13 Ekim 2026 Salı

Kutuplaşma Nereye Kadar?

 Kutuplaşma Nereye Kadar?

Osman Karadağ

ORCID ID: 0009-007-6818-0369

14 Ekim 2026

Bir toplum için farklı düşünmek tehlike değildir. Asıl tehlike, farklı düşünen insanın artık yalnızca “yanlış düşünen biri” değil, ahlaken değersiz, tehlikeli, dahası düşman olarak görülmeye başlanmasıdır. Çünkü o noktadan sonra tartışmanın konusu fikirler olmaktan çıkar; insanların kimlikleri, niyetleri ve toplumdaki meşru yerleri tartışılmaya başlanır.

Bugün din, politika, etnik kimlik, yaşam biçimi, eğitim, kültür, futbol ve sosyal medya gibi çok farklı alanlarda bunun izlerini görebiliyoruz. İnsanlar yalnızca başka görüşlerde olmakla kalmıyor; giderek kendi çevrelerinden haber alıyor, kendilerine benzeyenlerle ilişki kuruyor ve karşı tarafı doğrudan tanımaktan çok, kendi grubunun anlattığı biçimiyle tanıyor.

Politika bilimi bu olgunun önemli bir bölümünü duygusal kutuplaşma (affective polarization) kavramıyla açıklıyor. Burada mesele insanların vergi, eğitim, dış politika veya ekonomi konusunda farklı düşünmeleri değildir. İnsanlar karşı politik grubun üyelerine güvenmemeye, onları daha olumsuz kişilik özellikleriyle tanımlamaya ve onlarla sosyal ilişki kurmak istememeye başladığında farklı bir aşamaya geçilir. Politik görüş ayrılığı, sosyal ve ahlaki mesafeye dönüşür.

Bu ayrımı özellikle önemli buluyorum. Çünkü demokrasi görüş ayrılığını ortadan kaldırmaya değil, görüş ayrılığı içinde birlikte yaşayabilmeye dayanır.

Farklılık Sorun Değildir

Her ayrışmayı kötü bir şeymiş gibi görmek doğru olmaz. İnsanların farklı düşünmesi yalnız kaçınılmaz değil, aynı zamanda sağlıklıdır. Bilim kuşkudan, felsefe sorgulamadan, demokrasi ise alternatiflerin varlığından beslenir.

Köleliğin kaldırılması, kadınların politik haklarının genişletilmesi, çocuk emeğinin sınırlandırılması, ayrımcılığın sorgulanması ve insan haklarının gelişmesi gibi tarihsel dönüşümlerin birçoğu, var olan düzene itiraz eden insanların mücadelesiyle gerçekleşti. Eğer toplumda uyum adına her farklı ses susturulsaydı, adaletsiz düzenler çok daha uzun süre yaşayabilirdi.

Bu nedenle “kutuplaşmayı azaltalım” derken eleştiriyi azaltalım, “uzlaşalım” derken de haksızlığa sessiz kalalım demiyorum.

Bir toplumda yolsuzluk, hukuksuzluk, ayrımcılık, hak ihlali veya kötü yönetim varsa bunların eleştirilmesi toplumsal barışın düşmanı değildir. Tersine, insanların şiddete başvurmadan itiraz edebildiği, yöneticileri eleştirebildiği ve hak arayabildiği bir düzen demokratik barışın koşullarından biridir. Politik hoşgörü üzerine yapılan araştırmalar da demokrasinin, kişinin hoşlanmadığı veya yanlış bulduğu görüşlerin

politik katılım hakkını kabul edebilmesini gerektirdiğini uzun zamandır ortaya koyuyor.

Sorun farklı düşünmek değil; farklı düşünenin meşruiyetini reddetmektir.

Rakip mi, Düşman mı?

Bence kutuplaşmanın en tehlikeli dönüşümü burada gerçekleşir.

Demokratik politikada rakip vardır. Rakibinizin politikasını yanlış bulabilir, onu sert biçimde eleştirebilir, iktidardan uzaklaştırmak için çalışabilirsiniz. Ama yine de onun bu toplumun meşru bir üyesi olduğunu, hukuk karşısında sizinle aynı haklarının bulunduğunu kabul edersiniz.

Düşmanlaştırma başladığında ise bu sınır ortadan kalkar.

Artık “Bu politika yanlıştır” yerine “Bunlar kötüdür”; “Bu karar ülkeye zarar verir” yerine “Bunlar ülkenin düşmanıdır”; “Onlarla aynı fikirde değilim” yerine “Onlarla birlikte yaşanamaz” denmeye başlanır.

İşte fikir çatışmasının kimlik çatışmasına dönüştüğü yer burasıdır.

Ahlakın İzinde adlı kitabımda farklı inançların ve dünya görüşlerinin ortak bir yaşam alanında nasıl buluşabileceğini tartışırken temel soruyu şöyle kurmuştum: Bambaşka “pusulaları” olan insanlar, aynı kamusal kuralları hangi gerekçelerle kabul edebilir? Bunun yanıtını da kamusal gerekçe düşüncesinde aramıştım. İnsanlar kendi dinlerini, felsefelerini veya dünya görüşlerini koruyabilir; ancak herkesi bağlayan kuralların, yalnız kendi grubunun anlayabileceği değil, farklı görüşlerden insanların da tartışabileceği gerekçelere dayanması gerekir.

Bu yaklaşım herkesi aynılaştırmaz. Tam tersine, farklılıkları koruyarak ortak yaşamı mümkün kılar.

İbn Haldun Bize Ne Söylüyor?

Bu noktada İbn Haldun'un asabiyet kavramı bugün de düşündürücüdür. Ancak kavramı bugünkü anlamıyla yalnız “ortak amaç” biçiminde çevirmek biraz eksik kalır. İbn Haldun'un asabiyeti daha çok grup dayanışmasını, birlikte hareket etme gücünü ve bu dayanışmanın politik iktidarla ilişkisini anlatır. Ona göre güçlü grup bağlılığı politik güç üretebilir; fakat bu dayanışma zamanla zayıfladığında politik düzen de çözülmeye başlayabilir.

Modern, çoğulcu toplumlarda sorun daha karmaşıktır. Çünkü artık tek bir kabile veya homojen topluluk değil, birbirinden çok farklı milyonlarca insan aynı hukuk düzeni içinde yaşamak zorundadır. Dolayısıyla günümüzün sorusu yalnızca “Grubumuz ne kadar dayanışma içinde?” değildir.

Asıl soru şudur:

Farklı gruplar, birbirlerinden vazgeçmeden aynı politik topluma bağlı olabildiklerini hissedebiliyorlar mı?

Bir grubun iç dayanışması çok güçlü olabilir; fakat bu dayanışma başka grupları dışlama üzerine kurulmuşsa, bütün toplumun ortak bağını zayıflatabilir.

Asabiyet burada bize hem gücü hem tehlikeyi hatırlatıyor: İnsanları bir araya getiren “biz” duygusu gereklidir; fakat “biz” ancak bir “onlar” düşmanlığı sayesinde ayakta kalabiliyorsa, toplumsal bütünleşme yerine parçalanmaya hizmet edebilir.

Türkiye’de Sorun Ne Kadar Derin?

Kutuplaşmadan söz ederken yalnız kişisel gözlemlerimize dayanmamak gerekir. Türkiye üzerine yapılan araştırmalar, özellikle politik kimlikler arasında belirgin sosyal mesafe bulunduğunu uzun süredir gösteriyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yürüttüğü 2017 araştırmasında farklı parti tabanları arasında yüksek sosyal mesafe, karşı tarafı ahlaken daha aşağı görme eğilimi ve karşı grubun bazı politik özgürlüklerinin sınırlandırılmasını destekleyen tutumlar saptandı. 2020 çalışması da sosyal mesafe, ahlaki üstünlük ve politik hoşgörüsüzlük boyutlarının sürdüğünü ortaya koydu.

Daha yakın tarihli, 2025'te yayımlanan ve Türkiye'de 4.006 katılımcının verilerini kullanan çalışma da benzer bir tablo çiziyor. İnsanların kendi politik gruplarına olumlu, karşı gruplara olumsuz özellikler yüklemeleri; sosyal ilişki kurmaktan kaçınmaları ve kimi durumlarda karşı grubun temel politik haklarına daha az hoşgörü göstermeleri, araştırmacılar tarafından “ötekileştirme” üzerinden değerlendiriliyor.

Bu bulguları “Türkiye'de herkes birbirinden nefret ediyor” diye yorumlamak elbette yanlış olur. Toplum tek bir politik araştırmanın sonuçlarına indirgenemez. İnsanlar farklı bağlamlarda birlikte çalışmaya, komşuluk etmeye, yardımlaşmaya ve ortak sorunlarda buluşmaya devam ediyor. Fakat araştırmalar, politik kimliğin sosyal ilişkilerin başka alanlarına taşınabildiğini ve bunun göz ardı edilmemesi gereken bir sorun olduğunu gösteriyor.

“Biz” ve “Onlar” Tuzağı

Bu konu, önceki yazımda (19 Temmuz 2026) ele aldığım insanlık anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. İnsan kendi grubuna yapılan haksızlığı kolay görür; asıl ahlaki sınav, kendi grubunun başkasına yaptığı haksızlığı da görebilmektir.

Ahlakın İzinde'de ortak bir ahlaki zemini dört temel ilke çevresinde toplamıştım: insan onuru, zarar vermeme, adalet/karşılıklılık ve doğruluk/emanet. Bu ilkelerin değeri, yalnız “bizimkilere” uygulandığında değil, karşı olduğumuz insanlara da uygulandığında ortaya çıkar.

Kutuplaşma ise bizi tam tersine iter.

Aynı davranışı bizim tarafımızdan biri yaptığında mazur görür, karşı taraf yaptığında ahlaksızlık saymaya başlarız. Kendi grubumuzun sert sözü “haklı öfke”, karşı grubunki “nefret”; kendi tarafımızın yanlışı “istisna”, diğer tarafınki “karakter” olarak görülür.

Böylece ahlaki ölçümüz davranıştan kimliğe kayar.

O noktada artık şu soruyu sormamız gerekir: Gerçekten bir ilkeyi mi savunuyoruz, yoksa yalnızca kendi grubumuzu mu?

Ahlakın İzinde'de ortak bir ilkeyi sınamak için önerdiğim iki soru burada özellikle işe yarıyor: “Herkes için geçerli olsa tutarlı olur mu?” ve “Bana yapılsa adil bulur muydum?”

Bir üçüncüsünü de ekleyebiliriz:

Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı yine savunur muydum?

Kutuplaşmayı Politika mı Üretiyor?

Kutuplaşmayı yalnız yurttaşların kişisel kusuru gibi görmek de eksik olur. Politik önderlerin, partilerin, medyanın, kurumların ve bilgi ortamının kullandığı dil insanların birbirlerini algılama biçimini etkileyebilir.

Ancak burada tarafsız ve dikkatli olmak gerekir. Her sert politik tartışma kutuplaştırıcı değildir; her politikacı da aynı biçimde davranmaz. Demokratik politika zaten rekabet içerir. Sorun rekabetin, rakibin meşru varlığını reddeden veya bütün bir seçmen grubunu ahlaken aşağılayan dile dönüşmesidir.

Araştırmalar politik önderlerden gelen mesajların yurttaşların karşı partiye yönelik duygularını etkileyebildiğini gösteriyor. Yakın tarihli deneysel bir çalışmada politikacıların rakipleri hakkında saygılı ve olumlu ifadeler kullanmasının yurttaşların karşı parti mensuplarına yönelik olumsuz duygularını ve sosyal mesafesini azaltabildiği bulundu.

Bu bulgu önemli bir şeyi gösteriyor: Politik dil yalnızca kutuplaştırıcı değil, yatıştırıcı da olabilir.

Yöneticilerin ve muhalefetin birbirini eleştirmesi demokrasinin doğası gereğidir. Fakat eleştirinin hedefi insanları toplumun dışına itmek değil, politikaları değiştirmek olmalıdır.

Muhalefet dili ile düşman dili arasındaki sınır burada başlar.

Sosyal Medya Bizi Kutuplaştırıyor mu?

Bu konuda da kolay bir açıklamadan kaçınmak gerekir.

Sosyal medya, insanların zaten benimsedikleri görüşleri destekleyen içeriklere daha sık maruz kalmasını kolaylaştırabilir. Benzer görüşlü insanlardan oluşan ağlar, yankı odaları ve etkileşim odaklı algoritmalar politik ayrışmayı güçlendirebilir. Ahlakın İzinde'de de dijital dünyada karşı tarafın giderek “öfkeli bir karikatüre” dönüşmesinin ortak dil kurmayı zorlaştırdığına dikkat çekmiştim.

Ama “Algoritmalar kutuplaşmayı yarattı” demek bilimsel bulguların söylediğinden daha ileri gitmek olur.

2020 ABD seçimleri çevresinde Facebook ve Instagram üzerinde yapılan büyük ölçekli deneyler, algoritmaların kullanıcıları benzer politik içeriklere daha fazla maruz bıraktığını gösterdi; ancak insanların benzer görüşlü kaynaklara maruziyetini azaltmak, kısa dönemde politik kutuplaşmayı da otomatik olarak azaltmadı.

Demek ki sosyal medya tek neden değil. İnsanların kendi tercihleri, politik kimlikleri, önder mesajları, medya alışkanlıkları, arkadaş çevreleri ve kurumlar birbirini besleyen daha karmaşık bir sistem oluşturuyor.

Sorun yalnız algoritmanın bize ne gösterdiği değil; bizim neyi görmek istediğimizdir.

Tarih Bize Ne Öğretebilir?

İlk yazımda Weimar Almanyası ve Balkanlar örneği vardı. Bu tür tarihsel benzetmeler çarpıcıdır; fakat dikkatli kullanılmalıdır. Toplumsal çatışmalar hiçbir zaman yalnız kutuplaşma nedeniyle ortaya çıkmaz. Ekonomik krizler, devlet kurumlarının zayıflaması, milliyetçilik, savaşlar, dış müdahaleler, politik şiddet ve tarihsel koşullar birlikte etkili olur.

Dolayısıyla “kutuplaşma mutlaka çatışmaya götürür” demek doğru değildir.

Ama tarih daha sınırlı ve önemli bir uyarı sunar: Bir toplumda karşıt gruplar birbirlerini artık meşru rakipler olarak değil, ortadan kaldırılması gereken tehditler olarak görmeye başladığında; ortak kurumlara güven azaldığında ve politik başarı, kuralları korumaktan daha önemli hale geldiğinde demokratik uzlaşmanın alanı daralabilir.

Karşılaştırmalı çalışmalar yüksek duygusal kutuplaşmanın düşük sosyal ve kurumsal güven, demokratik normların aşınması ve rakibin hakkını sınırlamaya daha fazla açıklıkla ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte araştırmacılar nedensel ilişkinin her boyutunun henüz kesinleşmediğini ve kutuplaşmanın kimi durumlarda politik katılımı artırmak gibi farklı sonuçları da olabileceğini özellikle belirtiyorlar.

Bu nedenle mesele “hiç kutuplaşmayalım” değildir. Mesele, politik rekabeti yıkıcı kutuplaşmaya dönüştürmemektir.

Kutuplaşmanın Sessiz Bedeli: Güven

Bir toplumun işleyebilmesi için herkesin birbirini sevmesi gerekmez. Ama insanların bazı temel şeylere güvenebilmesi gerekir: Kuralların herkese uygulanacağına, sözleşmelerin geçerli olacağına, mahkemenin kimliğe göre karar vermeyeceğine, kamu kurumlarının yalnız belirli bir grubun malı olmadığına ve kendisine benzemeyen yurttaşın da temel haklarının olduğuna.

Güven azaldığında her ilişki daha pahalı hale gelir.

İnsan sözlü anlaşmaya güvenmez, daha fazla güvence ister. Kurumun tarafsızlığına inanmaz, “tanıdık” arar. Liyakatten kuşku duyarsa sisteme yatırım yapmak yerine

kendi çevresini korumaya yönelir. Politik rakibinin iktidara gelmesini normal bir demokratik değişim değil, varoluşsal bir tehdit olarak görür.

Bu nedenle kutuplaşmanın en ağır bedellerinden biri görünmezdir: Ortak güven sermayesinin tüketilmesi.

Politik güven üzerine yapılan araştırmalar, kutuplaşma, kurumların işleyişi, politik süreçlerin adilliği ve medya ortamının yurttaşların devlete duyduğu güvenle karmaşık biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor. Türkiye üzerine yapılan ulusal araştırmalarda da politik kutuplaşma ile seçimlerin dürüstlüğüne ilişkin olumsuz algıların demokrasi memnuniyetindeki düşüşle bağlantılı olduğu bulunmuştur.

Peki Ne Yapabiliriz?

“Birbirimizi sevelim” demek kolaydır ama yeterli değildir. Kutuplaşma yalnızca iyi niyet eksikliği olmadığı için çözümü de yalnız iyi niyet olamaz.

Ahlakın İzinde'de savunduğum gibi değerleri yaşama geçirmek için İlke → Ölçüt → Politika → Kurum → Kültür zincirini tamamlamak gerekir. Ortak yaşam için de aynı yaklaşımı kullanabiliriz.

İlkemiz, herkesin insan onuruna ve eşit yurttaşlık hakkının olmasıdır. Ölçütümüz, insanların karşı görüştekilerin temel haklarını gerçekten savunup savunmadığıdır. Politikamız, ayrımcılığı azaltan, şeffaflığı artıran ve farklı grupların birbirleriyle güvenli biçimde temas edebilmesini sağlayan düzenlemelerdir. Kurumlarımızın görevi kuralları kimliğe göre değiştirmemektir. Kültür ise farklı görüşü bir tehdit değil, ortak yaşamın olağan bir parçası olarak görmeye başladığımız noktada oluşur.

Kitapta bunu “İnce ilkeleri ortaklaştır, kalın uygulamaların çoğulluğunu tanı” biçiminde ifade etmiştim.

Bana göre kutuplaşmadan çıkışın özü de burada yatıyor.

Herkes aynı dini benimsemeyecek. Aynı partiye oy vermeyecek. Aynı tarih yorumuna, yaşam biçimine veya ekonomik görüşte olmayacak. Zaten demokratik bir toplumdan beklenen de bu değildir.

Ortaklaşmamız gereken şey sonuçlar değil, oyunun temel kurallarıdır.

Karşımızdaki insanın onuruna saygı göstermek; şiddeti reddetmek; temel hakları yalnız kendi grubumuz için değil herkes için savunmak; kuralların herkese aynı uygulanmasını istemek; yanlış bilgiyi kendi tarafımızdan geldiğinde de sorgulamak; seçim kaybetmenin düşman tarafından işgal edilmek anlamına gelmediğini kabul etmek; eleştiri ile hakareti, rakip ile düşmanı ayırmak.

Bu ilkeler üzerinde buluşamadığımız sürece teknik çözümler fazla ilerleyemez.

Eğitim, Medya ve Politikanın Sorumluluğu

Eğitimin burada önemli bir rolü vardır. Ancak öğrencilere yalnız “hoşgörülü olun” demek yeterli değildir. Kanıtı değerlendirmek, kendi görüşüne karşı kanıtı

dinleyebilmek, bir iddiayı sahibinden bağımsız değerlendirmek, karşı görüşü çarpıtmadan aktarabilmek ve demokratik kuralların neden değerli olduğunu anlamak gerekir.

Yakın tarihli 33 ülkede 41 binden fazla kişiyle yapılan deneysel bir çalışma, demokrasi ve demokratik kurumlar konusunda yurttaşlık eğitimi mesajlarının, güçlü parti bağlılığının antidemokratik politik tercihlere dönüşmesini belirli ölçüde azaltabildiğini gösterdi. Ancak eğitim alanındaki tüm çalışmalar aynı derecede olumlu sonuç vermiyor; bazı sınıf içi tartışma modellerinde etkiler sınırlı bulunmuştur. Bu da eğitimin içeriği ve uygulama biçiminin önemli olduğunu gösteriyor.

Medyanın sorumluluğu da yalnız “iki tarafa eşit süre vermek” değildir. Yanlış ile doğruyu eşitlemeden, ama görüş ayrılığını da düşmanlık gösterisine dönüştürmeden tartışma alanları oluşturmak gerekir.

Politikacıların sorumluluğu ise daha da büyüktür. Çünkü sözlerinin yalnız rakiplerine değil, milyonlarca insana yöneldiğini unutmamaları gerekir. Rakibini ağır biçimde eleştirebilir; ama onun seçmenlerini insanlık veya yurttaşlık bakımından aşağılayamaz.

Bu yalnız nezaket meselesi değildir. Demokratik düzenin diliyle ilgilidir.

Ortak Payda Ne Olabilir?

Bütün farklılıklarımız arasında tek bir dünya görüşünde birleşmek mümkün değildir; gerekli de değildir.

Ama daha ince bir ortak zemin mümkündür.

Ahlakın İzinde'de bunu dört kavramda aramıştım:

İnsan onuru. Zarar vermeme. Adalet ve karşılıklılık. Doğruluk ve emanet.

Bunlara demokratik yaşam açısından hukuk önünde eşitlik, düşünce özgürlüğü, barışçı iktidar değişimi, hesap verebilirlik ve karşı görüşün meşru varlığını tanımayı ekleyebiliriz.

Bütün sorunlarda aynı sonuca ulaşmak zorunda değiliz. Önemli olan tartışmanın hangi sınırlar içinde yapılacağı konusunda ortaklaşabilmektir.

Birbirimizin aynı olmasını değil, birbirimizin var olma hakkını kabul etmek zorundayız.

Sonuç: Aynılaşmak Değil, Birlikte Yaşamak

Kutuplaşmanın karşıtı tek seslilik değildir. Herkesin aynı düşündüğü toplum güçlü toplum değildir; çoğu zaman yalnızca farklı düşüncelerin görünmez olduğu toplumdur.

Güçlü toplum, derin görüş ayrılıklarına karşın ortak kurumlarını koruyabilen, hukukunu kimliğe göre değiştirmeyen, politik rakibini düşmana dönüştürmeyen ve tartışmanın sonunda aynı masaya yeniden oturabilen toplumdur.

Bu nedenle benim kaygım insanların farklı partilere oy vermesi, farklı dinlere inanması, farklı tarih anlayışlarına veya yaşam biçimlerinde olması değildir. Bunlar çoğulcu toplumun doğal parçalarıdır.

Kaygı verici olan, birbirimizin yüzünde yurttaş değil düşman görmeye başlamaktır.

Çünkü o noktadan sonra kaybettiğimiz yalnızca karşılıklı sevgi değildir. Güveni, ortak kurumları, sorun çözme kapasitesini ve çocuklarımızın birlikte yaşayacağı geleceği de tüketmeye başlarız.

Kutuplaşmayı azaltmak, yanlışları görmezden gelmek değildir. Adaletsizlik karşısında susmak hiç değildir. Tam tersine, haklı olduğumuza ne kadar inanırsak inanalım, karşımızdakinin de insan onuruna ve temel haklarının olduğunu unutmamaktır.

Farklılıklarımızı ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Onlarla yaşamayı öğrenmek zorundayız.

Bu bir yazgı değildir. Kurduğumuz dilin, kurumların ve kültürün sonucudur; dolayısıyla değiştirilmesi de mümkündür.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Birbirimizi yenmek için mi politika yapacağız, yoksa birbirimizi yenmeden de aynı ülkede yaşayabileceğimiz bir düzen kurabilecek miyiz?

Seçilmiş Kaynakça

Karadağ, O. (2025). Dinin Evrimi: İnsanlık Tarihinde İnancın Biyolojik ve Kültürel Yolculuğu. Doğu Kitabevi.

Karadağ, O. (2026). Ahlakın İzinde: Kökenlerden Geleceğe Çok Boyutlu Bir Yolculuk. Doğru Kitabevi. Eserde farklı inanç ve dünya görüşlerinin birlikte yaşaması için kamusal gerekçe, ortak ahlaki çekirdek ve “ince ilkeler–kalın uygulamalar” ayrımı ele alınmaktadır.

Iyengar, S., Lelkes, Y., Levendusky, M., Malhotra, N. & Westwood, S. J. (2019). “The Origins and Consequences of Affective Polarization in the United States.” Annual Review of Political Science, 22, 129–146. Duygusal kutuplaşmanın politik görüş ayrılığından farklı olarak karşı parti mensuplarına yönelik güvensizlik ve hoşnutsuzluk biçiminde ortaya çıkışını ele almaktadır. Annual Reviews

Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. (2025). “Othering in Politics: How Affective Polarization Undermines Democratic Philia?” Türkiye'de 4.006 katılımcının verileri üzerinden sosyal mesafe, kalıp yargılar ve politik hoşgörüsüzlüğü incelemektedir. openaccess.bilgi.edu.tr

Erdoğan, E. & Uyan-Semerci, P. Türkiye'de Kutuplaşmanın Boyutları. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi. 2017 ve 2020 araştırmaları Türkiye'deki politik gruplar arasında sosyal mesafe, ahlaki üstünlük algısı ve politik hoşgörüsüzlüğü incelemiştir. goc.bilgi.edu.tr

Gray, K. ve diğerleri (2022). “Interventions to Reduce Partisan Animosity.” Human Behaviour, 6, 1194–1205. Yanlış algıları düzeltme, ortaklıkları vurgulama, olumlu temas ve kurumsal değişiklikler gibi kutuplaşmayı azaltma girişimlerini değerlendirmektedir.

Nyhan, B. ve diğerleri ile bağlantılı 2023 Facebook–Instagram Election Study çalışmaları. Sosyal medya akışlarının politik içerik maruziyetini etkilediğini, ancak benzer görüşlü içeriklerin azaltılmasının kısa dönemde kutuplaşmayı kendiliğinden azaltmadığını göstermektedir.

İbn Haldun. Mukaddime. Asabiyet, toplumsal dayanışma ve politik güç ilişkisini açıklamak için kullanılan temel kavramlardan biridir. Modern sosyal bilim literatüründe de toplumsal bütünleşme tartışmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Cambridge

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder