29 Ağustos 2026 Cumartesi

İlahi Adalet Var mıdır?

İlahi Adalet Var mıdır?

Yoksa insan, yeryüzünde bulamadığı adaleti gökyüzünde arayarak kendisine bir sığınak mı yaratmıştır?

Bu konu üzerinde geçen yıl, 6 Temmuz 2025’te bir çalışma yapmıştım. Aradan geçen zamanda sorun üzerinde yeniden düşündüm. Dün muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmalar ve tutuklamalarla ilgili gelişmeleri izlerken aynı soru bir kez daha zihnimi kurcaladı: Dünyada adalet gerçekten var mıdır?

Çevremize baktığımızda haksızlığın, yalanın, hırsızlığın, zulmün ve gücün kötüye kullanılmasının her zaman karşılıksız kaldığını söylemek doğru değildir. Kimi zaman suçlu cezalandırılır, haksızlık ortaya çıkar ve hak yerini bulur. Fakat bunun tersi de olur. Bazı insanlar yaptıklarının bedelini ödemeden yaşamlarını sürdürür; hatta haksızlığın sağladığı güçten ve olanaklardan yararlanırlar. Böyle durumlarda insan ister istemez sorar: Eğer ilahi bir adalet varsa bütün bunlara neden izin verilmektedir?

Bu sabah uyandığımda aynı sorular yine zihnimdeydi. Düşündükçe şu noktaya geldim: Gözlemleyebildiğimiz doğada ahlaki bir adalet mekanizması yoktur. Doğada adalet değil, düzen vardır.

Güneş iyinin de kötünün de üzerine doğar. Yağmur adil ile zalimi ayırmaz. Deprem suçluyu cezalandırıp masumu korumaz. Hastalık, zengin ile yoksul arasında ahlaki bir değerlendirme yapmaz. Aslan avını yakalarken onun yavrularının bulunup bulunmadığını düşünmez; kuraklık hangi köyün insanlarının daha erdemli olduğuna bakmaz. Doğa işler, fakat bizim anladığımız anlamda hüküm vermez.

Bu gözlem elbette ilahi adaletin bulunmadığını kanıtlamaz. İnsan bilgisinin ve gözleminin dışında bir düzenin bulunup bulunmadığı ayrı bir sorudur. Ancak gözlemlediğimiz dünya bize önemli bir gerçeği gösterir: Doğal olaylar insanın ahlak ölçülerine göre gerçekleşmez.

Bu durumda bizim kullandığımız anlamıyla adalet, doğada hazır olarak bulunan bir ilkeden çok, insanın uzun toplumsal deneyimi içinde geliştirdiği ahlaki ve siyasal bir kavram olarak görünmektedir. İnsanlar birlikte yaşayabilmek için neyin doğru, neyin yanlış; neyin hak, neyin haksızlık olduğunu belirlemek zorunda kalmışlardır. Adalet düşüncesi de bu uzun tarihsel süreç içinde biçimlenmiştir.

Kadim Soru: Kötülük ve Teodise

Bu sorun yeni değildir. İnsanlık binlerce yıldır aynı soruyla karşı karşıyadır: Evreni yöneten mutlak güçlü, her şeyi bilen ve iyi bir Tanrı varsa dünyadaki kötülük, haksızlık ve özellikle masum insanların çektiği acılar nasıl açıklanabilir?

Felsefede bu tartışma genellikle kötülük problemi olarak adlandırılır. Gottfried Wilhelm Leibniz, daha sonra “teodise” kavramıyla Tanrı’nın iyiliği ve adaleti ile dünyadaki kötülüğün nasıl bağdaştırılabileceğini açıklamaya çalışmıştır. 1710’da yayımlanan Théodicée adlı eseri bu tartışmanın en bilinen çalışmalarından biridir.

Epikuros’a atfedilen eski sorgulama da aynı sorunun özüne dokunur: Tanrı kötülüğü önlemek istiyor fakat önleyemiyorsa mutlak güçlü müdür? Önleyebiliyor fakat önlemiyorsa mutlak iyi midir? Hem önlemek istiyor hem de buna gücü yetiyorsa kötülük neden vardır?

Eyüp Kitabı başka bir açıdan aynı soruyu sorar: İyi bir insan neden acı çeker? Yüzyıllar sonra Voltaire, 1755 Lizbon depreminde binlerce insanın ölümü karşısında benzer bir sorgulamaya yönelmiştir. Masum insanların enkaz altında kaldığı bir dünyayı hiçbir sorun yokmuş gibi kusursuz bir düzen olarak açıklamak ne ölçüde mümkündür?

Çağlar, toplumlar ve inanç biçimleri değişmiştir; fakat soru değişmemiştir: Masum neden acı çeker, zalim neden kimi zaman kazanır?

Adil Bir Dünyaya İnanmak İstiyoruz

Sorunun bir bölümü insan zihninin çalışma biçimiyle ilgili olabilir. İnsan yaşadığı dünyanın anlamlı ve öngörülebilir olmasını ister. İyi davranışın iyilikle, kötü davranışın kötülükle karşılık bulmasını bekler. Psikolojide “adil dünya inancı” olarak adlandırılan eğilim, insanların dünyanın temelde düzenli ve adil olduğuna, kişilerin de çoğunlukla hak ettikleri sonuçlarla karşılaştığına inanma eğilimini anlatır.

Böyle bir inanç dünyayı daha güvenli ve öngörülebilir görmemize yardımcı olabilir. Fakat tehlikeli sonuçları da vardır. İnsanlar bazen yaşanan haksızlığın sorumluluğunu zalimde değil mağdurda aramaya başlayabilirler. “Mutlaka bir nedeni vardır” düşüncesi, mağdurun başına gelenleri hak ettiği sonucuna kadar götürülebilir.

Çünkü dünyanın her zaman adil olmadığını kabul etmek kolay değildir. Çalışanın kaybettiği, hırsızın kazandığı; doğru söyleyenin cezalandırıldığı, yalancının ödüllendirildiği; masumun acı çektiği, suçlunun rahat yaşadığı bir dünya insanın adalet duygusunu yaralar. Böyle bir gerçeklikle karşılaştığımızda kendimizi şu düşünceyle avutmak isteriz:

“Bu burada kalmayacak. Bir gün hesap sorulacak.”

İlahi adalet düşüncesinin insana verdiği en büyük tesellilerden biri burada ortaya çıkar.

Avuntu Olarak İlahi Adalet

Peki adalet bu dünyada gerçekleşmezse ne olacaktır? Haksızlığa uğrayan insan hakkını alamadan ölürse, zalim yaptıklarının karşılığını görmezse, katil cezalandırılmazsa, hırsız çaldıklarıyla yaşamaya ve yalancı kazanmaya devam ederse?

İlahi adalet inancı bu uçurumun üzerine bir köprü kurar: Bugün hesap sorulmamış olabilir, fakat son hesap henüz görülmemiştir.

Bu düşünce acı çeken insana dayanma gücü verebilir. Kaybettiği yakınının, uğradığı haksızlığın ya da karşılaştığı zulmün bütünüyle anlamsız olmadığını düşünmesine yardımcı olabilir. Belki de insanlığın en derin ruhsal gereksinimlerinden birine yanıt verir.

Ancak burada başka bir sorun ortaya çıkar: Avuntu, sorumluluğun yerine geçerse ne olur?

“Bugün çektiğin sıkıntıya katlan. Hakkını alamadıysan sabret. Zalim cezasını bir gün mutlaka bulacaktır.”

Bu sözler acı çeken insanı rahatlatabilir. Fakat aynı sözler, içinde bulunulan koşullara göre, insanın haksızlığa karşı çıkma iradesini de zayıflatabilir. Adalet başka bir zamana ve başka bir dünyaya ertelendiğinde insan bugün hakkını aramaktan vazgeçebilir. Haksızlığın giderilmesi insanların görevi olmaktan çıkarılıp görünmeyen bir güce bırakılabilir. Böyle bir anlayışın egemen güçler açısından ne kadar kullanışlı olabileceğini görmek zor değildir.

Cennet ve cehennem düşüncesi de tarih boyunca yalnızca metafizik bir inanç olarak kalmamış, insan davranışını biçimlendiren güçlü bir ödül ve ceza sistemi oluşturmuştur. Bununla birlikte buradan dinlerin yalnızca iktidarların insanları yönetmek amacıyla oluşturduğu yapılar olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Böyle bir açıklama hem din tarihini hem de insanın inanç deneyimini gereğinden fazla basitleştirir.

Bu nedenle daha doğru soru şudur: İnanç, insanı sorumluluk almaya mı çağırıyor, yoksa sorumluluğunu ertelemesine mi hizmet ediyor?

İnanç Her Zaman İnsanı Pasifleştirir mi?

Hayır. Tarih bunun tersini gösteren birçok örnekle doludur. İnanç, kimi insanlar için haksızlığa boyun eğmenin değil, ona karşı çıkmanın kaynağı olmuştur. Kölelik karşıtı hareketlerden yoksullara yardım örgütlerine, insan hakları mücadelelerinden siyasal otorite karşısında vicdanını savunan din insanlarına kadar pek çok toplumsal hareket dinsel inançtan güç almıştır.

“Hesap vereceğim” düşüncesi insanı yalnızca başkalarının bir gün cezalandırılacağı beklentisine götürmez. Kendi davranışlarını sorgulamaya da yöneltebilir. Bir insan yaptıklarının hesabını vereceğine gerçekten inanıyorsa bu düşünce onu daha dürüst, daha adil ve daha sorumlu davranmaya yöneltebilir.

Öyleyse sorun yalnızca inancın kendisi değildir. Asıl sorun, inancın nasıl yorumlandığı ve insan sorumluluğuyla nasıl ilişkilendirildiğidir.

Mu‘tezile ile Eş‘arilik Arasındaki Tartışma

İslam düşünce tarihi de bu sorunu çok erken dönemlerden başlayarak tartışmıştır. Mu‘tezile ile Eş‘arilik arasındaki önemli ayrımlardan biri insan iradesi, Tanrı’nın kudreti ve ilahi adalet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı üzerindedir.

Mu‘tezile ilahi adalet üzerinde güçlü biçimde durmuş, insan yaptığı eylemlerden sorumlu tutulacaksa gerçek bir seçim alanına sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle insanın özgürlüğü ve sorumluluğu Mu‘tezile düşüncesinde merkezi bir yer tutar.

Eş‘ari gelenek ise insanın eylemleriyle ilişkisini bütünüyle ortadan kaldırmadan yaratıcı kudreti Tanrı’ya bağlamaya çalışmıştır. Böylece tartışmanın merkezine şu güç sorun yerleşmiştir: İlahi kudret ile insan sorumluluğu nasıl birlikte açıklanabilir?

Bu tartışma bin yılı aşkın bir süre önce yapılmış olsa da temel soru bugün de önümüzdedir: İnsan kendi eylemlerinden ne ölçüde sorumludur?

Benim için asıl önemli nokta buradadır. İnsan kendi sorumluluğunu başka bir güce devretmeye başladığında sorun yalnız düşünsel olmaktan çıkar, toplumsal ve siyasal bir nitelik kazanır.

İki Soru Arasındaki Büyük Fark

“Bir gün adalet yerini bulacaktır” demek ile “Adaletin gerçekleşmesi için bugün ne yapabilirim?” diye sormak arasında büyük bir fark vardır.

Ben ikinci sorunun peşinden gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünyada değer verdiğimiz hemen hiçbir şey yalnızca beklemekle gerçekleşmez. Bilgi emek ister. Özgürlük mücadele ister. Demokrasi korunmak ister. İnsan hakları savunulmak ister. Adalet ise bütün bunların yanında cesaret, emek, dayanışma, örgütlenme ve süreklilik gerektirir.

Üstelik emeğin karşılığı her zaman alınmaz. Kurnaz olan dürüst olandan, hırsız çalışandan, yalancı doğru söyleyenden daha kolay kazanabilir. Haksızlığın karşılığını bugün göremediğimizde onun başka bir yerde mutlaka cezalandırılacağına inanmak bizi rahatlatabilir. Fakat bir düşüncenin bizi rahatlatması onun doğru olduğunun kanıtı değildir.

Camus: Teslimiyet Yerine Başkaldırı

Albert Camus, insanın hazır bir anlam bulamadığı dünyayla karşılaşmasını “absürd” kavramıyla ele alır. Ancak vardığı sonuç teslimiyet değildir. İnsan, dünyanın sessizliği karşısında yaşamaktan vazgeçmek yerine bilinçli biçimde yaşamayı ve başkaldırmayı seçebilir.

Camus’nün sözünü ettiği başkaldırı yalnız bireysel değildir. Başka insanların acısını görmeyi, haksızlığa karşı çıkmayı ve dayanışmayı da beraberinde getirir. Bu yaklaşım adalet sorunu açısından önemlidir. Dünya bize hazır bir adalet sunmuyorsa bundan “Öyleyse hiçbir şey yapamayız” sonucu çıkmaz.

Tam tersine, adaletin garantisi yoksa adalet için mücadele etmek daha da önemli hâle gelir.

İlahi adaletin bulunup bulunmadığı konusunda insanlar farklı düşünebilir. Fakat yeryüzündeki adaletsizliğin giderilmesi konusunda insanın sorumluluk taşıdığı üzerinde anlaşabiliriz.

Burada önemli bir ayrım daha vardır. “Adaleti biz sağlayacağız” demek yalnızca insanların iyi, dürüst ve vicdanlı olmasını istemek değildir. Bir toplum yöneticilerinin iyi niyetine güvenerek adil hâle gelemez. Hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı, hesap verebilir yönetim, özgür basın, denetlenebilir kamu gücü ve hakkını korkmadan arayabilen yurttaşlar gerekir.

Çünkü asıl sorun iyi bir yöneticinin nasıl bulunacağı değildir. Asıl sorun, kötü bir yönetici geldiğinde onun yapabileceklerini sınırlayacak bir düzenin kurulup kurulmadığıdır.

Adalet güçlü kişinin merhametine bırakılmışsa gerçek adalet değildir. Hak, bir yöneticinin isteğine göre verilip geri alınabiliyorsa hak olmaktan çıkar. Kurumlar kişilere göre çalışıyorsa orada güvence değil, ayrıcalık vardır.

Bu nedenle yeryüzündeki adalet yalnız vicdanla değil hukukla; yalnız iyi niyetle değil kurumlarla; yalnız bireysel cesaretle değil toplumsal dayanışmayla korunabilir.

Asıl Soru Nedir?

İlahi adalet var mıdır?

Bu soruya kesin bir yanıt verebileceğimi düşünmüyorum. Çünkü varlığını da yokluğunu da deney ve gözlem yoluyla kanıtlayabileceğimiz bir alandan söz etmiyoruz. İnanan insan için bu sorunun yanıtı başka, inanmayan için başka olabilir.

Fakat bildiğim bir şey var: Yeryüzündeki adalet kendiliğinden gerçekleşmiyor.

Bir çocuk haksızlığa uğradığında onu koruyacak olan biziz. Bir insanın hakkı yenildiğinde hakkını savunacak olan yine insanlar ve onların kurduğu kurumlardır. Bir yönetici gücünü kötüye kullandığında onu durduracak olan hukuk, toplum ve yurttaş iradesidir.

“Bir gün hesabını verir” diyerek zalimi seyretmek ile “Bugün onu nasıl durdurabiliriz?” diye sormak aynı şey değildir.

İlahi adalete inanan insan inanabilir. Bu inanç ona umut, direnç ve ahlaki güç verebilir. Fakat hiçbir inanç insanın yeryüzündeki sorumluluğunun yerine geçmemelidir. Belki de insanlığın büyük yanılgılarından biri, kendi yapması gerekeni başka bir gücün yapmasını beklemektir.

Bu nedenle asıl soru yalnızca “İlahi adalet var mı?” değildir. Daha önemli soru şudur:

Adalet gerçekleşmiyorsa onu gerçekleştirmek için biz ne yapacağız?

Benim yanıtım açık: Beklemek yerine çalışacağız. Boyun eğmek yerine hakkımızı arayacağız. Yazgımıza razı olmak yerine sorumluluk alacağız. Bunu yalnız bireyler olarak değil; hukuku, kurumları ve birbirimizi güçlendirerek yapacağız.

Gökyüzünde nasıl bir adalet bulunduğunu bilmiyor olabiliriz.

Yeryüzündeki adalet ise bizim sorumluluğumuzdur.

Osman Karadağ
6 Temmuz 2025

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder