26 Ocak 2022 Çarşamba

Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan Üzerine

 Sahip olduğu gücün ötesinde büyük hırslar peşinde koşan önderler hem kendilerini hem de ülkelerini yıkıma götürmüşlerdir. Bunlardan çok iyi bilinen üçü Napeleon, Hitler ve Enver Paşa’dır. Öte yandan bu gücün sınırlarını kavrayıp, yapabileceğinin azamisi ile bir Vatan yaratan yüce Atatürk ayrı bir örnek oluşturur. Şimdi anlatacağım ‘Mavi Vatan’nın da bir kavram olarak değil ama bir söylem olarak yayılmacı çağrışımlar yaptığını değerlendiriyorum.

Ne demek istediğimi tam olarak açıklayabilmek için önce Doğu Akdeniz üzerine kısa bir değerlendirme sonra da bazı tanımlara değinmek istiyorum. Çünkü, kimileri çıkıp şöyle diyebiliyor: Fransa’nın, İtalya’nın, dahası ABD’nin Doğu Akdeniz’de ne işi var. Böyle diyenler, düşünenler demeyeceğim (çünkü düşünmüyorlar), tarihi bilmedikleri gibi deniz nakliyatının da öneminden habersiz olmalılar.

Değerli okurlar önce şunu belirtmek zorundayım: Ne yazık ki, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin etkisi abartıldığı kadar yüksek değildir. Bunun temel nedeni, uluslararası ilişkilerde en önemli araç olan diplomasi yerine, tepki çeken askeri güç aracını kullanmak istemesidir. Eğer askeri gücün dayandığı teknolojide dışarı bağımlıysanız, karşı taraf sizin blöf yaptığınızı görür, gereksiz harcamalar yapar, daha baştan kaybedersiniz (Not 1). Türkiye’nin durumu da tam böyledir. İkinci önemli nedeni Yönetimin, İhvan yanlısı bir politika izlemesidir. Bu iki temel sorun Türkiye’yi bölgede yalnızlık içine sokmuştur.

Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya ve Yunanistan ile çevrili Doğu Akdeniz, Batı Uygarlığının mayalandığı bir coğrafyadır. Uygarlık verileri buradan batıya yayılmıştır. Batı’nın bölge ile ilgisi Ortaçağda gelişmeye başlayan ticaret ile artmaya başlamış, Haçlı Seferleri ile doruğuna çıkmıştı. Batılıların o zamanlarda Doğu Akdeniz kıyılarında oluşturduğu köprübaşları zamanımızda da sürmektedir. İkinci Viyana kuşatmasından sonra gerilemeye başlayan Osmanlının 1700’lerden sonra 200 yılı aşkın bir süre daha yaşatılmasının kökeninde, bu bölgenin nasıl paylaşılacağının belirlenmesine kadar sürdürülen denge politikası yatar. Bu nedenle bölge çok önemlidir. Bölgede, bölge ülkeleri dışında ABD, Fransa, İtalya, vb. ülkelerin niçin olduğunun tarihsel bir nedeni vardır. Bunları göz önüne almadan yapılacak her değerlendirme havada kalacaktır. İç propaganda nitelikli dış politik atılımlar belki biraz oy getirebilir ama ülke kaynaklarının heba edilmesine ve uzun dönemde kayıplara neden olur. Bu ayrımı da ancak gerçek devlet adamları görebilir.

Şimdi de bazı tanımlara değinmek istiyorum.

Vatan

Vatan, bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçası ve onun hava sahası ile karasularına denir. Türk Dil Kurumu da vatanı şöyle tanımlıyor: ‘Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası.’

Vatan kavramı Türk kültüründe kişinin doğduğu yer, ata yurdu anlamındadır. Batı kültüründe gelişen düşünce akımlarının etkisi ile belli bir ulusun, ortak bir egemen otoritenin yetki alanıyla belirlenmiş ortak bir toprağın işgal edilişi biçimindeki tanımı Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile yerleşmiştir.

Vatan sözcüğü, Arapça kökenli olup Türk tarihinin çeşitli evrelerinde uluş (ülke), yurt, toprak, mülk, memleket, memâlik-i mahrûsa, memâlik-i şahane, babayurdu ve anavatan gibi kavramlarla karşılanmıştır. Batı kültüründe ise vatan için homeland, country, fatherland, motherland, die Heimat, das Vaterland, patrie sözcükleri kullanılır.

Geleneksel Osmanlı anlayışında vatan, doğum yeri ile oturulan yer anlamına geliyordu; ne vatan ne de memleket sözcükleri ulusal içerik taşımıyordu. Osmanlılar vatan yerine daha çok mülk, memleket ve memalik sözcüklerini kullanmışlardı.

Faik Sabri Duran’ın 1939 yılında yazdığı Yeni Türkiye Coğrafyası kitabında, yeni kurulmuş Cumhuriyet’in vatanı, ‘Nihayet Türkiye, yalnız Türklerin hâkim olduğu yerlerde (…) memleket şekline girdi’ sözleri ile tanımlanır. Cumhuriyet’in ilanı ve yeni Türk devletinin kuruluşu ile üzerinde yaşanılan toprakların vatan olarak tanımlanması da aynı zamanda olmuştur.

Tanzimat döneminde M. Said Halim Paşa’nın, ‘Bir Müslüman’ın vatanı, İslam’ın hüküm sürdüğü yerdir’ diyerek başlattığı vatana bakış serüveni, İkinci Meşrutiyet sonrası gelişen Türkçülük akımının etkisiyle giderek küçülmeye başlayan coğrafyayı yeniden genişletmek düşüyle Turan’a dönüşmüştür. Artan toprak kayıplarıyla kuzey Afrika’nın, Ortadoğu’nun ve Balkanların elden çıkması, son olarak Anadolu’nun da işgal edilmesiyle sürekli değişen ‘Türklerin vatanı neresidir?’ sorusu, önce Misâk-ı Millî, sonrasında da ulusal sınırları çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti ile yanıtlanır.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 tarihli Parti Programı’nda Türk kültür ve düşüncesinde vatanın tanımını ve Türk vatanının neresi olduğunu belirtir. ‘Vatan; Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlığını muhafaza eden eserleriyle yaşadığı bugünkü siyasî sınırlarımız içerisindeki kutsal varlıktır’.

Uluslar tarih boyunca yaşadıkları, yurt kurdukları toprakları kutsal olarak kabul etmiş ve bu topraklarını başkalarının eline geçmesini önlemek üzere ordu kurarak yurtlarını savunmuşlardır. Tarihteki savaşların en önemli nedenlerinden biri bir ulusun yaşadığı toprakları başka bir ulusun ele geçirme ve kendi topraklarına katma çabalarından kaynaklanıyordu. Bir ulusun yaşadığı toprakları koruma savaşımı bizi vatan kavramına götürür.

Osmanlı Türklerinde ordular nerelere kadar uzanmışsa, vatan orasıydı. Yani Vatan, silahlı güçle korunan yerdi. 1860’dan sonra vatan kavramını birleştirici bir unsur olarak kullanan Namık Kemal’in vatan şiirlerinde de vatan, ordularımızın çevrelediği topraklar olarak belirtilmiştir.

Deniz hukuku

Deniz hukuku, deniz alanlarının hukuki rejimini, çeşitli kullanımlarını ve denizdeki gemilerin seyrüseferini düzenleyen kuralların bütünü olarak tanımlanır.

Deniz Hukuku Konferanslarının birincisi 24 Şubat - 28 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre’de toplanmıştır. Bu konferans sonunda deniz hukukunun temel konularına ilişkin dört temel antlaşma (Kara suları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Deniz Sözleşmesi, Balıkçılık ve Açık Denizlerin Canlı Kaynaklarının Korunması Hakkında Sözleşme) kabul edilmiştir.

Daha sonra ortaya çıkaran nedenler (Not 2) sonucu 1973-1982 yılları arasında gerçekleştirilen yeni bir dizi konferanslar, deniz hukuku gelişiminde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) kabulü ile sonuçlanmıştır.

Deniz hukukunu düzenleyen en kapsamlı metin olan bu Sözleşmeye ‘Denizler Anayasası’ da denir. Ancak, aralarında ABD ve Türkiye’nin yer aldığı yaklaşık 30 ülke henüz Sözleşmeye taraf değildir.

BMDHS‘in amacı denizlerde ve okyanuslardaki bilimsel, ticari ve ekonomik faaliyetleri kontrol etmek ve gerekli sınırlandırmaları düzenlemek ve aynı zamanda deniz ve deniz çevresi ile ilgili izlemeleri yaparak bu alanların korunmasını sağlamaktır.

Deniz Alanları

Deniz alanları temelde iki ana gruba ayrılır: Ulusal yetki alanı içindeki deniz kesimi ve ulusal yetki alanı dışındaki deniz kesimi. Denizlerin hukuki rejiminin gösterdiği farklılıklara göre, deniz alanları şöyle sınıflandırılır:

1. Ulusal sınırlar içinde kalanlar (iç sular, kara suları, takımada suları ve belli ölçülerde uluslararası boğazlar),

2. Ulusal sınırlar dışında, kıyı devletinin ilanı ile belirli işlevsel münhasır yetkileri olan yerler (bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge, münhasır balıkçılık alanları). Kıta sahanlığı ilana bağlı olmayıp, ulusal sınırların dışına da uzanan geniş bir bölümü kapsar.

3. Hiçbir devletin yetkisinde bulunmayıp herkesin serbestçe girip yararlanabileceği alanlar açık deniz olarak adlandırılır.

Esas Hat (Esas çizgi)

Devletin deniz ülkesinin tanımlanması ve belirlenmesinde en önemli ölçüt, esas hat (base line) olarak adlandırılan kıyı çizgisidir. Deniz hukukunda esas hat devletin yetkisine tabi olan deniz alanlarının ölçülmeye başlandığı hattır (Not 3).

Devletlerin egemen haklara sahip olduğu deniz ülkesi, esas hatla kara ülkesi arasında kalan iç sular ve bu hattın ötesine uzanan kara sularından oluşur.

İç Sular

İç suları, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Koylar, körfezler, limanlar, kapalı denizler ve iç denizler ile düz esas hatların gerisinde kalan sular iç suları oluşturur.

Kıyı devletinin bir parçası olarak kabul edilen iç sular, uluslararası hukukun getirdiği birtakım sınırlamalara tabi olmaksızın, kıyı devletinin yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanabileceği mutlak egemenlik sahası anlamına gelir. Ancak bu mutlak egemenlik uluslararası örf ve adet hukuku ya da uluslararası antlaşmalar yoluyla sınırlandırılabilir.

Kara Suları

Kara suları, devletin iç sularının dış sınırından başlayarak açık denize doğru, devletin kendi yasalarına dayanarak uluslararası hukukun kabul ettiği belirli bir genişlikteki deniz alanıdır.

Kara suları kavramı coğrafi bir kavram olmaktan çok hukuki bir kavramdır. Kara suları iç sularla birlikte devletin deniz ülkesini oluşturur. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 2. Maddesine göre ‘kara suları’; kara ülkesinin ve iç sularının ve bir takımada devleti olması halinde takımada sularının ötesinde kıyısına bitişik ve kara suları olarak tanımlanan bir deniz kuşağını kapsar.

Kara suları devletin egemenliğine tabi deniz alanları içerisinde yer almakla birlikte, açık denizlerin serbestliği ilkesi çerçevesinde deniz seyrüseferlerinin kesintisiz gerçekleştirilebilmesi için kıyı devletinin bu alanlardaki yetkilerine birtakım sınırlar getirilmiştir. Bu sınırlamalardan en önemlisi ‘zararsız geçiş’ hakkıdır.

Zararsız geçiş, yabancı bandıralı bir geminin, başka bir ülkenin karasularından geçişini düzenleyen bir deniz hukuku kavramıdır. Her ülke bu hakka sahip olmakla birlikte, hukukun emrettiği ve ev sahibi ülke tarafından belirlenen kurallara da uymak zorundadır.

Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Karasularının bitiminden sonra uluslararası sular başlar.

Karasularının hukuki rejimi ile ilgili iki görüş vardır. Bunlardan birincisi, devletin egemenliği ilkesinin esas alınması ile geliştirilen ‘karasularını ülkenin bölünmez bir parçası’ olduğu tezidir. Bu görüşe göre karasuları ‘devletin ülkesinin su altında kalmış bir parçasıdır. Diğer bir görüş olan karasuları açık denizin devamıdır tezi ise denizin bir bütün olarak ortak mülkiyet konusu olduğu; ancak, sahil yakınlarında sahildar devlet lehine bazı yararlanma hakları tanındığı düşüncesine dayanır.

Silah kuvvetinin bittiği yerde ülke egemenliği de sona erer düşüncesinden hareketle ortaya atılan top menzili ölçütü bugün bile, kimi devletlerce benimsenmiş olan 3 deniz mili genişlik ölçütünün temelidir. 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya atılan 3 deniz mili ölçütü o dönemde top menziline karşı geliyordu.

Bitişik Bölge

Bitişik bölge, kara sularına bitişik olan ve kıyı devletinin belirli bir genişliğe kadar bazı konularda yetkilerini kullandığı açık deniz alanını belirtir.

Bitişik bölgenin doğması, sahildar devletlerin çıkarlarını onların milli hukukları ve düzenlemelerine karşı azami şekilde koruma ve açık denizlerin serbestiyetinin devamını sağlama ihtiyaçlarından kaynaklanmıştır.

Kıta Sahanlığı

Kıta sahanlığı, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır. Coğrafi anlamda kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında süren doğal uzantısı olarak tanımlanır. Hukuki anlamda kıta sahanlığı ise, kıyı devletinin, kara sularının ötesinde fakat kıyıya bitişik sualtı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen hakları olduğu bir deniz alanı olarak tanımlanır. Coğrafi anlamda kıta sahanlığı, hukuki anlamdaki kıta sahanlığının yalnızca bir bölümünü oluşturur.

Hukuki bir kavram olarak kıta sahanlığı, BMDHS’nin 76. Maddesinde,

Bir kıyı Devletinin Kıta Sahanlığı, kara ülkesinin doğal uzantısı boyunca Kara sularının ötesinde kıta kenarının dış sınırına kadar uzanan veya kıta kenarının dış sınırının (200 mile kadar uzanmadığı) yerlerde, Kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 mile kadar uzanan su altı alanlarının deniz yatağı ve toprak altını kapsar. Kıta kenarı, kıyı Devletinin kara kütlesinin su altında kalan uzantısını kapsar ve kıta sahanlığının, kıta yamacının ve kıta yükseliminin deniz yatağı ve toprak altından ibarettir. Kıta kenarı, okyanus sırtına sahip olan okyanus tabanı ile toprak altını kapsamaz’ olarak tanımlanır.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)

Münhasır Ekonomik Bölge, 1982 BMDHS’nde münhasır ekonomik bölge (MEB, Exclusive economic zone - EEZ), kıyı devletine kara sularının ölçülmeye başlandığı hattan başlayarak 200 mil genişlikteki deniz alanında kalan su tabakası ile deniz yatağı ve onun toprak altında münhasır ekonomik haklar ve yetkiler tanıyan deniz alanı olarak tanımlanır. MEB özel hukuki rejime tabidir; kıyı devletinin hak ve yetkileri ile diğer devletlerin hakları ve serbestlikleri BMDHS’nin ilgili maddeleriyle düzenlenmiştir.

Bu alan kıyı devletinin mutlak egemenliği altında bir alan olmayıp, kıyı devletine yalnızca doğal kaynaklar üzerinde münhasır yetkiler tanıyan bir deniz alanıdır. Doğal kaynaklar dışında münhasır ekonomik bölge, açık denizlerin sağladığı neredeyse bütün hakları diğer devletlere sağlar.

Öyle ki, BMDHS’nin ‘Münhasır Ekonomik Bölgede Diğer Devletlerin Hakları ve Yükümlülükleri’ başlıklı 58. Maddesine göre diğer devletler, bu alandaki deniz ulaşımına, bu alan üzerindeki hava ulaşımına, telekomünikasyon kabloları veya enerji nakil boruları döşemeye, bilimsel araştırmalar yapmaya ve devletler hukuku açısından kabul edilen diğer faaliyetlere ilişkin hakları kullanmaya devam edebilirler.

Münhasır Ekonomik Bölge kavramının daha çok ekonomik ve hukuksal bir anlamı vardır. Kıta sahanlığı kavramı ile karşılaştırıldığında MEB kavramının daha geniş bir uygulama alanı vardır. Bu nedenle ülkeler genelde kıta sahanlığı yerine MEB kavramının üzerine yoğunlaşır (Not 4).

Kıyı devletinin münhasır ekonomik bölge üzerinde uluslararası deniz hukukunun tanıdığı yetkilere sahip olabilmesi için kıyıların ötesinde münhasır ekonomik bölge ilan etmesi gerekir.

Açık Deniz

Açık Deniz, hiçbir devletin ülkesine, egemenliğine ait olmayan iç sular, kara suları, takımada devletlerinin takımada suları ve münhasır ekonomik bölge dışında kalan uluslararası deniz alanını kapsar. Açık denizler, sahili bulunsun veya bulunmasın tüm devletlerin yararlanmasına açık bir alan olup burada açık denizlerin serbestliği ilkesi geçerlidir (Not 5).

Şimdi sözünü ettiğim tanımlamaları ve en önemlisi de egemenlik (hakimiyet), bir toprak parçası ya da mekan üzerinde kural koyma ve hukuk yaratma gücü olduğunu göz önünde bulundurarak Mavi Vatan ile ne denmek istendiğine değinmek istiyorum.

Mavi Vatan Nedir?

Savunucularına göre Mavi Vatan bir kavram, bir sembol, bir doktrindir. Kavram olarak Türkiye’nin ilan edilmiş veya edilmemiş tüm deniz yetki alanları (iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır ekonomik Bölge) akarsu ve göllerini kapsamına alır. Sembol olarak Türkiye’nin 21. Yüzyılda yüksek stratejik hedefi olması gereken devleti ve halkı ile denizcileşmesinin sembolüdür. Doktrin olarak Anadolu’yu çevreleyen denizlerle, Anadolu periferisindeki diğer okyanus ve denizlerdeki hak ve çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye yönelik jeopolitik bir yol haritasıdır. (Not 6).

Bu tanımlamadan anlaşılacağı üzere Mavi Vatan Türkiye’ye çevre denizlerimizde kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerinde devletlere tanınan egemen haklarının ötesinde bir egemenlik tanıyor ve söz konusu su kütlesini Türkiye’nin vatan topraklarının devamı olarak kabul ediyor.

Uluslararası hukuka göre; bir devlet yalnızca iç suları ve karasularında egemendir. Devletler Kıta Sahanlığı ve MEB’te çoğunluğu ekonomik amaçlar için düzenlenmiş egemen hakları kullanırlar. İlle de denizlerde bir yere vatan denilecekse, bu alan yalnızca iç suları ve karasularını kapsayabilir. Türkiye’nin çevre denizlerde hak ve menfaatlerini korumak için yeni bir kavram üretmeye de gereksinimi yoktur. Üzerinde yabancı gemilerin askeri tatbikat yapabildiği bir su kütlesine vatan adını vererek, gerçek vatan kavramını erozyona uğratmaya veya olmayan bir kutsallık üzerinden halkın duygularına oynamaya da gerek yoktur.

Mavi Vatan kavramı aslında Çin’den ithal edilmiş bir kavramdır. Çin, Doğu ve Güney Çin denizinin tümünü kendi egemenlik alanı olarak görüyor ve bu denizleri egemenliği altına almak için Blue National Soil olarak adlandırdığı bir strateji izliyor. Bu deniz alanlarında karasuları rejimini uygulamaya çalışıyor. Açık deniz alanlarını ve üzerindeki hava sahasını üçüncü ülkelerin kullanımına kapatmaya çabalıyor. İlk kez 2010 yılında yayımlanan The State Oceanic Administration (SOA) raporunda ortaya konulan bu stratejiye göre Çin, bu deniz alanlarını Mavi Toprak olarak tanımlıyor.

Türkiye, Çin’in yayılmacı emeller doğrultusunda ürettiği bir kavramı, milli bir kavrammış gibi sahiplenerek tüm Doğu Akdeniz politikasını bu kavram doğrultusunda kurgulamanın bedelini ödüyor. Türkiye’nin geleceğini Asya’da, Çin ile bağlaşmada görenlerin yaklaşımı, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nu Almanya’nın peşine takarak Birinci Dünya Savaşı’na sokan Enver Paşa ve çevresinin tutumunu çağrıştırıyor. Türkiye, Çin’den ithal yayılmacı bir kavramı kullanarak uluslararası ortamda kendi haklılığına gölge düşürüyor ve komşu ülkelerin haklarını hiçe sayan, denizlerin serbestçe kullanımına karşı çıkan bir ülke konumuna düşüyor. Türkiye’nin şu anda yayılmacı ve hukuk dışı ‘Mavi Toprak’ kavramından türetilmiş ithal ‘Mavi Vatan’ kavramına değil, gücünü uluslararası hukuktan alan hak ve çıkarlarını korumada silahlı güç gösterisi ile değil, diplomasi ile yürütülen milli politikalara gereksinimi var.

Esenlikler diliyorum.

Notlar

Not 1: Teknoloji geliştiremiyorsanız, bu alanda başkalarına bağımlıysanız askeri gücünüz aldatıcıdır, çünkü teknoloji altyapısı olmayan bir güç sürdürülemez. Teknoloji oluşturma da bilimsel tabanın genişletilmesiyle, yani üniversitelerin gerçek amacı olan araştırmaya yönelmesiyle olur, sayılarının artırılması hiçbir işe yaramaz. Örneğin, Türkiye’nin geliştirmeye çalıştığı İHA motor (Kanada’ya) ve bazı temel kalemler açısından dışa bağımlıdır. Benzeri bir durum Altay tankı için de geçerlidir.

Not 2: Bu nedenler şunlardır: Ülkelerin doğal kaynaklara olan ihtiyaçlarının artması. Karasal kaynakların yetersiz kalmaya başlaması. Teknolojik gelişmelerin deniz dibi ve toprak altındaki kaynakların kullanılmasına ve işletilmesine olanak sağlaması, bu alanların bakır, manganez, kobalt ve nikel içeren maden yumruları ve hidrokarbürler bakımından çok zengin olduklarının ortaya çıkması. Denizde trafiğin ve balıkçılığın giderek yoğunlaşması. Bağımsızlığına yeni kavuşmuş devletlerin eski kuralları tanımak istememeleri ve ülkelerini denizler yönünde genişletmeyi arzu etmeleri. Deniz zenginliklerinin gelişmiş devletlerce yağmalanmasının önlenmesi ve canlı kaynakların tükenmesinin önüne geçilmesi isteği. Devletlerin denizler üzerinde giderek artan, gelişigüzel iddialarını kurallara bağlamak arzusu. Deniz kirlenmesinin önlenmesi veya azaltılmasının sağlanmak istenmesi. Kıta sahanlığının dış sınırına ilişkin kriterlerin hızla gelişen teknoloji karşısında anlamını yitirmesi ve bu kriterlerin değiştirilmesine yönelik itirazlar. Takımada devletlerine ait deniz alanlarının belirlenmesi. Zararsız geçişin tanımlanması ve karasularının genişliğinin belirlenmesi ihtiyacı. Bilimsel araştırma faaliyetlerinin tabi olacağı hukuksal rejimin belirlenmesi isteği.

Not 3: Normal esas hat; suların en alçak olduğu zamanda ki coğrafi kıyı çizgisine eşittir. Düz esas hat; kıyı fazla girintili ve parçalanmış ise veya kıyının hemen yakınında adalar, sağlıklar veya kayalıklar bulunuyor ise, bu tür kıyılarda iç sınır kıyının uygun uç noktalarını birleştiren düz hatlar esas alınarak belirlenmektedir.

Not 4: Münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı arasındaki farklar; 1. Kıta sahanlığı doğal oluşumdur, münhasır ekonomik bölge ise sunidir. 2. Kıta sahanlığı istisnalar halinde 350 mile kadar çıkabilmektedir. Münhasır ekonomik bölge ise mutlak olarak 200 mildir. 3. Münhasır ekonomik bölge kıta sahanlığından farklı olarak su kütlesindeki kaynaklara da sahip olma hakkını içerir. 4. Münhasır ekonomik bölge de balıkçılık, bilimsel araştırma yapma ve suni ada yetkisi kıyı devletine aittir.

Not 5: Açık denizlerin serbestliğini ilk öne süren Denizlerin Serbestisi adlı eseriyle Hugo Grotius olmuştur.

Not 6: Bknz. Cem Gürdeniz, 21. yüzyılda Mavi Vatan nedir?, Veryansın TV, 26 Temmuz 2020

Kaynakça

Dr. Didem Ardalı Büyükarman, Vatan Kavramının Türk Tiyatro Edebiyatındaki Seyri Üzerine Bir İnceleme, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 37 Erzurum 2008

Dr. Ömer Lütfi Taççıoğlu, Vatan Kavramı ve Türk Milleti için Vatanın Önemi, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 71, Haziran 2018, s. 221-230

Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: Mustafa Kemal 1919-1922, Cilt II, Remzi Kitabevi. İstanbul, 2006, s. 398

Cem Gürdeniz, 21. yüzyılda Mavi Vatan nedir?, Veryansın TV, 26 Temmuz 2020

Fatih Yurtsever, Mavi Vatan kavramı nedir, nereden ithal edilmiştir?, Bold Analiz, 01.06.2020

Karapınar, Nuray, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar, Doğal Kay. ve Eko. Bült. (2015) 20: 13-21

18 Ocak 2022 Salı

Günümüz İnsanının Din Algısındaki Değişimi

 

Günümüz İnsanının Din Algısındaki Değişimi

Geçenlerde bir gazete yer alan bir haber özetle şöyleydi: Bir ilahiyatçı profesör, yapılan araştırmalara göre Türkiye’de deist/ateist oranı %6’nın üzerinde. Profesör iyimser bir rakam vermişse de artık Türkiye’nin %99’unun Müslüman olmadığını ilahiyatçılar bile kabul ediyor. Öte yandan gerek ülkemizde gerekse dünyada en ünlü ateistlerin ilahiyatçılar arasından çıkması da şaşırtıcı değil.

Değerli okurlar, bu durum yalnızca Türkiye için değil, tüm dünya için geçerli bir durum.

Michigan Üniversitesi profesörü Ronald F Ingkehart’ın Foreign Affairs Dergisi Eylül/Ekim 2020’de yayımlanan ve Tanrı'dan Vazgeçmek: Dinin Küresel Çöküşü adıyla Türkçeye çevrilebilecek Give Up on God: The Global Decline of Religion adlı ilginç çalışması bulgularına değinmek istiyorum (Not 1). R. F. Ingkehart, 1981'den 2007'ye kadar anket kanıtlarının mevcut olduğu ve dünya nüfusunun yüzde 60'ını içeren 49 ülkedeki dini eğilimler üzerine verileri analiz ederek bazı sonuçlara ulaşmış. Bu yöndeki savlara karşın -yüksek gelirli ülkelerin çoğu daha az dindar hale gelmiş- dinde evrensel bir dirilişin söz konusu olmadığını belirtmiş. Ancak 2007 istatistiğinde incelenen 49 ülkenin 33'ünde insanların daha dindar hale geldiği görülmüş. Bu durum çoğu eski komünist ülkelerde, çoğu gelişmekte olan ülkede ve dahası bir dizi yüksek gelirli ülkede geçerliydi. 2007 yılı bulguları, kimi bilginlerin bir zamanlar varsaydığı gibi, sanayileşmenin ve bilimsel bilginin yayılmasının dinin yok olmasına neden olmadığını açıkça ortaya koyuyordu.

Ancak 2007'den beri işler şaşırtıcı bir hızla değişti. Yaklaşık 2007'den 2019'a kadar, incelenen ülkelerin ezici çoğunluğu (49 ülkeden 43'ü) daha az dindar bir duruma geldi. İnançtaki düşüş, yüksek gelirli ülkelerle sınırlı değildi, dünyanın çoğu yerinde görülüyordu.

Giderek artan sayıda insan artık din’i, yaşamlarında gerekli bir destek ve anlam kaynağı olarak görmüyordu. Bu eğilim çeşitli etmenlerden kaynaklanıyor. Bunların en güçlüsü, yüksek doğum oranlarını koruma zorunluluğuyla yakından bağlantılı bir dizi inancın azalan etkisiydi. Modern toplumlar bir ölçüde daha az dindar duruma geliyordu, çünkü artık büyük dünya dinlerinin yüzyıllardır aşıladığı toplumsal cinsiyet ve cinsel normları desteklemeye gereksinimleri kalmamıştı. Kimi dini tutucular, inançtan uzaklaşmanın toplumsal uyumun ve genel ahlakın çöküşüne yol açacağı konusunda uyarsalar da kanıtlar bu savı desteklemiyor. Bulgular, daha az dindar olan ülkelerin, daha dindar olanlardan daha az yolsuzluğa ve daha düşük cinayet oranlarına sahip olma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Elbette din, yolsuzluğu ve suçu özendirmez. Bu olgu, toplumlar geliştikçe hayatta kalmanın daha güvenli duruma geldiği gerçeğini yansıtır: Bir zamanlar yaygın olan açlık artık söz konusu değildir; yaşam beklentisi artmış; cinayet ve diğer şiddet türleri azalmıştır. Ulaşılan bu güvenlik düzeyi yükseldikçe, insanlar daha az dindar olma eğilimindedir.

İnancın Yükselişi, Düşüşü

1981 ve 2007 yıllarında yapılan her iki ankette, katılımcılardan, 1’den "Hiç önemli değil" ile 10 "Çok önemli" arasında bir değer seçerek Tanrı'nın yaşamlarında ne kadar önemli olduğunu belirtmeleri istenmişti. Bir ülkenin dindarlık düzeyinin zaman içinde nasıl değiştiğini incelemek, bazı çarpıcı bulgulara yol açtı. Ankete katılan ülkelerin çoğu, Tanrı'nın önemine olan inançta artış gösteriyordu. Ancak, 2007'den bu yana, dinden keskin bir uzaklaşma eğilimi var. Hemen hemen her yüksek gelirli ülkede dinden uzaklaşma eğilimi sürüyordu.

Karl Marx'tan Max Weber'e ve Émile Durkheim'a kadar etkili düşünürler, bilimsel bilginin yayılmasının dini dünya çapında dağıtacağını tahmin etmişlerdi, ancak bu gerçekleşmemişti. Çoğu insan için dini inanç, bilişsel olmaktan çok duygusaldı. İnsanlık tarihinin çoğu için, özellikle tarım devrimi öncesi çağlarda, hayatta kalma tümüyle belirsizdi. Din, dünyanın, adına “Tanrı” denilen yanılmaz bir yüksek gücün (ya da güçlerin) elinde olduğuna ilişkin güvence veriyordu; bu, eğer biri kurallara uyarsa, her şeyin eninde sonunda en iyi şekilde yürüyeceğine söz veriyordu. İnsanların genellikle açlığın eşiğinde yaşadığı bir dünyada, din onların tam belirsizlik ve gerilimlerle başa çıkmalarına yardımcı oluyordu. Ancak ekonomik ve teknolojik gelişme gerçekleştikçe, insanlar giderek açlıktan kaçabilir, hastalıklarla baş edebilir, şiddeti bastırabilir duruma geldi. İnsanlar, varoluşsal güvensizlik azaldıkça, yaşam beklentisi yükseldikçe, dine daha az bağımlı duruma geliyorlar ve kadınları mutfakta ve eşcinselleri dolapta tutmak da içinde olmak üzere kısıtlamaları kabul etmeye daha az istekli oluyorlar.

Dini Kaybetmek

Yükselen ekonomik ve teknolojik gelişme düzeylerinin ötesindeki diğer birkaç etmen, dinin zayıflamasını açıklamaya yardımcı olur. Düşüşün bir bölümünü açıklama da politika başta geliyor. Bir zamanlar genellikle dini inançların politik görüşleri biçimlendirdiği, tersinin değil, varsayılırdı. Ancak son kanıtlar, nedenselliğin başka bir yöne gidebileceğini gösteriyor: panel çalışmaları, birçok insanın önce politik görüşlerini değiştirdiğini ve sonra daha az dindar duruma geldiğini ortaya koydu.

Sekülerleşmenin arkasındaki en önemli güç, kadın doğurganlığını yöneten normlarla ilgili bir dönüşümdür. Yüzyıllar boyunca, çoğu toplum kadınlara olabildiğince çok çocuk yapma rolü veriyordu; boşanma, kürtaj, eşcinsellik, doğum kontrolü, üreme ile bağlantılı olmayan herhangi bir cinsel davranıştan caydırıyordu. Dünyanın belli başlı dinlerinin kutsal yazıları büyük ölçüde farklılık gösterir, ancak söz konusu çalışmanın gösterdiği gibi, neredeyse tüm dünya dinleri bu doğurganlık yanlısı normları izleyicilerine aşılamıştı. Yakın zamana kadar hüküm süren yüksek bebek ölümleri, düşük yaşam beklentisi dünyasında, nüfusun yerini almak için ortalama bir kadın beş ila sekiz çocuk doğurmak zorundaydı.

Yirminci yüzyıl boyunca, giderek artan sayıda ülke, önemli ölçüde azaltılmış bebek ölüm oranlarına, daha yüksek yaşam beklentilerine ulaştı. Bu durum geleneksel kültürel normlarını artık gereksiz duruma getirdi. Elbette bu süreç bir gecede gerçekleşmedi. Büyük dünya dinleri, doğurganlık yanlısı normları mutlak ahlaki kurallar olarak sunmuş ve değişime şiddetle direnmişti. İnsanlar toplumsal cinsiyet ve cinsel davranışla ilgili çocukluktan beri bildikleri inanışlardan ve toplumsal rollerden yavaş yavaş vazgeçtiler. Ancak bir toplum yeterince yüksek bir ekonomik ve fiziksel güvenlik düzeyine ulaştığında, genç kuşaklar bu güvenliği sorgusuz kabul ederek büyüdü, doğurganlık ile ilgili normlardan uzaklaşıldı. Cinsiyet eşitliği, boşanma, kürtaj ve eşcinsellik ile ilgili fikirler, uygulamalar ve yasalar artık hızla değişiyor.

Bu eğilim, büyük bir istisna dışında dünyanın geri kalanına yayılıyor. Dünya Değerler Araştırması'nda verileri bulunan nüfus çoğunluğu Müslüman 18 ülke, ekonomik kalkınmayı kontrol altında tutsalar bile ortalamadan biraz daha dindar ve kültürel olarak tutucu olma eğilimindedir.

Telkinlere Karşı

Yüzyıllar boyunca din, toplumsal uyum için bir güç olarak hizmet etmişti, suçu azaltmış, yasalara uyumu özendirmişti. Her büyük din, İncil'de yer aldığı üzere “Çalmayacaksın” ve “Öldürmeyeceksin” emirlerinin bazı versiyonlarını telkin ediyordu. Dolayısıyla dindar tutucuların, dinden uzaklaşmanın artan yolsuzluk ve suçla birlikte toplumsal kargaşaya yol açacağından korkmaları anlaşılabilirdi. Ancak şaşırtıcı bir ölçüde, dindar ülkelerin kanıtları bu endişeyi desteklemiyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü 1993 yılından bu yana, dünya çapındaki hükümet yetkililerinin ve iş adamlarının göreceli yolsuzluklarını ve dürüstlüklerini izliyor. Bu izleme örgütü her yıl 180 ülke ve bölgede kamu sektöründeki yolsuzlukları sıralayan Yolsuzluk Algıları Endeksi'ni yayınlıyor. Bu veriler, dindarlık ve yolsuzluk arasındaki gerçek ilişkiyi test etmeyi olanaklı bir duruma getirdi: Yolsuzluk, dindar ülkelerde, daha az dindar olan ülkelerden daha mı az yaygındı? Yanıt kesin bir hayırdır: Dindar ülkeler aslında laik olan ülkelerden daha fazla yolsuzluğa eğilimlidir. Yolsuzluk düzeyi, son derece laik İskandinav ülkelerinde, dünyanın en düşük düzeyindeyken Bangladeş, Guatemala, Irak, Tanzanya ve Zimbabve gibi oldukça dindar ülkelerde en yüksek düzeylerde gerçekleşiyor.

Her ne kadar şaşırtıcı görünse de cinayet oranı da “en dindar ülkelerde”, “en az dindar ülkelerde” olduğundan on kat daha yüksek.

Dinler, aslında toplumlarının tarihlerini ve sosyoekonomik özelliklerini yansıtmalarına karşın, doğası gereği normlarını mutlak değerler olarak sunma eğilimindedir. Herhangi bir mutlak inanç sisteminin katılığı, Katolikler ve Protestanlar ile Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki tarihsel çatışmaların gösterdiği gibi, fanatik hoşgörüsüzlüğe yol açabiliyor.

Toplumlar tarımdan endüstriye ve bilgiye dayalı duruma geldikçe, artan varoluşsal güvenlik, dinin insanların yaşamlarındaki önemini azaltma eğiliminde olup, insanlar geleneksel dini önderlere ve kurumlara daha az itaatkar hale gelir. Bu eğilimin sürmesi olası görünüyor, ancak gelecek her zaman belirsizdir.

Esenlik dileklerimle,

Kaynak: Ingkehart, Ronald F., Give Up on God: The Global Decline of Religion, Foreign Affairs, 2020. No. 5. S. 110-118

Not 1: Daha ayrıntılı bilgi için bknz., Ronald F. Inglehart’ın Religion's Sudden Decline: What's Causing it, and What Comes Next, OUP USA, 2021

17 Ağustos 2021 Salı

26 Ağustos Üzerine

 26 Ağustos Üzerine

Not: Bu yazı 16.08.2021 günü https://aynahaber.org/yazarlar/osman-karadag/26-agustos-uzerine/625/'de yayınlanmıştır 

26 Ağustos Malazgirt ile 26 Ağustos Dumlupınar: Her ikisi de Türk Tarihi açısından önemlidir. İlkinin Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine yol açtığı söylenir, ikincisi ise son yurdu Anadolu’nun da elinden alındığı Türklerin yeniden doğuşu olduğu kesindir. Ama Malazgirt, kimilerinin savunduğu gibi Türklerin Anadolu'ya ilk girişi değildir. Türkler çok daha önce (MÖ 7. yüzyıldaki İskitlerin içinde yer alabilecek Türklerin ataları bir yana bırakılırsa) Göktürkler zamanında Sivas'a kadar gelmişlerdir. Daha sonra Bizans döneminde aileleri ile birlikte paralı asker olarak Anadolu'da çeşitli yerlere yerleştirilen Türkler vardır. Bizans yönetiminin, 530 ve 755 yıllarında bir bölüm Bulgar Türklerini, 577 ve 620 yıllarında Avarları, 1048 yılında da Peçenekleri Anadolu’ya geçirerek yerleştirdikleri bilinir.

Belirli bir kesimin (ki bunlar genelde Türk-İslam Sentezcileridir) Malazgirt'e çok önem vermelerinin ardında, Anadolu’ya daha önce gelip yerleşenlerin Müslüman olmaması, ama Malazgirt sonrası gelenlerin Müslüman olmasıdır. Malazgirt’i, öncelikle bir Müslümanlık olayı durumuna getirmek, ümmetçilik yaklaşımının bir sonucudur. Çünkü evrensel olduğu savunulan İslamiyet, ulusalcı değil ümmetçidir. Kaldı ki, İslamiyet evrensel değil, düpedüz bir Arap dinidir, bunun böyle olduğu hem Kuran hem de hadislerde çok açıktır (Not 1).

26 Ağustos Dumlupınar ise işgal edilmiş toprakların yeniden Türk yurdu yapılmasını sağlayan Türk Kurtuluş Savaşı’nın bir simgesidir. Bu gerçeği bir yana bırakıp tarihe yalnızca İslami çerçeve içinde bakmak en azından bir vefasızlıktır. Şimdi kısaca Malazgirt zaferi öncesi ve sonrası üzerine kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Değerli okuyucular, toplumumuzda tarihi bilincinin olmadığı söylenir; bu doğrudur. Türklerin tarih bilinci özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yok edilmiştir. Bireylerin adlarından tutun da tüm yaşamı boyunca davranışları Arap ve Fars geleneklerine göre düzenlenmeye çalışılmıştır. Bunu en basit olarak “Tanrı” adında görürüz, ülkemizde belir bir kesim yüce yaratıcı adı olarak Arapça “Allah”, Farsça “Mevla”, İbranice “Rab” sözcüğünü kullanırken güzelim Türkçe “Tanrı” sözcüğünü kullanmaktan sakınır. Bu yaklaşım kanımca, Türklerin geçmişine en büyük ihanetlerinden biridir. Bu arada lütfen yaklaşımımı sakın ırkçı olarak almayın. Anadolu’da 40’ın üzerinde etnik yapı var, bunlardan hangisinden geldiğimi bilmediğim gibi öğrenmek gibi de bir kaygım yok. Ancak “Ulusçuluk”, özellikle Fransız Devrimi’nden bu yana bir olgudur, ülke bütünlüğünü sağlamanın en önemli bir ögesidir. Kaldı ki “Türk” adı bir etnik ad değil, politik bir addır, yani Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı anlamındadır.

Şimdi kısaca Selçuklulardan söz etmek istiyorum.

Selçuklu hanedanı üyelerinin, her ne kadar Türk kökenli ise de, aldıkları adlar, kullandıkları unvanlar, devletin kurulması, genişlemesinde bütün yükü taşıyan Oğuz Türklerine karşı davranışlarına bakıldığında Selçuklu İmparatorluğu bir Türk imparatorluğu olmaktan çok bir Fars-Arap imparatorluğudur. Bu her ikisi de kral anlamına gelen Arapça melik ile Farsça şah sözcüklerinden oluşmuş acayip bir ad olan Melikşah adında da saklıdır. Bu adı oğluna veren imparatorluğun ikinci hükümdarı Alparslan’ın yönü Anadolu değil, Suriye ve Mısır’dır. Kimi tarihçilerin çok önem verdikleri Malazgirt Savaşı da Bizans’ın zorlaması ile olmuştur, bu savaş öncesinde Alparslan Suriye işleri ile uğraşıyordu. Onun asıl hedefi amcası Tuğrul Bey’in gerçekleştiremediği Mısır’ı ele geçirip, Abbasilerin düşmanı olan Şii Fatimi devletine son vermekti; kaygısı “Türk” değil “Arap” idi.

Malazgirt Savaşı bir yerde Bizans’ın Ermeni sorunuyla bağlantılıdır. Araplar, 7. yüzyıl ortalarında Kafkaslara doğru yayılmaları sırasında birbiriyle çatışma durumundaki Ermeni ve Gürcü feodal beylerini yerlerinde bırakmış, vergi ve savaş yükümlülüğü ile yetinmişti. Arapların, Hazarlara karşı seferlerinde Gürcü ve Ermeni yerel yöneticiler Arapların yanında dövüşmüşlerdi. Ağır vergiler, yerel yöneticilerin ayaklanmalarına yol açmıştı. Bu karışıklık döneminde kimi yerel yönetici aileleri önemlerini yitirirken kimileri de güçlenmişti. Abbasiler, bu güçlenen ailelere dayanarak ülkeyi yönetmişlerdi.

İlk Türk akınları Azerbaycan bölgesinden Ermeni Vaspurakan Krallığı’na doğru başlamıştı. Kesin kanıtı olmamakla birlikte, Oğuzların 1018-1019 yıllarından başlayarak Anadolu akınlarına başladığı kabul edilir. Kimi tarihçiler ise ilk bu akınların tarihini 1029 yılı olarak düşünürler.

Ermeni kaynaklarına göre Van Kralı, Türk akınları karşısında ürkerek ülkesini Bizans İmparatoru’na bırakır. Bu yıllar Oğuz boylarının Azerbaycan’da yayılmaya başladığı dönemdir. Bizans, Ermeni feodallerini Anadolu içlerine sürmekle kendi sınır savunma gücünü zayıflatır. Ayrıca ağır vergiler koymuş, Ermeni milisini dağıtmıştı (Bu savaşçıların bir bolümü Selçuklu hizmetine geçti). Orta Anadolu’da malikâneler verdiği Ermeni kralını, soylularını da ilk fırsatta ortadan kaldırdı. Ermeni Kilisesi de ağır baskı altında tutulup, vergiye bağlanmıştı. Selçuklular ise tüm kiliseler, manastırlar ve din adamlarına vergi bağışıklığı tanıyorlardı. Bu nedenle Bizans’a ateş püsküren Ermeni tarihçileri, Melikşah’tan Sultan’ın yüreği Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. O, geçtiği ülkelerin halkına bir baba gözüyle bakıyordu diye söz ederler.

Alparslan’ın tahtı ele geçirmesinde önemli rol oynayan Selçuklu ailesinden Erbasgan (kız kardeşi Alparslan’ın karısı), Alparslan ile bozuşunca, kendine bağlı Oğuz Türkleri ile birlikte Azerbaycan’dan Anadolu içlerine yürümüştü. Alparslan, onu yakalamak için komutanlarından biri olan Afşin’i onun peşinden yollar. Alparslan’dan kaçan bu Selçuklu prensinin önünü kesen Bizans komutanları Manuel Komnenos ve Nikephoros Melissenos, Erbasgan’ın Oğuz Türklerine (Navekiyye) tutsak düşerler. Erbasgan, Manuel ile uzlaşır, Bizans hizmetine girer. Afşin, batı yönündeki ilerleyişini sürdürerek Marmara kıyılarına kadar ulaşır. Erbasgan, Selçuklu tarihinde Bizans’a sığınan ilk Türk beyi idi; onu yakalayıp Alparslan’a teslim etmekle görevli Afşin de denize ulaşan ilk Türk komutanı olmuştu.

Bizans’ın geleneksel politikalarına göre bir düşman halkı, aynı boydan gelen başka bir halkla savaştırmak üzere Peçenekleri Tuna Irmağı boylarından, Kafkasya’ya getirme çabaları başarısız olmuş, Peçenekler, Bitinya Dağları’ndan (Not 2) daha öte gitmemiş, geri dönmüşlerdi. Anadolu’ya yönelen Türkler, Bizans’taki iç karışıklıklardan da yararlanarak, Doğu Anadolu’da etkili olmaya başlamışlardı. Bu akınlar sırasında Bizans orduları fazla direnç göstermemiş, kentler ve kasabalar kendi yazgılarına terk edilmişti. Türklerin, Honaz (Not 3) kentini ele geçirip yağmalaması, imparatorun bir sefere çıkmasını gerektirmişti. Romen Diyojen, Anadolu’nun Kapadokya bölgesinde görev yapmış ünlü bir komutandı. İmparator Konstantin X ölüp taht dul eşi Eudokia’ya geçince İmparatoriçe, Diyojen ile evlenerek onu saltanatına ortak etmişti. Sefere çıkan Romen Diyojen’in amacı, Türklerin ilelebet ilerlemesini engellemekti.

Bu sırada Alparslan, Halep önlerindedir. Bizans ordusunun Doğu Anadolu’ya doğru ilerlediğini öğrenince, hızla geri dönüp, olası iç ayaklanmaları önlemekle Vezir Nizamülmülk’ü görevlendirmişti.

Romen Diyojen’in Ahlat (Not 4) bölgesine yolladığı paralı askerler olan Frank ve Uz (Oğuz) askeri savaşmadan Malatya’ya doğru geri çekildiler. Alparslan’ın ilerlediğinden habersiz bulunan Romen Diyojen’in bu birliğe katılmak üzere Ahlat’a yolladığı öncü güçler Selçuklu öncü güçleriyle karşılaşınca, komutanlarından biri tutsak düşerken, öbürü yaralanmıştı. İki ordu sonunda 1071 Ağustos ayında Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya geldi. Alparslan ovaya egemen tepeleri tutmayı başarmış, sular da denetimindeydi. Öncü savaşlarındaki başarılarına ve konum yeri üstünlüğüne karşın, Alparslan barışa istekliydi.

İki ordu karşı karşıya beklerken, bir bölüm Uzlar (Balkan Oğuzları) şefleri önderliğinde Selçuklu yanına geçerler. Yedek kuvvetlerin başında, İmparator’a düşman büyük topraklar sahibi üvey oğlu Ducas vardı. Alparslan, bozkır savaş tekniğini uyguladı. Ducas, Bizans ordusunun gerilemesi üzerine İmparator’un öldürüldüğünü ve yenildik haberini yayar. Soyluların çoğu, Ducas ile birlikte, kendi askerleriyle çekilirler, Ermeniler ilk ayrılanlardan idi. Yükseklerden bu ayrılışları izleyen Selçuklular saldırıp, İmparator’u tutsak aldı.

Malazgirt Savaşı, Türkiye’nin doğuş nedeni gibi düşünülebilir. Alpaslan’ın Bizans Anadolu’sunu fethetmek gibi bir arzusu yoktu; esir imparatoru yüksek sayılmayacak bir fidye alarak, küçük sınır değişiklikleriyle ve bağlaşık olma vaadiyle serbest bıraktı. “Rum” İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmayı düşünmüyordu; bütün bunlara karşın Anadolu’nun fethi gerçekleşti. Bizanslar, Oğuz Türklerinin istemedikleri kadar içerilere girmelerini sağlıyor, içlerindeki çeşitli hizipler yardım karşılığında onlara belki kolaylıkla ele geçiremeyecekleri yerlerin kapısını açıyordu.

Malazgirt Zaferi, Bizans’ın gücünü kırarak Anadolu’ya Oğuz Türklerinin akınını kolaylaştırmıştı, ama kimi Türk tarihçilerinin savlarının tersine, Selçukluların Anadolu’yu fetih planı yoktur. Alparslan, Bizans ile çok yumuşak bir barış yapmış, Anadolu’da toprak isteğinde bulunmamıştı. İslam ülkesinin tek hükümdarı olmak için Bizans’ın değil, daha çok Suriye ve Mısır’ın alınması ile ilgileniyordu. Melikşah elçisi ile Bizans imparatoruna bağlaşma önermiş, Batı Anadolu ile kıyılardan Türkleri geri çekeceğini bildirmişti. Bizans, bundan Türklerin elinde bulunan Sinop’u geri almak için yararlanmış, fakat bağlaşmaya yanaşmamıştı. Bir süre sonra Melikşah, bağlaşma önerisini yenilemişti:Oğluna imparatorun kızını alacak, karşılığında İznik-Antakya arasındaki topraklar geri verilecek, Türkmenleri denetlemek ve bağımlı yapmak için Bizans’a gerekli gördüğü askeri yardımı yapacaktı.” Mektubu şöyledir:

İmparator, senin durumunu biliyorum. Tahta çıkar çıkmaz birçok tehlikelerle karşılaştınız. Latinlerle işi bitirdikten sonra size karşı İskitlerin (Peçenekler) nasıl hazırlandıklarını, Ebulkasım’ın da Süleyman ile aranızda var olan antlaşmayı bozarak nasıl Kadıköy’e kadar yağma ettiğini öğrendim. Eğer Ebulkasım’ın o bölgelerden atılmasını istiyorsan, kızını oğluma gönder. Böylece benimle bağlaşık olacak, hiçbir engel ile karşılaşmayacak ve yalnız Anadolu’da değil, İlirya’ya kadar Avrupa’da da başarıya ulaşacaksın. Bundan böyle göndereceğimiz güçler yüzünden kimse sana karşı koyamayacaktır.” (O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 86)

Anadolu’nun Türk yurdu durumuna getirilmesini İran’da Farsça dilli devlet kuran, Büyük Selçuklular değil, otlak peşindeki Türkmen boylarından kopmuş boy kümeleri yapar. Kutalmışoğulları (Not 5), bu kendi başlarına Toroslara, Ilgazlara, Ege’ye doğru akan Türkmenlerin (Not 6) sonradan başına geçerek Türkiye Selçuk Devleti’ni kurarlar. Büyük Selçuklular, daha çok rakip bir Selçuklu devletinin kurulmasını engellemek için Anadolu işleriyle ilgilenirler, Porsuk, Bozan gibi büyük komutanları bu işle görevlendirirler.

Türkmenlerin Batı Anadolu’da genişlemesi Bizans feodallerinin desteğiyle kolaylaşır. Berkitilmiş kent ve kaleleri savaşla ele geçirme teknik ve araçlarından o yıllarda yoksun bulunan Türk savaşçıları, dirençle karşılaşmadan kentlere yerleşirler. Bizans ileri gelenleri, ülkelerini yitirebilecekleri kuşkusuna kapılmadan, Şamanist inançlarını sürdüren Türkleri savaşçılarıyla işbirliği yaparlar. Çünkü Bizans’ın Attila döneminden beri Hunlar, Uzlar (Oğuzlar), Peçenekler, Kumanlar ile uzun bir deneyimi vardır. Hıristiyanlaştırma yoluyla bu Türk topluluklarını eritmeyi, özümlemeyi başarmıştı. Türkopoli denilen Hıristiyan Türk asker, 13-14. yüzyıllarda bile, Bizans’ın önemli bir askeri gücüdür. Bizans, bu kez güneyden gelen Türk savaşçılarını öteki Türkler gibi özümleyeceğini sanır.

Anadolu’yu yeniden ele geçireceğini uman Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, Süleymanşah ile yaptığı 1081 antlaşmasıyla, onun Anadolu’da egemenliğini tanımakta sakınca görmez. Marmara kıyılarından Kuzey Suriye’ye değin uzanan belirsiz bir alanı ona bırakır; buralar, zaten onun elinde değildir. Bizans kaynaklarına göre imparator, vasalı saydığı Süleymanşah’ı doğuya yöneltmekle hem kendi topraklarını kurtarmayı hem de Marmara ve Boğazlar üzerindeki Türkmen baskısını azaltmayı umar.

Sonuçta başkenti İznik olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin temelleri böylece atılmış olur. Bizans kaynakları, Süleyman’dan sultan diye söz etmeye başlarlar. Sonraki İslam kaynakları ve birçok çağdaş Türk tarihçisi, “Sultan” unvanını Melikşah ve Halife’nin verdiğini ileri sürerlerse de bu bir yakıştırmadır. Çünkü Melikşah ve Nizamülmülk, sultanlığı kimseyle paylaşmazlar. Halife, onların onayı olmadan kimseye sultanlık dağıtamaz. Öte yandan olayların akışı, Melikşah’ın Anadolu’da bir Türk sultanlığının kurulmasını hiç hoş karşılamadığını gösterir. Doğrusu Süleyman’ın orduları birkaç bin atlıyı aşmaz. Bu nedenle bir sultanlıktan çok, O. Turan’ın deyişiyle mütevazı bir uç beyliğinin kurulması söz konusudur.

Birçok Türk tarihçisine göre Anadolu’nun Türkleşmesi Malazgirt Zaferi ile başlamıştır. Bu gerçek değildir; kaldı ki, Anadolu'yu Türkleştirenler Selçuklular değil, hem Selçuklu hem de Osmanlı devletinin kuruluş çilesini çeken, ama ne yazık ki her iki hanedanın da horlanmış olduğu Türkmen/Yörüklerdir.

Günümüzde konuştuğumuz güzel Türkçeyi de Müslümanlık sonrası bugüne aktaranlar ne Selçuklular ne de Osmanlılar değil, horlanan Türkmen / Yörük analarıdır. Bunun nedeni de Arapça eğitim yapılan medreselere kızlar alınmıyordu, onlar da çocuklarına Türkçe öğretiyordu. Medreselerde Türkçe okutulmadığı gibi, Arapça sözlükler bile ezberletiliyordu.

Değerli okuyucular, sanırım Malazgirt ile Dumlupınar arasındaki ayrım anlaşılmıştır.

Esenlikler diliyorum

Notlar:

Not 1: Hadis; Arapları üç nedenden dolayı sevin: Arap olduğum için, Kuran Arapça olduğu için ve Cennet ehlinin Arapça konuştuğu için. Tebrizi. Kuran ayetleri; Yusuf: 2. Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik; Rad 37. İşte biz o Kur'an'ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik; Taha 113. Biz onu işte böyle, Arapça bir Kur'an olarak indirdik…; Suara 195. Açık-seçik Arapça bir dille indirdi; Suara 198. Biz onu Arapça konuşmayanlardan birine indirseydik de, …; Sura 7. İşte böyle! Biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, …

Not 2: Kocaeli, Bursa, Sakarya, İznik, Düzce, Yalova, Bolu, Kastamonu, Bartın ve Zonguldak

Not 3: Denizli İlinde eski adı Chonai

Not 4: Bitlis İline bağlı Van görü kıyısında

Not 5: Kutalmışoğlu Süleymanşah, Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurucusudur. Selçuk Bey'in oğlu Arslan Yabgu'nun torunudur. Babası Kutalmış Bey'dir.

Not 6: Genel olarak Oğuzların, Kızılırmak yayının batısına yayılanlarına Yörük, doğusuna yayınlarına da Türkmen denir.

Kayna: Karadağ, Osman, Stratejinin Yazılı Kaynakları: Türkler, Farslar ve Araplar, Destek Yayınları, İstanbul, 2020

21 Temmuz 2021 Çarşamba

Uygarlık, ama ne Pahasına

 Uygarlık, ama ne Pahasına (Not 1)

[Bu yazı 21.07.2021 günü aynahaber.org'da yayınlanmıştır ]

En sonunda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Eğer insanlığın gidişatı denetim altına alınmazsa uygarlığın nihai sonucu, insan soyunun gezegenimizde sona erebilir.

Bu yazıdaki aykırı görüşlere birçok kişinin karşı çıkabileceğini bekliyorum. Onlardan bir hoşgörü de beklemiyorum.

Uygarlık Nedir?

Uygarlığın doğru tanımı, kuşaklar boyunca kazıbilimci (antropolog)leri, insan bilimci (antropolog)leri ve tarihçileri uğraştırmıştır. Türk Dil Kurumu uygarlığı Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü olarak tanımlarken Oxford English Dictionary'e göre, “bir barbarlık durumundan çıkarmak, yaşam sanatlarını öğretmek; aydınlatmak ve arıtmak için” “uygarlaştırmak”. Uygarlığın barbarlıktan daha üstün bir durum olduğu düşüncesi, 19. yüzyılın ırksal üstünlük öğretilerinin altında yatar. Görkemli anıtlara, güçlü sanat eserlerine hayran olmak belki de doğaldır.

Bugün kazıbilimciler “uygarlık” (İngilizce civilization, Arapça, medeniyet) terimini kentleşmiş, devlet düzeyindeki toplumlar için kullanıyorlar. Bunlara kimileyin "endüstri öncesi uygarlıklar" denir, çünkü kömür gibi fosil yakıtlardan çok el emeğine dayanırlardı. Kimi bilginler, toplumların uygar olarak nitelendirilmesi için sahip olması gerektiğini düşündükleri özelliklerin uzun listelerini bile hazırlamışlardır. Bu tür listeler genellikle yazı ve metalurjiyi içerir.

Uygarlık, avcılık-toplayıcılık düzeninden Tarım Devrimi sonucunda yerleşik düzene geçişler başlamış, Kent Devrimi ve yazının icadıyla serpilmiştir. Bu görüş Avustralya doğumlu İngiliz tarihöncesi uzmanı Gordon Childe’nin görüşüdür. Tarım da zamanımızdan yaklaşık 12.000 yıl önce Güneydoğu Anadolu’da Van Gölü’nün batısında başlamış, buradan Verimli Hilal’e (Not 2) sonra da dünyanın başka bölgelerine yayılmıştır. Avcılık-toplayıcılık herkesin bu etkinliğe katılımı ile nitelendirilir. Çok istisnai durum dışında insan emeğinin başkaları tarafından sömürülmesi söz konusu değildir. Bu dönem, o zamanı yaşayan atalarımızın, bitkisel ilaçlardan astronomik gözlemlere kadar çok önemli verileri topladığı bir dönemdir. Nerdeyse herkes kendi kendine yeterli durumdadır.

Yerleşik düzene geçip, tarımcılık ve hayvan evcilleştirilesi başlayınca, diğer bir deyişle uygarlaşma başlayınca sorunlar da başlamış. Atalarımız ilk virüs hastalıklarını hayvanlardan almaya (günümüzdeki son örneği Corona) başladı. Bütün kötülüklerin anası özel mülkiyet de başladı. Sonra başta yöneticiler ve din adamları gıda üretimine katılmadıkları için bu tarımcı-çoban atalarımızın emeğini gasp etmeye başladı, bugün bunun adına vergi diyoruz.

Yöneticilerin icat ettiği en etkin yönetim aracı din oldu, hiçbir din de tek bir kişi tarafından oluşturulmadı. Yönetici-egemen ailelerin işbirliğinde son biçimini aldı. Böyle olduğu için her dönemde yönetici – din adamı işbirliği hep sürdü. Günümüzde de bu böyledir. Özel mülkiyeti koruma, yeni bölgelere el koyma yarışında olan yöneticiler koca koca ordular oluşturmaya başladı, din adamları da onlara gerekli Tanrısal meşruiyeti sağladı. Bunun için zigguratlar, piramitler, tümülüsler, akropoller, çok büyük tapınaklar, saraylar megaloman firavunlar, hükümdarlar, krallar ve imparatorlar tarafından ben daha büyüğünü yaparım anlayışı içinde yapıldı.

Lidya Kralı Alyattes (ünlü kral Kroisos’un babası)’in mezar anıtı için Hedotos, Tarihi I.93’de bakın ne diyor: “Mısır ve Babil’deki anıtlar bir yana, öyle bir anıt vardır ki, bilinen bütün öbürlerini aşar. Bu, Kroisos’un babası Alyattes’in mezarıdır, etekleri büyük taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk satıcısı küçük kızların topladıkları paralarla yükseltilmiş bu anıt. … üzerlerine kazılı olan yazıtlarda, buna katılan her meslek dalının ne kadar verdiği yazılıydı, bu rakamlara göre en çoğunu bu küçük kızcağızlar vermiş oluyorlardı.”

Dünyanın yedi harikasından biri olan Babil'in Asma Bahçeleri, Babil Kralı Nebukadnezar II tarafından, ülkesinin yeşil tepelerini ve vadilerini özleyen eşi Kraliçe Amytis’i mutlu etmek için yapılmıştır. Bir kişiyi mutlu etmek için!

Bu anıtların yapımı milyonlarca insanın canına mal olmuştur. MÖ 3. yüzyılda yapımına başlanan Çin Seddi’nde 1,5 milyon köylünün öldüğü tahmin ediliyor. Mısır piramitlerinin yapımında ne kadar insanın öldüğü ya da öldürüldüğü bilinmiyor.

Roma Colesseum’u için bir tarihçi şöyle diyordu: Colosseum, Roma uygarlığının simgesidir. Bilinen sözdür: "Colosseum yıkılırsa Roma, Roma yıkılırsa dünya yıkılır." Koca bir imparatorluğu bir anıtla özdeşleştirmenin çok saçma bir düşünce olduğunu düşünüyorum.

Amerika’da St. Louis kentinde Mississipi Irmağı doğu kıyısında tepesi yukarda, bacakları yerde, yüksekliği 85 metre olan yarım elips biçiminde Arc denilen bir anıt var. Ben de anıtın tepesine çıkmıştım, Amerikalıların batıya ilerleyişini simgeliyor. Rehberin anlattığına gör yapım sırasında 67 insan ölmüştü, acaba değer miydi.

Katolik Kilisesi, büyük katedraller yapmak için Avrupa köylülerini sömürüyordu. Öyle ki kimileyin köylünün ürün üzerinden merkezi yönetim, yerel yönetim ve kiliseye ödediği toplam vergi yükü % 85’lere çıkıyordu. Avrupa’da 16. yüzyıldaki köylü isyanlarının ve reform hareketlerinin bir nedeni de bu. Alman yönetici prenslerinin desteğini alan reformcu Martih Luther başarılı oldu. İşin ilginç yanı aynı dönemde görkeminin doruğunda olan Osmanlı yönetimi bu reformları desteklerken kendi içinde hiçbir şey yapmıyordu. Oysa o zaman İslam dünyasında benzeri reformları gerçekleştirebilecek güçteki tek önder Kanuni Süleyman idi (Not 3). Kanuni Süleyman’dan önce İslam’da bir reformu başlatabilecek güçte bir başka önder Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul idi; çürümüş olan Abbasi Halifeliği üzerine politik olarak geçince onun da aklına böyle bir reform gelmedi.

Kanuni Süleyman, Süleymaniye’yi kendi cebinden (her ne kadar mesleği kuyumcu idiyse de mücevherleri gözdeleri için yapıyordu) yapmadı, köylünün ve ele geçirdiği yerlerin halklarının birikimlerini kullanarak yaptı. 17. Yüzyılda İstanbul’u gezen bir Avrupalı yazar aşağı yukarı şu anlamda yazıyordu: Üst tabaka dışında Türkler kümes gibi evlerde yaşıyor, ama görkemli camilerde ibadet yapıyor.

Fransa kralı Louis XIV’ün 18. yüzyıl sonlarında Paris yakınlarında yaptırdığı görkemli Versailles Sarayı benzerleri Avrupa’da yayıldı. Bir tarihçi kral için şöyle diyordu: … kendi tasarlayıp yaptığı Versailles sarayı yalnızca gösterişin bir parçası değildi. Soyluları, kralın ve devletin hizmetine bağlıyordu. Görkemli kraliyet baloları, baleleri, konserleri, oyunları ve av şölenleri, Büyük Parktaki ziyafet ve havai fişekler, “bunların hepsi önde gelen uyruğunun itaatini pekiştirmeye ve bir ulusal cemaat duygusu yaratmaya hizmet ediyordu”. Yine bir tarihçinin anlatmasına göre yalnız onun ünlü çeşmelerine su sağlamak amacıyla, üç yıl boyunca 22.000 asker ve 8.000 duvarcı çalıştı. Bu çalışmalar 10.000 insanın yaşamına mal oldu ve bitirilmeden de terkedildi işler.

Louis XIV’ün başlattığı israfçı uygulama kervanına yaklaşık 250 yıl sonra Türkiye’de, bir düzineyi aşan özel uçak ve ülkenin birçok yerinde saraylar yapımıyla İslamcı-Milliyetçi koalisyonu (sorumluluktan kaçınacağını sanan mhp, politik bir görev almadan önemli bürokrasi konumlarını ele geçirmekle hükümetin uygulamalarına ortak olmuştur, bundan kaçınması söz konusu değildir.) katılmıştır.

Bugün huşu içinde seyredilen bu anıtlar insan sömürüsü üzerine, insanın canı ve malı pahasına yapılmıştı. Bu nedenle bu anıtlardan, onların yapımında eziyet çeken, sömürülen, yaşamını yitiren insanlar adına utanç duyuyorum. İnsanlığın uygarlık mirası diye bunların korunması için hala büyük kaynakların ayrılmasını da, turizmciler kızmasın, çok anlamsız bir çaba olarak görüyorum.

Şimdi eskinin hanedanları devasa anıtlar yapımında can kayıplarının Napoleon, Hitler ve Stalin’de ne farkı var ki. Napoleon savaşlarında 1,5 milyon, yarışmacı sanayi ülkelerinin neden olduğu Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon, Hitler’in yol açtığı İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon can kaybı oldu.

Megaloman yöneticilerin kaprisli yarışları yüzünden sözde anıt yapımları sırasında acı çeken, yaşamını yitiren insanlar adına utanç duyuyorum.

Kapitalizm ve Sanayi Devrimi

Avrupa 15. yüzyılda başlayan Kuzey ve Güney Amerika kıtaları ile Afrika’nın sömürülmesi ile yükselişe geçti. Bolivya’daki gümüş madenleri, Avrupalıları zengin ederken, o madenlerde çalışan yerlilerin soy kırımına neden oluyordu. 18. yüzyılda özellikle İngiltere, adına üçgen ticareti denilen bir yöntemle hem Afrika’yı hem de Karayipleri sömürdü, sanayi devrimi için sermaye biriktirdi. İngiltere’nin üretilmiş mamullerini (başta silah) gemilerle Afrika’ya taşıyıp, o malları orada yerli işbirlikçilerine satıp, yine bu işbirlikçilerinden köle satın alıp, aynı gemilerle Karayiplere gidip, köleleri oradaki şeker ile takas yaptıktan sonra kalktığı limana geri dönüyordu. Bu yolla, milyonlarca Afrikalı yurtlarında edilip köle durumuna getiriliyor, çok ilkel koşullarda yaşatılıyordu.

Sanayi Devrimi ile eskinin kral hanedanlıkları ve aristokratik ailelerin yerini ticaret ve sanayi ile zenginleşmiş büyük aileler alınca eskinin büyük anıtlar yapma dönemi de sona erdi. Çünkü kapitalizm için öyle şeylerin bir anlamı yoktu, onların kutsalı para idi. Öyle olduğu için bu aileler de eskinin hanedanları ve aristokratik aileleri gibi bir yarışa, ama bu sefer daha çok kazanma yarışına girdiler. Aşırı tüketimi hızlandırdılar. İnsanlığın bugün yaşadığı temel sorun aşırı tüketim ve ondan kaynaklanan diğer sorunlardır.

Tüketimi hızlandıran, çevreyi yaşanmaz duruma getiren birkaç icattan biri beton ve asfalt yollardır. Daracık bir alana gökdelenler yapılması, alış veriş merkezleri kurulması kentleri yaşanmaz duruma getirmiştir. Özellikle bizim ülkemizde köyden çekilenler bir yandan kırsal alanda tarım ve hayvancılığı yok ederken öte yandan kentleri de mega-köy durumuna getirmiştir. Bir diğer icat yaşamı kolaylaştırdığı savunulan naylondur, kendi ülkemizdeki insanların plastik poşet ve şişeleri ile her yeri, ama her yeri kirletmeleri yetmez gibi birkaç dolar döviz için başkalarının da atıklarını alıyoruz. Diğer icatlardan yapay gübre, tarımsal ilaçlar, GDO, vb. saymıyorum bile.

En başta söylediğimi yineliyorum: Eğer insanlığın gidişatı denetim altına alınmazsa uygarlığın nihai sonucu, insan soyunun gezegenimizde sona erebilir.

Dilerim öyle olmaz.

Not 1: Bu konuyu, gelecek yıl tamamlayabileceğim Stratejinin Yazılı Kaynaklar: Avrupalılar içinde daha ayrıntılı işleyeceğim. Şimdilik burada genel bir özet vermekle yetiniyorum

Not 2: Verimli Hilal, tabanı Doğu Toroslara dayılı sol bacağı Fırat ve Dicle vadileri üzerinden Basra körfezine, sağ bacağı da Doğu Akdeniz üzerinden Nil Vadisine kadar uzanan bölge olarak tanımlanır.

Not 3: Bırakın reform yapmayı Osmanlı dönemini en bağnaz (deyiş Halil İnalcık’ındır) şeyhülislamının özendirmesi sonucu 1530’lu yıllarda çıkardığı fermanla her köye bir cami ve bir imam ile bugün yaşadığımız dini sorunların temelini attı. Görkemli mabet yapımları diğer dinler için de geçerliydi.