze görüşerek gerçekleştirdi. Sonuçlar 2008 ile karşılaştırıldığında önemli bir değişim görülüyor. 2008'de kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı yüzde 55'ti. 2024'te bu oran yüzde 46'ya geriledi.

Kendisini “ateist veya inançsız” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 2'den yüzde 8'e yükseldi. “İnançlı” olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 31'den yüzde 34'e çıktı. En dindar kesimi anlatan “sofu” oranı ise yüzde 12 düzeyinde kaldı.

Bu değişim üzerinde düşünmek gerekiyor.

Türkiye'nin en dindar kesimi küçülmemiştir. Buna karşılık toplumun geniş bir bölümünü oluşturan orta dindarlık gerilemiştir. Bir bölümü “inançlı ama dindar değil” diye tanımlanan alana, bir bölümü de inançsızlık alanına kaymıştır. Dolayısıyla burada topluca dinden kopan bir Türkiye'den çok daha karmaşık bir dönüşüm vardır.

İnsanların dinsel kimlikle kurdukları ilişki değişiyor.

Kendisini Müslüman ya da inançlı sayan bir kişi artık mutlaka “dindar” sözcüğünü kendisini tanımlamak için kullanmayabiliyor. Bu ayrım önemlidir.

Boğaziçi araştırması: İnanç güçlü, düzenli ibadet daha zayıf

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde yürütülen Türkiye Toplumsal Değerler Araştırması'nın 2024 verileri bu ayrımı daha açık gösteriyor. Araştırmada katılımcılara Allah'ın ve dinin yaşamlarındaki önemi 0 ile 10 arasında soruldu. Allah'ın önemine verilen yanıtların ortalaması 8,46, dinin önemine verilenlerin ortalaması 8,33 oldu. Katılımcıların yüzde 93,75'i Allah'ın önemine 5'in üzerinde puan verdi. Din için aynı oran yüzde 92,23'tü.

Bunlar düşük oranlar değildir. Tersine Türkiye'de Allah inancının ve dinin kişisel öneminin çok güçlü olduğunu gösterir. Fakat ibadete geçildiğinde tablo değişiyor.

Araştırmada düzenli biçimde günde beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 14,86 olarak ölçülmüştür. Toplumun önemli bir bölümü namaz kılmakla birlikte bunu düzenli beş vakit biçiminde sürdürmüyor. Kuşaklar arasındaki fark daha çarpıcıdır. 18–34 yaş grubunda düzenli beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 4,8'e kadar düşerken, hiç ya da neredeyse hiç namaz kılmayanların oranı yüzde 29'un üzerine çıkıyor.

Bu bulguların söylediği şey “gençler artık Allah'a inanmıyor” değildir. Tam tersine araştırma, inanç ile dinsel pratiğin birbirinden ayrışabildiğini gösteriyor.

Bir kişi Allah'a inanabilir, dinsel yaşamında önemli görebilir ama beş vakit namaz kılmayabilir. Oruç tutabilir ama camiye düzenli gitmeyebilir. Kendisini Müslüman sayabilir fakat gündelik yaşamını geleneksel dini kurallara göre düzenlemeyebilir.

Türkiye'de özellikle genç kuşaklarda görülen değişimi anlamak için bu ayrım temel önemdedir.

TGSS: Dindarlık ile dinin siyasallaşması aynı şey değil

Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması'nın 2024 verileri de temel inancın güçlü olduğunu gösteriyor. TGSS'ye göre katılımcıların yüzde 94'ü Allah'a inanıyor. Allah'a inanmadığını söyleyenlerin oranı yüzde 4, kararsızların oranı yüzde 2. Namaz konusunda ise yüzde 40 “her zaman ya da sık sık”, yüzde 24 “ara sıra”, yüzde 36 “nadiren ya da hiçbir zaman” yanıtını veriyor. Gençlerde ve eğitim düzeyi yüksek kesimlerde namaz sıklığı azalıyor.

Buraya kadar elde edilen sonuçlar KONDA ve Boğaziçi araştırmalarıyla büyük ölçüde uyumludur:

İnanç oldukça yüksek, fakat düzenli dinsel pratik daha düşük ve kuşaklara göre değişiyor.

TGSS'nin belki daha önemli sonucu din ile politika arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor.

Katılımcıların yüzde 82'si din ile politikanın ayrı tutulması gerektiğini düşünüyor. Buna karşılık toplumun önemli bir kesimi anayasa ve hukuk düzeninin İslami değerlerle çelişmemesi gerektiğini de savunuyor. İlk bakışta burada bir çelişki görülebilir.

Oysa bu sonuç Türkiye toplumunun laiklik ile dini zorunlu olarak birbirinin karşıtı olarak görmediğini düşündürüyor. İnsanların bir bölümü hem dindar olabilir hem de dinsel kurumların doğrudan politikaya yön vermesini istemeyebilir.

Bu nedenle şu eşitlik doğru değildir: “Dindar = dinin politikaya egemen olmasını isteyen kişi.”

Benzer biçimde: “Laikliği savunan = inançsız kişi” eşitliği de yanlıştır.

Türkiye'deki toplumsal yapı bu tür basit karşıtlıklardan daha karmaşıktır.

Dünya Değerler Araştırması: AKP döneminde ne oldu?

Türkiye'deki değişimi doğrudan AKP dönemi açısından inceleyen önemli çalışmalardan biri Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Murat Çokgezen'in 2022'de Journal for the Scientific Study of Religion dergisinde yayımlanan araştırmasıdır.

Çokgezen, Dünya Değerler Araştırması verilerini kullanarak 2002–2018 dönemindeki değişimi incelemiştir. Araştırmada dinin önemi, camiye gitme ve din insanlarına güven gibi göstergeler değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre bu dönemde Allah inancı, camiye gitme sıklığı ve din insanlarına güven artmamış, tersine gerilemiştir.

Bu sonuç özellikle önemlidir.

Çünkü AKP'nin 2002'de iktidara gelmesinden sonra dinsel eğitimin, dinsel kurumların ve dinsel söylemin kamusal alandaki görünürlüğü belirgin biçimde artmıştır. Devletin din alanındaki etkinliği genişlemiş, politik dilde dinsel göndermeler daha fazla yer bulmuştur.

Buna bakarak toplumun da giderek daha dindar olacağı düşünülebilirdi. Veriler böyle bir doğrusal ilişki göstermiyor.

Çokgezen, bunun nedenlerinden biri olarak hükümet ile dinsel kurumlar arasında kurulan yakın ilişkinin ters sonuç doğurmuş olabileceğini ileri sürüyor. Kamuoyunda hükümet ile din arasında güçlü bir özdeşlik kurulduğunda, hükümete yönelik memnuniyetsizliğin dinsel kurumlara ve bazı dinsel değerlere de yönelebileceğini düşünüyor.

Bu görüş önemlidir, ancak sınırlarını da görmek gerekir. Türkiye'deki dinsel değişimin tümünü AKP politikalarıyla açıklamak doğru olmaz.

Aynı yıllarda kentleşme sürdü. Eğitim düzeyi yükseldi. İnternet ve sosyal medya gençlerin dünyasını değiştirdi. Kadınların toplumsal yaşamdaki yeri genişledi. Geleneksel aile ve mahalle ilişkileri dönüştü. Dünyayla kültürel temas arttı. Yeni kuşaklar önceki kuşaklardan farklı bilgi kaynaklarıyla büyüdü. Bunların tümü dinsel tutumları etkileyebilir.

Bu nedenle bilimsel olarak söyleyebileceğimiz şey şudur:

AKP döneminde dinin devlet ve politika alanındaki görünürlüğü artmıştır; fakat bunun toplumun daha dindar olmasıyla sonuçlandığını gösteren bir veri yoktur. Tersine bazı uzun dönemli göstergeler geleneksel ve kurumsal dindarlığın gerilediğini gösteriyor.

Devletin dindarlaşması ile toplumun dindarlaşması aynı şey değildir

Türkiye tartışmalarında gözden kaçırılan temel ayrımlardan biri budur.

Bir ülkede devlet kurumlarının dinsel söyleme daha fazla yer vermesi, din eğitiminin genişlemesi, dinsel kurumların bütçesinin büyümesi veya politikacıların daha sık dinsel kavramlara başvurması toplumun zorunlu olarak daha dindar olduğu anlamına gelmez. Bunlar birbirinden ayrı olgulardır. Devletin dinsel görünürlüğü artarken toplumun bir bölümü aynı anda daha seküler bir yaşam biçimine yönelebilir.

Türkiye'de son yirmi yılı aşkın dönemde yaşanan gelişmeler bu olasılığı düşünmeyi gerektiriyor.

KONDA'nın 2008–2024 karşılaştırmasında “dindarım” diyenlerin yüzde 55'ten yüzde 46'ya gerilemesi ve ateist/inançsız grubun yüzde 2'den yüzde 8'e yükselmesi bu açıdan önemlidir. Fakat aynı verilerden “Türkiye dinsizleşti” sonucunu çıkarmak da doğru değildir.

Çünkü Boğaziçi araştırmasında Allah'ın yaşamındaki önemine 5'in üzerinde puan verenlerin oranı yüzde 93'ün üzerindedir. TGSS'de doğrudan Allah'a inandığını söyleyenlerin oranı yüzde 94'tür.

Dolayısıyla iki gerçek aynı anda vardır:

Dindar kimlik zayıflıyor.

Temel inanç güçlü biçimde sürüyor.

Türkiye'deki dönüşümün anahtarı bu iki olguyu birlikte okuyabilmektir.

Gençler neden önemli?

Araştırmaların ortaklaştığı alanlardan biri kuşak farkıdır.

Gençlerde düzenli dinsel pratik yaşlılara göre daha düşüktür. Namaz bunun en açık örneklerinden biridir. Eğitim düzeyi yükseldikçe bazı geleneksel ibadet biçimlerinin sıklığı da azalabilmektedir. Ancak gençleri yalnızca “dinden uzaklaşan kuşak” olarak tanımlamak yine fazla basit olur.

Bir bölümünde dinsel inanç sürerken dinsel otoriteye, cemaatlere veya politik dinsel söyleme mesafe büyüyebilir. Bazıları kendisini Müslüman saymakla birlikte geleneksel ibadet düzenini benimsemeyebilir. Bazıları dini daha kişisel bir alan olarak görebilir. Bir başka kesim ise açık biçimde agnostik, deist veya ateist kimliğe yönelebilir.

Bu nedenle yeni kuşaktaki değişimi tek bir çizgi üzerinde düşünmemek gerekir.

Ortak yön daha çok şurada görülmektedir:

Dinsel kimliğin aileden ve çevreden devralınan hazır bir kimlik olarak kabul edilmesi zayıflıyor; bireyin kendi seçimi, sorgulaması ve yaşam biçimi daha fazla belirleyici oluyor.

Bu da sekülerleşmenin yalnızca “Allah'a inananların azalması” biçiminde ölçülemeyeceğini gösteriyor.

Peki Türkiye sekülerleşiyor mu?

“Sekülerleşme” sözcüğü çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Sekülerleşme mutlaka insanların ateist olması demek değildir. Dinin bireyin ve toplumun yaşamındaki düzenleyici gücünün azalması, dinsel kurumların otoritesinin gerilemesi, ibadetlerin daha seyrek yapılması, din ile politika arasına mesafe konulması veya insanların dinsel tercihlerini daha kişisel görmeye başlaması da sekülerleşme süreçlerinin parçaları olabilir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de kademeli bir sekülerleşmeden söz etmek mümkündür.

Fakat bunun Batı Avrupa'daki bazı toplumlarda görülen biçimiyle aynı olduğunu söylemek doğru olmaz.

Türkiye'de Allah inancı çok güçlüdür. Ramazan orucu geniş kesimlerce sürdürülüyor. Dini bayramlar, cenaze törenleri, dualar ve başka dinsel uygulamalar toplumsal yaşamda önemli yer tutmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı “dinsiz toplum” değildir. Daha uygun tanım belki şudur:

İnancın güçlü kaldığı, fakat dindarlığın biçim değiştirdiği bir toplum.

AKP döneminin temel çelişkisi

AKP döneminin dinsel açıdan belki en önemli sonucu da burada bulunuyor. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca devlet ve politika alanında din geçmiş dönemlere göre çok daha görünür oldu. Dini eğitim genişledi. Diyanet büyüdü. Politik söylemde dini kavramların kullanımı arttı. “Dindar nesil” yetiştirme düşüncesi açık biçimde dile getirildi.

Buna karşılık aynı dönemin sonunda araştırmalar toplumun daha dindar olduğunu göstermiyor.

KONDA'da dindar öz-tanımı geriliyor. Dünya Değerler Araştırması verilerine dayanan çalışmada bazı dini göstergeler zayıflıyor. Gençlerde düzenli ibadet oranları daha düşük çıkıyor. Din ile politikanın ayrı tutulmasını isteyenlerin oranı oldukça yüksek.

Bu tablo üzerinde durulmalıdır.

Ancak buradan “AKP toplumu dinsizleştirdi” sonucuna geçmek de bilimsel olmaz.

Birlikte ortaya çıkan iki gelişme arasında ilişki bulunabilir; fakat ilişki tek başına neden-sonuç kanıtı değildir.

Türkiye aynı dönemde ekonomik, teknolojik, demografik ve kültürel bakımdan büyük değişimler yaşadı. Toplumun dinsel dönüşümü de bu geniş dönüşümün içinde gerçekleşti.

Yine de eldeki verilerin izin verdiği bir sonuç vardır:

Devlet eliyle dini görünürlüğü artırmak, toplumun dindarlığını aynı yönde ve aynı ölçüde artırmamıştır.

Bu önemli bir sonuçtur.

Sonuç olarak Türkiye ne dindarlaşıyor ne de basitçe dinsizleşiyor

Dört araştırmayı birlikte değerlendirdiğimizde Türkiye'nin dinsel görünümünü birkaç temel noktada özetlemek mümkündür.

Birincisi, Allah inancı güçlüdür. Güncel araştırmalarda bu oran yüzde 90'ın üzerindedir.

İkincisi, kendisini “dindar” olarak tanımlayanların oranı uzun dönemde geriliyor. KONDA'nın 2008–2024 karşılaştırması bunu açık biçimde gösterir.

Üçüncüsü, inanç ile düzenli ibadet arasında önemli bir mesafe vardır. İnsanların çok büyük bölümü Allah'a inanırken çok daha küçük bir bölümü beş vakit namazı düzenli kılıyor.

Dördüncüsü, kuşak farkı büyüktür. Gençlerin geleneksel dinsel pratiklere bağlılığı yaşlı kuşaklardan daha düşüktür.

Beşincisi, dindarlık ile dini siyasallaştırmak aynı şey değildir. Toplumun büyük bölümü Allah'a inanırken yine büyük bir bölümü din ile politikanın ayrı tutulmasını isteyebiliyor.

Altıncısı, dini kurumlara bağlılık ile kişisel inanç da birbirinden ayrışıyor. İnsan dine inanırken dini kurumlara veya din adına konuşan kişilere eleştirel yaklaşabilir.

Bu nedenle Türkiye için “dindarlaşıyor” ya da “dinsizleşiyor” biçimindeki iki seçenekli açıklamalar yetersizdir. Türkiye'de görülen değişimi üç kavram daha iyi anlatıyor: Sekülerleşme, bireyselleşme ve kurumsal dindarlıktan uzaklaşma.

Ancak bunların yanında güçlü bir dinsel inanç alanı yaşamayı sürdürüyor.

Belki Türkiye'nin bugünkü dinsel görünümünü en kısa biçimde şöyle anlatabiliriz:

İnanç sürüyor, fakat dindarlığın biçimi değişiyor.

İnsanların önemli bir bölümü Allah'a inanmayı sürdürüyor; ancak dini nasıl yaşayacağına, ne kadar ibadet edeceğine, dinsel kurumlara ne ölçüde güveneceğine ve din ile politika arasındaki sınırı nereye çizeceğine giderek daha fazla kendisi karar veriyor.

Türkiye'nin son çeyrek yüzyıldaki asıl dönüşümü burada aranmalıdır.

Osman Karadağ

3 Eylül 2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder