Benim İnsanlık Anlayışım
İnsanı insan yapan nedir?
Doğduğu coğrafya mı, inandığı din mi, etnik kökeni mi, benimsediği politik
düşünce mi, taşıdığı unvan, edindiği makam ya da kendisine yakıştırılan bir
kimlik mi?
Bence hayır.
Bunların hepsi insan hakkında
bir şeyler söyleyebilir. Nereden geldiğini, hangi topluluktan olduğunu, neye
inandığını ya da dünyaya hangi pencereden baktığını anlatabilir. Ama onun
değerini belirlemez. Çünkü hiçbir kimlik tek başına erdem değildir. İyi insan
olmak bir dine, bir millete, bir düşünceye, bir sınıfa ya da bir topluluğa özgü
değildir. Kötülük de bunlardan herhangi birinin tekelinde değildir.
İnsan olmak biyolojik bir
durumdur; insan kalabilmek ise yaşam boyunca yinelenen bir ahlaki seçimdir.
İnsanın gerçek değeri de bu
seçimlerde ortaya çıkar. Başkasına nasıl davrandığında, kendisine yapılmasını
istemediği bir şeyi başkasına yapıp yapmadığında, kendi çıkarıyla adalet karşı
karşıya geldiğinde hangisini seçtiğinde, kimse görmediğinde ne yaptığına ve
özellikle gücü eline geçirdiğinde nasıl davrandığına bakmak gerekir.
Çünkü güç, insanın yalnız ne
yapabileceğini değil, nasıl biri olduğunu da gösterir. Bir insan güçsüzken
adaletten söz edebilir; asıl sınav, güçlü olduğunda başlar. Kendisine karşı
çıkanın hakkını koruyabiliyor mu, eleştirilmeye katlanabiliyor mu, kendi çevresine
tanıdığı hakkı başkasına da tanıyor mu, kuralı yalnız başkaları için değil
kendisi için de geçerli sayıyor mu? Yapabilmek, yapmaya hakkı olmak değildir;
güç de haklılık değildir.
Benim için insanın değerini
belirleyen başlıca ölçüler dürüstlük, ahlak, adalet duygusu, vicdan, başkasının
hakkına saygı, özgürlük bilinci ve sorumluluk duygusudur. Ama bunlar yalnızca
güzel sözler olarak kaldığında fazla anlam taşımaz. Dürüstlük, insanın çıkarına
aykırı olduğunda da doğruyu söyleyebilmesidir. Adalet, yalnız kendisine veya
yakınlarına yapılan haksızlığa karşı çıkmak değil, bize uzak olanın,
sevmediğimizin, dahası karşı olduğumuzun hakkını da savunabilmektir. Ahlak,
herkes bizi alkışlarken doğru görünmek değil; yanlışın bize yarar sağladığı
anda da ondan uzak durabilmektir. Vicdan ise başkasının acısını, onun kimliğine
bakmadan görebilmektir.
Bu nedenle benim insanlık
anlayışımda “biz” ve “onlar” ayrımının dikkatle sorgulanması gerekir. İnsan,
kendi grubuna yapılan haksızlığı kolay görür; zor olan, kendi grubunun
başkasına yaptığı haksızlığı da görebilmektir. Ahlakın gerçek sınavı burada
başlar. Bir davranışı kimin yaptığına göre değil, ne olduğuna göre
değerlendirebiliyor muyuz? Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı ne düşünürdük?
Kendimiz için istediğimiz adaleti, özgürlüğü ve hukuku başkaları için de
istiyor muyuz? Eğer ölçümüz kişilere ve kimliklere göre değişiyorsa,
savunduğumuz şey ilke değil, çıkar olabilir.
Benim için özgürlük de insan
olmanın temel değerlerinden biridir. Ama özgürlüğü sınırsızlık olarak
görmüyorum. Ben özgürüm; fakat dünyada yalnız ben yokum. Benim isteklerim
vardır, başkalarının da vardır. Benim haklarım vardır, başkalarının da vardır.
Bu nedenle özgürlüğün doğal sınırı, başkasının hakkı ve özgürlüğüdür.
Özgürlük ile sorumluluk
birbirinden ayrılamaz. Seçme hakkım varsa, seçimimin sonuçlarını üstlenme
sorumluluğum da vardır. Yetkim arttıkça sorumluluğum azalmaz; tersine büyür. Bu
yüzden görevini yerine getirmek, verdiği sözün arkasında durmak ve yaptığı işin
sonucunu üstlenmek de benim için insan karakterinin parçalarıdır.
İnsan yalnız kendisine karşı
sorumlu değildir. Ailesine, içinde yaşadığı topluma, tanımadığı insanlara ve
gelecek kuşaklara karşı da sorumludur. Bugün aldığımız kararların bedelini
yarın hiç tanımayacağımız insanlar ödeyebilir. Doğayı tüketirken, ortak kaynakları
kullanırken, savaşlara karar verirken, teknolojiyi geliştirirken ya da kamu
gücünü kullanırken yalnız bugünkü çıkarımıza bakamayız.
İnsanlık, yalnız bugün
yaşayanlardan oluşmaz. Henüz doğmamış olanların da bu dünyada hakkı vardır.
Bütün bunlar nedeniyle kimliği
küçümsemiyorum. İnsanların dili, kültürü, inancı, ülkesi, geçmişi ve
aidiyetleri değerlidir; bunlar insan yaşamını zenginleştirir. Ama hiçbir
kimliğin insanlığın önüne geçirilmesini doğru bulmuyorum. Kimlik üstünlük
sağlamaz, inanç ayrıcalık vermez, unvan insanı daha değerli yapmaz, makam
dokunulmazlık yaratmaz. Çoğunlukta olmak haklı olmanın kanıtı değildir. Bir
düşünceye inanmak da o düşünce adına yapılan her davranışı doğru yapmaz.
Çünkü kötü bir insan, çok
değerli bir kimliğin, kutsal saydığı bir inancın ya da yüksek bir makamın
arkasına saklanabilir. İyi bir insan ise bunların hiçbirini öne çıkarmadan
iyiliğini gösterebilir.
Bu nedenle insanı kimliğiyle
değil karakteriyle; unvanıyla değil davranışıyla; inancının adıyla değil
vicdanıyla; söyledikleriyle değil yaptıklarıyla; kendisi için istedikleriyle
değil, başkaları için de savunabildikleriyle değerlendirmeyi seçiyorum.
Benim için insanlığın en yalın
ölçüsü budur: Kendimiz için istediğimiz hakkı başkası için de isteyebilmek,
kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamak, gücümüz yettiğinde
bile haksızlık etmemek, çıkarımıza ters düştüğünde de doğru bildiğimizden
vazgeçmemek ve karşımızdakinin bütün kimliklerinden önce insan olduğunu
unutmamak.
Çünkü sonunda geriye şu soru
kalıyor:
Nasıl bir kimlik edindiğimiz
değil, nasıl bir insan olduğumuz.
Osman Karadağ
5 Eylül 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder