Batı'dan Kaçarken Doğu'ya Sığınmak
Türkiye'nin Batı dünyasından koparılarak Rusya-Çin-İran
eksenine yaklaştırılmasını isteyenleri kaygıyla izliyorum.
Önce bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir: Batı’nın
sicili temiz değildir. Sömürgecilik, köle ticareti, işgaller, başka ülkelerin
doğal kaynaklarına el koyma, siyasal düzenlerine müdahale etme ve kendi
çıkarlarını “uygarlık götürme” söylemiyle meşrulaştırma konusunda Batılı
devletlerin tarih boyunca yaptıkları ortadadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son
döneminde yaşananlar, Anadolu’nun işgali ve Sevr Antlaşması girişimi de bizim
açımızdan unutulabilecek olaylar değildir.
Ama Batı emperyalizmine karşı çıkmak, bizi Doğu'daki güçlerin
yanına sürüklememeli.
Çünkü emperyalizmin Batılısı da Doğulusu da
emperyalizmdir.
Bir güç merkezinden uzaklaşıp başka bir güç merkezinin
etkisine girmek bağımsızlık değildir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır.
Bu nedenle Türkiye için doğru soru,
"Batı mı, Doğu mu?"
değildir.
Doğru soru şudur:
"Türkiye nasıl bağımsız, özgür, akılcı, bilimsel ve
hukuk içinde yönetilen bir ülke olabilir?"
Türklerin Batıya Doğru Uzun Yolculuğu
Türk tarihine geniş bir zaman aralığından baktığımızda,
Orta Asya'dan İran'a, Anadolu'ya, Balkanlar'a ve Avrupa'ya uzanan büyük bir
hareket görürüz.
Bunu değişmez bir tarih yasası gibi yorumlamak doğru
olmaz. Türk topluluklarının yer değiştirmesinde iklim, otlaklar, ticaret
yolları, başka topluluklarla savaşlar, iç çatışmalar ve güçlü komşuların
baskısı gibi birçok neden vardı.
Çin de bu tarihsel etkenlerden biriydi, ve en
önemlilerinden biriydi.
Hunlarla Çin arasındaki uzun mücadeleler, ardından
Göktürklerin Çin ile kurduğu çatışmalı ilişkiler, Orta Asya tarihinin temel
konuları arasındadır. Ancak Türklerin bütün batıya hareketini yalnızca Çin
baskısıyla açıklamak aşırı bir genelleme olur.
Bütün bu çekincelere karşın genel görünüm açıktır:
Türk topluluklarının önemli bir bölümü yüzyıllar boyunca
batıya ilerlemiş, İran dünyasına girmiş, Anadolu'ya ulaşmış ve daha sonra
Balkanlar ile Avrupa'ya yayılmıştır.
Ancak bu yürüyüş yalnız Türklerin başka toplumları
etkilemesinin tarihi değildir.
Türkler de karşılaştıkları uygarlıklardan derinden
etkilenmiştir.
Fars Kültürünün Güçlü Etkisi
Türklerin İran coğrafyasına girmesi büyük bir değişimin
başlangıcı oldu.
Selçuklular Türk kökenli bir hanedandı. Buna karşın
kurdukları devletin yönetiminde İranlı bürokratlar, vezirler ve yazıcılar geniş
yer tuttu. Farsça sarayda, edebiyatta ve yönetim çevrelerinde güçlü bir konum
kazandı.
Bu etki Anadolu Selçuklularında da sürdü.
Hükümdar adları bile kültürel değişimin izlerini taşır.
Keyhüsrev, Keykavus ve Keykubad gibi adlar İran'ın destan ve hükümdarlık
geleneğinden geliyordu.
Burada ilginç bir durumla karşılaşıyoruz.
Politik ve askeri güç Türklerin elindeydi. Buna karşın kültürün
önemli bir bölümünde Fars etkisi vardı.
Demek ki kültürel egemenlik ile politik egemenlik her
zaman aynı elde bulunmaz.
Bir toplum başka bir ülkeyi yönetebilir; ama o ülkenin
dili, edebiyatı, yönetim geleneği ve yaşam anlayışından da etkilenebilir.
Türk-Fars ilişkileri bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
İslam Uygarlığı İçinde Değişim
Türklerin İslamiyet’i benimsemesiyle değişim daha da
genişledi.
Bu kez Arapça, özellikle din, hukuk, eğitim ve bilim
alanlarında güçlü bir etki yarattı. Farsça ise edebiyat ve saray kültüründeki
yerini korudu.
Böylece Türkçe, Arapça ve Farsça yüzyıllar boyunca yan
yana yaşadı.
Osmanlı Türkçesi bu etkileşimin ürünüdür.
Dil bilgisi Türkçeydi. Ancak özellikle yazılı dilde
Arapça ve Farsçadan çok sayıda sözcük ve tamlama alındı. Halkın konuştuğu
Türkçe ile saray, bürokrasi ve edebiyat çevrelerinde kullanılan dil arasındaki
uzaklık zaman zaman büyüdü.
Adlarımız da değişti.
Eski Türk geleneğinden gelen Alp, Tuğrul, Çağrı, Gündüz
ve Kutalmış gibi adların yanında Ahmet, Mehmet, Mustafa, Ali, Hasan ve Hüseyin
gibi Arapça kökenli adlar yaygınlaştı. Fars kültüründen gelen adlar da
kullanıldı.
Devlet ve saray dilindeki birçok sözcük bu etkileşimin
izini taşır. "Padişah" ve "şehzade" bunlardan yalnızca
ikisidir.
Yazı da değişti.
Türkçe yüzyıllar boyunca Arap yazısından uyarlanan bir
abeceyle yazıldı.
Hukuk da İslam uygarlığının güçlü etkisi altındaydı.
Osmanlı hukukunu yalnızca şeriatla açıklamak doğru değildir. Padişahın koyduğu
örfi hukuk da vardı. Buna karşın evlenme, boşanma, miras ve aile ilişkilerinin
önemli bölümü İslam hukuku çerçevesinde yürütüldü.
Eğitimde de medrese düzeni belirleyiciydi. Arapça, din
bilimleri ve klasik İslam düşüncesi eğitimin temel öğeleri arasındaydı.
Kısacası Türkler İslam dünyasına girdiklerinde yalnızca
yeni bir din benimsemediler.
Yeni bir kültür çevresine girdiler.
Ve bu kültür çevresi Türk toplumunu derinden değiştirdi.
Buna Emperyalizm Denebilir mi?
Burada kavramları dikkatli kullanmak gerekir.
"İslam emperyalizmi" sözü, İslam dininin
kendisini emperyalizmle özdeşleştiriyorsa doğru değildir.
Din başka şeydir, dini kullanarak kurulan politik
egemenlik başka şey.
Aynı ayrımı Hristiyanlık için de yapmak gerekir. Avrupa
sömürgeciliğinin ya da Haçlı Seferlerinin bütün sorumluluğunu Hristiyanlık
dinine yükleyemeyiz.
Buna karşılık tarih boyunca dinin devletlerin yayılmasını
ve egemenliğini destekleyen bir araç olarak kullanıldığı da gerçektir.
Emeviler, Abbasiler ve daha sonraki birçok İslam devleti
yalnızca bir inancı değil, aynı zamanda bir yönetim düzenini, hukuk anlayışını
ve kültürel çevreyi geniş coğrafyalara taşıdı.
Bu açıdan bakıldığında emperyalizmi yalnız askerlerin
sınırı geçmesi olarak görmek eksik kalır.
Emperyalizm ekonomik olabilir.
Politik olabilir.
Askeri olabilir.
Kültürel de olabilir.
Cumhuriyet'in Büyük Başarısı
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla başlayan değişimi bu
uzun tarih içinde değerlendirmek gerekir.
Cumhuriyet yalnızca padişahlığın yerine yeni bir yönetim
biçimi getirmedi.
Devletin dayandığı temel anlayışı değiştirdi.
Egemenliğin kaynağı artık hanedan değil, ulustu.
Yasa koyma yetkisi kutsal ya da değişmez sayılan
kurallardan çıkarılıp insan iradesine ve ulusal egemenliğe bağlandı.
Eğitim ortak bir devlet düzeni altında toplandı.
Hukuk laikleştirildi.
Takvim değiştirildi.
Yeni Türk abecesi kabul edildi.
Kadının toplumdaki ve hukuk karşısındaki yeri
değiştirildi.
Bunların her biri ayrı bir yenilikti. Ama tümü aynı
doğrultuya gidiyordu:
Geleneksel düzenden akla, bilime ve çağdaş hukuka dayalı
bir devlet düzenine geçiş.
Akılcılaşma
Akılcılaşma kuramı Cumhuriyet'in yaptığı değişimi
anlamamıza yardımcı olabilir.
Çağdaş devlet anlayışında yönetim kişilere değil
kurallara dayanır.
Yetkiler önceden belirlenir.
Yasalar belli olur.
Devlet görevlisinin yetkisi kişiliğinden değil,
görevinden doğar.
Hukuk öngörülebilir olur.
Yurttaş, devletin hangi kurala göre davranacağını önceden
bilebilir.
Cumhuriyet'in birçok yeniliğini bu çerçevede
değerlendirebiliriz.
Medeni Kanun yalnızca başka bir ülkeden yasa almak
değildi.
Aile ilişkilerini din hukukunun dışına çıkarıp yurttaşlık
hukukunun içine almaktı.
Öğretimin birleştirilmesi yalnız okulları bir çatı
altında toplamak değildi.
Eğitimin temelini değiştirmekti.
Harf Devrimi yalnızca yeni harfler öğrenmek değildi.
Okuma, yazma ve iletişim düzenini yeniden kurmaktı.
Uluslararası takvime geçiş yalnız tarihleri değiştirmek
değildi.
Türkiye'nin ekonomik, yönetsel ve dış ilişkilerde
dünyanın ortak zaman düzenine katılmasıydı.
Laiklik ise yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması
değildir.
Laiklik, devletin yurttaşlarına inançları nedeniyle
ayrıcalık tanımamasıdır.
İnananı da inanmayanı da aynı hukuk içinde görmesidir.
Devletin bir inancın doğruluğuna karar vermemesidir.
Bu nedenle Cumhuriyet'in Batı yönelimi yalnızca Batı'ya
benzeme isteği olarak açıklanamaz.
Temelde bir akılcılaşma ve çağdaşlaşma girişimidir.
Batıya Yürüyüşün Yeni Anlamı
Türk tarihindeki batıya hareket ile Cumhuriyet arasında
bir benzerlik kurulabilir.
Ama bu benzerliği değişmez bir ulusal yazgı gibi görmemek
gerekir.
Geçmişte batıya hareket çoğu zaman toprak üzerinde
gerçekleşti.
Cumhuriyet döneminde ise yönelim düşünce ve kurumlar
alanına taşındı.
Osmanlı orduları Avrupa'ya doğru yürüyordu.
Cumhuriyet ise Avrupa'da gelişen başka değerleri almaya
yöneldi:
hukuk devleti,
bilim,
laiklik,
parlamento,
yurttaşlık,
kadın-erkek eşitliği,
eğitim
ve çağdaş kurumlar.
Böylece batıya yönelmenin anlamı değişti.
Ama bu değişim Cumhuriyet'le birdenbire başlamadı.
Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı
yönetimi de çağdaş hukuk, eğitim, bürokrasi, anayasa ve parlamento arayışına
girmişti.
Cumhuriyet bu süreci çok daha köklü biçimde sürdürdü.
Bu nedenle Cumhuriyet'in Batı yönelimi bir gecede
verilmiş bir karar değildi.
Uzun süren çağdaşlaşma arayışının en köklü aşamasıydı.
Batı'yı Seçmek Batı'ya Teslim Olmak Değildir
Burada temel bir ayrım yapmak gerekir.
Batı'da gelişen hukuk devleti, bilimsel düşünce, laiklik,
insan hakları, kuvvetler ayrılığı ve demokrasi gibi değerleri benimsemek başka
şeydir.
Batılı devletlerin her yaptığını doğru bulmak başka şey.
Amerika Birleşik Devletleri yanlış yaptığında buna karşı
çıkabiliriz.
Rusya yanlış yaptığında da karşı çıkmalıyız.
Aynı ölçüyü Çin'e uygulamalıyız.
İran'a da.
Ve elbette kendi devletimize de.
Gerçek bağımsızlık budur.
Bağımsız insanın ve bağımsız devletin ölçüsü, kimin
yaptığına bakarak doğruyu ve yanlışı değiştirmemektir.
Batı emperyalizmine karşı çıkarken Rus yayılmacılığını
görmezden gelmek tutarlı değildir.
Amerikan baskısına karşı çıkarken Çin'in baskısını
önemsiz saymak da tutarlı değildir.
Bir egemenden kurtulup başka bir egemen aramak
bağımsızlık değildir.
Sorun Doğu ile Batı Arasında Değil
Sorunu yalnız Doğu-Batı ayrımıyla açıklamak da
yanıltıcıdır.
Japonya doğudadır.
Güney Kore doğudadır.
Buna karşın bu ülkeler bilimde, teknolojide, eğitimde ve
çağdaş kurumlarda dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır.
Demek ki sorun coğrafya değildir.
Sorun hangi değerleri seçtiğimizdir.
Akıl mı, dogma mı?
Bilim mi, hurafe mi?
Hukuk mu, keyfilik mi?
Özgür yurttaş mı, boyun eğen insan mı?
Demokrasi mi, tek kişinin buyruğu mu?
Türkiye'nin asıl seçimi burada olmalıdır.
Türkiye'nin Yeri
Türkiye hem Asya'dır hem Avrupa.
Orta Asya'dan izler taşır.
İran kültüründen izler taşır.
İslam uygarlığından izler taşır.
Anadolu'nun eski uygarlıklarının mirasını taşır.
Bizans'tan, Balkanlar'dan, Akdeniz'den ve Avrupa'dan
izler taşır.
Bunların hiçbiri yok sayılamaz.
Zaten hiçbir büyük kültür bütünüyle "saf"
değildir.
Uygarlıklar birbirini etkiler.
Türkler başka toplumları etkilediği gibi onlardan da çok
şey aldı.
Bu nedenle Arap, Fars ya da İslam etkisini geçmişimizden
silmek ne olanaklıdır ne de gereklidir.
Bunlar bizim tarihimizin parçalarıdır.
Ama geçmişi kabul etmek başka şeydir.
Geleceği geçmişin kurallarına bağlamak başka şey.
Cumhuriyet'in tarihsel değeri de burada ortaya çıkar.
Cumhuriyet geçmişi yok saymadı.
Ama geleceği geçmişin değişmez kurallarına teslim etmeyi
de kabul etmedi.
Sonuç: Efendi Değiştirmek Bağımsızlık Değildir
Türkiye'nin bugün önündeki sorun Batı ile Doğu arasında
bir efendi seçmek değildir.
Türkiye'nin hiçbir efendiye gereksinimi yoktur.
Washington'un buyruğuna girmek ne kadar yanlışsa
Moskova'nın buyruğuna girmek de o kadar yanlıştır.
Pekin'e bağımlı olmak da çözüm değildir.
Tahran'ın dünya görüşünü benimsemek de.
Batı emperyalizmine karşı çıkalım.
Ama Doğu'daki emperyal girişimlere de aynı ölçüyle karşı
çıkalım.
Bir devletin yaptığına "emperyalizm" deyip aynı
davranışı başka bir devlet yaptığında susmayalım.
Ölçümüz ülkeler değil, ilkeler olsun.
Türkiye'nin yönünü Washington belirlememeli.
Moskova belirlememeli.
Pekin belirlememeli.
Tahran belirlememeli.
Türkiye'nin yönünü kendi halkı belirlemeli.
Akıl belirlemeli.
Bilim belirlemeli.
Hukuk belirlemeli.
Demokrasi belirlemeli.
İnsan onuru belirlemeli.
Çünkü bağımsızlık, güç merkezleri arasında efendi
değiştirmek değildir.
Gerçek bağımsızlık, efendi aramamaktır.
Osman Karadağ, 10 Ağustos 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder