Bencillik mi, İz Bırakmak mı?
Zaman zaman kendime soruyorum:
Acaba bencillik mi yapıyorum?
Öyle ya, sürekli bir şeyler
yazıyorum. Kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir makale; arada şiirler... Bir
konu bitmeden öteki zihnimde beliriyor. Okuyorum, düşünüyorum, not alıyorum,
yeniden yazıyorum. Kimi zaman kendime dinlenmek için bile yeterince zaman
bırakmadığımı fark ediyorum.
Ama asıl soru bu değil. Bir
başka soru daha var; belki de daha önemlisi: Dostlarıma, arkadaşlarıma,
akrabalarıma yeterince zaman ve ilgi ayırıyor muyum?
Çünkü insan yalnızca
ürettikleriyle yaşamıyor. Dostlukların, sohbetlerin, birlikte geçirilen
zamanların da kendine özgü bir değeri var. Yazılmış bir kitabın yıllar sonra da
rafta durması mümkün; ama ertelenmiş bir buluşmanın, söylenmemiş bir sözün,
gösterilmemiş bir ilginin zamanı geri gelmeyebilir.
İşte bu nedenle yaptıklarımın
bencillik olup olmadığını anlamak için zaman zaman kendimi sorguluyorum.
Çalışmalarımdan maddi bir kazanç sağlıyor muyum? Hayır. Yazdıklarımın önemli
bir bölümü bana maddi bir karşılık getirmiyor. Zaten temel amacım da hiçbir
zaman bu olmadı.
Çalışmalarımla kendime yeni bir
konum edinme beklentim var mı? Yok. Meslek yaşamımın önemli bir bölümü geride
kaldı. Yeni bir makam, unvan ya da kariyer basamağı peşinde değilim.
Peki ülkenin ağır gündeminin
bunda bir etkisi var mı? Evet, hem de önemli ölçüde. On beş yılı aşkın süre
önce daha yoğun yazmaya başlamamın nedenlerinden biri buydu. İçinde yaşadığım
toplumda olup bitenleri yalnızca seyretmek bana yetmedi. Anlamak, anlamlandırmak,
kimi zaman itiraz etmek, kimi zaman geçmişe bakarak bugünü kavramaya çalışmak
istedim.
Bu neden bugün de geçerli. Ama
bunun başka bir yönünü de kendimden saklamamalıyım: Yazmak, zaman zaman ülkenin
üzücü gündeminden uzaklaşmanın da bir yolu oluyor. Belki küçük bir sığınak,
hatta kimi zaman bir çeşit gönüllü inziva... Dış dünyanın gürültüsü arttıkça
kitaplara, tarihe, düşünceye ve yazıya daha çok çekiliyorum.
Bu durumda yazmak hem dünyaya
yönelmenin hem de dünyadan bir ölçüde uzaklaşmanın aracı oluyor. Görünüşte
çelişkili olan bu iki durum, belki de aslında birbirini tamamlıyor.
Tanınırlığımı artırmak gibi bir
beklentim var mı? Bu soruya tam olarak “hayır” diyemiyorum. İnsanın
yazdıklarının okunmasını istemesi doğal değil mi? Düşüncelerini yayımlayıp
ardından kimsenin onları görmemesini gerçekten ister mi insan?
Burada Aristoteles'in büyük
ruhluluk (megalopsychia) düşüncesini anmadan geçemiyorum. Aristoteles
açısından erdemli insan onuru tümüyle küçümsemez. Önemli olan, onuru sırf
kendisi için kovalamak değil, ona layık olmaya çalışmaktır.
Bu ayrım benim için önemli.
Belki de sorun, tanınmak istemekte değildir. Sorun, tanınmayı yapılan işin
önüne geçirmek, değeri alkışın miktarıyla ölçmek ve üretimin asıl amacını
görünür olma arzusuna teslim etmektir.
Kendime sormam gereken soru bu
nedenle “Tanınmak istiyor muyum?” değil, belki şudur: Tanınmak için mi
yazıyorum, yoksa yazdıklarımın bir değer taşıdığına inandığım için mi
tanınmasını istiyorum? İkisi birbirine benziyor gibi görünse de aynı şey
değil.
Sonra daha temel bir soru
geliyor: Bütün bu çabanın altında insanlığın birikimine küçük de olsa bir
katkıda bulunma düşüncesi var mı? Evet. En azından ben böyle olduğuna
inanıyorum.
Ama hemen ardından başka bir
soru beliriyor: Kendime karşı ne kadar dürüstüm? Çünkü işin içinde, gelecekte
bütünüyle unutulmama isteğinin de bulunduğunu biliyorum. Yazdıklarımın benden
sonra da okunması, düşüncelerimin bir yerlerde yaşamaya devam etmesi, belki hiç
tanımayacağım bir insanın yıllar sonra bir cümlem üzerinde durması düşüncesi
beni özendiriyor. Bunu yadsımanın dürüstlük olmayacağını düşünüyorum.
İnsan ölümlü olduğunu bilen bir
varlık. Belki de yazmak, bu gerçeğe verilen en eski yanıtlardan biri. Bedensel
varlığımızın sınırlı olduğunu biliyoruz; buna karşılık düşüncenin, sözün ve
eserin bizden daha uzun yaşayabileceğini umuyoruz.
Bir bakıma her kitap, zamana
bırakılmış küçük bir mesajdır: “Ben de buradaydım. Düşündüm. Sordum.
Anlamaya çalıştım.”
Psikolog Erik Erikson'un
gelişim kuramında buna yakın bir kavram vardır: üretkenlik (generativity).
Olgunluk döneminde insan yalnızca kendisi için yaşamaktan çıkarak kendinden
sonraki kuşaklara ne bırakacağını düşünmeye başlar. Çocuk yetiştirmek,
öğretmek, üretmek, bilgi aktarmak, eser bırakmak ve topluma katkıda bulunmak bu
yönelimin farklı biçimleridir.
Bu açıdan bakıldığında geride
bir şey bırakma isteği, mutlaka bir zayıflık ya da kendini önemseme belirtisi
değildir. İnsanın yaşamını kendi sınırlarının ötesine taşımaya çalışmasının
doğal yollarından biri de olabilir.
Yine de insan kendisini kolayca
kandırabilir. “Topluma katkı sunuyorum” düşüncesi, kimi zaman kişisel hırsların
üstünü örten güzel bir cümleye de dönüşebilir. Bu nedenle insanın kendi
niyetini sorgulaması önemlidir.
Nietzsche burada rahatsız edici
ama yararlı bir soru getirir önümüze. İnsan davranışlarının gerisinde kendini
ortaya koyma, gücünü genişletme, yaşamını aşma ve dünyada bir iz bırakma
isteğinin bulunduğunu yazar.
Bu bakış açısını tümüyle
reddetmiyorum. Belki yazma isteğinin içinde gerçekten de kendini aşma,
varlığını genişletme ve zamana direnme arzusu vardır. Ama bunun mutlaka
başkaları üzerinde egemenlik kurma isteğine dönüşmesi gerekmez.
Benim aradığım şey, bir
başkasının üzerinde güç edinmek değil. Daha çok, düşüncemin benden bağımsız
olarak bir değer taşıyıp taşımadığını görebilmek. Bir düşüncenin gerçek sınavı,
onu kimin söylediği unutulduğunda da ayakta kalıp kalmadığıdır belki.
Bu noktada “iz bırakmak”
kavramı benim için başka bir anlam kazanıyor. İz bırakmak, adını mümkün
olduğunca çok insana duyurmak değildir. Bir insanın düşünmesine katkıda
bulunmak da iz bırakmaktır.
Bir gence yeni bir soru
sordurmak, bir okurun daha önce bakmadığı bir yerden dünyaya bakmasını
sağlamak, bir deneyimi gelecek kuşaklara aktarmak, bir yanlışın yinelenmesini
önleyecek küçük bir uyarı bırakmak... Dahası kimi zaman yalnızca bir insanın
“Ben de böyle düşünmüştüm ama ifade edememiştim” demesine aracılık etmek...
Bunların her biri bir izdir.
Üstelik gerçek izlerin çoğunu
kimin bıraktığını bile bilmeyiz. Belki mesele de burada düğümleniyor: İz
bırakmak mı istiyorum, yoksa adımın o izin üzerinde yazmasını mı? Bu
ikisini birbirinden ayırabilmek kolay değil. Sanırım insanın kendisine karşı
dürüstlüğü de burada başlıyor.
Öte yandan bir başka tehlikeyi
de gözden kaçırmamalıyım: Geleceğe bir şey bırakmaya çalışırken bugünün
insanlarını ihmal etmek... Henüz tanımadığım gelecekteki okurlara seslenirken
bugün yanımda bulunan dostlarıma yeterince kulak vermemek...
İşte o zaman üretme tutkusu
gerçekten bencilliğe dönüşebilir. Çünkü insanlığa katkı düşüncesi,
yakınımızdaki insanı görmezden gelmenin mazereti olamaz.
Belki de dengeyi burada aramak
gerekiyor. Bir yanda düşünmek, üretmek, yazmak ve bir şeyler bırakmak; öte
yanda yaşamak, paylaşmak, dinlemek, dostluklara zaman ayırmak... Bunlardan
birini diğerine feda etmek zorunda değiliz.
Sonunda vardığım yer şu:
İnsanın geride bir şey bırakma isteği ile insanlığa katkıda bulunma arzusu
birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir. Dahası çoğu zaman aynı kaynaktan
beslenebilirler. İz bırakma arzusu, üretme gücünü canlı tutabilir; katkı sunma
arzusu ise bu izi yalnızca kişisel bir anı olmaktan çıkarıp başkaları için
anlamlı duruma getirebilir.
Belki bencillikle özveri
arasındaki sınır da niyetlerimizin bütünüyle “saf” olup olmamasında değildir.
İnsan denen varlık zaten böylesine basit değildir. Aynı davranışın içinde hem
kendimiz için hem başkaları için bir şeyler bulunabilir. Asıl önemli olan,
hangisinin ötekini yönettiğini görebilmektir.
Ben yazmaya devam edeceğim. Ama
zaman zaman kalemi masaya bırakıp kendime şu soruyu sormayı da sürdüreceğim: Yazdıklarım
gerçekten bir şeylere katkıda bulunuyor mu, yoksa yalnızca kendi sesimi mi
çoğaltıyorum?
Belki bundan da önemlisi şu: Geleceğe
bir iz bırakmaya çalışırken, bugün yanımda yürüyen insanların yaşamında
yeterince iz bırakabiliyor muyum?
Sanırım benim için asıl ölçü
burada.
Osman Karadağ, 26 Eylül 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder