28 Ağustos 2026 Cuma

GÜCÜN KENDİSİ Mİ, ALGISI MI?

 GÜCÜN KENDİSİ Mİ, ALGISI MI?

Sovyetler Birliği’nden Çin’e: Güç, tehdit algısı ve ABD’nin küresel önderliği

Bir ülkenin gücü yalnızca ekonomisinin büyüklüğü, ordusunun silahları, üretim kapasitesi ya da teknolojik üstünlüğüyle ölçülebilir mi? Yoksa diğer ülkelerin onun ne kadar güçlü olduğuna ilişkin inancı da bu gücün bir parçası mıdır?

Uluslararası ilişkiler tarihi, ikinci unsurun da en az birincisi kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bir devletin ekonomik, askerî ve teknolojik kapasitesi onun gerçek gücünü oluştururken, rakiplerinin, müttefiklerinin ve dünya kamuoyunun bu kapasiteyi nasıl değerlendirdiği de algılanan gücü belirler. İkisi her zaman aynı değildir.

Robert Jervis’in ortaya koyduğu gibi devlet adamları dış dünyayı yalnızca nesnel veriler üzerinden değil; beklentiler, geçmiş deneyimler, korkular ve zihinsel kalıplar aracılığıyla değerlendirirler. Stephen Walt da devletlerin yalnızca güce değil, algıladıkları tehdide karşı ittifak oluşturduklarını belirtir. Joseph Nye ise gücü, mevcut kaynakların ötesinde, bu kaynakları istenen sonuçlara dönüştürebilme yeteneğiyle ilişkilendirir (Jervis, 1976; Walt, 1987; Nye, 2011).

Bu nedenle uluslararası politikada önemli olan yalnızca kimin güçlü olduğu değildir. Kimin güçlü görüldüğü de önemlidir.

Soğuk Savaş’ın Güç Algısı

Bu ayrımın en öğretici örneklerinden biri Soğuk Savaş’tır. Sovyetler Birliği kuşkusuz gerçek bir süper güçtü. Dünyanın en büyük kara ordularından birini barındırıyor; geniş bir nükleer cephaneliği, gelişmiş füze ve uzay programları bulunuyordu. Doğu Avrupa üzerinde güçlü bir politik ve askerî denetim kurmuştu.

Dolayısıyla Sovyet tehdidini bütünüyle hayal ürünü saymak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz. Bununla birlikte Sovyet askeri kapasitesinin gerçekte ne kadar büyük olduğunu belirlemek özellikle Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde oldukça güçtü.

Sovyet yönetimi ekonomik ve askeri bilgilerini Batılı ülkeler ölçüsünde açık biçimde yayımlamıyordu. ABD istihbarat kurumları bu nedenle Sovyet kapasitesini uydu görüntülerinden, silah sistemlerinden, üretim tesislerinden, personel tahminlerinden ve çeşitli dolaylı göstergelerden hareketle hesaplamaya çalışıyordu. CIA ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyinin 1950–1983 yılları arasında Sovyet stratejik kuvvetleri konusunda hazırladığı 41 ayrı Ulusal İstihbarat Tahmini, bu kapasitenin sürekli yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösterir (CIA, 1996).

1950’lerin sonundaki “füze açığı” tartışması bunun çarpıcı bir örneğidir. ABD kamuoyunda Sovyetler Birliği’nin kıtalararası balistik füzelerde büyük bir üstünlük kurduğu düşüncesi yayılmıştı. Ancak U-2 keşif uçuşları ve daha sonra CORONA uydularından elde edilen görüntüler, Sovyetlerin konuşlandırılmış füze sayısının tahmin edilenden çok daha düşük olduğunu gösterdi.

Buradan çıkarılması gereken sonuç Sovyet tehdidinin gerçek olmadığı değildir. Asıl sonuç şudur: Gerçek bir rakibin gücü bile eksik bilgi ve yanlış varsayımlar nedeniyle olduğundan büyük ya da küçük algılanabilir.

Gücü Ölçmenin Sorunu

Daha önemli bir sorun ise askeri gücün hangi yöntemle ölçüleceğiydi. Sovyet savunma bütçesinin gerçek büyüklüğünü doğrudan belirlemek mümkün olmadığından CIA, silah sistemlerini, personeli ve askeri faaliyetleri ayrı ayrı tahmin ederek bunlara maliyet biçiyordu.

Ancak burada ciddi bir yöntem sorunu ortaya çıkıyordu. Sovyet ordusunun maliyeti Amerikan fiyatlarıyla mı hesaplanmalıydı, yoksa Sovyet ekonomisinin kendi fiyat sistemi mi esas alınmalıydı?

Örneğin Sovyetler Birliği’nde askeri personelin maliyeti ABD’ye göre çok daha düşük olabiliyordu. Buna karşılık bazı teknolojik sistemlerin Sovyet ekonomisindeki gerçek maliyeti farklı biçimde oluşuyordu. Bu nedenle aynı askeri kapasite, kullanılan hesaplama yöntemine göre farklı büyüklüklerde görünebiliyordu.

CIA’nın kendi tarihsel belgelerinde de ruble ve dolar üzerinden yapılan hesaplamaların farklı sorulara yanıt verdiği, bu nedenle doğrudan karşılaştırmalarda dikkatli olunması gerektiği belirtilmiştir.

Bu örnek önemli bir ilkeyi ortaya koyar:

Rakamın doğru olması tek başına yeterli değildir; rakamın nasıl üretildiği de bilinmelidir.

Bir ülkenin ekonomik veya askeri gücünü olduğundan büyük göstermek için yanlış veri vermek gerekmez. Doğru verileri farklı ölçütlerle karşılaştırmak bile çok farklı sonuçlar doğurabilir.

Tehdit Algısı ve Politika

Sorunun bir başka boyutu, istihbarat değerlendirmesi ile politik söylem arasındaki farktır.

İstihbarat kuruluşları çoğu zaman olasılıklar ve belirsizlikler üzerinden çalışır. Bir raporda, “Bu kapasitenin büyüklüğünün belirlenmesinde önemli belirsizlikler bulunmaktadır” denilebilir. Aynı değerlendirme politik söylemde, “Rakibimiz hızla güçlenmektedir” biçiminde ifade edilebilir.

İki cümle aynı verilerden hareket etse bile kamuoyunda meydana getireceği etki aynı değildir.

Ancak burada önemli bir mantık hatasından kaçınmak gerekir. Bir tehdidin savunma bütçelerini artırması, ittifakları güçlendirmesi veya yeni silah programlarına gerekçe oluşturması, tehdidin uydurulduğunu göstermez. Gerçek bir tehdit de aynı sonuçları doğurabilir.

Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’nin varlığı NATO’nun önemini artırmış, ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığının temel gerekçelerinden birini oluşturmuş ve Batılı ülkeleri ortak bir güvenlik sistemi içinde tutmuştur. Bu nedenle Sovyet tehdidi hem gerçek bir güvenlik problemi hem de Amerikan önderliğinin dayandığı uluslararası düzenin önemli unsurlarından biriydi.

Bu iki durum aynı anda doğru olabilir.

Sovyetler Gitti, Çin Yükseldi

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla ABD bir süre rakipsiz küresel güç konumunda kaldı. Ancak 21. yüzyılın başlarından beri Çin’in hızlı yükselişi yeni bir güç dengesinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Çin’in yükselişini yalnızca Amerikan söyleminin ürünü olarak görmek mümkün değildir. Çin artık yalnızca düşük maliyetli ürünler üreten bir ekonomi değildir. Devasa sanayi altyapısı, enerji kapasitesi, limanları, lojistik ağları, mühendislik birikimi, bilimsel araştırmaları ve teknoloji yatırımlarıyla dünya ekonomisinin temel merkezlerinden biri olmuştur.

UNIDO verilerine göre Çin’in dünya imalat katma değerindeki payı 2024 yılında yaklaşık yüzde 32’ye ulaşmıştır. ABD’nin payı yüzde 15 dolayındadır. Japonya, Almanya ve Güney Kore de hesaba katıldığında, Çin’in tek başına ulaştığı imalat payı bu dört büyük sanayi ekonomisinin toplamından daha yüksektir (UNIDO, 2025).

Bu, göz ardı edilemeyecek bir güçtür.

Ancak bundan “Çin ABD’yi geçti” sonucu otomatik olarak çıkarılamaz. Çünkü önce şu soruya yanıt verilmelidir: Hangi alanda?

Toplam üretimde mi? Kişi başına gelirde mi? Yapay zekada mı? İleri yarı iletkenlerde mi? Deniz gücünde mi? Nükleer kuvvetlerde mi? Bilimsel araştırmada mı? Finans sisteminde mi? Küresel para sisteminde mi?

Bu alanların her birinde farklı sonuçlarla karşılaşılır. Çin bazı alanlarda ABD’yi geçmiş, bazılarında yaklaşmış, bazı kritik alanlarda ise hala geride kalmıştır.

Dolayısıyla ülkelerin gücünü tek bir sıralama tablosuna indirgemek yanıltıcıdır.

Çin Yeni Sovyetler Birliği Değildir

Çin’i yeni Sovyetler Birliği olarak görmek de önemli bir hataya yol açabilir. İki ülke arasında temel yapısal farklılıklar vardır.

Sovyetler Birliği büyük ölçüde Batı ekonomik sisteminin dışında gelişmişti. Çin ise dünya ekonomisinin içine girerek yükseldi. Sovyet ekonomisinin Batı’yla ticareti sınırlıyken Çin, dünyanın en büyük ticaret ülkelerinden biridir. Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre Çin’in 2024 yılı mal ihracatı yaklaşık 3,58 trilyon dolara ulaşmıştır.

ABD, Avrupa Birliği, Japonya ve Güney Kore aynı zamanda Çin’in önemli ekonomik ortaklarıdır. Böylece ABD ile Çin birbirleriyle rekabet ederken birbirlerinden bütünüyle kopmuş iki ekonomik sistem oluşturmuyor.

Bu nedenle bugünkü rekabet Soğuk Savaş’tan daha karmaşıktır.

Sovyet-Amerikan rekabetinin merkezinde nükleer silahlar, konvansiyonel askeri güç ve ideolojik bloklar bulunuyordu. Çin-ABD rekabetinde bunlara üretim kapasitesi, yarı iletkenler, yapay zeka, enerji teknolojileri, kritik mineraller, ticaret yolları, teknik standartlar ve küresel tedarik zincirleri de eklenmiştir.

Çin’in gücü sistemin dışında değil, büyük ölçüde sistemin içinde büyümüştür.

ABD Çin’i Olduğundan Güçlü mü Gösteriyor?

Asıl tartışılması gereken soru burada ortaya çıkıyor.

ABD’nin Çin’i önemli bir tehdit olarak göstermesi kendi stratejik çıkarlarına hizmet ediyor olabilir mi?

Kuşkusuz edebilir. Çin tehdidi ABD’nin Hint-Pasifik’teki askeri varlığını gerekçelendiriyor, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve diğer müttefiklerle güvenlik iş birliğini güçlendiriyor, savunma yatırımlarını destekliyor ve ileri teknoloji alanındaki devlet politikalarını hızlandırıyor. ABD Savunma Bakanlığı da Çin’i uzun erimli askeri planlamasını belirleyen başlıca stratejik meydan okuma olarak tanımlıyor.

Ancak bir söylemin ABD’ye stratejik yarar sağlaması, söylemin yanlış olduğunu göstermez.

Burada üç ayrı olasılığın birbirinden ayrılması gerekir: Çin gerçekten güçleniyor olabilir; Çin’in gücü bazı alanlarda olduğundan büyük algılanıyor olabilir; ABD aynı zamanda bu gerçek veya algılanan tehdidi kendi küresel önderliğini güçlendirmek için kullanıyor olabilir.

Bu üç olasılık birbirini dışlamaz.

Sorunun sağlıklı biçimde incelenebilmesi için niyet okumak yerine karşılaştırma yöntemlerine bakmak gerekir.

Çin ekonomisini nominal dolar üzerinden ölçmek başka, satın alma gücü paritesi üzerinden değerlendirmek başka sonuç verir. Deniz gücünü gemi sayısıyla ölçmek başka, toplam tonaj ve ateş gücüyle değerlendirmek başka sonuç verir. Bilimsel kapasiteyi yayın sayısıyla ölçmek ile yüksek etkili çalışmalar üzerinden değerlendirmek aynı değildir. Patent sayısı da tek başına teknolojik üstünlüğü kanıtlamaz.

Bu nedenle güç değerlendirmesinde yalnızca “Rakam doğru mu?” sorusu sorulmamalıdır.

Bir soru daha gereklidir:

Bu rakam neden ve hangi rakamla karşılaştırılıyor?

Gücün Ölçüsünü Kim Belirliyor?

Soğuk Savaş’ın belki de günümüz açısından en değerli dersi budur. Sovyetler Birliği gerçek bir askeri güçtü; fakat Sovyet gücüne ilişkin Batı’daki algı her zaman Sovyetlerin gerçek kapasitesiyle tam olarak örtüşmedi. Zaman zaman tehdit olduğundan büyük görüldü, zaman zaman da bazı Sovyet yetenekleri yeterince anlaşılamadı.

Bugün benzer bir dikkat Çin konusunda gereklidir.

Çin’in yükselişi gerçektir. Dünya üretimindeki payı, ticaret hacmi, altyapısı, teknoloji yatırımları ve askeri modernizasyonu bunu açık biçimde gösteriyor. Ancak Çin’in gelecekte ne kadar güçlü olacağı, hangi alanlarda ABD’yi geçeceği ve dünya sisteminin yeni hegemon gücü olup olmayacağı artık gözlem değil, tahmin alanına girer.

Tahmin ile gerçek arasındaki fark ise çoğu zaman politikanın başladığı yerdir.

Bu nedenle 21. yüzyılın güç mücadelesini anlamaya çalışırken yalnızca “Çin mi daha güçlü, ABD mi?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir. Daha temel sorular sormak gerekir: Gücü hangi göstergelerle ölçüyoruz? Hangi verileri öne çıkarıyor, hangilerini gözden kaçırıyoruz? Ölçümlerimiz hangi varsayımlara dayanıyor? Tehdit algısı hangi politikaların kabul edilmesini kolaylaştırıyor?

Sonunda belki de asıl mesele şudur:

Bir devlet yalnızca gerçek gücüyle değil, başkalarının bu güce ilişkin inancıyla da güç kazanır.

Bu nedenle geleceğin dünya düzenini anlamak için “Çin ne kadar güçlü?” sorusunun yanına bir soru daha koymak gerekir:

Çin’in ne kadar güçlü olduğuna bizi kim, hangi verilerle ve hangi ölçütlerle inandırıyor?

Çünkü uluslararası politikada gücü elinde tutmak kadar, gücün nasıl ölçüleceğini ve nasıl anlatılacağını belirlemek de bir güç biçimidir.

Kaynakça

Central Intelligence Agency. (1996). Intentions and capabilities: Estimates on Soviet strategic forces, 1950–1983. Center for the Study of Intelligence.

Jervis, R. (1976). Perception and misperception in international politics. Princeton University Press.

Nye, J. S., Jr. (2011). The future of power. PublicAffairs.

United Nations Industrial Development Organization. (2025). International yearbook of industrial statistics 2025. UNIDO.

U.S. Department of Defense. (2022). 2022 National Defense Strategy of the United States of America. Department of Defense.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

World Trade Organization. (2025). China: Trade profile. WTO.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder