Tarih Bilinci Üzerine Bir Deneme
“Geçmişi bilmeyen, anı anlayamaz; geleceği kuramaz.” — Osman Karadağ
Osman Karadağ
1 Ekim 2026
ORCID ID: 0009-007-6818-0369
Geçmişi kurcalamanın iki yolu vardır. Biri, eski düşmanlıkların küllerini
eşeleyip yeniden ateş yakmaktır. Öteki ise o küllere bakıp ateşin neden
çıktığını anlamaya çalışmaktır. Benim yapmak istediğim ikincisi.
Tarih, geçmişte kimin kime ne yaptığını sıraladığımız bir suç defteri
değildir. Hele toplumları yüzyıllar öncesinin hesaplarıyla yargılama aracı hiç
değildir. Fakat bu, geçmişte yapılanları unutmak, hafifletmek ya da hoş görmek
anlamına da gelmez. Tam tersine tarih bilinci, geçmişin hoşumuza gitmeyen
yanlarına da gözümüzü kapatmadan bakabilmeyi gerektirir.
Çünkü hiçbir olay boşlukta doğmaz. Devletlerin davranışları, toplumların
korkuları, kültürlerin dirençleri ve insanların dünyayı algılama biçimleri uzun
bir geçmişin içinden gelir. Bugünkü dostlukların da düşmanlıkların da gerisinde
çoğu zaman yüzyılların bıraktığı deneyimler vardır.
Bu nedenle Türk-Çin, Türk-İran, Türk-Arap ya da Türk-Rus ilişkilerine
yalnızca bugünün penceresinden bakarak sağlıklı sonuçlara ulaşmak kolay
değildir. Aynı durum Batı ile ilişkilerimiz için de geçerlidir.
Ama burada önemli bir ayrım vardır:
Tarihi bilmek ile tarihe sığınmak aynı şey değildir.
Hamaset tarih bilinci değildir. Geçmişteki zaferleri büyütmek, yenilgileri
unutturmak, kendi yanlışlarımızı örtüp başkalarının yanlışlarını saymak da
tarih bilinci değildir. Bunun tersi de doğrudur: Geçmişte yaşanan ağır
olayları, bugünkü politik doğrularımıza uymuyor diye önemsizleştirmek de tarih
bilinci sayılamaz.
Popüler tarih anlatılarının en büyük kusurlarından biri budur. Bizi çoğu
zaman tarihi anlamaya değil, taraf seçmeye çağırırlar. Bir taraf bütünüyle iyi,
öteki bütünüyle kötü ilan edilir. Oysa gerçek tarih böyle değildir.
Üstelik geçmiş bize çıplak halde ulaşmaz. Onu belgelerden, devlet
kayıtlarından, kroniklerden, hatıratlardan ve daha sonra yazılmış tarih
kitaplarından öğreniriz. Bunların hiçbiri içinde üretildiği politik ve
toplumsal ortamdan tümüyle bağımsız değildir. Sezgin Elbay'ın Milli Mücadele
sırasında Sovyet yardımını inceleyen çalışması buna güzel bir örnektir. Aynı
yardım Sovyet belgelerinde dış politika, anti-emperyalist dayanışma ve sevkiyat
diliyle; Ankara kayıtlarında ise Hazine, bütçe açığı, ordu ihtiyacı ve savaş
ekonomisi üzerinden görünür. Böylece aynı olay Moskova'da dış politika ve
lojistik, Ankara'da ise savaş maliyesi ve devlet kapasitesi meselesine dönüşür.
Milli Mücadele’de Sovyet Yardım…
Demek ki yalnız “belge var mı?” diye sormak yetmez. Belgeyi kimin, hangi
amaçla ve hangi kavramlarla ürettiğini de sormamız gerekir. “İsyancı”,
“kahraman”, “hain”, “eşkıya” gibi sözcükler kimi zaman olayın kendisinden çok
onu anlatanın verdiği hükmü yansıtır. Nitekim erken İslam tarihindeki aynı
kişinin kimi kaynaklarda isyancı, kimi kaynaklarda imam, kimi anlatılarda ise
eşkıya olarak gösterilebilmesi bu sorunu açıkça ortaya koyar.
Tarih bilinci, yalnız geçmişte ne olduğunu değil,
geçmişin nasıl anlatıldığını da sorgulamayı gerektirir.
Çin'e Bakarken
Türklerle Çin arasındaki ilişkilerin geçmişi çok eskidir. Hunlardan
Göktürklere, Uygurlardan daha sonraki bozkır toplumlarına kadar Çin ile
kuzeyindeki Türk ve diğer bozkır toplulukları arasında savaş da oldu, ticaret
de; evlilik de oldu, diplomasi de. Karşılıklı korku kadar karşılıklı öğrenme de
yaşandı.
Ancak bu uzun tarih, Türkler açısından yalnızca kültürel alışverişin
romantik bir öyküsü değildir. Çin imparatorluklarının kuzeylerindeki bozkır
güçlerini denetlemek, birbirlerine karşı kullanmak, bölmek ya da kendi güvenlik
kuşaklarının içine almak için uyguladıkları çeşitli politikalar yüzyıllar
boyunca Türk ve diğer bozkır devletlerinin karşı karşıya kaldıkları temel
sorunlardan biri oldu. Bozkır devletleri de Çin'e akınlar yaptı, topraklarını
ve ticaret yollarını tehdit etti. Yani bu mücadelede tek yönlü bir saldırganlık
yoktu. Ama Türk tarihinin önemli bir bölümünün Çin gücüyle mücadele içinde
biçimlendiği de yadsınamaz.
Bu nedenle Türk-Çin ilişkilerinin uzun tarihine baktığımda benim vardığım
genel sonuç iyimser değildir.
Çin'in tarihsel gücü yalnızca ordusundan ya da nüfusundan gelmedi. Belki
daha kalıcı gücü, kendisine dışarıdan gelen düşünceleri zaman içinde kendi
kültürel yapısına uyarlayabilmesiydi. Budizm Çin'e Hindistan'dan geldi. Ancak
Çin'deki Budizm zamanla Hindistan'dakinin basit bir kopyası olmaktan çıktı;
Konfüçyüsçülük, Taoizm, aile anlayışı ve atalara saygı gibi yerleşik değerlerle
etkileşerek Çin'e özgü biçimler kazandı.
Bence Çin tarihinin anlaşılması gereken önemli özelliklerinden biri budur:
Çin, dışarıdan geleni yalnızca kabul ya da reddetmez; onu
çoğu zaman dönüştürür ve Çinlileştirir.
Modern dönemde de benzer bir durum görüyoruz. Çin Komünist Partisi
Marksizmi Batı'dan aldı, sonra onu Çin koşullarına uyarladı. Mao döneminden
sonra Deng Xiaoping ile birlikte bu kez piyasa ekonomisinin araçlarını
kullanmaya başladı. Komünist Parti yönetimi ortadan kalkmadı, fakat
kapitalizmin bazı araçları sisteme katıldı. Ortaya klasik anlamda ne Sovyet
tipi bir ekonomi ne de Batı tipi bir kapitalizm çıktı. Çin'in kendi tarihsel ve
politik koşullarına uyarlanmış başka bir düzen oluştu.
Bugünkü Çin'in ekonomik ve teknolojik gelişmesine bakarken de aynı dikkat
gereklidir. Çin'in sanayide, yüksek hızlı demiryollarında, elektrikli
araçlarda, haberleşmede, yapay zekâda ve başka bazı teknoloji alanlarında büyük
ilerleme gösterdiği açıktır. Bunları yalnızca propaganda diye küçümsemek doğru
olmaz.
Fakat burada başka bir olasılığı da göz önünde tutmak gerekir. Soğuk Savaş
sırasında ABD'de Sovyet askeri ve teknolojik gücünün nasıl değerlendirilmesi
gerektiği uzun tartışmalara konu olmuştu. Sovyet tehdidinin gerçekten ciddi
olduğu tartışmasızdı; ancak tehdidin büyüklüğü konusundaki değerlendirmeler her
zaman yalnızca teknik ve tarafsız ölçümlere dayanmıyordu. Güçlü bir rakip
görüntüsü, içeride savunma ve teknoloji harcamalarına toplumsal destek
sağlamanın, dışarıda ise müttefikleri ortak savunma yüküne katılmaya ikna
etmenin de araçlarından biri olabiliyordu.
Bugün Çin konusunda benzer bir psikolojinin kısmen işleyip işlemediğini
sormakta yarar görüyorum. Çin'in her yeni teknolojik başarısının Batı
kamuoyunda “Çin bizi geçiyor” biçiminde sunulması yalnızca Çin'in gerçek
başarısını mı gösteriyor? Yoksa bu anlatı aynı zamanda Amerika'da ve Batı'da
bilim, teknoloji, eğitim, yapay zekâ ve savunma yatırımlarını hızlandırmanın
güçlü bir toplumsal gerekçesine mi dönüşüyor?
Bunun kesin yanıtını bugün veremeyiz. Ama tarih bilinci biraz da
devletlerin yalnız söylediklerine değil, o söylemin hangi işlevi gördüğüne bakabilmektir.
Dolayısıyla Çin'in gücünü küçümsemek de büyüsüne kapılmak da doğru
değildir. Ben Türk-Çin ilişkilerinin uzun tarihine ihtiyatla, dahası genel
çizgisi bakımından olumsuz bakıyorum. Ancak bundan bugünkü Çin'in düşman olduğu
sonucu çıkmaz.
Çıkarılabilecek sonuç daha ölçülüdür:
Çin'i överken de korkarken de tarihini bilmek gerekir.
İran'a Bakarken
Türklerle İranlıların ilişkisi de yalnızca savaşların tarihi değildir.
Yüzyıllar boyunca Türkler İran coğrafyasına girdi, devletler kurdu ve İran
kültüründen etkilendi. İran kültürü de Türk devletlerinin yönetim anlayışını,
edebiyatını ve saray yaşamını derinden etkiledi.
Gazneliler, Selçuklular ve daha sonraki birçok Türk hanedanı Fars
kültürüyle yakın ilişki içinde yaşadı. Bir bakıma Türk askeri ve politik gücü
ile İran'ın köklü bürokratik ve kültürel geleneği birçok dönemde aynı devlet
çatısı altında birleşti.
Firdevsi'nin Şehname'si burada ilginç bir örnektir. Firdevsi,
İran'ın eski krallarını, kahramanlarını ve destanlarını anlatırken güçlü bir
İran kültürel belleğinin yaşatılmasına katkıda bulundu. Eserini Türk kökenli
Gazneli Mahmud döneminde tamamlaması ve ona sunması bile ilişkilerin ne kadar
karmaşık olduğunu göstermeye yeter.
Şehname'de İran ile Turan arasındaki mücadele önemli bir yer
tutar. Ancak buradaki Turan'ı bugünkü Türk kimliğiyle bire bir eşitlemek
yanlıştır. Geçmişi bugünün kavramlarıyla okumaya başladığımızda tarih bize
değil, biz tarihe konuşmaya başlarız.
Bununla birlikte İran'ın çok güçlü bir tarihsel kimlik ve devlet geleneği
taşıdığı gerçeği önemlidir. Hanedanlar değişmiş, ülke fethedilmiş, Türk kökenli
hükümdarlar İran'ı yüzyıllarca yönetmiş; fakat İran kültürel kimliği ortadan
kalkmamıştır. Bu süreklilik modern İran'ı anlamak için de önemlidir.
1979 İran Devrimi bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Devrim yalnızca
İran'ın iç rejimini değiştirmedi. Yeni rejim kendi politik ve dinsel anlayışını
İran sınırlarıyla sınırlı görmedi. Humeyni döneminden başlayarak “devrimin
ihracı” düşüncesi İran dış politikasının ideolojik unsurlarından biri haline
geldi.
Ancak İran Devrimi'nin Türkiye üzerindeki etkisini yalnız “Şii İran'ın
Sünni Türkiye'yi etkilemesi” biçiminde okumak da yetersizdir. Nail Elhan'ın
araştırması, İran Devrimi sonrasında Türkiye'deki İslamcı hareket içinde yeni
bir “İrancı İslam(cılık)” çizgisinin oluştuğunu, bunun 1980'lerde ve
1990'larda güçlendiğini, 2000'lerde ise zayıfladığını ortaya koyuyor.
Burada dikkatimi çeken nokta, ilk güçlü etkinin Şiilikten çok devrim
düşüncesi üzerinden gerçekleşmesidir. İran'daki devrimin başarısı,
Türkiye'deki bazı İslamcı çevrelere “İslami devrim” fikrinin yalnız kuramda
kalmayıp gerçekleştirilebilir olduğunu gösterdi. Böylece Şii bir devrim, Sünni
çevrelerde doğrudan Şiileşmeden çok yeni bir politik olanak düşüncesi
yaratabildi.
Bu bize fikirlerin sınırları aşarken aynen kopyalanmadığını gösterir.
Dışarıdan gelen düşünce yerli politik ve toplumsal koşullarla karşılaşır,
değişir ve yeni biçimler kazanır. “İrancı” İslamcılık, İran'dan esinlenmiş olsa
da Türkiye'nin kendi laiklik tartışmaları, Batılılaşma eleştirileri, İslamcı
muhalefeti ve politik arayışları içinde biçimlenmiştir. Bu nedenle “yerli” ile
“yabancı”yı tarih boyunca birbirinden kesin çizgilerle ayırmak her zaman mümkün
değildir.
Bir başka ilginç nokta kavramın kendisidir. “İrancı” sözcüğü bir dönemde
İran Devrimi'ne sempati duyanların kimliğini anlatabilirken, daha sonra şeriat
tehdidi, yabancı devlet etkisi veya politik rakibi itibarsızlaştırma
suçlamasına dönüşmüştür. “İrancılık” daha sonraki dönemde bir iç politika
malzemesi olarak “yeniden keşfedilmiştir.”
Bu ayrıntıyı önemli buluyorum. Çünkü:
Kavramların da tarihi vardır.
Bugün bir sözcüğün taşıdığı anlamı geçmişte de aynen taşıdığını varsayarsak
tarihsel bağlamı kaybederiz.
İran Devrimi'nin etkisi düşünsel alanla da sınırlı kalmadı. İran İslam
Cumhuriyeti zaman içinde Lübnan'dan Irak'a, Suriye'den Yemen'e kadar çeşitli
silahlı örgütler ve
vekil güçlerle ilişkiler geliştirdi. Hizbullah'a verdiği destek bunun en
açık örneklerinden biridir. Hamas, Filistin İslami Cihadı, Irak'taki bazı Şii
silahlı yapıları ve Yemen'deki Husilerle ilişkileri de İran'ın bölgesel nüfuz
politikasının parçaları haline geldi.
ABD başta olmak üzere bazı devletler İran'ı uzun yıllardır “terörizmi
destekleyen devlet” olarak sınıflandırır. Bu nitelemenin aynı zamanda
uluslararası politikanın dili olduğunu unutmamak gerekir; fakat İran'ın
sınırları dışındaki silahlı yapılara para, eğitim, silah ve örgütsel destek
sağladığına ilişkin ciddi ve kapsamlı kanıtlar da vardır.
Dolayısıyla İran rejiminin ideoloji ihracını yalnızca düşünsel bir yayılma
olarak görmek eksik kalır. Bu politika bazı dönemlerde propaganda, bazı
dönemlerde politik örgütlenme, bazı dönemlerde ise silahlı vekil güçler
üzerinden yürütülmüştür.
Bunun yanında devrim ile devrimden doğan devleti de birbirinden ayırmak
gerekir. Elhan'ın incelediği İslamcıların bir bölümü Humeyni'nin 1989'daki
ölümünden sonra İran'ın ümmetçi ve devrimci idealizmden daha pragmatik bir
ulus-devlet siyasetine yöneldiğini savunurken, diğerleri devrimin temel
çizgisinde böyle bir kırılma olmadığını ileri sürmüştür.
Hangisinin İran'ı daha doğru okuduğu ayrı bir tartışmadır. Benim için
önemli olan genel ilkedir:
Bir devrimin idealleri ile o devrimin kurduğu devletin
yıllar sonraki politikaları aynı şey değildir.
İktidar, düşünceyi sınar. Muhalefette söylenenlerle iktidarda
yapılabilenler arasındaki mesafe yalnız İran'a özgü değildir. Erken İslam
politik düşüncesini inceleyen Najam Haider'ın kullandığı kısa ifade bu konuda
anlamlıdır: “Power forces a reckoning with theory.” İktidar, kuramı
yeniden hesaplaşmaya zorlar.
Türk-İran ilişkilerinde uzun barış dönemleri vardır. 1639 Kasr-ı Şirin
Antlaşması'ndan sonra iki ülke arasında bugüne kadar uzanan sınır istikrarı
bunun önemli göstergesidir. Fakat barış, rekabet olmadığı anlamına gelmez.
Osmanlı-İran rekabetinin biçimleri değişmiş, fakat Anadolu, Kafkasya, Irak ve
daha geniş Ortadoğu üzerindeki nüfuz mücadelesi çeşitli biçimlerde sürmüştür.
Bu nedenle ben Türk-İran ilişkilerinin genel tarihine baktığımda İran
politikasını romantik biçimde değerlendiremiyorum. Kültürel alışverişimizin
büyüklüğünü kabul etmek başka şeydir; İran devletlerinin ve özellikle bugünkü
İran rejiminin çıkar ve nüfuz politikalarına ihtiyatla yaklaşmak başka şey.
Tarih bilinci ikisini birbirinden ayırabilmektir.
İran'ı anlamadan onunla sağlıklı ilişki kurulamaz. Fakat
anlamak, onaylamak demek değildir.
Arap Dünyasına Bakarken
Türk-Arap ilişkileri, tarih bilincinin belki de en çok gerekli olduğu
alanlardan biridir. Çünkü burada din, politika, tarih ve kimlik kolayca
birbirine karışıyor.
Ben Türk-Arap ilişkilerinin geçmişine, kimi popüler anlatılarda yapıldığı
kadar olumlu bakmıyorum. Bunu söylerken “bütün Araplar Türk düşmanıydı” gibi
tarihsel olarak savunulması mümkün olmayan bir genelleme yapmak istemiyorum.
Arap dünyası hiçbir dönemde tek bir politik irade olmadı. Buna karşın Türklerin
Arap yönetimleri ve ordularıyla ilk karşılaşmalarından Osmanlı Devleti'nin son
dönemine kadar uzanan tarihte Türkler açısından son derece ağır deneyimlerin
bulunduğunu da görmezden gelemeyiz.
Öncelikle şu soruyu doğru sormamız gerekir:
Türkler nasıl Müslüman oldu?
Bu soruya “Araplar Türkleri Müslüman yaptı” diye tek cümleyle yanıt vermek
tarih değildir.
İslam ordularının Horasan ve Çayardı'na, yani Maveraünnehir'e ilerlemesi
barışçı bir din tebliği biçiminde gerçekleşmedi. Bu, dönemin diğer imparatorluk
genişlemeleri gibi askeri bir fetih hareketiydi. Kentler ele geçirildi,
ayaklanmalar bastırıldı, vergiler toplandı, ganimet ve esir alındı.
Ama “fetih” kelimesinin kendisi de sürecin karmaşıklığını gizleyebilir.
Horasan'daki erken Arap egemenliği üzerine araştırmalarda bazı bölgelerde
sürekli bir “capture–rebellion–recapture”, yani
“fetih–isyan–yeniden fetih” döngüsünden söz edilir. Küçük Arap birlikleri bütün
kentleri sürekli denetleyemiyor; yerel halklar haraç vermeyi kesiyor, Arap
otoritesini çıkarıyor, ardından bölge yeniden ele geçiriliyordu.
Dolayısıyla haritada belirli bir yılda “fethedildi” diye gösterilen bir
bölgenin o andan itibaren eksiksiz biçimde yönetildiğini sanmamak gerekir.
Fethedilmek ile doğrudan yönetilmek de aynı şey değildi. Barış yoluyla
anlaşma yapılan bazı bölgelerde eski yerel yöneticiler görevlerini koruyor,
vergileri toplamaya devam ediyor ve toplumsal ayrıcalıklarını sürdürüyorlardı.
Kalıcı Müslüman yerleşimleri kuruldukça başlangıçta kaynak aktarmaya dayanan
askeri varlık, zamanla sosyal ve ekonomik bütünleşmenin parçasına dönüştü.
Bu ayrım önemlidir:
Askeri fetih ile toplumsal dönüşüm aynı şey değildir.
Batı Türkleri ve ardından Türgişler, Arap ilerleyişi karşısında bölgedeki
güç mücadelelerinin doğrudan tarafı oldular. Süreç son derece sert askeri
mücadelelere sahne oldu. Dolayısıyla ilk Türk-Arap karşılaşmalarını yalnızca
“Türklerin İslam'la tanışması” gibi yumuşak bir cümleye indirgemek bana doğru
gelmiyor. Ortada aynı zamanda savaş, fetih ve boyun eğdirme vardır.
Ancak tarihsel doğruluk adına bir ayrım daha yapmak gerekir. Fethedilen
Orta Asya nüfusunun tümü Türk değildi; Soğdlar ve başka İrani topluluklar da
bölgenin
önemli unsurlarıydı. Aynı şekilde Araplarla savaşan bütün bozkır güçlerini
bugünkü anlamıyla tek bir Türk ulusunun parçaları gibi değerlendirmek de
anakronizm(Not) olur.
Bu ayrıntılar fetihlerin sertliğini ortadan kaldırmaz; yalnız geçmişi
bugünkü ulusal kategorilere sıkıştırmamızı önler.
Türklerin İslamlaşması da bu ilk askeri karşılaşmalardan çok daha uzun bir
süreçtir. Yüzyıllara yayıldı. Ticaret, kentleşme, Müslüman İrani hanedanlar,
Samaniler, sufiler ve daha sonra Müslüman Türk devletlerinin ortaya çıkışı bu
dönüşümde büyük rol oynadı. Karahanlıların İslamlaşması, ardından Selçukluların
tarih sahnesine çıkması Türklerin İslam dünyasındaki konumunu tümüyle
değiştirdi. Birkaç yüzyıl sonra Türkler artık İslam dünyasının kenarında değil,
askeri ve politik merkezindeydi.
İslamlaşmayı yalnız inanç değişimi üzerinden okumak da eksiktir. Vergi
düzeni, toplumsal statü, ekonomik çıkarlar ve yerel yöneticilerin konumu da
süreci etkiledi. Erken İslam toplumlarında Müslüman olan Arap olmayanların dahi
her zaman Araplarla eşit muamele görmediğini biliyoruz. Emeviler dönemindeki
mevali düzeni ve Arap üstünlüğünü besleyen uygulamalar bunun örnekleridir.
Yani din kardeşliği söylemi ile politik ve toplumsal gerçeklik her zaman
örtüşmemiştir.
Bu tarihsel arka planı bilmeden Türk-Arap ilişkilerini yalnızca “bin yıllık
din kardeşliği” biçiminde anlatmak bana hem eksik hem de romantik geliyor.
Birinci Dünya Savaşı'na geldiğimizde sorun daha da ağırlaşır. 1916'da Mekke
Şerifi Hüseyin'in önderliğinde başlayan Arap İsyanı doğrudan Osmanlı
İmparatorluğu'na karşı yürütüldü. İngiltere isyanı para, silah ve askeri
danışmanlarla destekledi. Hicaz Demiryolu'na ve Osmanlı birliklerine saldırılar
yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu ölüm kalım savaşı verirken, daha önce Osmanlı
egemenliğinde bulunan bir Arap önderliği düşmanla iş birliği yaptı.
Türk tarihsel belleğinde bunun “arkadan vurulmak” olarak algılanmasını
tümüyle haksız bulmuyorum. Üstelik İngiltere'nin Arap milliyetçiliğini kendi
savaş amaçları doğrultusunda kullanması, ortaya çıkan eylemin Osmanlı
İmparatorluğu açısından sonucunu değiştirmez.
Fakat tarih bilinci burada yine bizi genellemeye karşı uyarmalıdır. Bütün
Araplar ayaklanmadı. Osmanlı yönetimine bağlı kalan Arap aşiretleri, kentleri
ve seçkinleri de bulunuyordu. Arap milliyetçiliği bütün Arap dünyasını aynı
anda ve aynı ölçüde kapsayan bir hareket değildi.
Eugene Rogan'ın çalışması bize başka bir noktayı daha hatırlatıyor. Birinci
Dünya Savaşı'nın Ortadoğu cephesi İngilizce tarih yazımında uzun süre büyük
ölçüde İngiliz aktörlerin adlarıyla anlatıldı: Çanakkale “Churchill'in
felaketi”, Kut “Townshend'ın teslimiyeti”, Arap İsyanı ise “Lawrence of Arabia”
üzerinden hatırlandı. Rogan'ın
ifadesiyle bir yüzyıllık araştırmadan sonra İtilaf siperlerinin tarafını
oldukça iyi biliyoruz; “öteki tarafı”, yani Osmanlı askerlerinin deneyimini
anlamaya ise çok daha geç başladık.
Bu bana önemli bir şeyi hatırlatıyor:
Bir olayın adı bile kimin belleğinden konuştuğumuzu
gösterebilir.
Arap dünyası da Birinci Dünya Savaşı'nı Türkiye'den farklı hatırlamıştır.
Rogan, savaşın Arap dünyasında büyük ölçüde “someone else's war”, yani
“başkasının savaşı” olarak hatırlandığını ve “şehitler bırakıp kahraman
bırakmadığını” söyler.
Demek ki aynı savaş Türk belleğinde imparatorluğun parçalanması ve ihanet
duygusuyla, Arap belleğinde Osmanlı yönetiminin son dönemindeki acılarla,
İngiliz belleğinde ise kendi askeri aktörlerinin başarı ve yenilgileriyle
yaşayabilir.
Tarih bilinci bunlardan birini seçip ötekileri yok saymak değildir. Aynı
olayın neden farklı hafızalar ürettiğini anlamaktır.
Sykes-Picot konusunda da aynı dikkat gerekir. Bunu “İngiliz ve Fransızlar
bugünkü Ortadoğu sınırlarını cetvelle çizdi” cümlesine indirgemek tarihsel
süreci fazla basitleştirir. Anlaşma esas olarak doğrudan ve dolaylı
İngiliz-Fransız nüfuz bölgelerini tasarlıyordu; bugünkü sınırlar sonraki
gelişmelerle kesinleşti. Fakat Osmanlı topraklarının savaş daha bitmeden büyük
güçlerin çıkarlarına göre paylaşılmaya çalışıldığı gerçeği de ortadan kalkmaz.
Rogan'ın anlattığı üzere İngiltere, Fransa ve Rusya paylaşım planı üzerinde
anlaşmış ve bunu bir süre Arap müttefiklerinden gizlemişti.
Tarih bilinci burada da sloganı değil süreci görmeyi gerektirir.
Dolayısıyla doğru cümle “Arapların hepsi Türklere ihanet etti” değildir.
Ama bunun tersi olan “Arap İsyanı önemsiz birkaç kişinin hareketiydi” yaklaşımı
da bana göre tarihsel gerçeği yumuşatır. Gerçek, ikisinin arasındadır.
Ben Türk-Arap ilişkilerinin uzun tarihine baktığımda Arap politik
hareketlerinin Türklere yaklaşımı konusunda iyimser bir sonuca ulaşmıyorum. Din
ortaklığının, politik çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmadığını düşünüyorum.
Bunun bugüne ilişkin önemli bir sonucu da vardır. Türkiye'de zaman zaman
Filistin meselesi tarihsel ve politik bağlamından koparılarak neredeyse
romantik bir duygusallıkla ele alınıyor. Sanki ortak din, geçmişteki bütün
anlaşmazlıkları silmiş ve bugünkü politik çıkarları önemsiz hale getirmiş gibi
davranılıyor.
Bana göre bu, tarih bilincinden çok duygusal bir tarih okumasıdır.
Ama burada da çok önemli bir sınır vardır.
Filistin politikasını eleştirmek başka şeydir; Filistinli sivillerin
yaşadığı acıyı önemsiz görmek başka şey. 1916'da alınan kararların
sorumluluğunu bugün Gazze'de doğmuş bir çocuğa yükleyemeyiz. Hiç kimse
atalarının yaptığı ya da yapmadığı bir eylem nedeniyle suçlu doğmaz.
Bir halkın bugün uğradığı haksızlığa karşı çıkmak için o halkın geçmişini
sevmek zorunda değiliz. İnsani duyarlılık ile tarihsel romantizm aynı şey
değildir.
Geçmişi unutmamalıyız. Ama geçmişi bugünün masumlarına karşı silaha da
çevirmemeliyiz.
Rusya'ya Bakarken
Türk-Rus ilişkileri de birkaç savaştan ibaret değildir. Yüzyıllar boyunca
Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Boğazlar ve daha sonra Orta Asya üzerinde büyük
bir güç mücadelesi yaşandı.
Özellikle 18. yüzyıldan beri bu mücadelenin dengesi Osmanlı İmparatorluğu
aleyhine değişmeye başladı. 1768–1774 Osmanlı-Rus Savaşı ve Küçük Kaynarca
Antlaşması bu değişimin önemli dönüm noktalarındandır. Ardından Rusya Kırım'ı
ilhak etti, Kafkasya'ya ilerledi, Balkanlarda nüfuz kazandı ve Osmanlı
İmparatorluğu üzerindeki baskısını artırdı.
Bu yalnızca iki devlet arasındaki sıradan sınır çatışmalarının tarihi
değildir. Rus İmparatorluğu'nun güneye doğru genişlemesi, Osmanlı İmparatorluğu
açısından yüzyıllar boyunca varoluşsal bir güvenlik sorununa dönüştü.
Elbette ilişkiler yalnızca düşmanlıktan ibaret değildi.
Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyet Rusya'nın Ankara Hükümeti'ne
sağladığı para, silah ve cephane yardımı önemlidir ve unutulmamalıdır. Ama bu
desteği yalnızca romantik bir “Türk-Rus dostluğu” çerçevesinde okumak da bana
doğru gelmiyor.
Yeni Sovyet rejimi henüz kendi varlığını sağlamlaştırmaya çalışıyordu.
İngiltere ve diğer İtilaf devletlerinin Sovyet Rusya'yı çevreleme ihtimali
Moskova açısından ciddi bir güvenlik sorunuydu. Anadolu'da Batılı güçlere karşı
başarı kazanacak bağımsız bir Ankara yönetimi, Sovyet Rusya'nın güneyinde Batı
denetimindeki bir devlet oluşmasını engelliyordu.
Dolayısıyla Sovyet yardımı Ankara için yaşamsal derecede yararlıydı; fakat
Moskova açısından da stratejik çıkarlara hizmet ediyordu.
Devletler zaten çoğu zaman böyle davranır. Yardım vardır;
ama yardımın arkasında çıkar da vardır.
Sezgin Elbay'ın Sovyet ve Türk belgelerini karşılaştırması bu ilişkiyi daha
da öğretici hale getiriyor. Aynı yardım Sovyet kayıtlarında anti-emperyalist
dostluk ve diplomatik-sevkiyat diliyle, TBMM kayıtlarında ise “Rus altınları”,
Hazine, bütçe açığı, ordu iaşesi ve savaş ekonomisi üzerinden kayda
geçirilmiştir. Aynı olay Moskova'da dış politika ve lojistik, Ankara'da ise
savaş maliyesi ve devlet kapasitesi anlamı kazanmıştır.
Bu örnek bize şunu gösterir:
Devletler yalnız farklı çıkarlarla hareket etmez; aynı
olayı kendi ihtiyaçları içinde farklı biçimde anlamlandırırlar.
Çarlık yıkıldıktan sonra Sovyetler Birliği kuruldu. İdeoloji köklü biçimde
değişti. Çarın yerini Komünist Parti aldı, dinin kamusal konumu büyük ölçüde
geriledi, Marksizm-Leninizm devlet ideolojisi haline geldi ve eski rejimin
birçok simgesi ortadan kaldırıldı.
Ama coğrafya değişmedi.
Rus devletinin çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturma eğilimi, merkezi
devlet anlayışı ve yakın çevresinde belirleyici olma isteği farklı biçimlerde
sürdü.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Türkiye üzerindeki Sovyet baskıları bunun
önemli örneklerinden biridir. Stalin yönetimi Kars ve Ardahan konusunda
talepler ileri sürdü; Boğazların statüsünü Sovyet çıkarları doğrultusunda
değiştirmek istedi. Türkiye'nin daha sonra Batı ittifakına ve NATO'ya
yönelmesinde bu güvenlik kaygısının önemli payı vardı.
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da coğrafya değişmedi.
Bu nedenle bugünkü Rusya'yı değerlendirirken yalnızca Putin'e bakmak bana
yeterli gelmiyor. Putin bir dönemin yöneticisidir; Rusya ise Çarlık, Sovyet ve
Sovyet sonrası dönemlerin tarihsel birikimini taşıyan büyük bir devlettir.
Rejimler değişebilir. Bayraklar değişebilir. İdeolojiler değişebilir. Ama
büyük devletlerin coğrafyadan kaynaklanan bazı kaygıları ve nüfuz alanı
arayışları şaşırtıcı ölçüde sürebilir.
Bu nedenle Türk-Rus ilişkilerinin uzun tarihine baktığımda benim genel
değerlendirmem de olumludan çok olumsuzdur.
Bu değerlendirme bugünkü Rusya ile ilişki kurulamayacağı anlamına gelmez.
Tam tersine, Türkiye'nin coğrafyası Rusya ile ilişki kurmasını zorunlu kılar.
Enerjiden Karadeniz'e, Kafkasya'dan Orta Asya'ya kadar birçok alanda iki
ülkenin çıkarları kesişir.
Ama iş birliği ile tarihsel saflık aynı şey değildir.
Burada Çin konusunda değindiğim başka bir noktayı Rusya için de hatırlamak
gerekir. Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidinin Batı'da nasıl sunulduğu yalnızca
askeri istihbarat meselesi değildi. Tehdit algısı savunma bütçelerini, NATO
içindeki dayanışmayı, silahlanmayı ve kamuoyunun tutumunu da etkiliyordu.
Sovyetler Birliği gerçek bir rakip ve gerçek bir askeri güçtü; fakat rakibin
gücünün nasıl anlatıldığı da politikanın bir parçasıydı.
Bugün de Rusya'nın gücünü değerlendirirken aynı hataya düşmemek gerekir.
Rusya'yı küçümsemek yanlıştır. Ama Rusya'yı olduğundan büyük gösteren her
söylemi de sorgulamadan kabul etmek doğru değildir.
Tarih bilinci biraz da korkunun nasıl üretildiğini ve
nasıl kullanıldığını sorgulayabilmektir.
Ya Batı?
Buraya kadar Çin'den, İran'dan, Arap dünyasından ve Rusya'dan söz ettik.
Peki Batı?
Eğer yukarıdaki toplumların geçmişlerindeki olumsuzlukları sayıp Batı'ya
geldiğimizde yalnızca demokrasi, bilim, teknoloji ve insan haklarından söz
edersek tarih bilinci değil, başka tür bir seçmecilik yapmış oluruz.
Batı'nın tarihine yalnızca bugünkü demokrasi, bilim, teknoloji ve refah
üzerinden bakarsak tarihin yarısını görürüz.
Avrupa'nın denizlere açılması büyük bir dönüşüm yarattı. Yeni ticaret
yolları bulundu, kıtalar birbirine bağlandı ve dünya ekonomisi giderek
bütünleşti. Ama aynı süreç Amerika kıtalarının işgalini, yerli halkların büyük
yıkımını, Afrika'dan milyonlarca insanın köleleştirilerek başka kıtalara
taşınmasını ve büyük sömürge imparatorluklarının kurulmasını da beraberinde
getirdi.
Sanayi Devrimi insanın üretim gücünü olağanüstü ölçüde artırdı. Ama
fabrikalarda çocuklar da çalıştı; işçiler uzun saatler boyunca son derece ağır
koşullara maruz kaldı. Sanayi gücü zamanla askeri güce, askeri güç de sömürge
egemenliğine dönüştü.
Afrika'nın paylaşılması, Hindistan'ın sömürgeleştirilmesi, Çin'e karşı
yürütülen Afyon Savaşları, Amerika kıtalarının yerli toplumlarının uğradığı
yıkım Batı tarihinin dışına atılamaz.
Batı uygarlığını yalnızca bugünkü sonuçlarına bakarak yüceltmek bu nedenle
tarih bilinci değildir.
Ama burada durursak başka bir yanlış yaparız.
Çünkü Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekir.
Modern bilimin büyük kurumsal gelişimi, Sanayi Devrimi, çağdaş tıp,
anayasal yönetim, insan hakları düşüncesi, hukukun üstünlüğü, modern
üniversite, mühendislik ve bugün kullandığımız teknolojilerin çok büyük bölümü
son birkaç yüzyılda Batı dünyasında olağanüstü gelişme gösterdi.
Daha önemlisi Batı, yalnız başkalarını eleştiren düşünceler üretmedi; kendi
uygarlığını eleştirecek düşünsel kurumları da geliştirdi. Köleliğin
kaldırılması için mücadele edenler de, sömürgeciliği eleştirenler de, işçi
haklarını savunanlar da, kadınların politik ve toplumsal eşitliği için
çalışanlar da Batı toplumlarının içinden çıktı.
Bu gerçeği görmezden gelmek de tarih değildir.
Batı sömürgecilik yaptı diye bilim değersizleşmez. Bilim üretti diye
sömürgecilik aklanmaz. İnsan hakları düşüncesini geliştirdi diye geçmişteki
köle ticareti ortadan kalkmaz. Geçmişte köle ticareti yaptı diye insan hakları
düşüncesinin değeri yok olmaz.
Tarih bilinci, bu cümleleri aynı anda kurabilmektir.
Kendimize Bakmadan Olmaz
Burada benim için en önemli noktaya geliyoruz.
Tarih bilinci yalnızca başkalarının geçmişini incelemek değildir. Çin'in,
İran'ın, Arapların, Rusların ve Batı'nın yanlışlarını ayrıntılarıyla biliyor,
kendi tarihimizin yanlışlarını görmek istemiyorsak tarih bilincinden değil,
tarih seçmeciliğinden söz ediyoruz demektir.
Biz de imparatorluk kurduk. Biz de savaştık. Biz de başka toplumları
yönettik. Bizim tarihimizde de büyük başarılar kadar ağır yanlışlar, ileri
görüşlü yöneticiler kadar kötü kararlar, hoşgörü kadar baskı vardır.
Osmanlı İmparatorluğu'nu yalnızca “hoşgörü imparatorluğu” diye anlatmak ne
kadar yanlışsa yalnızca “baskıcı bir imparatorluk” diye anlatmak da o kadar
eksiktir. Devşirme sisteminden isyanların bastırılmasına, saray
mücadelelerinden toplumlar arasındaki eşitsizliklere kadar tartışmamız gereken
birçok konu vardır.
Aynı şekilde Cumhuriyet tarihine de yalnızca başarı öyküsü ya da yalnızca
yanlışlar dizisi olarak bakamayız.
Üstelik kendimize bakmak, yalnız kendi belgelerimizi ve kendi kayıplarımızı
okumakla da olmaz. Eugene Rogan'ın The Fall of the Ottomans kitabını
yazmaya yönelten deneyim bu açıdan anlamlıdır. Çanakkale'de kendi büyük
amcasının öldüğü muharebeyi araştırırken İngilizce kaynakların İngiliz
kayıplarını ayrıntılı anlattığını, ancak aynı çatışmada ölen ve yaralanan
binlerce Osmanlı askerinden söz etmediğini fark eder.
Bu yalnız Batılı tarih yazımının sorunu değildir. Biz de kendi
kayıplarımızı ayrıntısıyla bilip karşı tarafın acılarını yok sayarsak aynı
hataya düşeriz.
Tarih bilinci biraz da öteki siperden bakabilme
yeteneğidir.
Tarih bilinci aynayı yalnızca başkasına tutmaz. Bir ucunu da kendimize
çevirir. Belki tarih öğrenmenin en zor yanı budur. İnsan kendi kahramanlarının
kusurlarını görmek istemez. Kendi toplumunun yanlışlarını kabul etmek istemez.
Kendi inançlarının tarih içinde nasıl kullanıldığını sorgulamak istemez.
Başkasının tarihindeki yanlışı görmek kolaydır; kendi tarihimizdeki yanlışı
kabul etmek daha güçtür.
Ama tarih bilinci biraz da bu güçlüğü göze almaktır.
Geçmiş Ne İçindir?
Tarihte bütünüyle temiz bir ülke, toplum ya da uygarlık bulmak kolay
değildir.
Devletler çıkarlarını korumuş, imparatorluklar genişlemiştir. Dinler
insanlara ahlak ve anlam kazandırdığı gibi zaman zaman iktidarın aracı da
olmuştur. Ticaret zenginlik yaratırken sömürü de üretmiştir. Bilim insanlığı
ileri taşırken aynı bilim savaş araçlarının geliştirilmesinde de
kullanılmıştır.
İnsanlık tarihi siyah ile beyazın değil, çoğu zaman grinin tarihidir.
Ama “gri” demek her davranışı eşit görmek anlamına da gelmez. Bazı eylemler
gerçekten yanlıştır. Bazı yönetimler gerçekten zalimdir. Bazı savaşlar
gerçekten haksızdır. Bazı toplumlar başka toplumlara gerçekten büyük acılar
yaşatmıştır.
Tarih bilincinin görevi bunları bulanıklaştırmak değildir.
Görevi, hükmümüzü bilgiye dayandırmaktır.
Bunun için kullandığımız tarihsel kategorileri de sorgulamalıyız. “Fetih”,
“isyan”, “devrim”, “ihanet”, “kurtuluş” gibi sözcükler, uzun ve karmaşık
süreçleri birkaç kelimeye sıkıştırır. Erken İslam tarihine ilişkin yeni
araştırmalar, kimi zaman “isyan” dediğimiz hareketlerin yalnız devleti yıkma
girişimleri olmadığını; taşra elitlerinin merkeze hoşnutsuzluklarını bildirme,
iktidarla pazarlık etme ve politik sistem içinde güç kullanma yollarından biri
de olabildiğini gösteriyor.
Bu, her isyanı haklı görmek demek değildir.
Önce olayın ne olduğunu, dönemin insanlarının ne yaptığını ve neden
yaptığını anlamak; hükmümüzü ondan sonra vermek demektir.
Aynı şekilde bir tarihsel eylemin nedenlerini açıklamak, onu ahlaken
aklamak anlamına gelmez. Bağlam ile mazereti birbirine karıştırmamak gerekir.
Nedenlerini anlamadığımız bir olayı doğru değerlendiremeyiz; fakat nedenlerini
anlamamız da yapılan her şeyi meşru hale getirmez.
Ben Çin, İran, Arap dünyası ve Rusya ile Türklerin tarihsel ilişkilerine
baktığımda her birinde farklı nedenlerle ihtiyatlı, dahası genel çizgileri
itibarıyla olumsuz bir tarihsel bilanço görüyorum.
Ama bundan şu sonucu çıkarmıyorum:
“Geçmişte düşmandılar, bugün de düşmandırlar.”
Tam tersine çıkardığım sonuç şudur:
Geçmişte ne yaptıklarını bil; bugün ne yaptıklarına bak;
yarın ne yapabileceklerini aklından çıkarma.
Çünkü devletler arasındaki ilişkiler büyük ölçüde çıkarlar üzerine kurulur.
Çıkarlar değişir. İttifaklar değişir. Düşmanlıklar değişir. Yönetimler değişir.
İdeolojiler değişir.
Ama coğrafya çoğu zaman yerinde kalır.
Bu nedenle tarih bize kimi sevmemiz, kimden nefret etmemiz gerektiğini
öğretmemelidir. Tarih bize insanların, toplumların ve devletlerin belirli
koşullarda nasıl davranabildiğini öğretmelidir.
Dünün düşmanını bugünün düşmanı ilan etmek tarih bilinci değildir. Dünün
dostunu bugünün dostu saymak da değildir.
Bir başka yanlış ise dostluk ya da düşmanlığı din üzerinden
otomatikleştirmektir. Aynı dine inanmak aynı çıkarların olması demek değildir.
Aynı uygarlık çevresinde bulunmak da sürekli dostluğu garanti etmez. Tarih
bunun örnekleriyle doludur.
Dolayısıyla geçmişi bilmek, geleceği geçmişin kalıplarına hapsetmek
anlamına gelmez.
Tam tersine geçmişin bizi nasıl etkilediğini anlayarak onun tutsağı
olmamaktır.
Geçmişi bilmezsek bugünü, gördüğümüz andan ibaret sanırız. Bugünü
anlayamazsak geleceği kurarken eski yanlışları yeni adlarla yineleriz.
Ben tarih bilincini böyle anlıyorum:
Geçmişe dönüp kin toplamak değil, deneyim toplamak.
Eski hesapları yeniden açmak değil, aynı hesapların neden
tekrar tekrar önümüze geldiğini anlamak.
Kahraman ya da düşman aramak değil, insanı ve iktidarı
anlamak.
Geçmişte bize kötülük yapanları unutmamak; ama onların torunlarını suçlu
ilan etmemek.
Bize geçmişte yardım edenleri hatırlamak; ama bugünkü çıkarlarımızı eski
bir teşekkür borcuna teslim etmemek.
Dostluğu da düşmanlığı da kalıtsal saymamak.
Tarihi yalnız ne olduğunun değil, nasıl anlatıldığının da bilincinde
olarak okumak.
Ve en önemlisi, tarihi başkalarını yargılamak için değil, kendimizi ve
içinde yaşadığımız dünyayı daha doğru değerlendirmek için kullanmak.
Çünkü geçmişin asıl değeri geçmişte değildir.
Gelecektedir.
Geçmişi bilmeyen, anı anlayamaz; geleceği kuramaz.
Osman Karadağ
1 Ekim 2026
Notlar ve Kaynakça
Notlar
Anakronizm: Bir düşünceyi, kavramı, kurumu
ya da değeri ortaya çıktığı tarihsel bağlamdan kopararak daha eski bir döneme
aitmiş gibi değerlendirme yanılgısıdır. Örneğin modern anlamıyla “Aydınlanma”
kavramını Antik Çağ ya da Ortaçağ toplumlarına doğrudan uygulamak, dönemler
arasındaki farklılıkları gözden kaçırarak anakronizme yol açabilir. Kaynak: Marc
Bloch, Tarih Savunusu ya da Tarihçilik Mesleği; Quentin Skinner,
“Meaning and Understanding in the History of Ideas”, History and Theory,
8(1), 1969, s. 3–53.
Kaynakça
Barfield, Thomas J. The Perilous Frontier: Nomadic Empires and China.
Cambridge, MA: Basil Blackwell, 1989.
Beckwith, Christopher I. Empires of the Silk Road: A History of Central
Eurasia from the Bronze Age to the Present. Princeton: Princeton University
Press, 2009.
Britannica, Encyclopaedia. “Deng Xiaoping.” Encyclopaedia Britannica;
“Industrial Revolution.” Encyclopaedia Britannica; “Russo-Turkish Wars.”
Encyclopaedia Britannica.
Elbay, Sezgin. “Milli Mücadele’de Sovyet Yardımı Nasıl Kayda Geçti? Sovyet
Rusya Belgeleri ile Türk Kaynaklarında Miktar, Kanal ve Adlandırma Farkları
(1920–1922).” Tarih ve Gelecek Dergisi, 2026.
Elhan, Nail. The Impact of Iran-Inspired Islam in Turkey: The Period
Between 1980 and 2000. Yüksek Lisans Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi,
2015.
Encyclopaedia Iranica. “Central Asia iv. In the Islamic Period up to the
Mongols.”; “Ferdowsi, Abu’l-Qasem I: Life.”; “Ilak-Khanids.”; “Iran VIII:
Persian Literature — Classical.”; “Iranian History: Islamic Period.”; “Khorasan
iv. The Arab Conquest and Omayyad Period.”; “Kingship VI: The Persian Concept
of Kingship in the Islamic Period.”
Ferdowsi. Shahnameh: The Persian Book of Kings. Çev. Dick Davis. New
York: Viking, 2006.
Golden, Peter B. An Introduction to the History of the Turkic Peoples.
Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 1992.
Haug, Robert. “Local Resistance and Arab Rebellion: The Conquest of
Khurāsān and Transoxiana in the Context of the First and Second Fitnas.” İçinde
Between Rebels and Rulers in the Early Islamicate World. Cambridge
University Press, 2026.
Hobsbawm, Eric J. The Age of Revolution: Europe 1789–1848. London:
Weidenfeld & Nicolson, 1962.
Hobsbawm, Eric J. The Age of Empire: 1875–1914. London: Weidenfeld
& Nicolson, 1987.
Hourani, Albert. A History of the Arab Peoples. Cambridge, MA:
Belknap Press of Harvard University Press, 1991.
Lewis, Bernard. The Middle East: A Brief History of the Last 2,000 Years.
New York: Scribner, 1995.
Mango, Andrew. The Turks Today. London: John Murray, 2004.
McMeekin, Sean. The Ottoman Endgame: War, Revolution, and the Making of
the Modern Middle East, 1908–1923. New York: Penguin Press, 2015.
Riasanovsky, Nicholas V. ve Mark D. Steinberg. A History of Russia.
Oxford: Oxford University Press, çeşitli baskılar.
Rogan, Eugene. The Arabs: A History. New York: Basic Books, 2009.
Rogan, Eugene. The Fall of the Ottomans: The Great War in the Middle
East. New York: Basic Books, 2015.
Soucek, Svat. A History of Inner Asia. Cambridge: Cambridge
University Press, 2000.
Spence, Jonathan D. The Search for Modern China. New York: W. W.
Norton, 1990.
Westad, Odd Arne. Restless Empire: China and the World Since 1750.
New York: Basic Books, 2012.
Ek İnternet ve Güncel Kaynaklar
Brookings Institution — İran'ın 1979 sonrasında devrimi ihraç etme
anlayışı, bölgesel nüfuz politikası ve vekil güçlerle ilişkileri üzerine
değerlendirmeler; ABD-Çin teknoloji rekabeti, Çin'in yapay zeka ve teknoloji
alanındaki gelişimi ve “teknoloji yarışı” söyleminin sınırları üzerine
çalışmalar.
Encyclopaedia Iranica — Arapların Horasan ve Maveraünnehir fetihleri, Soğd
direnişi, Batı Türkleri ve Türgişlerle mücadeleler ve bölgenin İslamlaşması
üzerine maddeler.
U.S. Department of State, Country Reports on Terrorism 2023 —
İran'ın Hizbullah, Hamas, Husiler ve bölgedeki başka silahlı gruplarla
ilişkileri ve İran'a ilişkin ABD'nin “State Sponsor of Terrorism”
değerlendirmesi.
Oxford Research Encyclopedia of Asian History — Xiongnu-Han ilişkileri ve
Çin'in kuzey bozkır toplumlarıyla yürüttüğü askeri ve diplomatik politikalar.
Pew Research Center, Measuring Religion in China — Çin'de Budizm,
Konfüçyüsçülük, Taoizm ve halk inançlarının tarihsel etkileşimi.
Nail Elhan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi — 1979 İran Devrimi'nin
Türkiye'deki İslamcı düşünce üzerindeki etkisi, özellikle 1980–2000 dönemi.
OpenStax, World History — Atlantik köle ticareti ve milyonlarca
Afrikalının zorla Atlantik üzerinden taşınması.
Osman Karadağ
1 Ekim 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder