Barıştırmak Her Zaman Erdem midir?
İlk bakışta iki düşman grubu barıştırmak iyi bir davranış
gibi görünür. Çatışmanın sona ermesi, insanların birbirine zarar vermekten
vazgeçmesi ve şiddetin azalması kuşkusuz arzu edilir şeylerdir. Bu nedenle
“barıştırmak” sözcüğü zihnimizde hemen olumlu bir anlam uyandırır. Ancak
ahlakta yalnızca yapılan eylemin adı değil, kimlerin, neyin etrafında ve
hangi amaçla barıştırıldığı da önemlidir.
İki komşunun, iki ailenin ya da birbirine küsmüş iki
insanın arasını bulmak başka şeydir; hukuk dışına çıkmış, güçlerini tehditten,
şiddetten ya da yasa dışı faaliyetlerden alan iki yapının arasındaki
anlaşmazlığı gidermeye çalışmak başka şeydir. Burada temel soru şudur: Amaç
çatışmayı sona erdirmek mi, yoksa hukukun dışında kurulmuş güç ilişkilerinin
daha düzenli işlemesini sağlamak mı?
Bu ayrım önemlidir. Çünkü her uzlaşma adalet değildir.
İki tarafın kendi aralarında anlaşması, yapılan şeyin ahlaken doğru olduğu
anlamına gelmez. Haksızlık yapan iki kişinin aralarındaki anlaşmazlığı
çözmeleri, üçüncü kişilere yönelen haksızlığı ortadan kaldırmayabilir. Dahası,
kimi zaman tam tersine onların daha güçlü ve daha etkili olmasına yol açabilir.
Bu nedenle “barış” ile “adalet” kavramlarını birbirinden
ayırmak gerekir. Barış, en yalın anlamıyla çatışmanın bulunmaması olabilir.
Adalet ise bundan daha fazlasını ister. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu;
kimin zarar gördüğünü, kimin haklarının çiğnendiğini ve toplumda hangi
kuralların geçerli olması gerektiğini de sorar. Bir hırsızla başka bir hırsızın
ganimet paylaşımı konusunda anlaşması aralarında barış yaratabilir. Ama bu,
mağdur açısından adalet değildir.
Sorunun politik boyutu burada daha da önem kazanır. Çünkü
politik makamı olan bir insan yalnızca özel bir kişi değildir. Onun
davranışları, temsil ettiği kamu otoritesi nedeniyle farklı bir anlam taşır.
Devletin temel iddiası şudur: İnsanlar arasındaki uyuşmazlıklar kişisel güç
ilişkileriyle değil, hukuk yoluyla çözülecektir. Kimin haklı olduğuna güçlü
olan, silahlı olan, çevresi geniş olan ya da politik bağlantısı bulunan değil;
ortak kurallar ve bağımsız yargı karar verecektir. Hukuk devletinin özü biraz da
budur: kişilerin egemenliği yerine kuralların egemenliği.
Aristoteles’in politika ve adalet düşüncesinde de adalet
yalnızca bireyler arasındaki ilişkileri değil, politik topluluğun ortak
iyiliğini ilgilendirir. Adaletin yasallıkla ve ortak yararla bağlantısı buradan
gelir. Bir politik düzen yalnızca güçlü gruplar arasındaki dengeyi korumak için
değil, bütün yurttaşların yaşayabileceği ortak ve adil bir düzen kurmak için
vardır.
Bu nedenle politikacının rolü önemlidir. Bir politikacı,
şiddetin sona ermesini sağlamak amacıyla çatışan tarafları hukuka dönmeye
çağırabilir; insanları silah bırakmaya, teslim olmaya, suçtan vazgeçmeye ve
mağdurların haklarını kabul etmeye yöneltebilir. Böyle bir girişim, koşullarına
göre, toplumsal barışa katkı sağlayabilir. Ancak politikacının arabuluculuğu,
hukuk dışındaki iki yapının birbirleriyle ilişkilerini düzenlemeye dönüşüyorsa
ortaya farklı bir ahlaki problem çıkar.
Çünkü burada politikacı, farkında olarak ya da olmayarak,
şu mesajı verme tehlikesiyle karşı karşıyadır: “Sizin varlığınız başlı başına
sorun değildir; yeter ki birbirinizle kavga etmeyin.” Oysa hukuk açısından
sorun yalnızca iki grubun birbiriyle çatışması değildir. Eğer ortada suç
oluşturan davranışlar varsa asıl mesele, bunların topluma ve bireylere verdiği
zarardır.
Bu noktada şu soru önem kazanır: Mağdurlar nerede
duruyor? Ahlaki değerlendirmenin en sık unutulan yanı budur. İki güçlü
tarafın anlaşmasını konuşurken zarar gören üçüncü kişileri gözden kaçırmak
kolaydır. Oysa adalet, öncelikle sesi daha az çıkanların da hesaba katılmasını
gerektirir. Suçtan zarar gören insan açısından temel beklenti, faillerin kendi
aralarında barışması değil, hukukun işlemesidir.
Bu nedenle şu soruyu sormak gerekir: Barıştırılan
kimdir, bedelini ödeyen kimdir?
Eğer iki güçlü grubun uzlaşması toplumun güvenliğini
artırıyor, suç faaliyetlerini sona erdiriyor ve onları hukuk düzenine geri
döndürüyorsa bunun ahlaki bir değeri olabilir. Fakat yalnızca gruplar
arasındaki çatışmayı sona erdirirken onların hukuk dışı güçlerini koruyorsa,
buna “barış” demek kavramın kendisini fazla genişletmek olur.
Burada amaç–araç ilişkisi de önemlidir. “Sokakta çatışma
olmasın” iyi bir amaçtır. Ancak iyi bir amaç her aracı meşru yapmaz. Ahlak
felsefesinin en eski sorunlarından biri budur. Sonuç yararlı görünse bile
kullanılan yöntemin hukuk, eşitlik ve adalet ilkelerine zarar verip vermediğini
de sormak gerekir.
Üstelik kısa erimli yararla uzun erimli sonuç aynı
olmayabilir. Bugün iki grup arasındaki gerilim azalabilir. Ancak toplum yarın
şu sonucu çıkarırsa daha büyük bir sorun doğabilir: Yeterince güçlü olduğunuzda
devlet sizi hukuk önünde yalnızca bir fail olarak değil, pazarlık yapılabilecek
bir aktör olarak görür.
Bu düşüncenin yerleşmesi hukuk düzeni bakımından son
derece ciddi sonuçlar yaratır. Çünkü sıradan yurttaş uyuşmazlıklarını mahkemede
çözmek zorundayken, hukuk dışı güç edinmiş olanların sorunlarını politik
aracılar yoluyla çözebildiği bir düzen ortaya çıkar. Böyle bir durumda eşitlik
ilkesi de zedelenir.
Adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; aynı zamanda
benzer durumda olan insanlara benzer kuralların uygulanmasıdır. Bir toplumda
bazı insanların gücü arttıkça hukukun dışına çıkma olanakları da artıyorsa,
orada hukuk giderek ortak kural olmaktan çıkar.
Bununla birlikte meseleyi yalnızca katı bir “asla
görüşülmez” anlayışına indirgemek de doğru olmayabilir. Devletler ve
politikacılar kimi zaman şiddeti sona erdirmek, can kaybını önlemek veya
insanları hukuk düzenine döndürmek için çok sorunlu aktörlerle bile görüşmek
zorunda kalabilirler. Dolayısıyla ahlaki ölçüt yalnızca “Görüşüldü mü,
görüşülmedi mi?” sorusu değildir.
Daha doğru sorular şunlardır: Görüşmenin amacı neydi?
Hukuka dönüş mü hedeflendi, yoksa hukuk dışındaki düzenin devamı mı?
Mağdurların hakları gözetildi mi? Kamu otoritesi suç karşısındaki mesafesini
korudu mu? Sonuç, herkes için geçerli olan hukuk düzenini güçlendirdi mi, yoksa
kişisel nüfuzun hukukun yerini aldığı izlenimini mi yarattı?
Meselenin ahlaki düğümü burada bulunur. İyi niyetli
görünen her arabuluculuk adalet üretmez. Her çatışmasızlık da gerçek barış
değildir. Kimi zaman iki taraf arasındaki kavganın sona ermesi yalnızca onların
birbirleriyle daha uyumlu hâle gelmesi anlamına gelir. Toplum açısından ise
asıl ihtiyaç, güçlü olanların birbiriyle anlaşması değil, herkesin aynı
hukuk düzenine bağlı olmasıdır.
Belki de bu nedenle adaletin talebi barıştan daha
ağırdır. Barış bize, “Birbirinizle savaşmayın” der. Adalet ise bir soru daha
sorar:
“Peki başkalarına ne yaptınız?”
Bir toplumun gerçek sınavı da belki burada başlar.
Osman Karadağ
27 Eylül 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder