Politikanın Amacı Ayrıştırmak Değil, Uzlaştırmaktır
Politika, farklılıkları uzlaştırma sanatıdır. Farklı düşünceleri, inançları
ve yaşam biçimlerini ortak bir zeminde buluşturabilme becerisidir.
Aristoteles'in "insan politik bir varlıktır" derken vurguladığı nokta
da budur: Birlikte yaşamak, çatışmayı bütünüyle yok etmekle değil, onu ortak
bir dille yönetebilmekle mümkündür. Bu yönüyle politika, toplumların dirlik ve
düzen içinde yönetilmesini sağlayan en önemli kamusal uğraşlardan biridir.
Bu vizyon, siyaset düşüncesinde kendi karşıtıyla da
yüzleşmiştir. Yirminci yüzyıl siyaset kuramcısı Carl Schmitt,
politikanın özünü tam tersi bir yerde aramıştı: ona göre politikanın belirleyici
ayrımı dost ile düşman arasındaki ayrımdır, ve bir topluluk ancak kendine bir
düşman tanımlayarak birliğini pekiştirir. Bu iki vizyon, insanlık tarihinin
siyasete ilişkin iki temel eğilimini temsil eder: biri farklılığı ortak bir
çatı altında yönetmeyi, diğeri farklılığı bir cephe hattına dönüştürmeyi esas
alır. Günümüz siyaset biliminde bu ikinci eğilimin bir versiyonu "duygusal
kutuplaşma" (affective polarization) kavramıyla incelenir — burada mesele
artık politikaların içeriği üzerindeki anlaşmazlık değil, karşı taraftaki
kişilere duyulan güvensizlik, dahası düşmanlıktır. Bir toplum bu noktaya
geldiğinde, tartışma fikirler üzerinden değil, kimlikler üzerinden yürümeye
başlar; ve Aristoteles'in tarif ettiği "ortak dil", Schmitt'in tarif
ettiği "cephe hattına" dönüşür.
Ne var ki oylarımızla göreve getirdiğimiz bazı politikacılar, farklılıkları
uzlaştırmak yerine ayrışmayı derinleştiren bir dil kullanıyor. Toplumu bir
arada tutmak yerine kutuplaştıran, sorunları çözmek yerine gerilimi besleyen bu
anlayış, insanların yalnızca birbirine duyduğu güveni değil, yaşama sevincini
de aşındırıyor. Üstelik bu durum çoğu zaman bilinçli bir stratejinin ürünüdür.
Kutuplaşmış bir toplumu yönetmek, uzlaşmış bir toplumu yönetmekten çoğu zaman
daha kolaydır; çünkü kutuplaşma, sorgulamayı değil, taraf tutmayı doğurur.
Gerilim ne kadar yüksek tutulursa, hesap sorma duygusu da o kadar geri plana
düşer.
Bu iki yönetim tarzının uzun erimli sonuçları, farklı
toplumlarda gözlemlenebilir bir örüntü oluşturur.
Kutuplaşmayı bilinçli olarak besleyen liderlik tarzları, kısa erimde güçlü bir
sadakat tabanı yaratabilir; ancak uzun erimde kurumların ortak zemini aşınır,
kamu tartışması giderek karşılıklı itibarsızlaştırmaya dönüşür ve toplumun bir
krize karşı ortak hareket etme kapasitesi zayıflar. Buna karşılık farklı
görüşleri müzakereye açık tutmaya çalışan liderlik tarzları, kısa erimde daha
yavaş ve daha az gösterişli görünse de, kurumların ve toplumsal güvenin daha
uzun ömürlü kalmasını sağlar. Bu örüntü, belirli bir ülke ya da döneme özgü
değildir; kutuplaşmanın araçsallaştırıldığı hemen her toplumda benzer bir
yorgunluk ve güven aşınması izlenebilir.
Oysa tarih, uzun soluklu uygarlıkların hemen hepsinin farklılığı
yönetebilme becerisiyle ayakta kaldığını gösterir. Bir toplumun olgunluğu,
farklı görüşleri ne ölçüde bastırdığıyla değil, ne ölçüde birlikte
taşıyabildiğiyle ölçülür.
Burada haklı görünen bir itiraz da düşünülebilir: her
uzlaşı arayışı iyi değildir; gerçek ve derin anlaşmazlıkları örtbas eden sahte
bir uzlaşı, meseleyi çözmek yerine erteler, dahası kimi zaman adaletsizliği
sürdürmenin bir yolu haline gelir. Bazı konularda -temel haklar, hukukun
üstünlüğü gibi- net bir cephe almak, uzlaşmaktan daha doğru olabilir. Bu itiraz
önemlidir ve haklıdır: uzlaşı, ilkesel bir teslimiyete dönüşmemelidir. Ancak
burada savunulan şey, her anlaşmazlığı geçiştirmek değil, anlaşmazlığın yönetilme
biçimidir. Fark eden şey aslında konudan çok üsluptur: temel bir ilkeden taviz
vermeden de, karşı tarafı düşman değil muhatap olarak görmek mümkündür. Gerçek
uzlaşma, meseleyi görmezden gelmek değil, meseleyi karşılıklı düşmanlık
dilinden çıkarıp çözüm arayışına açık bir zemine taşımaktır.
Artık yeter. Bizler sizleri toplumu ayrıştırmanız için değil, ortak
sorunlara çözüm üretmeniz ve ülkeyi dirlik içinde yönetmeniz için seçiyoruz.
Ödediğimiz vergilerin karşılığını; kavga değil hizmet, gerilim değil uzlaşı,
ayrışma değil toplumsal barış olarak görmek istiyoruz. Bir politikacının
başarısı, ne kadar çok taraftar topladığıyla değil, ne kadar az düşman
ürettiğiyle ölçülmelidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder