8 Eylül 2026 Salı

Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi?

 Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi?

Politik Gücün Kalabalığı Şiddet Aracı Olarak Kullanması

Değerli okurlar,

Benim de içinde bulunduğum bir öbekte yapılan bir paylaşım beni 6-7 Eylül ve benzeri konularda bir araştırma yapmaya yöneltti. Çalışmanın adını “Sokağın Öfkesi mi, Örgütlenmiş Şiddet mi? Politik Gücün Kalabalığı Şiddet Aracı Olarak Kullanması” olarak belirledim.

Nubar Terziyan’ın 6 Eylül 1955 akşamına ilişkin anıları insanı belki de büyük tarih kitaplarından daha fazla sarsıyor. Çünkü anlattığı şey önce son derece sıradan bir yaşamın içinden başlıyor. Osmanbey’deki evinde gazetesini okuyan bir adam, dışarıdan yükselen sesleri duyar. Bir süre sonra sokaktan geçen kalabalık “Bayrak asın!” diye bağırmaktadır. Ardından gelen emir daha açıktır: “Bayrak asmayanların kepenklerini ve camlarını kırın.” Birkaç saat içinde bayrak, bir yurttaşlık simgesi olmaktan çıkmış, kimin korunacağına, kimin saldırıya uğrayacağına karar veren bir işarete dönüşmüştür.

Terziyan’ın anılarında bundan sonrası giderek karanlıklaşır. Yağmalanan dükkanlar, sokaklara saçılan mallar, gaz tenekeleriyle yakılmak istenen bir kilise, elbiselerinin içine yağmaladıkları eşyaları dolduran insanlar… Daha da çarpıcı olan, Terziyan’ın kilisenin yakılmasını engellemeye çalışırken saldırganlarla birlikte gözaltına alınmasıdır. Devlet bir süre için saldıranla saldırıyı önlemeye çalışanı birbirinden ayıramaz ya da ayırmamaktadır. Terziyan sonunda bir vapur görevlisinin yardımıyla kurtulur.

Bu anlatının kaynağını da doğru kurmak gerekir. Terziyan anılarını 1980’lerde Jamanak gazetesinde yayımlamış, bunlar ölümünden hemen sonra 1995’te Ne İdim Ne Oldum adıyla kitaplaşmıştır. Sevag Beşiktaşlıyan da 2012’de Agos’ta Terziyan’ın 6–7 Eylül anılarını yeniden gündeme getirmiştir. Dolayısıyla elimizde üç ayrı katman vardır: yaşanan olay, Terziyan’ın yıllar sonra onu hatırlama ve anlatma biçimi, daha sonraki yazarların bu anlatıyı yorumlaması. Bunların birbirinden ayrılması önemlidir.

Terziyan’ın anlatımında dikkat çekici bir başka özellik vardır. Başına gelenleri büyük politik kavramlarla açıklamaz. “Pogrom”, “azınlık politikası”, “devlet tertibi” gibi sözcükler kullanmaz. O geceyi neredeyse başına gelmiş tuhaf bir macera gibi anlatır. Bunun dönemin koşullarında azınlıkların geliştirdiği temkinli konuşma biçimiyle ilişkili olması mümkündür. Travmatik olayların yıllar sonra mizah, hafifletme ve gündelik ayrıntılar üzerinden anlatılması da olağandışı değildir. Fakat bunun yalnız baskıdan kaynaklandığını kesin biçimde söylemek de doğru olmaz. Tanıklığın değeri tam burada ortaya çıkar: bize olayın tamamını değil, olayın bir insanın yaşamından nasıl geçtiğini gösterir.

“Halk öfkesi” dediğimiz şey ne kadar kendiliğindendir?

6–7 Eylül yalnız Türkiye tarihine özgü bir durum değildir. Tarih boyunca politik iktidarların, iktidar çevresindeki örgütlerin veya iktidar mücadelesi veren grupların toplumdaki korkuları, önyargıları ve düşmanlıkları harekete geçirerek sivil kalabalıkları şiddetin aracı haline getirdikleri birçok örnek vardır.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Böyle olaylarda kalabalığın içindeki insanlar kukla değildir. Yağmalayan, öldüren veya bir başkasının evini yakan kişinin kendi sorumluluğu ortadan kalkmaz. Fakat yalnız o kişilere bakmak da olayın nasıl mümkün olduğunu açıklamaz. Asıl soru şudur: Normal koşullarda suç sayılacak davranışlar neden belirli bir gece, belirli insanlara karşı ve belirli sokaklarda birdenbire mümkün hale gelir?

Politik bilimci Paul Brass, Hindistan’daki Hindu-Müslüman çatışmalarını incelerken buna “kurumsallaşmış ayaklanma sistemi” olarak çevrilebilecek bir mekanizma üzerinden yaklaşır. Şiddetin üç aşaması vardır: hazırlık, harekete geçirme ve sonradan açıklama. Hazırlık döneminde toplumdaki karşıtlıklar canlı tutulur; söylentiler, tarihsel mağduriyetler ve tehdit anlatıları beslenir. Ardından uygun bir olay meydana geldiğinde veya meydana getirilip büyütüldüğünde kalabalık harekete geçirilir. Son aşamada ise yaşananlar “halkın doğal öfkesi”, “beklenmedik taşkınlık” veya “kontrolden çıkan protesto” şeklinde açıklanır. Böylece örgütleyenlerle uygulayanlar arasındaki bağ belirsizleşir (Brass, 2003).

Bu tür şiddetin hemen her örneğinde benzer bazı unsurlarla karşılaşırız: önce bir “öteki” yaratılır; ardından o grubun topluma, dine, millete veya devlete tehdit oluşturduğu düşüncesi yayılır. Bir kıvılcım gerekir. Kimi zaman gerçek bir suikast, kimi zaman bir politik kriz, kimi zaman bir söylenti, kimi zaman de bir provokasyon bu işlevi görür. Hedeflerin kim olduğu önceden bilinir veya kısa sürede belirlenir. Güvenlik kuvvetlerinin müdahale etmeyeceği izlenimi saldırganlara cesaret verir. Şiddet başladıktan sonra ise politik amaçlara yağma, kişisel husumet ve fırsatçılık eklenir.

Bu nedenle “ayak takımı” sözü meseleyi tam olarak açıklamaz. Tarihte bu kalabalıkların içinde yoksullar ve suç çevreleri bulunduğu kadar işçiler, küçük esnaf, parti militanları, gençlik örgütleri, komşular, yerel yöneticiler ve kimi zaman doğrudan güvenlik görevlileri de bulunmuştur. “Ayak takımı yaptı” demek, kimi zaman şiddetin sorumluluğunu toplumun alt kesimlerine yükleyerek onu yönlendiren politik gücü gözden kaçırmamıza yol açabilir.

Paris, 1572: Yukarıdan verilen işaretin aşağıda büyümesi

24 Ağustos 1572’de başlayan Saint-Barthélemy Katliamı bu mekanizmanın erken örneklerinden biridir. Katolikler ile Protestan Huguenotlar arasındaki uzun dinsel ve politik mücadele zaten Fransa’yı parçalamıştı. Protestan lider Amiral Gaspard de Coligny’ye yönelik başarısız suikast girişiminin ardından saray, Paris’te bulunan belirli Huguenot önderlerinin öldürülmesine karar verdi.

Fakat politik merkezden başlayan sınırlı tasfiye kısa sürede sınırlarını aştı. Kraliyet askerleri ve kent milisinin bazı unsurları harekete geçerken Paris’in Katolik kesimlerinden gruplar da cinayetlere katıldı. Şiddet daha sonra başka kentlere yayıldı. Günümüz tarihçiliği sarayın başlangıçtan itibaren bütün Protestan halkın katledilmesini planladığı görüşüne daha ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Ancak burada önemli olan şudur: politik otoritenin belirli bir gruba karşı öldürme izni verdiğini gösteren işaret, mevcut dinsel düşmanlıkları geniş çaplı halk şiddetine dönüştürebilmiştir.

Bu örnek aynı zamanda karşılaştırma yaparken dikkatli olmamız gerektiğini gösterir. Bir politik iktidarın “her ayrıntıyı önceden planlaması” ile bir grubun hedef gösterilerek güvenlik ve hukuk korumasının fiilen kaldırılması aynı şey değildir. İkisinde de politik sorumluluk vardır; fakat sorumluluğun biçimi farklıdır.

Osmanlı İmparatorluğu, 1894–1896: Devlet şiddeti ile yerel şiddetin birleşmesi

1894–1896 arasındaki Hamidiye dönemi Ermeni katliamlarında da devlet politikası ile yerel toplumsal şiddetin iç içe geçtiği görülür. Ermeni politik örgütlenmesinin ve reform taleplerinin imparatorluğun bütünlüğüne yönelik tehdit olarak algılanması, devletin güvenlik politikasını sertleştirdi. Hamidiye süvari birlikleri gibi devlet destekli düzensiz güçler, askerler, yerel yöneticiler ve sivil gruplar farklı bölgelerde şiddetin aktörleri haline geldiler.

Son dönem araştırmaları özellikle merkezi yönetimin rolünü vurgulamakla birlikte, yerel çıkar çatışmalarının, toprak meselelerinin ve eski toplumsal husumetlerin de şiddetin biçimini ve boyutunu etkilediğini gösteriyor. Yani devlet, toplumsal düşmanlığı sıfırdan yaratmak zorunda değildir. Var olan çatışmaları meşrulaştırması, taraflardan birine dokunulmazlık duygusu vermesi veya kendi düzensiz güçleriyle birleştirmesi yeterli olabilir.

Bu olaylar için kullanılan kaynakların bakış açısı özellikle önemlidir. Osmanlı belgeleri çoğu zaman meseleyi isyan, asayiş ve eşkıyalık çerçevesinden anlatırken; Ermeni kaynakları, misyoner raporları ve yabancı diplomatik belgeler mağduriyet ve devlet baskısını öne çıkarır. Günümüz tarihçisinin görevi bunlardan yalnız birini seçmek değil, kaynakların neden farklı şeyler gördüğünü de sorgulamaktır. Ali Sipahi’nin 1895–1896 olaylarını inceleyen çalışmasının gösterdiği gibi, birbirine zıt çağdaş gözlemciler bile kalabalığın nasıl harekete geçirildiği konusunda zaman zaman şaşırtıcı ölçüde benzer yapılar tarif edebilmektedir.

Rusya, 1905: Kara Yüzler ve devletin gri alanı

1905 Devrimi sırasında Rus İmparatorluğu’nda ortaya çıkan Yahudi karşıtı pogromlar başka bir örnektir. Devrim, savaş yenilgisi ve politik otoritenin sarsılması sırasında monarşi yanlısı aşırı sağcı Kara Yüzler örgütleri, Yahudileri devrimci hareketin ve imparatorluğun çözülmesinin sorumlularından biri olarak gösterdi. Birçok kentte Yahudilere yönelik saldırılar oldu. Özellikle 1905 sonbaharındaki pogromlarda radikal monarşist örgütlerin rolü belirgindi.

Fakat bu örnek, “devlet yaptı” cümlesinin de her zaman yeterli olmadığını gösterir. Kimi yerlerde yerel yöneticiler ve polis saldırganları özendirmiş veya korumuş, kimi yerlerde güvenlik kuvvetleri etkisiz kalmış, başka yerlerde ise müdahalede bulunmuştur. Stefan Wiese’nin Zhitomir pogromu üzerine çalışması, bütün 1905 pogromlarını merkezden yönetilmiş tek bir planın ürünü saymanın tarihsel çeşitliliği örtebileceğini gösteriyor.

Dolayısıyla politik sorumluluk yalnız “emri kim verdi?” sorusuyla araştırılamaz. “Kim engelleyebilirdi?”, “Kim engellemedi?”, “Kim saldırganları cesaretlendirdi?”, “Kim daha sonra cezalandırmadı?” soruları da aynı derecede önemlidir.

Kristallnacht, 1938: “Kendiliğinden halk öfkesi” görüntüsü altında devlet örgütlenmesi

9–10 Kasım 1938’de Almanya ve Nazi yönetimindeki bölgelerde gerçekleşen Kristallnacht, politik iktidarın kitle şiddetini örgütlemesinin en açık örneklerinden biridir. Paris’te Alman diplomat Ernst vom Rath’ı genç bir Yahudi’nin vurması, rejime aradığı kıvılcımı verdi. Nazi propagandası daha sonra ortaya çıkan saldırıları Alman halkının kendiliğinden tepkisi gibi göstermeye çalıştı.

Oysa belgeler bunun kendiliğinden olmadığını açıkça ortaya koyar. Joseph Goebbels ve Nazi yöneticileri harekete geçilmesi yönünde işaret verdi; parti yöneticileri emirleri yerel örgütlere aktardı. SA, SS ve Hitler Gençliği üyeleri saldırılara katıldı. Polis, Yahudilerin mülklerini ve sinagogları korumamak konusunda talimat aldı; yalnız şiddetin Yahudi olmayanların mülklerine sıçramaması isteniyordu. Ardından sıradan yurttaşlardan da saldırılara katılanlar oldu. 1.400’den fazla sinagog zarar gördü veya yakıldı, binlerce Yahudi işletmesi tahrip edildi ve yaklaşık 26.000 Yahudi erkek toplama kamplarına gönderildi.

Kristallnacht’ın çarpıcı yanı, şiddetin örgütlenmesi ile onun “spontane halk tepkisi” gibi sunulmasının aynı politik stratejinin iki yüzü olmasıdır. Böylece iktidar hem istediği sonucu alabilir hem de sorumluluğu biçimsiz bir “kalabalığa” yükleyebilir.

6–7 Eylül 1955: Kıbrıs meselesinden İstanbul’un gayrimüslimlerine

6–7 Eylül’ü de bu geniş tarihsel çerçevede değerlendirmek gerekir. 1955 yazında Kıbrıs sorunu Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasındaki ilişkilerin merkezine yerleşmişti. Londra’da Kıbrıs görüşmeleri sürerken milliyetçi kampanyalar Türkiye’de yoğunlaşıyordu. Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin faaliyetleri, öğrenci ve gençlik örgütleriyle ilişkileri ve basındaki kampanya giderek genişlemişti. Dilek Güven’in arşiv belgelerine ve tanıklıklara dayanan araştırması, 6–7 Eylül’ün yalnız ani bir öfke patlamasıyla açıklanamayacak ölçüde planlı ve düzenli unsurlar taşıdığını ortaya koyar.

Kıvılcım Selanik’ten geldi. Atatürk’ün doğduğu evin bulunduğu Türk Konsolosluğu yerleşkesinde 6 Eylül sabahı küçük çaplı bir patlama oldu. Patlamanın verdiği fiziksel zarar sınırlıydı. Fakat haber İstanbul’da çok daha ağır bir saldırı olmuş izlenimi oluşturacak biçimde yayıldı. İstanbul Ekspres gazetesinin olağanüstü baskısı ve milliyetçi gösteriler, birkaç saat içinde başka bir sürecin parçasına dönüştü. Bombalama olayının failleri ve Türk devlet kurumlarıyla ilişkileri ise daha sonra yargılamalara ve birbirini reddeden anlatılara konu oldu; bu bölüm tarih yazımında iddia, mahkeme bulgusu ve sonraki tanıklıkların birbirinden ayrılmasını gerektirir.

Akşam olduğunda saldırının hedefi yalnız Yunanistan değildi. İstanbul’da yaşayan Rum yurttaşların evleri, işyerleri, okulları, mezarlıkları ve kiliseleri hedef alındı; Ermeni ve Yahudi yurttaşların mülkleri de saldırılardan etkilendi. Devlet kayıtlarına dayanan çalışmalarda 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır ve 26 okulun saldırıya uğradığı belirtilir. Ölüm ve yaralanmaların yanı sıra cinsel saldırılar ve çok büyük maddi kayıplar meydana geldi.

Nubar Terziyan’ın anlattığı küçük ayrıntılar, bu büyük tabloyu tamamlar. Bayrak asılınca bir dükkana dokunulmaması, saldırganların hedeflerini bütünüyle rastgele seçmediklerini gösterir. Kiliseyi yakmak üzere gaz taşınması, şiddetin yalnız ekonomik yağmaya indirgenemeyeceğini düşündürür. Gözaltındaki insanların üzerlerinden ve yere attıkları eşyalardan anlaşılan yağma ise başka bir aşamayı gösterir: politik olarak açılan şiddet alanı kısa sürede kişisel kazanç alanına dönüşmüştür.

Burada 6–7 Eylül’ün en önemli sonuçlarından biri yalnız o gece meydana gelen maddi yıkım değildir. İstanbul’daki Rumların ve daha genel anlamda gayrimüslimlerin güven duygusu ağır biçimde sarsıldı. İzleyen yıllardaki başka politik ve hukuki gelişmelerle birlikte göç hızlandı ve İstanbul’un yüzyıllar içinde oluşmuş çokkültürlü toplumsal dokusu geri dönülmesi güç biçimde değişti. Dilek Güven’in çalışmasının önem verdiği noktalardan biri de olayları bu daha uzun azınlık politikaları süreci içinde değerlendirmesidir.

Delhi, 1984: Bir suikasttan pogroma

Benzer mekanizmanın 6–7 Eylül’den sonraki güçlü örneklerinden biri 1984’te Hindistan’da yaşandı. Başbakan Indira Gandhi’yi 31 Ekim’de iki Sih korumasının öldürmesinden sonra Delhi başta olmak üzere çeşitli kentlerde Sihlere yönelik saldırılar başladı.

Burada da gerçek bir olay, yani başbakanın öldürülmesi, bütün bir topluluğa yöneltilen kolektif cezalandırmanın gerekçesine dönüştürüldü. Resmi rakamlara göre yalnız Delhi’de 2.733 Sih öldürüldü. Sonraki araştırmalar ve Hindistan hükümetinin kurduğu komisyonlar, saldırıların yalnız başına “öfkeli halkın tepkisi” olmadığını gösterdi. Kongre Partisi’nin bazı yerel ve ulusal politikacıları kalabalıkları kışkırtmakla suçlandı; polis ise birçok bölgede müdahale etmemek veya saldırganlarla işbirliği yapmakla itham edildi. Nanavati Komisyonu da bazı politikacılar hakkında ciddi bulgulara ulaştı.

1984 olaylarının bir başka özelliği de cezasızlığın sonucu oldu. Soruşturmaların gecikmesi, delillerin toplanmaması ve tanıkların baskı görmesi birçok failin yıllarca yargı önüne çıkarılmasını engelledi. Cezasızlık yalnız geçmişe ilişkin bir adalet sorunu değildir. Yeni saldırganlara verilen mesajı da belirler: Devlet sizi durdurmazsa ve daha sonra cezalandırmazsa, şiddetin maliyeti düşer.

Ruanda, 1994: Kalabalığı devletin örgütlemesinin uç noktası

1994 Ruanda soykırımı burada ele aldığımız olaylarla aynı kategoride değildir. 6–7 Eylül bir pogromdur; Ruanda ise yüz binlerce insanın sistematik biçimde öldürüldüğü bir soykırımdır. Bunları sonuçları veya ölçekleri bakımından eşitlemek tarihsel açıdan yanlış olur. Fakat sivil nüfusu politik iktidarın şiddetin uygulayıcısına dönüştürmesinin mekanizmasını anlamak bakımından Ruanda önemli bir uç örnektir.

Alison Des Forges’un kapsamlı araştırmasının gösterdiği gibi, iktidarı elinde tutmak isteyen küçük bir politik seçkin grup devletin idari imkanlarını, propaganda araçlarını, yerel yöneticileri ve milis örgütlerini kullanarak on binlerce sıradan insanı cinayetlere katılmaya yöneltti veya zorladı. Interahamwe gibi milislerin sayısı şiddet başladıktan sonra hızla büyüdü. Böylece devletin hazırladığı şiddet, giderek toplumun içine yayılan bir katılım mekanizmasına dönüştü.

Bu örnek bize ürkütücü bir gerçeği gösterir: politik güç, toplumda zaten bulunan korkuları ve önyargıları sürekli besler, hedef gösterilecek grubu insanlık dışına iter, örgüt kurar ve cezasızlık garantisi verirse, bir süre sonra doğrudan devlet görevlisi olmayan insanlar da kitlesel şiddetin uygulayıcılarına dönüşebilir.

Kaynak bize neyi gösteriyor, neyi göstermiyor?

Böyle olayları anlatırken yalnız “ne oldu?” sorusunu değil, “bunu kim anlatıyor?” sorusunu da sormalıyız.

Mağdurun tanıklığı yaşanan korkuyu, aşağılanmayı, günlük yaşamın nasıl parçalandığını benzersiz biçimde gösterir. Fakat hiçbir tanık olayın tümünü göremez. Travma, zamanın geçmesi ve daha sonra edinilen bilgiler hatırlamayı etkileyebilir.

Devlet belgeleri çok değerlidir; fakat devletin kendi sorumluluğunu azaltma eğilimi olabileceği unutulmamalıdır. “Provokatör”, “çapulcu”, “kontrol dışı unsurlar” veya “asayiş olayı” gibi bürokratik ifadeler kimi zaman politik örgütlenmeyi perdeleyebilir.

Mahkeme kayıtları da tek başlarına tartışılmaz hakikat değildir. Yargılamanın yapıldığı politik dönem, yargılananlar, yeni iktidarın ihtiyaçları anlatının kurulmasını etkileyebilir. 6–7 Eylül konusunda Yassıada yargılamalarını kullanırken bu nedenle hem ortaya çıkardıkları belgeleri önemsemek hem de 27 Mayıs sonrasındaki politik bağlamı hesaba katmak gerekir.

Yabancı diplomatların ve gazetecilerin raporları farklı bir göz sağlar; fakat onların da kendi ülkelerinin çıkarlarından, dönemin uluslararası gerilimlerinden bağımsız olmadıkları unutulmamalıdır. 1955’te Türkiye hakkındaki bir Yunan belgesiyle bir İngiliz belgesinin aynı olayı farklı görmesi şaşırtıcı değildir.

Tarihçi bu nedenle birbirinden bağımsız kaynakları karşılaştırmak zorundadır. Tanıklık, resmi belge, mahkeme kaydı, diplomatik rapor, fotoğraf, basın ve daha sonraki bilimsel araştırmalar birbirini doğruladığında tarihsel hüküm güçlenir. Birbirleriyle çeliştiklerinde ise çelişkinin kendisi araştırılması gereken bir olgu haline gelir.

Öfke tek başına pogrom yaratmaz

Bütün bu olaylara birlikte bakınca bazı ortak özellikler görülüyor. Politik ve ekonomik krizler toplumda huzursuzluk yaratıyor. Milliyetçilik, din veya etnik kimlik üzerinden bir “öteki” tanımlanıyor. Uzun süre bu grubun tehlikeli, sadakatsiz veya ayrıcalıklı olduğu anlatılıyor. Sonra gerçek veya yaratılmış bir olay kıvılcım görevi görüyor. Propaganda, örgütler ve yerel ağlar insanları harekete geçiriyor. En kritik aşamada güvenlik güçleri müdahale ediyor veya etmiyor. Şiddet başladıktan sonra politik hedeflere yağma ve kişisel hesaplaşmalar ekleniyor. Son olarak da yaşananlar “halkın öfkesi” olarak açıklanıyor.

Bu nedenle pogromları yalnız “kötü insanların yaptıkları kötülükler” diye açıklamak yeterli değildir. Aynı şekilde, saldırganları yalnız politik iktidarın kullandığı iradesiz araçlar olarak görmek de yanlıştır. Tarihsel gerçek çoğu zaman ikisinin birleştiği yerde bulunur. Politik güç kapıyı açar; fakat o kapıdan girmeyi kabul eden insanlar da vardır.

Belki 6–7 Eylül’den çıkarılabilecek en önemli derslerden biri budur. Bir toplumda insanların farklı kimlikleri nedeniyle sürekli kuşkuyla karşılanması normalleştiğinde, hukuk insanların kim olduğuna göre farklı uygulanmaya başladığında, politika “biz” ile “onlar” arasındaki sınırı sürekli kalınlaştırdığında, şiddetin altyapısı oluşmaya başlar. Bunun pogroma dönüşmesi için kimi zaman yalnız bir kıvılcım ve saldırganlara verilecek “size dokunulmayacak” işareti yeterlidir.

Nubar Terziyan’ın penceresine astığı bayrak bu nedenle küçük bir ayrıntı değildir. O gece bayrak, aynı sokakta yaşayan insanların arasına görünmez bir sınır çekmiştir: Dokunulacak olanlar ve dokunulmayacak olanlar.

Terziyan karşıdaki arkadaşının dükkanını kurtarmak için kendi bayrağını oraya taşır. Kalabalık gelir, bayrağı görür ve “Burada bayrak var, dokunmayın” diyerek geçer.

Belki bütün bu büyük tarih anlatısının en ürpertici özeti de budur. Birkaç saat önce herkesin komşusu olan insanlar artık korunabilmek için kimliklerini kanıtlamak zorundadır. Hukukun sağladığı güvenliğin yerini bir işaret almıştır.

Bir toplum için asıl tehlike, sokakta birkaç bin saldırganın bulunması değildir. Asıl tehlike, bir gün o saldırganların kime dokunup kime dokunmayacağına hukuk yerine politik iktidarın, propaganda dilinin ve kalabalığın karar verebilir hale gelmesidir.

Kaynakça

Beşiktaşlıyan, S. (2012, 28 Eylül). Nubar Terziyan 6–7 Eylül’ü anlatıyor. Agos.

Brass, P. R. (2003). The production of Hindu-Muslim violence in contemporary India. Seattle, WA: University of Washington Press.

Des Forges, A. (1999). Leave none to tell the story: Genocide in Rwanda. New York, NY: Human Rights Watch & International Federation of Human Rights.

Diefendorf, B. B. (1998). La Saint-Barthélemy et la bourgeoisie parisienne. Histoire, économie & société, 17(3), 341–352.

Güven, D. (2025). 6–7 Eylül Olayları: Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları ve stratejileri bağlamında (B. Şahin Fırat, Çev.; 10. bs.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Holt, M. P. (2026). The French wars of religion, 1562–1629. Cambridge: Cambridge University Press.

Human Rights Watch. (2014). India: No justice for 1984 anti-Sikh bloodshed. New York, NY: Author.

Sipahi, A. (2020). Deception and violence in the Ottoman Empire: The people’s theory of crowd behavior during the Hamidian massacres of 1895. Comparative Studies in Society and History.

Terziyan, N. (1995). Ne idim ne oldum. İstanbul: İletişim Yayınları.

Wiese, S. (2012). Jewish self-defense and Black Hundreds in Zhitomir: A case study on the pogroms of 1905 in Tsarist Russia. Quest: Issues in Contemporary Jewish History, 3.

Wilkinson, S. I. (2004). Votes and violence: Electoral competition and ethnic riots in India. Cambridge: Cambridge University Press.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder