İlahi Adalet Var mıdır?
Yoksa insan, yeryüzünde bulamadığı adaleti gökyüzünde
arayarak kendisine bir sığınak mı yaratmıştır?
Osman Karadağ
ORCID ID: 0009-007-6818-0369
16 Ekim 2026
Bu konu üzerinde geçen yıl, 6 Temmuz 2025’te bir çalışma yapmıştım. Aradan
geçen zamanda sorun üzerinde yeniden düşündüm. Dün muhalefet belediyelerine
yönelik soruşturmalar ve tutuklamalarla ilgili gelişmeleri izlerken aynı soru
bir kez daha zihnimi kurcaladı: Dünyada adalet gerçekten var mıdır?
Çevremize baktığımızda haksızlığın, yalanın, hırsızlığın, zulmün ve gücün
kötüye kullanılmasının her zaman karşılıksız kaldığını söylemek doğru değildir.
Kimi zaman suçlu cezalandırılır, haksızlık ortaya çıkar ve hak yerini bulur.
Fakat bunun tersi de olur. Kimi insanlar yaptıklarının bedelini ödemeden
yaşamlarını sürdürür; dahası haksızlığın sağladığı güçten ve olanaklardan
yararlanırlar. Böyle durumlarda insan ister istemez sorar: Eğer ilahi bir
adalet varsa bütün bunlara neden izin verilir?
Bu sabah uyandığımda aynı sorular yine zihnimdeydi. Düşündükçe şu noktaya
geldim: Gözlemleyebildiğimiz doğada ahlaki bir adalet mekanizması yoktur. Doğada
adalet değil, düzen vardır.
Güneş iyinin de kötünün de üzerine doğar. Yağmur adil ile zalimi ayırmaz.
Deprem suçluyu cezalandırıp masumu korumaz. Hastalık, zengin ile yoksul
arasında ahlaki bir değerlendirme yapmaz. Aslan avını yakalarken onun
yavrularının bulunup bulunmadığını düşünmez; kuraklık hangi köyün insanlarının
daha erdemli olduğuna bakmaz. Doğa işler, fakat bizim anladığımız anlamda hüküm
vermez.
Bu gözlem elbette ilahi adaletin bulunmadığını kanıtlamaz. İnsan bilgisinin
ve gözleminin dışında bir düzenin bulunup bulunmadığı ayrı bir sorudur. Ancak
gözlemlediğimiz dünya bize önemli bir gerçeği gösterir: Doğal olaylar insanın
ahlak ölçülerine göre gerçekleşmez.
Bu durumda bizim kullandığımız anlamıyla adalet, doğada hazır olarak
bulunan bir ilkeden çok, insanın uzun toplumsal deneyimi içinde geliştirdiği
ahlaki ve politik bir kavram olarak görünür. İnsanlar birlikte yaşayabilmek
için neyin doğru, neyin yanlış; neyin hak, neyin haksızlık olduğunu belirlemek
zorunda kalmışlardır. Adalet düşüncesi de bu uzun tarihsel süreç içinde
biçimlenmiştir.
Kadim Soru: Kötülük ve Teodise
Bu sorun yeni değildir. İnsanlık binlerce yıldır aynı soruyla karşı
karşıyadır: Evreni yöneten mutlak güçlü, her şeyi bilen ve iyi bir Tanrı varsa
dünyadaki kötülük, haksızlık ve özellikle masum insanların çektiği acılar nasıl
açıklanabilir?
Felsefede bu tartışma genellikle kötülük problemi olarak
adlandırılır. Gottfried Wilhelm Leibniz, daha sonra “teodise” kavramıyla
Tanrı’nın iyiliği ve adaleti ile dünyadaki kötülüğün nasıl
bağdaştırılabileceğini açıklamaya çalışmıştır. 1710’da yayımlanan Théodicée adlı
eseri bu tartışmanın en bilinen çalışmalarından biridir.
Epikuros’a dayandırılan eski sorgulama da aynı sorunun özüne dokunur: Tanrı
kötülüğü önlemek istiyor fakat önleyemiyorsa mutlak güçlü müdür? Önleyebiliyor
fakat önlemiyorsa mutlak iyi midir? Hem önlemek istiyor hem de buna gücü
yetiyorsa kötülük neden vardır?
Eyüp Kitabı başka bir açıdan aynı soruyu
sorar: İyi bir insan neden acı çeker? Yüzyıllar sonra Voltaire, 1755 Lizbon
depreminde binlerce insanın ölümü karşısında benzer bir sorgulamaya
yönelmiştir. Masum insanların enkaz altında kaldığı bir dünyayı hiçbir sorun
yokmuş gibi kusursuz bir düzen olarak açıklamak ne ölçüde mümkündür?
Çağlar, toplumlar ve inanç biçimleri değişmiştir; fakat soru değişmemiştir:
Masum neden acı çeker, zalim neden kimi zaman kazanır?
Adil Bir Dünyaya İnanmak İstiyoruz
Sorunun bir bölümü insan zihninin çalışma biçimiyle ilgili olabilir. İnsan
yaşadığı dünyanın anlamlı ve öngörülebilir olmasını ister. İyi davranışın
iyilikle, kötü davranışın kötülükle karşılık bulmasını bekler. Psikolojide
“adil dünya inancı” olarak adlandırılan eğilim, insanların dünyanın temelde
düzenli ve adil olduğuna, kişilerin de çoğunlukla hak ettikleri sonuçlarla
karşılaştığına inanma eğilimini anlatır.
Böyle bir inanç dünyayı daha güvenli ve öngörülebilir görmemize yardımcı
olabilir. Fakat tehlikeli sonuçları da vardır. İnsanlar kimi zaman yaşanan
haksızlığın sorumluluğunu zalimde değil mağdurda aramaya başlayabilirler.
“Mutlaka bir nedeni vardır” düşüncesi, mağdurun başına gelenleri hak ettiği
sonucuna kadar götürülebilir.
Çünkü dünyanın her zaman adil olmadığını kabul etmek kolay değildir.
Çalışanın kaybettiği, hırsızın kazandığı; doğru söyleyenin cezalandırıldığı,
yalancının ödüllendirildiği; masumun acı çektiği, suçlunun rahat yaşadığı bir
dünya insanın adalet duygusunu yaralar. Böyle bir gerçeklikle karşılaştığımızda
kendimizi şu düşünceyle avutmak isteriz:
“Bu burada kalmayacak. Bir gün hesap sorulacak.”
İlahi adalet düşüncesinin insana verdiği en büyük tesellilerden biri burada
ortaya çıkar.
Avuntu Olarak İlahi Adalet
Peki adalet bu dünyada gerçekleşmezse ne olacaktır? Haksızlığa uğrayan
insan hakkını alamadan ölürse, zalim yaptıklarının karşılığını görmezse, katil
cezalandırılmazsa, hırsız çaldıklarıyla yaşamayı ve yalancı kazanmayı
sürdürürse?
İlahi adalet inancı bu uçurumun üzerine bir köprü kurar: Bugün hesap
sorulmamış olabilir, fakat son hesap henüz görülmemiştir.
Bu düşünce acı çeken insana dayanma gücü verebilir. Kaybettiği yakınının,
uğradığı haksızlığın ya da karşılaştığı zulmün bütünüyle anlamsız olmadığını
düşünmesine yardımcı olabilir. Belki de insanlığın en derin ruhsal
gereksinimlerinden birine yanıt verir.
Ancak burada başka bir sorun ortaya çıkar: Avuntu, sorumluluğun yerine
geçerse ne olur?
“Bugün çektiğin sıkıntıya katlan. Hakkını alamadıysan sabret. Zalim
cezasını bir gün mutlaka bulacaktır.”
Bu sözler acı çeken insanı rahatlatabilir. Fakat aynı sözler, içinde
bulunulan koşullara göre, insanın haksızlığa karşı çıkma iradesini de
zayıflatabilir. Adalet başka bir zamana ve başka bir dünyaya ertelendiğinde
insan bugün hakkını aramaktan vazgeçebilir. Haksızlığın giderilmesi insanların
görevi olmaktan çıkarılıp görünmeyen bir güce bırakılabilir. Böyle bir
anlayışın egemen güçler açısından ne kadar kullanışlı olabileceğini görmek zor
değildir.
Cennet ve cehennem düşüncesi de tarih boyunca yalnızca metafizik bir inanç
olarak kalmamış, insan davranışını biçimlendiren güçlü bir ödül ve ceza sistemi
oluşturmuştur. Bununla birlikte buradan dinlerin yalnızca iktidarların
insanları yönetmek amacıyla oluşturduğu yapılar olduğu sonucuna varmak doğru
değildir. Böyle bir açıklama hem din tarihini hem de insanın inanç deneyimini
gereğinden fazla basitleştirir.
Bu nedenle daha doğru soru şudur: İnanç, insanı sorumluluk almaya mı
çağırıyor, yoksa sorumluluğunu ertelemesine mi hizmet ediyor?
İnanç Her Zaman İnsanı Pasifleştirir mi?
Hayır. Tarih bunun tersini gösteren birçok örnekle doludur. İnanç, kimi
insanlar için haksızlığa boyun eğmenin değil, ona karşı çıkmanın kaynağı
olmuştur. Kölelik karşıtı hareketlerden yoksullara yardım örgütlerine, insan
hakları mücadelelerinden politik otorite karşısında vicdanını savunan din
insanlarına kadar pek çok toplumsal hareket dinsel inançtan güç almıştır.
“Hesap vereceğim” düşüncesi insanı yalnızca başkalarının bir gün
cezalandırılacağı beklentisine götürmez. Kendi davranışlarını sorgulamaya da
yöneltebilir. Bir insan yaptıklarının hesabını vereceğine gerçekten inanıyorsa
bu düşünce onu daha dürüst, daha adil ve daha sorumlu davranmaya yöneltebilir.
Öyleyse sorun yalnızca inancın kendisi değildir. Asıl sorun, inancın nasıl
yorumlandığı ve insan sorumluluğuyla nasıl ilişkilendirildiğidir.
Mu‘tezile ile Eş‘arilik Arasındaki Tartışma
İslam düşünce tarihi de bu sorunu çok erken dönemlerden başlayarak
tartışmıştır. Mu‘tezile ile Eş‘arilik arasındaki önemli ayrımlardan biri insan
iradesi, Tanrı’nın kudreti ve ilahi adalet arasındaki ilişkinin nasıl
kurulacağı üzerindedir.
Mu‘tezile ilahi adalet üzerinde güçlü biçimde durmuş, insan yaptığı
eylemlerden sorumlu tutulacaksa gerçek bir seçim alanının bulunması gerektiğini
savunmuştur. Bu nedenle insanın özgürlüğü ve sorumluluğu Mu‘tezile düşüncesinde
merkezi bir yer tutar.
Eş‘ari gelenek ise insanın eylemleriyle ilişkisini bütünüyle ortadan
kaldırmadan yaratıcı kudreti Tanrı’ya bağlamaya çalışmıştır. Böylece
tartışmanın merkezine şu güç sorun yerleşmiştir: İlahi kudret ile insan
sorumluluğu nasıl birlikte açıklanabilir?
Bu tartışma binyılı aşkın bir süre önce yapılmış olsa da temel soru bugün
de önümüzdedir: İnsan kendi eylemlerinden ne ölçüde sorumludur?
Benim için asıl önemli nokta buradadır. İnsan kendi sorumluluğunu başka bir
güce devretmeye başladığında sorun yalnız düşünsel olmaktan çıkar, toplumsal ve
politik bir nitelik kazanır.
İki Soru Arasındaki Büyük Fark
“Bir gün adalet yerini bulacaktır” demek ile “Adaletin gerçekleşmesi için
bugün ne yapabilirim?” diye sormak arasında büyük bir fark vardır.
Ben ikinci sorunun peşinden gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünyada
değer verdiğimiz hemen hiçbir şey yalnızca beklemekle gerçekleşmez. Bilgi emek
ister. Özgürlük mücadele ister. Demokrasi korunmak ister. İnsan hakları
savunulmak ister. Adalet ise bütün bunların yanında cesaret, emek, dayanışma,
örgütlenme ve süreklilik gerektirir.
Üstelik emeğin karşılığı her zaman alınmaz. Kurnaz olan dürüst olandan,
hırsız çalışandan, yalancı doğru söyleyenden daha kolay kazanabilir.
Haksızlığın karşılığını bugün göremediğimizde onun başka bir yerde mutlaka
cezalandırılacağına inanmak bizi rahatlatabilir. Fakat bir düşüncenin bizi
rahatlatması onun doğru olduğunun kanıtı değildir.
Camus: Teslimiyet Yerine Başkaldırı
Albert Camus, insanın hazır bir anlam bulamadığı dünyayla karşılaşmasını
“absürd” kavramıyla ele alır. Ancak vardığı sonuç teslimiyet değildir. İnsan,
dünyanın sessizliği karşısında yaşamaktan vazgeçmek yerine bilinçli biçimde
yaşamayı ve başkaldırmayı seçebilir.
Camus’nün sözünü ettiği başkaldırı yalnız bireysel değildir. Başka
insanların acısını görmeyi, haksızlığa karşı çıkmayı ve dayanışmayı da
beraberinde getirir. Bu yaklaşım adalet sorunu açısından önemlidir. Dünya bize
hazır bir adalet sunmuyorsa bundan “Öyleyse hiçbir şey yapamayız” sonucu
çıkmaz.
Tam tersine, adaletin garantisi yoksa adalet için mücadele etmek daha da
önem kazanır.
İlahi adaletin bulunup bulunmadığı konusunda insanlar farklı düşünebilir.
Fakat yeryüzündeki adaletsizliğin giderilmesi konusunda insanın sorumluluk
taşıdığı üzerinde anlaşabiliriz.
Burada önemli bir ayrım daha vardır. “Adaleti biz sağlayacağız” demek
yalnızca insanların iyi, dürüst ve vicdanlı olmasını istemek değildir. Bir
toplum yöneticilerinin iyi niyetine güvenerek adil hale gelemez. Hukukun
üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı, hesap verebilir yönetim, özgür basın,
denetlenebilir kamu gücü ve hakkını korkmadan arayabilen yurttaşlar gerekir.
Çünkü asıl sorun iyi bir yöneticinin nasıl bulunacağı değildir. Asıl sorun,
kötü bir yönetici geldiğinde onun yapabileceklerini sınırlayacak bir düzenin
kurulup kurulmadığıdır.
Adalet güçlü kişinin merhametine bırakılmışsa gerçek adalet değildir. Hak,
bir yöneticinin isteğine göre verilip geri alınabiliyorsa hak olmaktan çıkar.
Kurumlar kişilere göre çalışıyorsa orada güvence değil, ayrıcalık vardır.
Bu nedenle yeryüzündeki adalet yalnız vicdanla değil hukukla; yalnız iyi
niyetle değil kurumlarla; yalnız bireysel cesaretle değil toplumsal
dayanışmayla korunabilir.
Asıl Soru Nedir?
İlahi adalet var mıdır?
Bu soruya kesin bir yanıt verebileceğimi düşünmüyorum. Çünkü varlığını da
yokluğunu da deney ve gözlem yoluyla kanıtlayabileceğimiz bir alandan söz
etmiyoruz. İnanan insan için bu sorunun yanıtı başka, inanmayan için başka
olabilir.
Fakat bildiğim bir şey var: Yeryüzündeki adalet kendiliğinden
gerçekleşmiyor.
Bir çocuk haksızlığa uğradığında onu koruyacak olan biziz. Bir insanın
hakkı yenildiğinde hakkını savunacak olan yine insanlar ve onların kurduğu
kurumlardır. Bir yönetici gücünü kötüye kullandığında onu durduracak olan
hukuk, toplum ve yurttaş iradesidir.
“Bir gün hesabını verir” diyerek zalimi seyretmek ile “Bugün onu nasıl
durdurabiliriz?” diye sormak aynı şey değildir.
İlahi adalete inanan insan inanabilir. Bu inanç ona umut, direnç ve ahlaki
güç verebilir. Fakat hiçbir inanç insanın yeryüzündeki sorumluluğunun yerine
geçmemelidir. Belki de insanlığın büyük yanılgılarından biri, kendi yapması
gerekeni başka bir gücün yapmasını beklemektir.
Bu nedenle asıl soru yalnızca “İlahi adalet var mı?” değildir. Daha önemli
soru şudur:
Adalet gerçekleşmiyorsa onu gerçekleştirmek için biz ne
yapacağız?
Benim yanıtım açık: Beklemek yerine çalışacağız. Boyun eğmek yerine
hakkımızı arayacağız. Yazgımıza razı olmak yerine sorumluluk alacağız. Bunu
yalnız bireyler olarak değil; hukuku, kurumları ve birbirimizi güçlendirerek
yapacağız.
Gökyüzünde nasıl bir adalet bulunduğunu bilmiyor olabiliriz.
Yeryüzündeki adalet ise bizim sorumluluğumuzdur.
Osman Karadağ
16 Temmuz 2025
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder