Kutuplaşma Nereye Kadar?
Osman Karadağ
ORCID ID: 0009-007-6818-0369
14 Ekim 2026
Bir toplum için farklı düşünmek tehlike değildir. Asıl tehlike, farklı
düşünen insanın artık yalnızca “yanlış düşünen biri” değil, ahlaken değersiz,
tehlikeli, dahası düşman olarak görülmeye başlanmasıdır. Çünkü o noktadan sonra
tartışmanın konusu fikirler olmaktan çıkar; insanların kimlikleri, niyetleri ve
toplumdaki meşru yerleri tartışılmaya başlanır.
Bugün din, politika, etnik kimlik, yaşam biçimi, eğitim, kültür, futbol ve
sosyal medya gibi çok farklı alanlarda bunun izlerini görebiliyoruz. İnsanlar
yalnızca başka görüşlerde olmakla kalmıyor; giderek kendi çevrelerinden haber
alıyor, kendilerine benzeyenlerle ilişki kuruyor ve karşı tarafı doğrudan
tanımaktan çok, kendi grubunun anlattığı biçimiyle tanıyor.
Politika bilimi bu olgunun önemli bir bölümünü duygusal kutuplaşma (affective
polarization) kavramıyla açıklıyor. Burada mesele insanların vergi, eğitim,
dış politika veya ekonomi konusunda farklı düşünmeleri değildir. İnsanlar karşı
politik grubun üyelerine güvenmemeye, onları daha olumsuz kişilik
özellikleriyle tanımlamaya ve onlarla sosyal ilişki kurmak istememeye
başladığında farklı bir aşamaya geçilir. Politik görüş ayrılığı, sosyal ve
ahlaki mesafeye dönüşür.
Bu ayrımı özellikle önemli buluyorum. Çünkü demokrasi görüş ayrılığını
ortadan kaldırmaya değil, görüş ayrılığı içinde birlikte yaşayabilmeye dayanır.
Farklılık Sorun Değildir
Her ayrışmayı kötü bir şeymiş gibi görmek doğru olmaz. İnsanların farklı
düşünmesi yalnız kaçınılmaz değil, aynı zamanda sağlıklıdır. Bilim kuşkudan,
felsefe sorgulamadan, demokrasi ise alternatiflerin varlığından beslenir.
Köleliğin kaldırılması, kadınların politik haklarının genişletilmesi, çocuk
emeğinin sınırlandırılması, ayrımcılığın sorgulanması ve insan haklarının
gelişmesi gibi tarihsel dönüşümlerin birçoğu, var olan düzene itiraz eden
insanların mücadelesiyle gerçekleşti. Eğer toplumda uyum adına her farklı ses
susturulsaydı, adaletsiz düzenler çok daha uzun süre yaşayabilirdi.
Bu nedenle “kutuplaşmayı azaltalım” derken eleştiriyi azaltalım,
“uzlaşalım” derken de haksızlığa sessiz kalalım demiyorum.
Bir toplumda yolsuzluk, hukuksuzluk, ayrımcılık, hak ihlali veya kötü
yönetim varsa bunların eleştirilmesi toplumsal barışın düşmanı değildir.
Tersine, insanların şiddete başvurmadan itiraz edebildiği, yöneticileri
eleştirebildiği ve hak arayabildiği bir düzen demokratik barışın koşullarından
biridir. Politik hoşgörü üzerine yapılan araştırmalar da demokrasinin, kişinin
hoşlanmadığı veya yanlış bulduğu görüşlerin
politik katılım hakkını kabul edebilmesini gerektirdiğini uzun zamandır
ortaya koyuyor.
Sorun farklı düşünmek değil; farklı düşünenin meşruiyetini reddetmektir.
Rakip mi, Düşman mı?
Bence kutuplaşmanın en tehlikeli dönüşümü burada gerçekleşir.
Demokratik politikada rakip vardır. Rakibinizin politikasını yanlış
bulabilir, onu sert biçimde eleştirebilir, iktidardan uzaklaştırmak için
çalışabilirsiniz. Ama yine de onun bu toplumun meşru bir üyesi olduğunu, hukuk
karşısında sizinle aynı haklarının bulunduğunu kabul edersiniz.
Düşmanlaştırma başladığında ise bu sınır ortadan kalkar.
Artık “Bu politika yanlıştır” yerine “Bunlar kötüdür”; “Bu karar ülkeye
zarar verir” yerine “Bunlar ülkenin düşmanıdır”; “Onlarla aynı fikirde değilim”
yerine “Onlarla birlikte yaşanamaz” denmeye başlanır.
İşte fikir çatışmasının kimlik çatışmasına dönüştüğü yer burasıdır.
Ahlakın İzinde adlı kitabımda farklı
inançların ve dünya görüşlerinin ortak bir yaşam alanında nasıl
buluşabileceğini tartışırken temel soruyu şöyle kurmuştum: Bambaşka
“pusulaları” olan insanlar, aynı kamusal kuralları hangi gerekçelerle kabul
edebilir? Bunun yanıtını da kamusal gerekçe düşüncesinde aramıştım.
İnsanlar kendi dinlerini, felsefelerini veya dünya görüşlerini koruyabilir;
ancak herkesi bağlayan kuralların, yalnız kendi grubunun anlayabileceği değil,
farklı görüşlerden insanların da tartışabileceği gerekçelere dayanması gerekir.
Bu yaklaşım herkesi aynılaştırmaz. Tam tersine, farklılıkları koruyarak
ortak yaşamı mümkün kılar.
İbn Haldun Bize Ne Söylüyor?
Bu noktada İbn Haldun'un asabiyet kavramı bugün de düşündürücüdür.
Ancak kavramı bugünkü anlamıyla yalnız “ortak amaç” biçiminde çevirmek biraz
eksik kalır. İbn Haldun'un asabiyeti daha çok grup dayanışmasını,
birlikte hareket etme gücünü ve bu dayanışmanın politik iktidarla ilişkisini
anlatır. Ona göre güçlü grup bağlılığı politik güç üretebilir; fakat bu
dayanışma zamanla zayıfladığında politik düzen de çözülmeye başlayabilir.
Modern, çoğulcu toplumlarda sorun daha karmaşıktır. Çünkü artık tek bir
kabile veya homojen topluluk değil, birbirinden çok farklı milyonlarca insan
aynı hukuk düzeni içinde yaşamak zorundadır. Dolayısıyla günümüzün sorusu
yalnızca “Grubumuz ne kadar dayanışma içinde?” değildir.
Asıl soru şudur:
Farklı gruplar, birbirlerinden vazgeçmeden aynı politik
topluma bağlı olabildiklerini hissedebiliyorlar mı?
Bir grubun iç dayanışması çok güçlü olabilir; fakat bu dayanışma başka
grupları dışlama üzerine kurulmuşsa, bütün toplumun ortak bağını
zayıflatabilir.
Asabiyet burada bize hem gücü hem tehlikeyi hatırlatıyor: İnsanları bir
araya getiren “biz” duygusu gereklidir; fakat “biz” ancak bir “onlar”
düşmanlığı sayesinde ayakta kalabiliyorsa, toplumsal bütünleşme yerine
parçalanmaya hizmet edebilir.
Türkiye’de Sorun Ne Kadar Derin?
Kutuplaşmadan söz ederken yalnız kişisel gözlemlerimize dayanmamak gerekir.
Türkiye üzerine yapılan araştırmalar, özellikle politik kimlikler arasında
belirgin sosyal mesafe bulunduğunu uzun süredir gösteriyor.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yürüttüğü 2017 araştırmasında farklı parti
tabanları arasında yüksek sosyal mesafe, karşı tarafı ahlaken daha aşağı görme
eğilimi ve karşı grubun bazı politik özgürlüklerinin sınırlandırılmasını
destekleyen tutumlar saptandı. 2020 çalışması da sosyal mesafe, ahlaki üstünlük
ve politik hoşgörüsüzlük boyutlarının sürdüğünü ortaya koydu.
Daha yakın tarihli, 2025'te yayımlanan ve Türkiye'de 4.006 katılımcının
verilerini kullanan çalışma da benzer bir tablo çiziyor. İnsanların kendi
politik gruplarına olumlu, karşı gruplara olumsuz özellikler yüklemeleri;
sosyal ilişki kurmaktan kaçınmaları ve kimi durumlarda karşı grubun temel
politik haklarına daha az hoşgörü göstermeleri, araştırmacılar tarafından
“ötekileştirme” üzerinden değerlendiriliyor.
Bu bulguları “Türkiye'de herkes birbirinden nefret ediyor” diye yorumlamak
elbette yanlış olur. Toplum tek bir politik araştırmanın sonuçlarına
indirgenemez. İnsanlar farklı bağlamlarda birlikte çalışmaya, komşuluk etmeye,
yardımlaşmaya ve ortak sorunlarda buluşmaya devam ediyor. Fakat araştırmalar,
politik kimliğin sosyal ilişkilerin başka alanlarına taşınabildiğini ve bunun
göz ardı edilmemesi gereken bir sorun olduğunu gösteriyor.
“Biz” ve “Onlar” Tuzağı
Bu konu, önceki yazımda (19 Temmuz 2026) ele aldığım insanlık anlayışıyla
doğrudan bağlantılıdır. İnsan kendi grubuna yapılan haksızlığı kolay görür;
asıl ahlaki sınav, kendi grubunun başkasına yaptığı haksızlığı da
görebilmektir.
Ahlakın İzinde'de ortak bir ahlaki zemini
dört temel ilke çevresinde toplamıştım: insan onuru, zarar vermeme,
adalet/karşılıklılık ve doğruluk/emanet. Bu ilkelerin değeri, yalnız
“bizimkilere” uygulandığında değil, karşı olduğumuz insanlara da uygulandığında
ortaya çıkar.
Kutuplaşma ise bizi tam tersine iter.
Aynı davranışı bizim tarafımızdan biri yaptığında mazur görür, karşı taraf
yaptığında ahlaksızlık saymaya başlarız. Kendi grubumuzun sert sözü “haklı
öfke”, karşı grubunki “nefret”; kendi tarafımızın yanlışı “istisna”, diğer
tarafınki “karakter” olarak görülür.
Böylece ahlaki ölçümüz davranıştan kimliğe kayar.
O noktada artık şu soruyu sormamız gerekir: Gerçekten bir ilkeyi mi
savunuyoruz, yoksa yalnızca kendi grubumuzu mu?
Ahlakın İzinde'de ortak bir ilkeyi sınamak
için önerdiğim iki soru burada özellikle işe yarıyor: “Herkes için geçerli
olsa tutarlı olur mu?” ve “Bana yapılsa adil bulur muydum?”
Bir üçüncüsünü de ekleyebiliriz:
Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı yine savunur muydum?
Kutuplaşmayı Politika mı Üretiyor?
Kutuplaşmayı yalnız yurttaşların kişisel kusuru gibi görmek de eksik olur.
Politik önderlerin, partilerin, medyanın, kurumların ve bilgi ortamının
kullandığı dil insanların birbirlerini algılama biçimini etkileyebilir.
Ancak burada tarafsız ve dikkatli olmak gerekir. Her sert politik tartışma
kutuplaştırıcı değildir; her politikacı da aynı biçimde davranmaz. Demokratik
politika zaten rekabet içerir. Sorun rekabetin, rakibin meşru varlığını
reddeden veya bütün bir seçmen grubunu ahlaken aşağılayan dile dönüşmesidir.
Araştırmalar politik önderlerden gelen mesajların yurttaşların karşı
partiye yönelik duygularını etkileyebildiğini gösteriyor. Yakın tarihli
deneysel bir çalışmada politikacıların rakipleri hakkında saygılı ve olumlu
ifadeler kullanmasının yurttaşların karşı parti mensuplarına yönelik olumsuz
duygularını ve sosyal mesafesini azaltabildiği bulundu.
Bu bulgu önemli bir şeyi gösteriyor: Politik dil yalnızca kutuplaştırıcı
değil, yatıştırıcı da olabilir.
Yöneticilerin ve muhalefetin birbirini eleştirmesi demokrasinin doğası
gereğidir. Fakat eleştirinin hedefi insanları toplumun dışına itmek değil,
politikaları değiştirmek olmalıdır.
Muhalefet dili ile düşman dili arasındaki sınır burada başlar.
Sosyal Medya Bizi Kutuplaştırıyor mu?
Bu konuda da kolay bir açıklamadan kaçınmak gerekir.
Sosyal medya, insanların zaten benimsedikleri görüşleri destekleyen
içeriklere daha sık maruz kalmasını kolaylaştırabilir. Benzer görüşlü
insanlardan oluşan ağlar, yankı odaları ve etkileşim odaklı algoritmalar
politik ayrışmayı güçlendirebilir. Ahlakın İzinde'de de dijital dünyada
karşı tarafın giderek “öfkeli bir karikatüre” dönüşmesinin ortak dil kurmayı
zorlaştırdığına dikkat çekmiştim.
Ama “Algoritmalar kutuplaşmayı yarattı” demek bilimsel bulguların
söylediğinden daha ileri gitmek olur.
2020 ABD seçimleri çevresinde Facebook ve Instagram üzerinde yapılan büyük
ölçekli deneyler, algoritmaların kullanıcıları benzer politik içeriklere daha
fazla maruz bıraktığını gösterdi; ancak insanların benzer görüşlü kaynaklara
maruziyetini azaltmak, kısa dönemde politik kutuplaşmayı da otomatik olarak
azaltmadı.
Demek ki sosyal medya tek neden değil. İnsanların kendi tercihleri,
politik kimlikleri, önder mesajları, medya alışkanlıkları, arkadaş çevreleri ve
kurumlar birbirini besleyen daha karmaşık bir sistem oluşturuyor.
Sorun yalnız algoritmanın bize ne gösterdiği değil; bizim neyi görmek
istediğimizdir.
Tarih Bize Ne Öğretebilir?
İlk yazımda Weimar Almanyası ve Balkanlar örneği vardı. Bu tür tarihsel
benzetmeler çarpıcıdır; fakat dikkatli kullanılmalıdır. Toplumsal çatışmalar
hiçbir zaman yalnız kutuplaşma nedeniyle ortaya çıkmaz. Ekonomik krizler,
devlet kurumlarının zayıflaması, milliyetçilik, savaşlar, dış müdahaleler,
politik şiddet ve tarihsel koşullar birlikte etkili olur.
Dolayısıyla “kutuplaşma mutlaka çatışmaya götürür” demek doğru değildir.
Ama tarih daha sınırlı ve önemli bir uyarı sunar: Bir toplumda karşıt
gruplar birbirlerini artık meşru rakipler olarak değil, ortadan kaldırılması
gereken tehditler olarak görmeye başladığında; ortak kurumlara güven
azaldığında ve politik başarı, kuralları korumaktan daha önemli hale geldiğinde
demokratik uzlaşmanın alanı daralabilir.
Karşılaştırmalı çalışmalar yüksek duygusal kutuplaşmanın düşük sosyal ve
kurumsal güven, demokratik normların aşınması ve rakibin hakkını sınırlamaya
daha fazla açıklıkla ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte
araştırmacılar nedensel ilişkinin her boyutunun henüz kesinleşmediğini ve
kutuplaşmanın kimi durumlarda politik katılımı artırmak gibi farklı sonuçları
da olabileceğini özellikle belirtiyorlar.
Bu nedenle mesele “hiç kutuplaşmayalım” değildir. Mesele, politik rekabeti yıkıcı
kutuplaşmaya dönüştürmemektir.
Kutuplaşmanın Sessiz Bedeli: Güven
Bir toplumun işleyebilmesi için herkesin birbirini sevmesi gerekmez. Ama
insanların bazı temel şeylere güvenebilmesi gerekir: Kuralların herkese
uygulanacağına, sözleşmelerin geçerli olacağına, mahkemenin kimliğe göre karar
vermeyeceğine, kamu kurumlarının yalnız belirli bir grubun malı olmadığına ve
kendisine benzemeyen yurttaşın da temel haklarının olduğuna.
Güven azaldığında her ilişki daha pahalı hale gelir.
İnsan sözlü anlaşmaya güvenmez, daha fazla güvence ister. Kurumun
tarafsızlığına inanmaz, “tanıdık” arar. Liyakatten kuşku duyarsa sisteme
yatırım yapmak yerine
kendi çevresini korumaya yönelir. Politik rakibinin iktidara gelmesini
normal bir demokratik değişim değil, varoluşsal bir tehdit olarak görür.
Bu nedenle kutuplaşmanın en ağır bedellerinden biri görünmezdir: Ortak
güven sermayesinin tüketilmesi.
Politik güven üzerine yapılan araştırmalar, kutuplaşma, kurumların
işleyişi, politik süreçlerin adilliği ve medya ortamının yurttaşların devlete
duyduğu güvenle karmaşık biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor. Türkiye üzerine
yapılan ulusal araştırmalarda da politik kutuplaşma ile seçimlerin dürüstlüğüne
ilişkin olumsuz algıların demokrasi memnuniyetindeki düşüşle bağlantılı olduğu
bulunmuştur.
Peki Ne Yapabiliriz?
“Birbirimizi sevelim” demek kolaydır ama yeterli değildir. Kutuplaşma
yalnızca iyi niyet eksikliği olmadığı için çözümü de yalnız iyi niyet olamaz.
Ahlakın İzinde'de savunduğum gibi değerleri
yaşama geçirmek için İlke → Ölçüt →
Politika → Kurum → Kültür zincirini
tamamlamak gerekir. Ortak yaşam için de aynı yaklaşımı kullanabiliriz.
İlkemiz, herkesin insan onuruna ve eşit yurttaşlık hakkının olmasıdır.
Ölçütümüz, insanların karşı görüştekilerin temel haklarını gerçekten savunup
savunmadığıdır. Politikamız, ayrımcılığı azaltan, şeffaflığı artıran ve farklı
grupların birbirleriyle güvenli biçimde temas edebilmesini sağlayan
düzenlemelerdir. Kurumlarımızın görevi kuralları kimliğe göre değiştirmemektir.
Kültür ise farklı görüşü bir tehdit değil, ortak yaşamın olağan bir parçası
olarak görmeye başladığımız noktada oluşur.
Kitapta bunu “İnce ilkeleri ortaklaştır, kalın uygulamaların çoğulluğunu
tanı” biçiminde ifade etmiştim.
Bana göre kutuplaşmadan çıkışın özü de burada yatıyor.
Herkes aynı dini benimsemeyecek. Aynı partiye oy vermeyecek. Aynı tarih
yorumuna, yaşam biçimine veya ekonomik görüşte olmayacak. Zaten demokratik bir
toplumdan beklenen de bu değildir.
Ortaklaşmamız gereken şey sonuçlar değil, oyunun temel kurallarıdır.
Karşımızdaki insanın onuruna saygı göstermek; şiddeti reddetmek; temel
hakları yalnız kendi grubumuz için değil herkes için savunmak; kuralların
herkese aynı uygulanmasını istemek; yanlış bilgiyi kendi tarafımızdan
geldiğinde de sorgulamak; seçim kaybetmenin düşman tarafından işgal edilmek
anlamına gelmediğini kabul etmek; eleştiri ile hakareti, rakip ile düşmanı
ayırmak.
Bu ilkeler üzerinde buluşamadığımız sürece teknik çözümler fazla
ilerleyemez.
Eğitim, Medya ve Politikanın Sorumluluğu
Eğitimin burada önemli bir rolü vardır. Ancak öğrencilere yalnız “hoşgörülü
olun” demek yeterli değildir. Kanıtı değerlendirmek, kendi görüşüne karşı
kanıtı
dinleyebilmek, bir iddiayı sahibinden bağımsız değerlendirmek, karşı görüşü
çarpıtmadan aktarabilmek ve demokratik kuralların neden değerli olduğunu
anlamak gerekir.
Yakın tarihli 33 ülkede 41 binden fazla kişiyle yapılan deneysel bir
çalışma, demokrasi ve demokratik kurumlar konusunda yurttaşlık eğitimi
mesajlarının, güçlü parti bağlılığının antidemokratik politik tercihlere
dönüşmesini belirli ölçüde azaltabildiğini gösterdi. Ancak eğitim alanındaki
tüm çalışmalar aynı derecede olumlu sonuç vermiyor; bazı sınıf içi tartışma
modellerinde etkiler sınırlı bulunmuştur. Bu da eğitimin içeriği ve uygulama
biçiminin önemli olduğunu gösteriyor.
Medyanın sorumluluğu da yalnız “iki tarafa eşit süre vermek” değildir.
Yanlış ile doğruyu eşitlemeden, ama görüş ayrılığını da düşmanlık gösterisine
dönüştürmeden tartışma alanları oluşturmak gerekir.
Politikacıların sorumluluğu ise daha da büyüktür. Çünkü sözlerinin yalnız
rakiplerine değil, milyonlarca insana yöneldiğini unutmamaları gerekir.
Rakibini ağır biçimde eleştirebilir; ama onun seçmenlerini insanlık veya
yurttaşlık bakımından aşağılayamaz.
Bu yalnız nezaket meselesi değildir. Demokratik düzenin diliyle
ilgilidir.
Ortak Payda Ne Olabilir?
Bütün farklılıklarımız arasında tek bir dünya görüşünde birleşmek mümkün
değildir; gerekli de değildir.
Ama daha ince bir ortak zemin mümkündür.
Ahlakın İzinde'de bunu dört kavramda
aramıştım:
İnsan onuru. Zarar vermeme. Adalet ve karşılıklılık.
Doğruluk ve emanet.
Bunlara demokratik yaşam açısından hukuk önünde eşitlik, düşünce özgürlüğü,
barışçı iktidar değişimi, hesap verebilirlik ve karşı görüşün meşru varlığını
tanımayı ekleyebiliriz.
Bütün sorunlarda aynı sonuca ulaşmak zorunda değiliz. Önemli olan
tartışmanın hangi sınırlar içinde yapılacağı konusunda ortaklaşabilmektir.
Birbirimizin aynı olmasını değil, birbirimizin var olma hakkını kabul
etmek zorundayız.
Sonuç: Aynılaşmak Değil, Birlikte Yaşamak
Kutuplaşmanın karşıtı tek seslilik değildir. Herkesin aynı düşündüğü toplum
güçlü toplum değildir; çoğu zaman yalnızca farklı düşüncelerin görünmez olduğu
toplumdur.
Güçlü toplum, derin görüş ayrılıklarına karşın ortak kurumlarını
koruyabilen, hukukunu kimliğe göre değiştirmeyen, politik rakibini düşmana
dönüştürmeyen ve tartışmanın sonunda aynı masaya yeniden oturabilen toplumdur.
Bu nedenle benim kaygım insanların farklı partilere oy vermesi, farklı
dinlere inanması, farklı tarih anlayışlarına veya yaşam biçimlerinde olması
değildir. Bunlar çoğulcu toplumun doğal parçalarıdır.
Kaygı verici olan, birbirimizin yüzünde yurttaş değil düşman görmeye
başlamaktır.
Çünkü o noktadan sonra kaybettiğimiz yalnızca karşılıklı sevgi değildir.
Güveni, ortak kurumları, sorun çözme kapasitesini ve çocuklarımızın birlikte
yaşayacağı geleceği de tüketmeye başlarız.
Kutuplaşmayı azaltmak, yanlışları görmezden gelmek değildir. Adaletsizlik
karşısında susmak hiç değildir. Tam tersine, haklı olduğumuza ne kadar
inanırsak inanalım, karşımızdakinin de insan onuruna ve temel haklarının
olduğunu unutmamaktır.
Farklılıklarımızı ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Onlarla yaşamayı
öğrenmek zorundayız.
Bu bir yazgı değildir. Kurduğumuz dilin, kurumların ve kültürün sonucudur;
dolayısıyla değiştirilmesi de mümkündür.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Birbirimizi yenmek için mi politika yapacağız, yoksa
birbirimizi yenmeden de aynı ülkede yaşayabileceğimiz bir düzen kurabilecek
miyiz?
Seçilmiş Kaynakça
Karadağ, O. (2025). Dinin Evrimi: İnsanlık Tarihinde İnancın Biyolojik
ve Kültürel Yolculuğu. Doğu Kitabevi.
Karadağ, O. (2026). Ahlakın İzinde: Kökenlerden Geleceğe Çok Boyutlu Bir
Yolculuk. Doğru Kitabevi. Eserde farklı inanç ve dünya görüşlerinin
birlikte yaşaması için kamusal gerekçe, ortak ahlaki çekirdek ve “ince
ilkeler–kalın uygulamalar” ayrımı ele alınmaktadır.
Iyengar, S., Lelkes, Y., Levendusky, M., Malhotra, N. & Westwood, S. J.
(2019). “The Origins and Consequences of Affective Polarization in the United
States.” Annual Review of Political Science, 22, 129–146. Duygusal
kutuplaşmanın politik görüş ayrılığından farklı olarak karşı parti mensuplarına
yönelik güvensizlik ve hoşnutsuzluk biçiminde ortaya çıkışını ele almaktadır.
Annual Reviews
Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. (2025). “Othering in Politics: How
Affective Polarization Undermines Democratic Philia?” Türkiye'de 4.006
katılımcının verileri üzerinden sosyal mesafe, kalıp yargılar ve politik
hoşgörüsüzlüğü incelemektedir. openaccess.bilgi.edu.tr
Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. Türkiye'de Kutuplaşmanın Boyutları.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi. 2017 ve 2020 araştırmaları
Türkiye'deki politik gruplar arasında sosyal mesafe, ahlaki üstünlük algısı ve
politik hoşgörüsüzlüğü incelemiştir. goc.bilgi.edu.tr
Gray, K. ve diğerleri (2022). “Interventions to Reduce Partisan Animosity.”
Human Behaviour, 6, 1194–1205. Yanlış algıları düzeltme, ortaklıkları
vurgulama, olumlu temas ve kurumsal değişiklikler gibi kutuplaşmayı azaltma
girişimlerini değerlendirmektedir.
Nyhan, B. ve diğerleri ile bağlantılı 2023 Facebook–Instagram Election
Study çalışmaları. Sosyal medya akışlarının politik içerik maruziyetini
etkilediğini, ancak benzer görüşlü içeriklerin azaltılmasının kısa dönemde
kutuplaşmayı kendiliğinden azaltmadığını göstermektedir.
İbn Haldun. Mukaddime. Asabiyet, toplumsal dayanışma ve
politik güç ilişkisini açıklamak için kullanılan temel kavramlardan biridir.
Modern sosyal bilim literatüründe de toplumsal bütünleşme tartışmalarıyla
ilişkilendirilmektedir. Cambridge
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder