İlahi Adalet Var mıdır?
Yoksa insan, yeryüzünde
bulamadığı adaleti gökyüzünde arayarak kendisine bir sığınak mı yaratmıştır?
Bu konu üzerinde geçen yıl, 6
Temmuz 2025’te bir çalışma yapmıştım. Aradan geçen zamanda sorun üzerinde
yeniden düşündüm. Dün muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmalar ve
tutuklamalarla ilgili gelişmeleri izlerken aynı soru bir kez daha zihnimi kurcaladı:
Dünyada adalet gerçekten var mıdır?
Çevremize baktığımızda
haksızlığın, yalanın, hırsızlığın, zulmün ve gücün kötüye kullanılmasının her
zaman karşılıksız kaldığını söylemek doğru değildir. Kimi zaman suçlu
cezalandırılır, haksızlık ortaya çıkar ve hak yerini bulur. Fakat bunun tersi
de olur. Bazı insanlar yaptıklarının bedelini ödemeden yaşamlarını sürdürür;
hatta haksızlığın sağladığı güçten ve olanaklardan yararlanırlar. Böyle
durumlarda insan ister istemez sorar: Eğer ilahi bir adalet varsa bütün bunlara
neden izin verilmektedir?
Bu sabah uyandığımda aynı
sorular yine zihnimdeydi. Düşündükçe şu noktaya geldim: Gözlemleyebildiğimiz
doğada ahlaki bir adalet mekanizması yoktur. Doğada adalet değil, düzen
vardır.
Güneş iyinin de kötünün de
üzerine doğar. Yağmur adil ile zalimi ayırmaz. Deprem suçluyu cezalandırıp
masumu korumaz. Hastalık, zengin ile yoksul arasında ahlaki bir değerlendirme
yapmaz. Aslan avını yakalarken onun yavrularının bulunup bulunmadığını düşünmez;
kuraklık hangi köyün insanlarının daha erdemli olduğuna bakmaz. Doğa işler,
fakat bizim anladığımız anlamda hüküm vermez.
Bu gözlem elbette ilahi
adaletin bulunmadığını kanıtlamaz. İnsan bilgisinin ve gözleminin dışında bir
düzenin bulunup bulunmadığı ayrı bir sorudur. Ancak gözlemlediğimiz dünya bize
önemli bir gerçeği gösterir: Doğal olaylar insanın ahlak ölçülerine göre gerçekleşmez.
Bu durumda bizim kullandığımız
anlamıyla adalet, doğada hazır olarak bulunan bir ilkeden çok, insanın uzun
toplumsal deneyimi içinde geliştirdiği ahlaki ve siyasal bir kavram olarak
görünmektedir. İnsanlar birlikte yaşayabilmek için neyin doğru, neyin yanlış;
neyin hak, neyin haksızlık olduğunu belirlemek zorunda kalmışlardır. Adalet
düşüncesi de bu uzun tarihsel süreç içinde biçimlenmiştir.
Kadim Soru: Kötülük ve Teodise
Bu sorun yeni değildir.
İnsanlık binlerce yıldır aynı soruyla karşı karşıyadır: Evreni yöneten mutlak
güçlü, her şeyi bilen ve iyi bir Tanrı varsa dünyadaki kötülük, haksızlık ve
özellikle masum insanların çektiği acılar nasıl açıklanabilir?
Felsefede bu tartışma
genellikle kötülük problemi olarak adlandırılır. Gottfried Wilhelm
Leibniz, daha sonra “teodise” kavramıyla Tanrı’nın iyiliği ve adaleti ile
dünyadaki kötülüğün nasıl bağdaştırılabileceğini açıklamaya çalışmıştır.
1710’da yayımlanan Théodicée adlı eseri bu tartışmanın en bilinen
çalışmalarından biridir.
Epikuros’a atfedilen eski
sorgulama da aynı sorunun özüne dokunur: Tanrı kötülüğü önlemek istiyor fakat
önleyemiyorsa mutlak güçlü müdür? Önleyebiliyor fakat önlemiyorsa mutlak iyi
midir? Hem önlemek istiyor hem de buna gücü yetiyorsa kötülük neden vardır?
Eyüp Kitabı başka bir açıdan aynı soruyu sorar: İyi bir insan neden
acı çeker? Yüzyıllar sonra Voltaire, 1755 Lizbon depreminde binlerce insanın
ölümü karşısında benzer bir sorgulamaya yönelmiştir. Masum insanların enkaz
altında kaldığı bir dünyayı hiçbir sorun yokmuş gibi kusursuz bir düzen olarak
açıklamak ne ölçüde mümkündür?
Çağlar, toplumlar ve inanç
biçimleri değişmiştir; fakat soru değişmemiştir: Masum neden acı çeker,
zalim neden kimi zaman kazanır?
Adil Bir Dünyaya İnanmak
İstiyoruz
Sorunun bir bölümü insan
zihninin çalışma biçimiyle ilgili olabilir. İnsan yaşadığı dünyanın anlamlı ve
öngörülebilir olmasını ister. İyi davranışın iyilikle, kötü davranışın
kötülükle karşılık bulmasını bekler. Psikolojide “adil dünya inancı” olarak adlandırılan
eğilim, insanların dünyanın temelde düzenli ve adil olduğuna, kişilerin de
çoğunlukla hak ettikleri sonuçlarla karşılaştığına inanma eğilimini anlatır.
Böyle bir inanç dünyayı daha
güvenli ve öngörülebilir görmemize yardımcı olabilir. Fakat tehlikeli sonuçları
da vardır. İnsanlar bazen yaşanan haksızlığın sorumluluğunu zalimde değil
mağdurda aramaya başlayabilirler. “Mutlaka bir nedeni vardır” düşüncesi,
mağdurun başına gelenleri hak ettiği sonucuna kadar götürülebilir.
Çünkü dünyanın her zaman adil
olmadığını kabul etmek kolay değildir. Çalışanın kaybettiği, hırsızın
kazandığı; doğru söyleyenin cezalandırıldığı, yalancının ödüllendirildiği;
masumun acı çektiği, suçlunun rahat yaşadığı bir dünya insanın adalet duygusunu
yaralar. Böyle bir gerçeklikle karşılaştığımızda kendimizi şu düşünceyle
avutmak isteriz:
“Bu burada kalmayacak. Bir gün
hesap sorulacak.”
İlahi adalet düşüncesinin
insana verdiği en büyük tesellilerden biri burada ortaya çıkar.
Avuntu Olarak İlahi Adalet
Peki adalet bu dünyada
gerçekleşmezse ne olacaktır? Haksızlığa uğrayan insan hakkını alamadan ölürse,
zalim yaptıklarının karşılığını görmezse, katil cezalandırılmazsa, hırsız
çaldıklarıyla yaşamaya ve yalancı kazanmaya devam ederse?
İlahi adalet inancı bu uçurumun
üzerine bir köprü kurar: Bugün hesap sorulmamış olabilir, fakat son hesap henüz
görülmemiştir.
Bu düşünce acı çeken insana
dayanma gücü verebilir. Kaybettiği yakınının, uğradığı haksızlığın ya da
karşılaştığı zulmün bütünüyle anlamsız olmadığını düşünmesine yardımcı
olabilir. Belki de insanlığın en derin ruhsal gereksinimlerinden birine yanıt
verir.
Ancak burada başka bir sorun
ortaya çıkar: Avuntu, sorumluluğun yerine geçerse ne olur?
“Bugün çektiğin sıkıntıya
katlan. Hakkını alamadıysan sabret. Zalim cezasını bir gün mutlaka bulacaktır.”
Bu sözler acı çeken insanı
rahatlatabilir. Fakat aynı sözler, içinde bulunulan koşullara göre, insanın
haksızlığa karşı çıkma iradesini de zayıflatabilir. Adalet başka bir zamana ve
başka bir dünyaya ertelendiğinde insan bugün hakkını aramaktan vazgeçebilir.
Haksızlığın giderilmesi insanların görevi olmaktan çıkarılıp görünmeyen bir
güce bırakılabilir. Böyle bir anlayışın egemen güçler açısından ne kadar
kullanışlı olabileceğini görmek zor değildir.
Cennet ve cehennem düşüncesi de
tarih boyunca yalnızca metafizik bir inanç olarak kalmamış, insan davranışını
biçimlendiren güçlü bir ödül ve ceza sistemi oluşturmuştur. Bununla birlikte
buradan dinlerin yalnızca iktidarların insanları yönetmek amacıyla oluşturduğu
yapılar olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Böyle bir açıklama hem din
tarihini hem de insanın inanç deneyimini gereğinden fazla basitleştirir.
Bu nedenle daha doğru soru
şudur: İnanç, insanı sorumluluk almaya mı çağırıyor, yoksa sorumluluğunu
ertelemesine mi hizmet ediyor?
İnanç Her Zaman İnsanı
Pasifleştirir mi?
Hayır. Tarih bunun tersini
gösteren birçok örnekle doludur. İnanç, kimi insanlar için haksızlığa boyun
eğmenin değil, ona karşı çıkmanın kaynağı olmuştur. Kölelik karşıtı
hareketlerden yoksullara yardım örgütlerine, insan hakları mücadelelerinden
siyasal otorite karşısında vicdanını savunan din insanlarına kadar pek çok
toplumsal hareket dinsel inançtan güç almıştır.
“Hesap vereceğim” düşüncesi
insanı yalnızca başkalarının bir gün cezalandırılacağı beklentisine götürmez.
Kendi davranışlarını sorgulamaya da yöneltebilir. Bir insan yaptıklarının
hesabını vereceğine gerçekten inanıyorsa bu düşünce onu daha dürüst, daha adil
ve daha sorumlu davranmaya yöneltebilir.
Öyleyse sorun yalnızca inancın
kendisi değildir. Asıl sorun, inancın nasıl yorumlandığı ve insan
sorumluluğuyla nasıl ilişkilendirildiğidir.
Mu‘tezile ile Eş‘arilik
Arasındaki Tartışma
İslam düşünce tarihi de bu
sorunu çok erken dönemlerden başlayarak tartışmıştır. Mu‘tezile ile Eş‘arilik
arasındaki önemli ayrımlardan biri insan iradesi, Tanrı’nın kudreti ve ilahi
adalet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı üzerindedir.
Mu‘tezile ilahi adalet üzerinde
güçlü biçimde durmuş, insan yaptığı eylemlerden sorumlu tutulacaksa gerçek bir
seçim alanına sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle insanın
özgürlüğü ve sorumluluğu Mu‘tezile düşüncesinde merkezi bir yer tutar.
Eş‘ari gelenek ise insanın
eylemleriyle ilişkisini bütünüyle ortadan kaldırmadan yaratıcı kudreti Tanrı’ya
bağlamaya çalışmıştır. Böylece tartışmanın merkezine şu güç sorun yerleşmiştir:
İlahi kudret ile insan sorumluluğu nasıl birlikte açıklanabilir?
Bu tartışma bin yılı aşkın bir
süre önce yapılmış olsa da temel soru bugün de önümüzdedir: İnsan kendi
eylemlerinden ne ölçüde sorumludur?
Benim için asıl önemli nokta
buradadır. İnsan kendi sorumluluğunu başka bir güce devretmeye başladığında
sorun yalnız düşünsel olmaktan çıkar, toplumsal ve siyasal bir nitelik kazanır.
İki Soru Arasındaki Büyük Fark
“Bir gün adalet yerini
bulacaktır” demek ile “Adaletin gerçekleşmesi için bugün ne yapabilirim?” diye
sormak arasında büyük bir fark vardır.
Ben ikinci sorunun peşinden
gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünyada değer verdiğimiz hemen hiçbir
şey yalnızca beklemekle gerçekleşmez. Bilgi emek ister. Özgürlük mücadele
ister. Demokrasi korunmak ister. İnsan hakları savunulmak ister. Adalet ise
bütün bunların yanında cesaret, emek, dayanışma, örgütlenme ve süreklilik
gerektirir.
Üstelik emeğin karşılığı her
zaman alınmaz. Kurnaz olan dürüst olandan, hırsız çalışandan, yalancı doğru
söyleyenden daha kolay kazanabilir. Haksızlığın karşılığını bugün
göremediğimizde onun başka bir yerde mutlaka cezalandırılacağına inanmak bizi
rahatlatabilir. Fakat bir düşüncenin bizi rahatlatması onun doğru olduğunun
kanıtı değildir.
Camus: Teslimiyet Yerine
Başkaldırı
Albert Camus, insanın hazır bir
anlam bulamadığı dünyayla karşılaşmasını “absürd” kavramıyla ele alır. Ancak
vardığı sonuç teslimiyet değildir. İnsan, dünyanın sessizliği karşısında
yaşamaktan vazgeçmek yerine bilinçli biçimde yaşamayı ve başkaldırmayı seçebilir.
Camus’nün sözünü ettiği
başkaldırı yalnız bireysel değildir. Başka insanların acısını görmeyi,
haksızlığa karşı çıkmayı ve dayanışmayı da beraberinde getirir. Bu yaklaşım
adalet sorunu açısından önemlidir. Dünya bize hazır bir adalet sunmuyorsa
bundan “Öyleyse hiçbir şey yapamayız” sonucu çıkmaz.
Tam tersine, adaletin
garantisi yoksa adalet için mücadele etmek daha da önemli hâle gelir.
İlahi adaletin bulunup
bulunmadığı konusunda insanlar farklı düşünebilir. Fakat yeryüzündeki
adaletsizliğin giderilmesi konusunda insanın sorumluluk taşıdığı üzerinde
anlaşabiliriz.
Burada önemli bir ayrım daha
vardır. “Adaleti biz sağlayacağız” demek yalnızca insanların iyi, dürüst ve
vicdanlı olmasını istemek değildir. Bir toplum yöneticilerinin iyi niyetine
güvenerek adil hâle gelemez. Hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı,
hesap verebilir yönetim, özgür basın, denetlenebilir kamu gücü ve hakkını
korkmadan arayabilen yurttaşlar gerekir.
Çünkü asıl sorun iyi bir
yöneticinin nasıl bulunacağı değildir. Asıl sorun, kötü bir yönetici
geldiğinde onun yapabileceklerini sınırlayacak bir düzenin kurulup
kurulmadığıdır.
Adalet güçlü kişinin
merhametine bırakılmışsa gerçek adalet değildir. Hak, bir yöneticinin isteğine
göre verilip geri alınabiliyorsa hak olmaktan çıkar. Kurumlar kişilere göre
çalışıyorsa orada güvence değil, ayrıcalık vardır.
Bu nedenle yeryüzündeki adalet
yalnız vicdanla değil hukukla; yalnız iyi niyetle değil kurumlarla; yalnız
bireysel cesaretle değil toplumsal dayanışmayla korunabilir.
Asıl Soru Nedir?
İlahi adalet var mıdır?
Bu soruya kesin bir yanıt
verebileceğimi düşünmüyorum. Çünkü varlığını da yokluğunu da deney ve gözlem
yoluyla kanıtlayabileceğimiz bir alandan söz etmiyoruz. İnanan insan için bu
sorunun yanıtı başka, inanmayan için başka olabilir.
Fakat bildiğim bir şey var: Yeryüzündeki
adalet kendiliğinden gerçekleşmiyor.
Bir çocuk haksızlığa
uğradığında onu koruyacak olan biziz. Bir insanın hakkı yenildiğinde hakkını
savunacak olan yine insanlar ve onların kurduğu kurumlardır. Bir yönetici
gücünü kötüye kullandığında onu durduracak olan hukuk, toplum ve yurttaş
iradesidir.
“Bir gün hesabını verir”
diyerek zalimi seyretmek ile “Bugün onu nasıl durdurabiliriz?” diye sormak aynı
şey değildir.
İlahi adalete inanan insan
inanabilir. Bu inanç ona umut, direnç ve ahlaki güç verebilir. Fakat hiçbir
inanç insanın yeryüzündeki sorumluluğunun yerine geçmemelidir. Belki de
insanlığın büyük yanılgılarından biri, kendi yapması gerekeni başka bir gücün yapmasını
beklemektir.
Bu nedenle asıl soru yalnızca
“İlahi adalet var mı?” değildir. Daha önemli soru şudur:
Adalet gerçekleşmiyorsa onu
gerçekleştirmek için biz ne yapacağız?
Benim yanıtım açık: Beklemek
yerine çalışacağız. Boyun eğmek yerine hakkımızı arayacağız. Yazgımıza razı
olmak yerine sorumluluk alacağız. Bunu yalnız bireyler olarak değil; hukuku,
kurumları ve birbirimizi güçlendirerek yapacağız.
Gökyüzünde nasıl bir adalet
bulunduğunu bilmiyor olabiliriz.
Yeryüzündeki adalet ise bizim
sorumluluğumuzdur.
Osman Karadağ
6 Temmuz 2025
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder