Bu ayrımın kökleri Roma hukukuna dek uzanır. Roma hukukçuları, gerçek
kişilerden ayrı olarak hukuki işlem yapabilen "persona ficta" —
kurgusal kişi — kavramını geliştirmişlerdi; devlet de içinde olmak üzere
kurumlar, ancak hukuk düzeninin kendilerine tanıdığı ölçüde ve biçimde var
olurdu. Hans Kelsen'in yirminci yüzyılda geliştirdiği saf hukuk kuramı bu
düşünceyi uç noktasına taşır: devlet, hukuk düzeninden ayrı, ondan önce var
olan bir varlık değil, hukuk düzeninin kendisiyle özdeştir. Bu bakış açısından
devletin "dini olması" kavramsal olarak da tutarsızdır; çünkü inanç
edinen bir özne değil, yalnızca normlardan oluşan bir düzendir.
Bu nedenle devletin dini olamaz. Bir şirket, vakıf ya da dernek belirli bir
amaç çevresinde kurulabilir; hatta dini hizmetler yürütmek üzere örgütlenmiş
yapılar da bulunabilir. Ancak bu durum, onların gerçek anlamda vicdanı
bulunduğu anlamına gelmez. İnanç, kurumların değil, insanların iç dünyasına
ilişkindir. Devlet de bu bakımdan bir inanç öznesi değildir. Devletin görevi
belli bir inancı benimsemek ya da onu yurttaşlarına benimsetmek değil; inancı,
inançsızlığı, düşüncesi ve yaşam biçimi ne olursa olsun bütün yurttaşlarına
eşit davranmaktır.
John Locke, Hoşgörü Üzerine Bir Mektup adlı eserinde bu ayrımı erken bir
biçimde ortaya koymuştur. Locke'a göre devletin amacı, yurttaşların hayatını,
özgürlüğünü ve mülkiyetini korumaktır; ruhların kurtuluşu ise devletin yetki
alanının bütünüyle dışındadır. Çünkü hiçbir dış otorite, bir insanın içsel
inancını zor yoluyla gerçekten değiştiremez. Baskıyla sağlanan şey inanç değil,
ancak görünüşte itaattir. Bu nedenle din alanında zor kullanmak hem ahlaken
sorunludur hem de fiilen sonuçsuzdur.
Laikliğin özü de burada yatar. Burada bir ayrımı belirtmek gerekir:
laiklik, sekülerlikle özdeş değildir. Sekülerlik toplumun dinden uzaklaşmasını,
dinsel duyarlılığın zayıflamasını anlatan toplumsal bir olguyken; laiklik
devletin kurumsal tarafsızlığına ilişkin hukuksal bir ilkedir. Toplum dindar
kalabilir, dahası çoğunlukla dindar olabilir; laiklik bunu değiştirmeyi değil,
devletin bu dindarlığı resmi kimliğine dönüştürmemesini öngörür. Laiklik, dinin
yok sayılması değil; devletin herhangi bir inancı kendi resmi kimliğine
dönüştürmemesidir. Devlet bir dini benimserse, o dini benimsemeyen
yurttaşlarını ister istemez dışarıda bırakır. Böyle bir durumda yurttaşlık
bağı, ortak hukuk temelinden uzaklaşır; inanç farklılıklarına göre
derecelendirilmiş bir toplumsal düzene dönüşür. Oysa hukuk devletinde yurttaş,
inancına göre değil, insan ve yurttaş olma niteliğine göre değer görmelidir.
John Rawls'ın "kamusal akıl" kavramı da bu ilkeyi çağdaş bir
çerçevede destekler. Rawls'a göre kamusal kurumlar, yalnızca belirli bir dine
ya da dünya görüşüne bağlı yurttaşların değil; farklı, dahası birbiriyle
çelişen kapsamlı öğretileri benimseyen yurttaşların da makul biçimde kabul
edebileceği ilkelerle yönetilmelidir. Devlet herhangi bir inancı esas
aldığında, o inancı benimsemeyen yurttaşını ikinci sınıf bir konuma iter. Bu da
adaletin temel koşuluyla bağdaşmaz.
Burada karşıt bir görüşe de yer vermek gerekir. Carl Schmitt, Siyasal
İlahiyat adlı eserinde modern devlet kavramlarının büyük ölçüde seküler hale
getirilmiş teolojik kavramlar olduğunu ileri sürer; egemenlik, tıpkı mucize
gibi, normal hukuk düzeninin askıya alındığı istisna halinde kendini gösterir.
Bu tez ilk bakışta devlet ile dinin ayrılamayacağı izlenimini uyandırabilir.
Ancak Schmitt'in savı köken bilimseldir (genealojik), normatif değildir: modern
devlet kavramlarının tarihsel olarak teolojiden türemiş olması, bugün devletin
dinsel bir kimlik taşıması gerektiği anlamına gelmez. Bir kavramın kökeni
nereden gelirse gelsin, o kavramın bugünkü meşru işlevi ayrı bir sorudur.
Devletin egemenlik kavramı teolojik bir kökene sahip olabilir; bu, egemenliğin
bugün de teolojik temellerle kullanılması gerektiğini göstermez.
Bu nedenle laik bir devlette devletin dini değil, hukuku vardır. Devletin
bağlı olduğu ilke inanç değil, yasadır. Çünkü yasa, bütün yurttaşlar için ortak
ve eşit bağlayıcıdır; din ise bireyin vicdan alanıyla ilgilidir. Mustafa Kemal
Atatürk'ün laiklik anlayışı da bu ilkeyi Türkiye bağlamında somutlaştırmıştır.
Din işleri ile devlet işlerinin ayrılması, dinin ortadan kaldırılması değil;
hem dinin hem de devletin kendi alanında baskıdan uzak kalabilmesinin
güvencesidir. Devlet dine egemen olmamalı, din de devleti ele geçirmemelidir.
Çünkü her iki durumda da hem özgürlük hem hukuk zarar görür.
Bir hukuk devletinde yasa koyucunun meşruiyeti dinsel bir vahiyden değil,
halkın iradesinden ve anayasal düzenden gelir. Devlet, herhangi bir inanç
sistemi adına değil, bütün yurttaşlar adına hareket eder. Bu nedenle devletin
hesap vereceği yer belirli bir din yorumu değil, hukuk düzenidir. Devletin
tarafsızlığı, inanca düşmanlık değil; farklı inançların ve inançsızlığın
birlikte yaşayabilmesinin zorunlu koşuludur.
Kısacası, din bireyin vicdanında yaşar; devlet ise hukukla var olur.
Spinoza'nın Teolojik-Politik İnceleme adlı eserinde vardığı sonuç bugün de
önemini korumaktadır: Din özgürlüğü ile devletin güvenliği birbirine karşıt
değil, birbirini tamamlayan iki ilkedir. Devlet, vicdan özgürlüğünü güvence
altına aldığı ölçüde gerçek istikrarını kazanır. Bir inancı dayatmaya
kalktığında ise hem o inancı araçsallaştırır hem de kendi meşruiyetini
zayıflatır.
Devletin dini olmaz; çünkü devlet inanmaz, yönetir. İnanç insanın
vicdanına, devlet ise hukukun sınırlarına bağlı kalmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder