Kurumlar Ne Zaman Bozulur ve Çöker?
Kurumlar çoğu zaman bir günde
çökmez. Bir sabah kapıları kapanmaz, yönetmelikleri ortadan kalkmaz,
çalışanları topluca ayrılmaz. Binalar yerinde durur, toplantılar yapılır,
seçimler gerçekleştirilir, bütçeler hazırlanır, raporlar yazılır. Dışarıdan
bakıldığında her şey normal biçimde sürüyor bile görünebilir.
Oysa kurum çoktan içeriden
çürümeye başlamış olabilir.
Çürümenin ilk belirtileri çoğu
zaman küçüktür. Bir kural bir kişi için esnetilir. Bir göreve en uygun kişi
yerine yöneticiye yakın biri getirilir. Bir eleştiri gereğinden sert
karşılanır. Kötü bir haber yukarıya iletilmez. Bir kurul kâğıt üzerinde varlığını
sürdürürken önemli kararlar başka yerde alınır. Başlangıçta bunların hiçbiri
tek başına büyük bir sorun gibi görünmez.
Fakat küçük istisnalar zamanla
alışkanlığa, alışkanlıklar kültüre, kültür de yeni bir yönetim biçimine
dönüşür.
Bu nedenle kurumların
çürümesini yalnızca yolsuzluk, kötü yönetim veya beceriksizlik olarak görmek
eksiktir. Daha temel mesele, kurumun kişiden bağımsız var olabilme
yeteneğini yitirmesidir.
Bir kurumun gerçek gücü,
başındaki kişinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, o kişi değiştiğinde de
kurallarının, değerlerinin, belleğinin ve işleyişinin devam edip etmediğiyle
ölçülür.
Kurumların bozulmasının,
çürümesinin ve sonunda işlevlerini kaybetmesinin kuşkusuz pek çok nedeni
vardır. Kaynakların azalması, yanlış kararlar, dış baskılar, değişen koşullara
uyum sağlayamama, liyakat kaybı ve yolsuzluk bunların arasındadır. Fakat üzerinde
yeterince durulmayan başka bir neden daha vardır: Kurum ile tepe
yöneticisinin giderek özdeşleşmesi.
Bir kurumun başındaki insanın
güçlü olması kötü bir şey değildir. Kurumlar kimi zaman güçlü, kararlı ve
vizyon sahibi yöneticiler sayesinde gelişir. Sorun, güçlü yöneticinin zamanla
güçlü kurumun yerine geçmesidir.
Bir noktadan sonra insanlar
kurumdan değil başkandan, genel müdürden, rektörden ya da genel başkandan söz
etmeye başlarlar. Kurumun politikaları onun tercihleri, kurumun dostları onun
dostları, kurumun karşıtları onun karşıtları haline gelir. İşte kurumsal
bozulmanın tehlikeli eşiği burada aşılır.
Seçilmiş olmak kurumu
sahiplenme hakkı vermez
Bu sorun özellikle tepe
yöneticisinin seçimle belirlendiği kurumlarda ilginç bir biçimde ortaya
çıkabilir. Derneklerde, vakıflarda, meslek kuruluşlarında, spor kulüplerinde, politik
yapılarda ve benzeri örgütlerde yönetici seçimle gelir. Bunun demokratik bir
güvence olduğu düşünülür.
Ancak seçim tek başına
kurumsallaşma değildir.
Seçilmiş bir yönetici bir süre
sonra aldığı oyları yalnızca belirli süre için verilmiş bir yönetme yetkisi
olarak değil, kişisel bir meşruiyet kaynağı olarak görmeye başlayabilir:
“Beni üyeler seçti.”
Bu doğru olabilir. Fakat bundan
şu sonuç çıkmaz:
“Öyleyse kurum benimdir.”
Demokratik kurumların temel
ilkesi bunun tam tersidir: Yönetici kuruma sahip olmaz; kurumun kendisine
belirli bir süre için emanet ettiği yetkiyi kullanır.
George Washington'ın Amerikan politik
geleneğindeki önemi bu bakımdan yalnızca ilk başkan olmasından kaynaklanmaz.
İki dönem sonunda iktidardan çekilmesi ve iktidarın barışçı biçimde
devredilmesine katkıda bulunması, kişinin makamdan daha büyük olmadığı
düşüncesinin yerleşmesinde önemli bir örnek oluşturdu. Nelson Mandela da farklı
koşullarda benzer bir örnek verdi. Muazzam kişisel itibarı ve tarihsel
ağırlığına karşın Güney Afrika Cumhurbaşkanlığından bir dönem sonunda ayrıldı.
Bu iki örnekte ortak olan şey
şudur: Önderin büyüklüğü, makamı bırakmamakta değil, makamın kendisinden
sonra da yaşayabileceğini kabul etmekte ortaya çıkmıştır.
Tehlikenin ikinci aşaması:
yakın çevre
Kişiselleşmenin ikinci aşaması
tepe yöneticisinin çevresinde giderek daralan bir güven halkasının oluşmasıdır.
Başlangıçta yönetici doğal
olarak birlikte rahat çalışabileceği insanları seçer. Bunda yanlış bir şey
yoktur. Ancak zaman içinde ölçüt liyakatten sadakate dönüşebilir. Yöneticiye
itiraz edenler “uyumsuz”, eleştirenler “kuruma zarar veren”, farklı düşünenler
ise “karşı taraf” olarak görülmeye başlanır.
Böylece iki ayrı örgüt ortaya
çıkar:
Resmi kurum ve fiili yönetici
çevresi.
Kağıt üzerinde yönetim
kurulları, denetim kurulları, komisyonlar ve tüzükler vardır; fakat gerçek
kararlar giderek küçük bir çevrede alınır. Kurumsal organlar karar üreten
yapılardan, önceden verilmiş kararları onaylayan yapılara dönüşür.
Bu noktadan sonra kötü haber
yukarı çıkmaz. Yönetici görmek istediği gerçekliği görmeye başlar.
Kurumun çürümesi çoğu kez
yolsuzlukla değil, itirazın ortadan kalkmasıyla başlar.
Kurumun amacıyla yöneticinin
amacı birbirinden ayrıldığında
Daha tehlikeli aşama,
yöneticinin kişisel hedefleriyle kurumun hedeflerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Tepe yöneticisinin doğal olarak
başka ilgi alanları, mesleki ilişkileri, sosyal çevresi ve geleceğe ilişkin
planları olabilir. Sorun bunların varlığı değildir. Sorun, kurumun
olanaklarının bu hedeflere hizmet etmeye başlamasıdır.
Kurumun itibarı yöneticinin
itibarına, kurumun iletişim kanalları yöneticinin görünürlüğüne, kurumun
ilişkileri yöneticinin ilişki ağına hizmet etmeye başlıyorsa artık amaç ile
araç yer değiştirmiş demektir.
Daha da önemlisi, yönetici
bulunduğu makamı başka bir göreve ulaşmak için basamak olarak görmeye
başlayabilir.
Böyle durumlarda alınan
kararların ardındaki soru değişir. Eskiden,
“Bu karar kurum için doğru
mudur?” diye sorulurken zamanla,
“Bu karar yöneticinin
gelecekteki konumunu güçlendirir mi?” sorusu önem kazanmaya başlar.
Kurum dışarıdan hala güçlü
görünebilir. Toplantılar yapılır, bildiriler yayımlanır, törenler düzenlenir.
Fakat içeride kurumsal amaç sessizce kişisel amaçla yer değiştiriyordur.
Tarihin çarpıcı örneklerinden
biri
1848'de Fransa'da
Louis-Napoléon Bonaparte seçimle Cumhurbaşkanı oldu. Anayasa yeniden
seçilmesine izin vermeyince sistemi terk etmek yerine sistemi kendi politik geleceğine
uyarlamayı seçti. 1851'de darbe yaptı; ertesi yıl Cumhuriyet sona erdi ve
kendisi III. Napolyon adıyla imparator oldu.
Bu örnek, seçilmiş olmakla
kurumsal davranmak arasındaki farkı son derece açık gösterir.
Bir makam, daha büyük bir
kişisel hedefe ulaşmak için araç olarak görülmeye başladığında kurumun varlık
amacı ikinci plana itilebilir.
Elbette her kişiselleşme
böylesine dramatik sonuçlanmaz. Bir dernekte sonuç birkaç yüz üyenin
uzaklaşması olabilir; bir şirkette yatırımcı güveninin kaybolması, bir
üniversitede akademik niteliğin gerilemesi, bir politik kurumda ise denetim
mekanizmalarının işlemez hale gelmesiyle sonuçlanabilir. Ölçek farklıdır ama
mekanizma benzerdir.
FIFA örneği: Krizden sonra
kuralları güçlendirmek
Uluslararası kuruluşlar da aynı
tehlikeden bağışık değildir. FIFA'nın yaşadığı büyük yönetim krizlerinden sonra
2016'da getirilen reformlar bu bakımdan öğreticidir. Reform paketinde görev
sürelerinin sınırlandırılması, politik karar organlarıyla profesyonel yönetimin
ayrılması, bağımsız denetim, uygunluk kontrolleri ve mali akışların daha sıkı
gözetimi gibi düzenlemeler yer aldı.
Buradaki ders önemlidir:
İyi kurum, iyi insan bulmaya
güvenen kurum değildir. İyi ya da kötü kim gelirse gelsin yetkiyi
sınırlandırabilen kurumdur.
Benzer biçimde Uluslararası
Olimpiyat Komitesi'nde Thomas Bach'ın 12 yıllık başkanlığının ardından 2025'te
yedi adaylı gizli oylamayla Kirsty Coventry seçildi ve görev resmi bir devir
töreniyle devredildi. Coventry sekiz yıllık belirli bir dönem için seçildi.
Buradaki olumlu unsur
kişilerden çok sistemdir: makam devam eder, insanlar değişir.
Bir kurumun seçilmiş tepe
yöneticisi aylar boyunca görevini fiilen yerine getiremezse kurum ne yapar?
Burada asıl üzerinde durulması
gereken, kurumların olağanüstü veya öngörülmemiş durumlara ne kadar hazırlıklı
olduğudur.
Bir kurumun tüzüğü, başındaki
kişinin uzun süre görev yapamaması durumunda ne olacağını tartışmaya yer
bırakmayacak kadar açık mıdır? Vekalet ve ardıllık mekanizmaları önceden
tanımlanmış mıdır? Kurumun yönetim kapasitesi bir kişinin fiilen görev başında
bulunmasına ne ölçüde bağlıdır? Yönetici çekildiğinde, istifa ettiğinde, yaşamını
yitirdiğinde veya geçici olarak görev yapamadığında sistem kendiliğinden
işliyor mu, yoksa yorum farklılıkları ve güç mücadeleleri mi başlıyor?
Bu burum bütün derneklerin,
vakıfların, şirketlerin, üniversitelerin, spor kulüplerinin ve politik
kurumların kendilerine sormaları gereken temel soru aynıdır:
Kurum, kişilerin varlığıyla mı
ayakta duruyor; yoksa kişiler değişse bile işleyebilecek kuralları ve
mekanizmaları var mı?
Kurumsallaşmanın gerçek sınavı
çoğu zaman olağan dönemlerde değil, tam da böyle beklenmedik durumlarda ortaya
çıkar.
Kurumun çürümeye başladığını
nasıl anlarız?
Bir kurumda şu gelişmeler
birlikte görülmeye başlanıyorsa tehlike büyüyor demektir:
- Kurumun adıyla yöneticinin adı birbirinden ayrılmaz hale geliyorsa;
- Yönetici çevresindeki kadrolar liyakatten çok kişisel sadakat
temelinde oluşuyorsa;
- Kurullarda gerçek tartışma azalıyor, kararlar önceden hazırlanmış
biçimde onaylanıyorsa;
- Eleştiri kuruma katkı değil, yöneticiye karşı çıkış olarak
algılanıyorsa;
- Kurumun iletişim olanakları giderek yöneticinin kişisel görünürlüğüne
hizmet ediyorsa;
- Kurum dışındaki ilişkiler ile kurumsal ilişkiler birbirine
karışıyorsa;
- Yöneticinin gelecekteki kişisel hedefleri kurumun kararlarını
etkilemeye başlıyorsa;
- Ve nihayet yönetici ayrıldığında “Şimdi ne olacak?” sorusuna kurumun
açık bir yanıtı yoksa.
Sonuncusu belki de en önemli
sınavdır.
Kurumun gerçek sınavı ardıllıktır
İyi yönetici ardında kendisine
bağımlı bir örgüt bırakmaz.
Kendisinden sonra da
işleyebilen bir kurum bırakır.
İyi kurumlarda yöneticiler
değişir, kurallar devam eder. Kötü kurumlarda ise yönetici değiştiğinde bütün
dengeler yeniden kurulur; kadrolar değişir, öncelikler değişir, dostlar ve
düşmanlar değişir, dahası kurumun geçmişi yeniden anlatılmaya başlanır.
Bu nedenle kurumsallaşmanın
belki de en basit ölçüsü şu sorudur:
Bugünkü tepe yöneticisi yarın
hiçbir açıklama yapmadan görevden ayrılsa kurum çalışmalarına normal biçimde
devam edebilir mi?
Yanıt evetse ortada bir kurum
vardır.
Yanıt hayırsa ortada güçlü bir
kurumdan çok, bir kişinin çevresinde kurulmuş bir örgüt bulunuyordur.
Kurumları insanlar kurar,
insanlar yönetir ve insanlar geliştirir. Dolayısıyla insan unsurunu ortadan
kaldırmak ne mümkündür ne de doğrudur. Fakat yüz yıllarca yaşaması istenen bir
kurum, üç-beş yıl için seçilen bir yöneticinin kişiliğine bağlanamaz.
Kurum yöneticiden büyüktür.
Makam, makamı işgal eden kişiden daha uzun ömürlü olmalıdır.
Belki de kurumsallaşmanın en
yalın tanımı budur:
Gerçek kurum, başındaki güçlü
insan sayesinde ayakta kalan değil, o güçlü insan gittikten sonra da ayakta
kalabilendir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder