21 Ekim 2026 Çarşamba

Bunca Soruna Karşın Neden?

 Bunca Soruna Karşın Neden?

Osman Karadağ

ORCID ID: 0009-007-6818-0369

21 Ekim 2026

Kimi zaman kamuoyu araştırmalarına bakıyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Yolsuzluk iddialarının ardı arkası kesilmiyor. Bir kısmının yeterince soruşturulmadığı düşüncesi toplumda yaygınlaşıyor. Adaletin herkese aynı biçimde uygulanmadığına ilişkin kaygılar var. Hayat pahalılığı geniş toplum kesimlerinin günlük yaşamını zorluyor. Barınma sorunu büyüyor. Plansız ve denetimsiz yapılaşmanın bedelini kimi zaman felaketlerde ödüyoruz.

Bütün bunlara karşın iktidar partisi çeşitli kamuoyu araştırmalarında hala küçümsenemeyecek büyüklükte bir seçmen desteğini koruyabiliyor. İlk bakışta insanın aklına kolay bir cümle geliyor:

Ya anketlerde bir sorun var ya da ankete cevap verenlerde.

Fakat üzerinde biraz daha düşününce meselenin bundan çok daha karmaşık olduğunu görüyorum. Belki asıl soru şudur:

İnsan, yaşadığı düzenden memnun olmadığı halde neden o düzeni sürdüren politik tercihini değiştirmez?

Çünkü seçmen yalnızca cebine bakarak oy vermiyor. İnsan yalnızca ekonomik bir varlık değil; bir kimliği, geçmişi, korkuları, aidiyetleri, alışkanlıkları, inançları ve geleceğe ilişkin beklentileri var. Dolayısıyla sandığa giderken yalnızca “Geçen yıl daha mı yoksuldum, daha mı zengindim?” diye düşünmüyor. Kimi zaman çok daha temel bir soru soruyor: “Ben kimdenim?”

İşte sanırım meselenin en önemli noktalarından biri burada başlıyor.

Politika tercih olmaktan çıkıp kimliğe dönüşünce

Bir politik parti uzun yıllar desteklendiğinde, o parti artık yalnızca dört yılda bir oy verilen bir örgüt olmaktan çıkabiliyor ve insanın kimliğinin bir parçası haline gelebiliyor. Takım tutmak gibi değil belki ama ona benzeyen psikolojik bir bağ oluşuyor: “Ben bu partinin seçmeniyim.”

Bir süre sonra partiye yöneltilen eleştiriyi, seçmen kendi kişiliğine, yaşam biçimine, inancına veya geçmişte yaptığı tercihlere yöneltilmiş bir eleştiri gibi algılayabiliyor. O noktadan sonra insanın fikrini değiştirmesi yalnızca politik tercihini değiştirmesi anlamına gelmiyor; kendisinin yıllardır yanılmış olabileceğini de kabul etmesi gerekiyor.

Bu kolay bir şey değildir. Bir insan yirmi yıl boyunca savunduğu bir politik hareket için bir sabah kalkıp “Ben yanlış değerlendirmişim.” demekte zorlanabilir. Çünkü bunun psikolojik bir maliyeti vardır. İnsan çoğu zaman geçmişte yaptığı tercihin

yanlış olduğunu kabul etmek yerine, bugünkü gerçeği o tercihle uyumlu biçimde yorumlamayı seçebilir. Bu yalnızca Türkiye'ye özgü değildir; insan zihninin genel bir özelliğidir.

Ekonomik sıkıntı her zaman iktidardan kopuş yaratmıyor

“İnsan yoksullaşıyorsa iktidara neden oy vermeye devam etsin?” diye düşünülebilir. Mantıklı bir soru. Gerçekten de ekonomik durum seçmen davranışını etkiler. Türkiye üzerine yapılan araştırmalar da ekonomik değerlendirmelerin oy tercihinde önemli olduğunu gösteriyor.

Fakat burada ilginç bir sorun ortaya çıkıyor: İnsanlar aynı ekonomiye bakıp aynı şeyi görmeyebiliyor. Birisi “Ekonomi kötü yönetiliyor.” diyor. Bir başkası aynı koşullar altında “Dünyanın her yerinde kriz var; hükümet olmasa durumumuz daha kötü olurdu.” diye düşünüyor. Yani insanların ekonomik gerçekliği yorumlama biçimini de politik aidiyetleri etkileyebiliyor.

Böyle olunca seçmen yalnızca “Bugün durumum kötü mü?” diye sormuyor. Şunu da soruyor: “Bunlar giderse durumum daha mı kötü olur?”

Bu soru çok önemlidir. Çünkü iktidar açısından en güçlü politik savunmalardan biri başarı değildir; kimi zaman alternatif korkusudur. “Biz çok iyi yönetiyoruz.” demekten daha etkili olan cümle kimi zaman şudur:

“Biz gidersek daha kötüsü gelir.”

Seçmen mevcut durumdan şikayetçi olduğu halde belirsizlikten daha fazla korkuyorsa, alıştığı iktidarı tercih etmeye devam edebilir.

Muhalefeti beğenmemek, iktidardan memnun olmak değildir

Burada sık yapılan bir başka hata da var. Bir insanın iktidara oy vermesini, iktidardan memnun olduğunun kanıtı sayıyoruz. Oysa her zaman böyle değildir. Seçmen, “Bunlardan memnun değilim ama ötekilere hiç güvenmiyorum.” diye düşünebilir.

Bu durumda verilen oy bir onay oyu değil, bir tercih sıralamasıdır. Yani insan “Bunlar iyidir.” demiyordur; “Diğerleri bana daha kötü geliyor.” diyordur.

Dolayısıyla muhalefetin yalnızca iktidarın hatalarını göstermesi yeterli olmayabilir. Seçmene “Ben iktidardan daha iyi yönetebilirim.” duygusunu da vermesi gerekir. Bir iktidarın uzun süre yaşayabilmesinin nedenlerinden biri kimi zaman kendi gücünden çok, alternatifin toplumda yeterince güven oluşturamamasıdır.

Bir de kutuplaşma var

Bence Türkiye'deki seçmen davranışını anlamak için en önemli kavramlardan biri kutuplaşmadır. Kutuplaşma arttıkça politika, “Kim daha iyi yönetir?” sorusundan uzaklaşıp “Biz mi, onlar mı?” sorusuna dönüşüyor.

O zaman karşı taraf yalnızca başka bir politik görüş olmaktan çıkıyor ve bir tehdit haline geliyor. İnsan kendi partisinin yaptığı bazı yanlışları görse bile “Evet, yanlış yapıyorlar ama ötekiler gelmemeli.” diyebiliyor. Böylece politikanın ölçüsü başarıdan sadakate doğru kayıyor.

Benim için en tehlikeli noktalardan biri budur. Çünkü demokratik sistemin en önemli denetim araçlarından biri, seçmenin gerektiğinde iktidarı cezalandırabilmesidir. Bir seçmen “Ne yaparsa yapsın benim oyum değişmez.” noktasına gelirse, yöneticinin seçmenden korkması için önemli bir neden ortadan kalkar. Oysa demokraside iktidarın seçmeni kaybetme ihtimalinden korkması gerekir. Çünkü hesap verebilirliği sağlayan mekanizmalardan biri budur.

Medya yalnızca ne düşündüğümüzü değil, ne hakkında düşündüğümüzü de etkiliyor

İnsanların yaşadığı ülkeye ilişkin kanaati yalnızca kişisel deneyiminden oluşmuyor. Haberlerden, televizyonlardan, gazetelerden, sosyal medyadan ve yakın çevresinden de etkileniyor. Bir insan markete girdiğinde fiyatların yükseldiğini kendi gözleriyle görebilir. Ama bunun nedenini çoğu zaman medyadan öğrenir.

Bir medya ortamı ona “Bunun nedeni hükümetin yanlış politikalarıdır.” der. Bir başkası “Dış güçler, savaşlar ve küresel krizlerdir.” diye açıklar. İnsan aynı faturayı öder ama faturanın politik anlamını farklı kurabilir.

Türkiye üzerine yapılmış çalışmalar da parti bağlılığı ile kullanılan medya kaynaklarının ekonomik değerlendirmeler üzerinde etkili olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla “İnsanlar geçim sıkıntısını görmüyor mu?” sorusu kimi zaman yanlış sorudur. Elbette görüyorlar. Asıl soru şudur:

“Gördükleri sıkıntının sorumluluğunu kime yüklüyorlar?”

İşte politik davranışı belirleyen çoğu zaman budur.

Güç yalnızca ideolojiyle korunmaz

Bir başka boyutu da gözden kaçırmamak gerekir. Uzun süre iktidarda kalan politik hareketler zamanla devlet, belediyeler, iş dünyası, sosyal yardım ağları ve çeşitli toplumsal örgütlenmelerle çok geniş ilişkiler kurabilir. İnsanların partiyle ilişkisi yalnızca düşünsel olmayabilir; iş beklentisi, sosyal yardım, yerel ilişkiler, ekonomik çıkar veya çevresindeki insanların tümünün aynı politik çevreye bağlı olması da bu ilişkinin bir parçası haline gelebilir.

Türkiye üzerine yapılan akademik çalışmalarda da politik kimlik ile patronaj veya klientalist ilişkilerin birbirini güçlendirebildiği tartışılıyor. Bunu bütün iktidar seçmenleri için söylemek elbette haksızlık olur. Milyonlarca insanı tek bir nedenle açıklamak zaten mümkün değildir. Ama politik bağlılığın yalnızca ideolojik değil, zaman zaman sosyal ve ekonomik ağlarla da beslendiğini görmezden gelemeyiz.

İnsan bildiği kötülüğü bilmediği iyiliğe tercih edebilir

Bir başka insan davranışı daha var: Statükoyu koruma eğilimi. İnsanlar kimi zaman mevcut durumdan memnun olmadıkları halde değişimden çekinirler. Çünkü bugünkü sıkıntıyı bilirler, yarının ne getireceğini bilmezler.

Özellikle uzun süre aynı politik kadroların yönettiği ülkelerde yeni bir yönetim düşüncesi bazı seçmenlerde belirsizlik yaratabilir: “Ya daha kötü olursa?”, “Ya kazanımlarımı kaybedersem?”, “Ya ülke karışırsa?”, “Ya bana benzeyen insanlar dışlanırsa?”

Bu soruların nesnel olarak doğru olup olmaması ayrı konudur. Politikada insanların yalnızca gerçek tehlikelere karşı değil, tehlike olarak algıladıkları şeylere karşı da oy verdiklerini unutmamak gerekir.

Bir seçim kimi zaman geleceğe değil geçmişe de verilir

Türkiye'deki politik tercihleri anlamaya çalışırken belleği de hesaba katmak gerekir. Bazı seçmenler bugünkü koşullarla yirmi yıl önceki koşulları karşılaştırıyor olabilir. Bir yol, hastane, okul, sosyal yardım, geçmişte yaşanan ekonomik krizler veya eski politik çatışmalar insanların belleğinde yer etmiş olabilir.

Bugünün genç seçmeni için hiçbir anlam ifade etmeyen bir olay, yetmiş yaşındaki bir seçmenin politik kimliğinin merkezinde bulunabilir. Dolayısıyla insanlar kimi zaman yalnızca bugünün hükümetine oy vermez.

Kendi geçmişlerine de oy verirler.

Bu nedenle politik değişim, ekonomik değişimden daha yavaş gerçekleşebilir.

Peki anketler?

Elbette anketlerin kendisini de sorgulamak gerekir. Her ankette araştırmayı kimin yaptığı, kaç kişiyle konuşulduğu, örneklemin nasıl seçildiği, araştırmanın telefonla mı yoksa yüz yüze mi yapıldığı, kararsızların nasıl dağıtıldığı, sonucun “tüm seçmenlerin tercihi” mi yoksa “kararsızlar dağıtıldıktan sonraki oran” mı olduğu ve araştırmanın tarihi önemlidir.

Çünkü yüzde 30 diye gördüğümüz rakam, kullanılan yönteme göre farklı anlamlara gelebilir. Üstelik anket bir seçim sonucu değil, seçmenin o günkü eğiliminin yaklaşık fotoğrafıdır. Bu nedenle tek bir ankete bakıp büyük sonuçlara ulaşmak yerine farklı araştırma şirketlerinin zaman içindeki eğilimlerine bakmak daha sağlıklıdır.

Ama diyelim ki oran gerçekten yüzde 30. O zaman bence şaşırıp “Bu insanlar bütün bunları görmüyor mu?” demek yerine çok daha önemli bir soru sormalıyız:

“Gördükleri halde neden tercihlerini değiştirmiyorlar?”

İşte politika bilimini, sosyolojiyi ve insan psikolojisini ilgilendiren asıl soru budur.

Belki sorun seçmenin görmemesi değildir

Ben artık meseleyi şöyle görüyorum: Bir AKP seçmeni hayat pahalılığının, yolsuzluk iddialarının ya da adalet sistemindeki sorunların farkında olabilir. Ancak

oy verirken yalnızca bunlara bakmıyor olabilir. Bunların karşısına kendi açısından daha ağır basan başka unsurlar koyuyor olabilir: kimliğini, inancını, geçmişte yaşadıklarını, muhalefete duyduğu güvensizliği, değişim korkusunu, devletten veya içinde bulunduğu toplumsal çevreden gördüğü desteği, takip ettiği medya kaynaklarının çizdiği dünyayı ve belki de en önemlisi “Bunlar giderse ne olacak?” sorusunu.

Bunların ağırlığı, bazı seçmenler için ekonomik sıkıntıdan veya yönetime ilişkin hoşnutsuzluktan daha büyük olabilir. Bunu anlamak o tercihe katılmak değildir. Ama anlamadan değiştirmek de mümkün değildir.

Demokrasi açısından beni düşündüren asıl mesele

Beni en fazla düşündüren şey bir politik partinin yüzde 30 oy alması değildir. Bir demokraside herhangi bir parti yüzde 10 da alabilir, yüzde 30 da, yüzde 50 de. Asıl önemli olan şudur:

Seçmen ile politik parti arasındaki bağ ne kadar koşulludur?

Bir seçmen “İyi yönetirsen seni desteklerim, kötü yönetirsen değiştirebilirim.” diyebiliyorsa demokratik denetim çalışır. Ama “Ne yaparsan yap seni destekleyeceğim.” diyorsa orada sorun başlar.

Üstelik bu yalnızca AKP seçmeni için geçerli değildir. Başka herhangi bir parti için de aynı şey geçerlidir. Demokrasinin sağlıklı seçmeni, partisiz insan değildir.

Gerektiğinde kendi partisine de hesap sorabilen insandır.

Çünkü politik parti taraftarlığı ile yurttaşlık aynı şey değildir. Taraftar takımının kazanmasını ister; yurttaş ise ülkesinin iyi yönetilmesini. Bu ikisi çatıştığında yurttaşlığın ağır basması gerekir.

Bu nedenle başlangıçta söylediğim cümleyi artık biraz değiştiriyorum. Eskiden şöyle diyebilirdim:

“Ya anketlerde bir sorun var ya da ankete cevap verenlerde.”

Şimdi ise şöyle demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum:

Belki sorun ne anketlerde ne de insanlardadır.

Belki anlamamız gereken, insanların politik tercihlerini yalnızca yaşadıkları sorunların belirlemediğidir. Asıl soru şudur:

Bir insan, yaşadığı sorunlardan daha güçlü hangi nedenle politik tercihine tutunur?

Bu sorunun yanıtını bulmadan Türkiye'deki seçmen davranışını da anlayamayız. Ve daha önemlisi, bir toplumda seçmenlerin önemli bir bölümü politik tercihlerini yaşananlardan bağımsızlaştırmaya başlarsa, yönetenleri hatalarından dolayı kim cezalandıracaktır?

Demokrasinin geleceği açısından beni düşündüren asıl soru budur.

Osman Karadağ

21 Ekim 2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder