Torunlara Ne Kalacak?
Değerli dostlar,
Bugün aslında çok basit görünen
ama üzerinde düşündükçe ağırlaşan bir soru üzerinde yazmak istiyorum: Bizden
sonraki kuşaklara, çocuklarımıza ve torunlarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?
Bu soruyu çoğu zaman mal
varlığı üzerinden düşünürüz. Bir ev bırakmak, biraz para biriktirmek,
çocuklarımızın geleceğini güvence altına almak isteriz. Bunların hepsi
anlaşılır ve değerlidir. Fakat daha temel bir mirası çoğu zaman gözden
kaçırıyoruz: Onlara nasıl bir toprak, nasıl bir hava, nasıl bir su ve nasıl bir
yaşam kültürü bırakacağız?
Bugünün dünyasında insanlara
sürekli daha fazlasını istemeleri öğretiliyor. Daha büyük bir ev, daha yeni bir
otomobil, daha gelişmiş bir telefon, daha fazla giysi, daha çok eşya… Henüz
elimizdekinin ömrü bitmeden yenisi karşımıza çıkarılıyor. İhtiyaçlarımızla
isteklerimiz arasındaki sınır giderek siliniyor. Bir süre sonra sahip olduğumuz
şeylerin bize yetmesi neredeyse bir eksiklik gibi görülmeye başlanıyor.
Belki de yeniden öğrenmemiz
gereken ilk şey doymayı bilmek.
Doymak yalnız sofradan tok
kalkmak değildir. Elindekinin değerini bilmek, her yeniyi ihtiyaç sanmamak,
fazlalığı mutlulukla karıştırmamaktır. Çünkü insanın isteklerinin doğal bir
sonu yoktur. Daha fazlasını istemeye alıştığımızda, bir süre sonra sahip olduklarımız
bize yetmemeye başlar. Oysa mutluluk ile tüketim arasındaki ilişki düşündüğümüz
kadar basit değildir. Kimi zaman insanı zenginleştiren şey daha fazlasına sahip
olmak değil, daha az şeye ihtiyaç duymaktır.
Bunun için doğayla ilişkimizi
de yeniden düşünmemiz gerekiyor. Soframıza gelen ekmeğin, içtiğimiz suyun,
giydiğimiz giysilerin, yaşadığımız evin arkasında bir kaynak bulunduğunu
unutuyoruz. Ürünleri market raflarında gördüğümüzde sanki orada başlamışlar
gibi davranıyoruz. Oysa her lokmanın arkasında toprak, su, enerji ve emek
vardır.
Topraktan kopmuş bir yaşam,
insana tükettiği şeylerin gerçek bedelini unutturuyor.
Bir çocuğun ağacın nasıl
büyüdüğünü, domatesin markette değil toprakta yetiştiğini, suyun muslukta
başlamadığını bilmesi önemlidir. Çünkü insan ancak tanıdığı şeyi korumayı
öğrenir. Toprağa hiç dokunmamış, akan bir derenin sesini duymamış, bir ağacın
gölgesinin değerini hissetmemiş bir kuşağa doğayı korumanın önemini yalnız
sözlerle anlatmak kolay değildir.
Bu nedenle çocuklarımıza yalnız
daha iyi eğitim, daha iyi teknoloji ve daha fazla olanak vermek yetmez. Onlara ölçüyü
de öğretmeliyiz.
Bugün çocuklar çok küçük
yaşlardan başlayarak tüketim kültürünün hedefi haline geliyor. Ekranlar onlara
sürekli yeni bir şey gösteriyor. Yeni oyuncaklar, yeni giysiler, yeni oyunlar,
yeni cihazlar… Mutluluğun satın alınabileceği düşüncesi daha çocuklukta
yerleşiyor.
Burada sorumluluk yalnız
çocuklarda değil, biz yetişkinlerde.
Çünkü çocuklar
söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğreniyor. Bir yandan “israf etme” deyip
öte yandan kullanabileceğimiz eşyaları sürekli yeniliyorsak, onlara verdiğimiz
gerçek mesaj sözlerimiz değil davranışlarımızdır.
Belki de çocuklara
bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biri, yeterli olanı fark edebilme
yeteneğidir.
Bir ağacın gölgesinin değerini
bilmeyi, temiz bir bardak suyun sıradan olmadığını anlamayı, yiyeceği çöpe
atmamanın yalnız ekonomik değil ahlaki bir davranış olduğunu öğretmeliyiz.
Kullanılan her şeyin bir yerden geldiğini ve sonunda bir yere gittiğini anlatmalıyız.
Çünkü tükettiğimiz hiçbir şey
gerçekten kaybolmuyor.
Satın aldığımız bir ürün için
maden çıkarılıyor, enerji harcanıyor, su kullanılıyor, fabrikalar çalışıyor,
taşımacılık yapılıyor. Sonunda ürün eskidiğinde ortaya atık çıkıyor. Biz yalnız
vitrindeki son ürünü görüyoruz; onun arkasındaki uzun kaynak zincirini çoğu
zaman görmüyoruz.
İşte bu noktada gelecek
kuşaklarla aramızdaki ahlaki ilişki başlıyor.
Bugün kullandığımız kaynakların
tamamı yalnız bizim için değildir. Henüz doğmamış insanların da bu dünya
üzerinde yaşamaya hakkı vardır. Bir ormanı yok ettiğimizde yalnız bugünün
ağaçlarını kesmiş olmuyoruz; geleceğin havasından, suyundan ve yaşam alanından
da eksiltiyoruz. Bir su kaynağını kirlettiğimizde bedelini yalnız biz
ödemiyoruz. Toprağı verimsizleştirdiğimizde kayıp yalnız bugünün üretimiyle
sınırlı kalmıyor.
Her kuşağın önünde aslında iki
seçenek var: Kendisine ulaşan dünyayı tüketmek ya da onu mümkün olduğunca
yaşanabilir biçimde sonrakilere aktarmak.
Bu yüzden dünya için “miras”
sözcüğünden çok emanet sözcüğünün daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Miras bizim içindir. İster
kullanırız, ister harcarız. Emanet ise bizim değildir; bir süreliğine bize
bırakılmıştır ve sahibine ulaştırılmak üzere korunması gerekir.
Dünya da böyledir.
Biz doğduğumuzda ne denizleri
yarattık ne ormanları diktik ne ırmakları akıttık. Bunların hepsini hazır
bulduk. Önceki kuşakların bize bıraktığı doğal ve kültürel birikimin üzerine
doğduk. Şimdi sıra bizde. Biz de dünyayı bir sonraki kuşağa teslim edeceğiz.
Asıl soru, nasıl teslim
edeceğimizdir.
Belki torunlarımız bir gün
bize, “Ne kadar mal bıraktınız?” diye sormayacaklar. “Neden bu kadar çok
tükettiniz?” diye soracaklar.
“Su kaynaklarının azaldığını
biliyordunuz. Ormanların yok olduğunu görüyordunuz. İklimin değiştiğini
konuşuyordunuz. Denizlerin kirlendiğini, toprağın yorulduğunu, türlerin
kaybolduğunu biliyordunuz. Peki neden yaşam biçiminizi değiştirmediniz?”
Bu soruya hazırlıklı olmamız
gerekiyor.
Elbette çözüm geçmişe dönmek,
teknolojiyi reddetmek ya da modern yaşamdan vazgeçmek değildir. İnsanlığın
bilimden, teknolojiden ve refahtan vazgeçmesi düşünülemez. Asıl mesele,
ilerlemeyi tüketimin sürekli büyümesiyle eş anlamlı görmemektir. Daha akıllı üretmek,
daha uzun süre kullanmak, daha az israf etmek ve doğal kaynakların sınırlarını
hesaba katmak mümkündür.
Belki geleceğin gerçek
gelişmişliği, ne kadar çok tükettiğimizle değil, ne kadar az kaynakla ne
kadar iyi yaşayabildiğimizle ölçülecektir.
Bunun başlangıcı ise büyük politik
kararlar kadar günlük yaşamımızdadır. İhtiyacımız olmayanı almamakta, yiyeceği
çöpe atmamakta, suyu gereksiz yere harcamamakta, bir eşyayı mümkün olduğunca
uzun kullanmakta, çocuklarımızı tüketimin dışında mutluluk kaynaklarıyla
tanıştırmakta…
Bunlar küçük davranışlar gibi
görünebilir. Ancak toplumların kültürü de milyonlarca küçük davranışın
birleşmesinden doğar.
Torunlarımıza yalnız ev, para
ve eşya bırakmayalım. Onlara temiz su içebilecekleri, gölgesinde
oturabilecekleri ağaçların bulunduğu, toprağın ürün verebildiği ve nefes
alınabilen bir dünya bırakmaya çalışalım.
Daha da önemlisi, onlara yetmenin
değerini bilen bir yaşam anlayışı bırakalım.
Çünkü dünya yalnız bizim
yaşadığımız yıllardan ibaret değildir. Biz uzun bir insanlık zincirinin yalnız
bir halkasıyız. Bizden önce yaşayanlardan aldığımız bu dünyayı bizden
sonrakilere ulaştırmakla yükümlüyüz.
Bir gün torunlarımız bize neden
bu kadar tükettiğimizi sorduklarında verecek bir cevabımız olsun.
Ve o cevap yalnız sözlerden
değil, bugün nasıl yaşadığımızdan oluşsun.
Osman Karadağ
20 Ağustos 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder