29 Ağustos 2026 Cumartesi

İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?

 İlerlemenin Bedelini Kim Ödüyor?

Bugün uygarlık dediğimizde kentleri, devletleri ve kurumları; hukuku, yazıyı ve eğitimi; bilimi ve teknolojiyi; üretimi, ticareti ve iş bölümünü; yolları, limanları, enerji sistemlerini ve iletişim ağlarını; sağlık hizmetlerini, sanatı ve kültürü anlıyoruz. İlerleme dediğimizde ise daha uzun ve sağlıklı yaşamı, çocuk ölümlerinin azalmasını, eğitimin yaygınlaşmasını, bilimsel bilginin artmasını, üretkenliği, ulaşım ve iletişim olanaklarını, insan haklarını, bireysel özgürlükleri ve daha yüksek maddi yaşam düzeyini düşünüyoruz. İnsanlığın özellikle son birkaç yüzyılda bu alanlarda önemli kazanımlar elde ettiği açıktır. Ortalama yaşam süresinin uzaması, birçok hastalığın denetim altına alınması, okuryazarlığın yaygınlaşması, ulaşımın hızlanması ve bilginin geniş kitlelere ulaşabilmesi gerçek bir ilerlemeyi gösteriyor.

Ancak bu tabloya yalnız kazanımlar açısından bakmak yeterli değildir. Uygarlığın maddi temeli hiçbir zaman yalnız insan zekasından oluşmadı. Toprak, su, orman, hayvanlar, madenler ve enerji kaynakları olmadan kentler, fabrikalar, otomobiller, bilgisayarlar ya da büyük ulaşım ağları kurulamazdı. Aynı biçimde insan emeği olmadan doğadaki kaynakların ekonomik ve toplumsal değere dönüşmesi mümkün değildi. Bu nedenle uygarlığın tarihi bir bakıma doğanın dönüştürülmesinin ve insan emeğinin örgütlenmesinin de tarihidir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Doğadan yararlanmak doğayı sömürmekle, insan emeğinden yararlanmak da insanı sömürmekle aynı şey değildir. İnsan yaşamını sürdürebilmek için doğanın kaynaklarını kullanmak zorundadır; toplum da emek olmadan yaşayamaz. Sorun, kullanımın kaynağın kendini yenileme gücünü aşması, emeğin insan onurunu zedeleyen koşullara indirgenmesi ve elde edilen yararla oluşan maliyetin farklı insanlar, toplumlar ya da kuşaklar arasında adaletsiz biçimde paylaşılmasıyla başlar. Bu açıdan sömürü, yalnız bir kaynağı kullanmak değil, kazanç bir yerde birikirken maliyetin başka insanlara, başka coğrafyalara veya geleceğe aktarılmasıdır.

Tarihe bu gözle baktığımızda farklı dönemlerde değişen, fakat bütünüyle ortadan kalkmayan bir süreklilik görürüz. Antik dünyanın bazı ekonomilerinde köle emeği önemli bir yer tutuyordu. Yeniçağdaki plantasyon sistemleri milyonlarca Afrikalının zorla yerinden edilmesine ve emeğinin kullanılmasına dayandı. Sömürge imparatorlukları birçok bölgede madenlere, tarım alanlarına ve yerel emeğe kendi merkezlerinin gereksinimleri doğrultusunda yön verdi. Sanayi Devrimi sırasında fabrikalarda uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve çocuk emeği yaygın sorunlardı. Zamanla hukuk, sendikalaşma, sosyal güvenlik ve çalışma koşullarındaki iyileşmeler bu yapının önemli bir bölümünü değiştirdi; ancak sömürü bütünüyle tarihe karışmadı, farklı biçimler aldı.

Bugünün küresel ekonomisinde de düşük ücretli işçilik, zorla çalıştırma, çocuk emeği ve ağır çalışma koşulları sürüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, 2022 tarihli küresel tahminlerinde dünyada 27,6 milyon insanın zorla çalıştırıldığını bildirir. ILO ve UNICEF'in 2024 yılına ilişkin tahminleri ise yaklaşık 138 milyon çocuğun çocuk işçiliği kapsamında çalıştığını, bunların 54 milyonunun sağlık ve güvenliklerini tehlikeye atan işlerde bulunduğunu gösterir. Bu sayılar, teknolojik ve ekonomik ilerlemenin üretim zincirlerindeki herkese aynı ölçüde yansımadığını ortaya koyuyor.

Bir yanda birkaç yılda bir değiştirilen telefonlar, bilgisayarlar, giysiler ve otomobiller bulunurken, öte yanda bunların hammaddelerini çıkaran, parçalarını üreten veya ürünleri birleştiren insanların çalışma koşulları vardır. Bu nedenle bir ürünün ucuz olması, gerçek maliyetinin düşük olduğu anlamına gelmez. Maliyetin bir bölümü fiyat etiketinin dışında kalabilir; düşük ücrete, kirlenen suya, kesilen ormana, bozulan toprağa veya atmosfere bırakılan sera gazlarına aktarılabilir. Daha da önemlisi, bugünkü fiyatın içine girmeyen bu maliyetin bir bölümü gelecek kuşakların karşısına çıkabilir.

Aynı sorun doğal kaynakların kullanımında da görülür. Ormanı kestiğimizde kereste, gelir ve istihdam yaratırız; ancak orman kendini yenileyebileceğinden daha hızlı yok ediliyorsa doğal sermayemiz azalır. Petrolü çıkardığımızda enerji üretiriz; fakat milyonlarca yılda oluşmuş bir kaynağı birkaç kuşağın kullanımında tüketiriz. Denizlerden daha fazla balık tuttuğumuzda bugünkü üretimi artırabiliriz; ancak balık stoklarının yenilenme hızını aşarsak geleceğin üretim kapasitesini azaltırız. Toprağın taşıma kapasitesinin üzerinde üretim yapmak da kısa dönemde verimi artırırken uzun dönemde toprağın niteliğini bozabilir.

Bu noktada ekonomik büyüme ile gerçek zenginlik arasındaki fark önem kazanır. Gayrisafi Yurt İçi Hasıla bir ekonomide belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin değerini ölçer; ancak orman kaybını, toprak verimliliğinin azalmasını, su kaynaklarının tükenmesini veya ekosistemlerin bozulmasını aynı açıklıkla göstermez. Dünya Bankasının The Changing Wealth of Nations 2024 çalışması da ekonomik ilerlemenin yalnız GSYH üzerinden değerlendirilmesinin eksik kalabileceğini vurgular. Bir toplumun geliri artarken doğal sermayesi azalabilir. Başka bir deyişle, bir ülke bugün daha fazla gelir elde ederken yarının servetini tüketiyor olabilir.

İnsanlığın doğayla kurduğu ilişkinin en geniş sonuçlarından biri iklim değişikliğidir. Sanayi Devrimi sonrasında kömür, petrol ve doğal gazın sağladığı enerji, modern ekonominin büyümesinde önemli rol oynadı. Fabrikalar, demiryolları, otomobiller, uçaklar, elektrik üretimi ve birçok teknolojik gelişme bu enerji kaynaklarından yararlandı. Buna karşılık fosil yakıtların yakılması atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu artırdı. IPCC'nin 2023 değerlendirmesi, insan faaliyetlerinin küresel ısınmaya neden olduğuna ilişkin bilimsel kanıtın güçlü olduğunu ve iklim değişikliğinin dünyanın farklı bölgelerindeki çok sayıda aşırı hava ve iklim olayını etkilediğini belirtir.

Ancak iklim değişikliği yalnız çevre sorunu değildir. Aynı zamanda adalet sorunudur. Çünkü sorunun oluşmasına en fazla katkıda bulunanlarla sonuçlarından en fazla zarar görenler her zaman aynı insanlar değildir. Sanayileşmiş ve yüksek tüketimli toplumlar tarihsel olarak daha fazla sera gazı salmışken, ekonomik kapasitesi sınırlı bazı ülkeler iklim değişikliğinin sonuçlarına karşı daha kırılgan durumdadır. IPCC de iklim değişikliğine tarihsel katkısı düşük olan kırılgan toplumların etkilerden orantısız biçimde zarar görebileceğini vurgular.

Bu durum uygarlığın önemli bir çelişkisini ortaya çıkarır: Yararla maliyet birbirinden ayrılabilir. Enerjinin sağladığı konfor bir yerde yaşanırken çevresel maliyet başka yerde ortaya çıkabilir. Bir şirket üretimden kazanç sağlarken kirlenmiş suyun bedelini o bölgede yaşayan insanlar ödeyebilir. Bir toplum yüksek tüketim düzeyine ulaşırken bunun iklim üzerindeki etkileri, çok daha düşük tüketim düzeyindeki toplumların yaşam koşullarını değiştirebilir. Bugünkü bir kuşak fosil yakıtları kullanırken iklim üzerindeki sonuçların bir bölümü onlarca yıl sonra ortaya çıkabilir.

Burada en önemli sorunlardan biri, olumsuz sonuçlardan etkilenen insanların çoğunun bu sonuçları doğuran kararlarda hiçbir söz sahibi olmamasıdır. Çocuklar hangi enerji politikasının uygulanacağına karar vermez. Küçük bir dağ köyünde yaşayan aile küresel tüketim düzenini kurmaz. Bir çiftçi dünya enerji sisteminin yönünü belirlemez. Henüz doğmamış insanlar ise atmosferde ne kadar sera gazı biriktirileceği konusunda hiçbir biçimde söz sahibi değildir. Buna karşın alınan kararların sonuçları onların yaşamlarını da belirler.

Ağustos 2026'da Nepal-Tibet sınırındaki Himalaya bölgesinde yaşanan büyük yıkım bu kırılganlığı yeniden gündeme getirdi. Buz, kaya, su ve enkazın dağlık bölgelerde oluşturduğu zincirleme hareketler yerleşimleri, yolları, köprüleri ve enerji altyapısını etkiledi; çok sayıda insan yaşamını yitirdi veya kayboldu. Nepal örneği, tek bir felaketin nedeninden çok, kırılgan toplumların doğal tehlikeler karşısında ne kadar ağır bedeller ödeyebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

“Doğal afet” kavramı da bu nedenle dikkatli kullanılmalıdır. Deprem, aşırı yağış, taşkın, buzul çökmesi veya heyelan doğal tehlikelerdir; ancak bu tehlikelerin toplumsal felakete dönüşmesinin büyüklüğünü insanların nerede yaşadığı, gelir düzeyi, yapıların dayanıklılığı, altyapı, erken uyarı sistemleri ve kamu kurumlarının kapasitesi belirler. Aynı olay, varlıklı ve güçlü bir toplumla yoksul ve kırılgan bir toplumu aynı ölçüde etkilemez. Sigortası, birikimi ve başka bir yere taşınma olanağı bulunan kişi felaketten sonra yeniden başlayabilirken, küçük bir tarladan başka varlığı bulunmayan aile evini kaybettiğinde gelirini, geleceğini ve çocuklarının eğitim olanaklarını da kaybedebilir.

Bu nedenle doğanın sömürülmesi, insan emeğinin sömürülmesi ve toplumsal eşitsizlik birbirinden bütünüyle bağımsız sorunlar değildir. Tarihin farklı dönemlerinde güçlüler, elde ettikleri yararın bir bölümünü korurken maliyetin bir kısmını daha güçsüz kesimlere aktarabildiler. Bu ilişki köle sahibi ile köle, sömürge merkezi ile sömürge halkı, fabrika sahibi ile korunmasız işçi, işveren ile çocuk işçi, yüksek gelirli tüketici ile düşük ücretli üretici arasında farklı biçimlerde görüldü. Günümüzde buna yüksek emisyonlu toplumlarla iklim açısından kırılgan toplumlar arasındaki ilişki de eklenir.

Bütün bu örneklerin ortak sorusu aynıdır: Kazancı kim elde ediyor, emeği kim veriyor ve bedeli kim ödüyor?

Bu sorunun en zor bölümü gelecek kuşaklarla ilgilidir. Çünkü onlar bugünkü kararların alındığı masada değildir. Ne kadar petrol tüketmemize izin vereceklerini söyleyemez, hangi ormanların korunmasını istediklerini açıklayamaz, temiz su kaynaklarının ne kadarının kendilerine bırakılması gerektiğine karar veremezler. Atmosferde ne kadar sera gazı biriktirilebileceği konusunda oy kullanamazlar. Buna karşın bugünkü kararların sonuçları onların yaşam koşullarını belirleyecektir.

Bu durum kuşaklar arasında alışılmadık bir güç eşitsizliği yaratır. Bugünkü kuşak geleceğin kaynaklarını kullanabilir; gelecek kuşak ise bugünkü kuşağın kararlarını değiştiremez. Bu nedenle bugün kullandığımız petrol, çıkardığımız maden, kestiğimiz orman veya atmosfere bıraktığımız sera gazı yalnız ekonomik bir işlem değildir; aynı zamanda kuşaklar arası bir paylaşım kararıdır. Ekonomik hesaplarımız dengede görünebilir, ancak gelecek kuşaklara bırakılan doğal sermaye azalıyor ve çevresel riskler büyüyorsa kuşaklar arası hesabımız açık veriyor olabilir.

Brundtland Komisyonunun 1987'de yaptığı sürdürülebilir kalkınma tanımının güncelliğini korumasının nedeni budur. Komisyon, bugünün ihtiyaçlarının karşılanması ile gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarının korunmasını aynı çerçevede ele almıştır. Birleşmiş Milletlerin 2024 tarihli Gelecek Kuşaklar Bildirgesi de bugünkü kararların ve eylemsizliklerin kuşaklar arası sonuçlarını vurgular. Her iki yaklaşım da kalkınmanın yalnız bugünkü üretim ve tüketim düzeyiyle ölçülemeyeceğini hatırlatır.

Buradan çıkarılacak sonuç ilerlemeyi reddetmek değildir. Bilimden, teknolojiden, sağlık hizmetlerinden, daha iyi konutlardan veya daha rahat bir yaşamdan vazgeçmek de değildir. Bunlar insan uygarlığının gerçek kazanımlarıdır. Sorun, ilerlemeyi yalnız daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmek olarak tanımlamaktır. Bir toplum daha fazla üretirken toprağını tüketiyorsa, daha fazla enerji kullanırken çevresel maliyeti başka toplumlara aktarıyorsa, daha ucuz mal üretirken başka insanların emeğini sömürüyorsa veya bugünkü refahını gelecek kuşakların kullanacağı kaynakları azaltarak sağlıyorsa, ekonomik büyüme ile gerçek ilerleme arasındaki farkı yeniden düşünmek gerekir.

Gelişmiş bir uygarlığın ölçüsü yalnız ne kadar üretebildiği olmamalıdır. Kaynaklarını ne ölçüde koruyabildiği, tükettiğinin ne kadarını yeniden oluşturabildiği, insan emeğine ne ölçüde onuruna uygun koşullar sağlayabildiği, yarattığı maliyetleri başkalarına aktarmadan ne kadarını kendisinin üstlenebildiği ve kendisinden sonra gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakabildiği de uygarlığın ölçüsü sayılmalıdır.

Tarihte birçok kuşak kendisinden önceki kuşaklardan daha iyi yaşam koşullarına ulaşmıştır. Ancak bunun gelecekte de kendiliğinden süreceğini gösteren değişmez bir tarih yasası yoktur. İnsanlık geçmişte savaşlar, salgınlar, kıtlıklar ve toplumsal çöküşler yaşamıştır. Bugün bunlara başka bir risk ekleniyor: İlerlemenin, kendi maddi ve doğal temelini tüketerek gelecekteki ilerleme kapasitesini zayıflatması. Bozulan iklim dengesi, azalan doğal sermaye, tükenen kaynaklar ve kaybolan ekosistemler bu riskin göz ardı edilemeyeceğini gösterir.

Bu nedenle insanlığın önündeki görev ilerlemeyi durdurmak değil, ilerlemenin anlamını yeniden düşünmektir. Her ekonomik ve teknolojik kararın arkasında birkaç temel soru bulunmalıdır: Kazancı kim elde ediyor? Emeği kim veriyor? Kaynağı kim tüketiyor? Maliyeti kim ödüyor? Bu maliyeti taşıyacak insanların kararda söz hakkı var mı? Ve alınan kararın bedelini henüz doğmamış insanlar da ödeyecek mi?

Sonunda sorun iki soruda düğümleniyor: Biz daha iyi yaşarken başka insanların daha kötü yaşamasına neden oluyor muyuz? Bizden sonra yaşayacak insanların yaşam olanaklarından bugün pay mı tüketiyoruz?

Bu sorulara vereceğimiz yanıt, ilerleme anlayışımızın da sınırlarını gösterecektir. Çünkü gerçek ilerleme yalnız bugünün insanına daha fazla rahatlık sağlayan gelişme değildir. Gerçek ilerleme; doğayı tüketmeden, insanı sömürmeden, kendi yaratmadığı bir bedeli masumlara yüklemeden ve gelecek kuşakların ilerleyebilme olanaklarını azaltmadan daha iyi bir yaşam kurabilmektir.

Osman Karadağ

29 Ağustos 2026

Kaynakça

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2022). Climate change 2022: Impacts, adaptation and vulnerability. Cambridge University Press.

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2023). Climate change 2023: Synthesis report. Geneva: IPCC.

International Labour Organization. (2022). Global estimates of modern slavery: Forced labour and forced marriage. Geneva: ILO.

International Labour Organization & UNICEF. (2025). Child labour: Global estimates 2024, trends and the road forward. Geneva: ILO ve UNICEF.

United Nations. (2024). Declaration on future generations. New York: United Nations.

World Bank. (2024). The changing wealth of nations 2024. Washington, DC: World Bank.

World Commission on Environment and Development. (1987). Our common future. Oxford: Oxford University Press.

Nepal-Tibet bölgesinde Ağustos 2026'da yaşanan yıkıma ilişkin güncel haber ve ilk bilimsel değerlendirmeler için Reuters ve Associated Press'in 26-29 Ağustos 2026 tarihli haberleri.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder