GÜCÜN KENDİSİ Mİ, ALGISI MI?
Sovyetler Birliği’nden Çin’e:
Güç, tehdit algısı ve ABD’nin küresel önderliği
Bir ülkenin gücü yalnızca
ekonomisinin büyüklüğü, ordusunun silahları, üretim kapasitesi ya da teknolojik
üstünlüğüyle ölçülebilir mi? Yoksa diğer ülkelerin onun ne kadar güçlü olduğuna
ilişkin inancı da bu gücün bir parçası mıdır?
Uluslararası ilişkiler tarihi,
ikinci unsurun da en az birincisi kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bir
devletin ekonomik, askerî ve teknolojik kapasitesi onun gerçek gücünü
oluştururken, rakiplerinin, müttefiklerinin ve dünya kamuoyunun bu kapasiteyi
nasıl değerlendirdiği de algılanan gücü belirler. İkisi her zaman aynı
değildir.
Robert Jervis’in ortaya koyduğu
gibi devlet adamları dış dünyayı yalnızca nesnel veriler üzerinden değil;
beklentiler, geçmiş deneyimler, korkular ve zihinsel kalıplar aracılığıyla
değerlendirirler. Stephen Walt da devletlerin yalnızca güce değil, algıladıkları
tehdide karşı ittifak oluşturduklarını belirtir. Joseph Nye ise gücü,
mevcut kaynakların ötesinde, bu kaynakları istenen sonuçlara dönüştürebilme
yeteneğiyle ilişkilendirir (Jervis, 1976; Walt, 1987; Nye, 2011).
Bu nedenle uluslararası politikada
önemli olan yalnızca kimin güçlü olduğu değildir. Kimin güçlü görüldüğü de
önemlidir.
Soğuk Savaş’ın Güç Algısı
Bu ayrımın en öğretici
örneklerinden biri Soğuk Savaş’tır. Sovyetler Birliği kuşkusuz gerçek bir süper
güçtü. Dünyanın en büyük kara ordularından birini barındırıyor; geniş bir
nükleer cephaneliği, gelişmiş füze ve uzay programları bulunuyordu. Doğu Avrupa
üzerinde güçlü bir politik ve askerî denetim kurmuştu.
Dolayısıyla Sovyet tehdidini
bütünüyle hayal ürünü saymak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz. Bununla birlikte
Sovyet askeri kapasitesinin gerçekte ne kadar büyük olduğunu belirlemek
özellikle Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde oldukça güçtü.
Sovyet yönetimi ekonomik ve
askeri bilgilerini Batılı ülkeler ölçüsünde açık biçimde yayımlamıyordu. ABD
istihbarat kurumları bu nedenle Sovyet kapasitesini uydu görüntülerinden, silah
sistemlerinden, üretim tesislerinden, personel tahminlerinden ve çeşitli
dolaylı göstergelerden hareketle hesaplamaya çalışıyordu. CIA ve ABD Ulusal
İstihbarat Konseyinin 1950–1983 yılları arasında Sovyet stratejik kuvvetleri
konusunda hazırladığı 41 ayrı Ulusal İstihbarat Tahmini, bu kapasitenin sürekli
yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösterir (CIA, 1996).
1950’lerin sonundaki “füze
açığı” tartışması bunun çarpıcı bir örneğidir. ABD kamuoyunda Sovyetler
Birliği’nin kıtalararası balistik füzelerde büyük bir üstünlük kurduğu
düşüncesi yayılmıştı. Ancak U-2 keşif uçuşları ve daha sonra CORONA
uydularından elde edilen görüntüler, Sovyetlerin konuşlandırılmış füze
sayısının tahmin edilenden çok daha düşük olduğunu gösterdi.
Buradan çıkarılması gereken
sonuç Sovyet tehdidinin gerçek olmadığı değildir. Asıl sonuç şudur: Gerçek
bir rakibin gücü bile eksik bilgi ve yanlış varsayımlar nedeniyle olduğundan
büyük ya da küçük algılanabilir.
Gücü Ölçmenin Sorunu
Daha önemli bir sorun ise askeri
gücün hangi yöntemle ölçüleceğiydi. Sovyet savunma bütçesinin gerçek
büyüklüğünü doğrudan belirlemek mümkün olmadığından CIA, silah sistemlerini,
personeli ve askeri faaliyetleri ayrı ayrı tahmin ederek bunlara maliyet
biçiyordu.
Ancak burada ciddi bir yöntem
sorunu ortaya çıkıyordu. Sovyet ordusunun maliyeti Amerikan fiyatlarıyla mı
hesaplanmalıydı, yoksa Sovyet ekonomisinin kendi fiyat sistemi mi esas
alınmalıydı?
Örneğin Sovyetler Birliği’nde
askeri personelin maliyeti ABD’ye göre çok daha düşük olabiliyordu. Buna
karşılık bazı teknolojik sistemlerin Sovyet ekonomisindeki gerçek maliyeti
farklı biçimde oluşuyordu. Bu nedenle aynı askeri kapasite, kullanılan
hesaplama yöntemine göre farklı büyüklüklerde görünebiliyordu.
CIA’nın kendi tarihsel
belgelerinde de ruble ve dolar üzerinden yapılan hesaplamaların farklı sorulara
yanıt verdiği, bu nedenle doğrudan karşılaştırmalarda dikkatli olunması
gerektiği belirtilmiştir.
Bu örnek önemli bir ilkeyi
ortaya koyar:
Rakamın doğru olması tek başına
yeterli değildir; rakamın nasıl üretildiği de bilinmelidir.
Bir ülkenin ekonomik veya askeri
gücünü olduğundan büyük göstermek için yanlış veri vermek gerekmez. Doğru
verileri farklı ölçütlerle karşılaştırmak bile çok farklı sonuçlar doğurabilir.
Tehdit Algısı ve Politika
Sorunun bir başka boyutu,
istihbarat değerlendirmesi ile politik söylem arasındaki farktır.
İstihbarat kuruluşları çoğu
zaman olasılıklar ve belirsizlikler üzerinden çalışır. Bir raporda, “Bu
kapasitenin büyüklüğünün belirlenmesinde önemli belirsizlikler bulunmaktadır”
denilebilir. Aynı değerlendirme politik söylemde, “Rakibimiz hızla
güçlenmektedir” biçiminde ifade edilebilir.
İki cümle aynı verilerden
hareket etse bile kamuoyunda meydana getireceği etki aynı değildir.
Ancak burada önemli bir mantık
hatasından kaçınmak gerekir. Bir tehdidin savunma bütçelerini artırması,
ittifakları güçlendirmesi veya yeni silah programlarına gerekçe oluşturması,
tehdidin uydurulduğunu göstermez. Gerçek bir tehdit de aynı sonuçları doğurabilir.
Soğuk Savaş boyunca Sovyetler
Birliği’nin varlığı NATO’nun önemini artırmış, ABD’nin Avrupa’daki askeri
varlığının temel gerekçelerinden birini oluşturmuş ve Batılı ülkeleri ortak bir
güvenlik sistemi içinde tutmuştur. Bu nedenle Sovyet tehdidi hem gerçek bir
güvenlik problemi hem de Amerikan önderliğinin dayandığı uluslararası düzenin
önemli unsurlarından biriydi.
Bu iki durum aynı anda doğru
olabilir.
Sovyetler Gitti, Çin Yükseldi
Sovyetler Birliği’nin 1991’de
dağılmasıyla ABD bir süre rakipsiz küresel güç konumunda kaldı. Ancak 21.
yüzyılın başlarından beri Çin’in hızlı yükselişi yeni bir güç dengesinin ortaya
çıkmasına yol açtı.
Çin’in yükselişini yalnızca
Amerikan söyleminin ürünü olarak görmek mümkün değildir. Çin artık yalnızca
düşük maliyetli ürünler üreten bir ekonomi değildir. Devasa sanayi altyapısı,
enerji kapasitesi, limanları, lojistik ağları, mühendislik birikimi, bilimsel
araştırmaları ve teknoloji yatırımlarıyla dünya ekonomisinin temel
merkezlerinden biri olmuştur.
UNIDO verilerine göre Çin’in
dünya imalat katma değerindeki payı 2024 yılında yaklaşık yüzde 32’ye
ulaşmıştır. ABD’nin payı yüzde 15 dolayındadır. Japonya, Almanya ve Güney Kore
de hesaba katıldığında, Çin’in tek başına ulaştığı imalat payı bu dört büyük
sanayi ekonomisinin toplamından daha yüksektir (UNIDO, 2025).
Bu, göz ardı edilemeyecek bir
güçtür.
Ancak bundan “Çin ABD’yi geçti”
sonucu otomatik olarak çıkarılamaz. Çünkü önce şu soruya yanıt verilmelidir: Hangi
alanda?
Toplam üretimde mi? Kişi başına
gelirde mi? Yapay zekada mı? İleri yarı iletkenlerde mi? Deniz gücünde mi?
Nükleer kuvvetlerde mi? Bilimsel araştırmada mı? Finans sisteminde mi? Küresel
para sisteminde mi?
Bu alanların her birinde farklı
sonuçlarla karşılaşılır. Çin bazı alanlarda ABD’yi geçmiş, bazılarında
yaklaşmış, bazı kritik alanlarda ise hala geride kalmıştır.
Dolayısıyla ülkelerin gücünü
tek bir sıralama tablosuna indirgemek yanıltıcıdır.
Çin Yeni Sovyetler Birliği
Değildir
Çin’i yeni Sovyetler Birliği
olarak görmek de önemli bir hataya yol açabilir. İki ülke arasında temel
yapısal farklılıklar vardır.
Sovyetler Birliği büyük ölçüde
Batı ekonomik sisteminin dışında gelişmişti. Çin ise dünya ekonomisinin içine
girerek yükseldi. Sovyet ekonomisinin Batı’yla ticareti sınırlıyken Çin,
dünyanın en büyük ticaret ülkelerinden biridir. Dünya Ticaret Örgütü verilerine
göre Çin’in 2024 yılı mal ihracatı yaklaşık 3,58 trilyon dolara ulaşmıştır.
ABD, Avrupa Birliği, Japonya ve
Güney Kore aynı zamanda Çin’in önemli ekonomik ortaklarıdır. Böylece ABD ile
Çin birbirleriyle rekabet ederken birbirlerinden bütünüyle kopmuş iki ekonomik
sistem oluşturmuyor.
Bu nedenle bugünkü rekabet
Soğuk Savaş’tan daha karmaşıktır.
Sovyet-Amerikan rekabetinin
merkezinde nükleer silahlar, konvansiyonel askeri güç ve ideolojik bloklar
bulunuyordu. Çin-ABD rekabetinde bunlara üretim kapasitesi, yarı iletkenler,
yapay zeka, enerji teknolojileri, kritik mineraller, ticaret yolları, teknik
standartlar ve küresel tedarik zincirleri de eklenmiştir.
Çin’in gücü sistemin dışında
değil, büyük ölçüde sistemin içinde büyümüştür.
ABD Çin’i Olduğundan Güçlü mü
Gösteriyor?
Asıl tartışılması gereken soru
burada ortaya çıkıyor.
ABD’nin Çin’i önemli bir tehdit
olarak göstermesi kendi stratejik çıkarlarına hizmet ediyor olabilir mi?
Kuşkusuz edebilir. Çin tehdidi
ABD’nin Hint-Pasifik’teki askeri varlığını gerekçelendiriyor, Japonya, Güney
Kore, Avustralya ve diğer müttefiklerle güvenlik iş birliğini güçlendiriyor,
savunma yatırımlarını destekliyor ve ileri teknoloji alanındaki devlet
politikalarını hızlandırıyor. ABD Savunma Bakanlığı da Çin’i uzun erimli askeri
planlamasını belirleyen başlıca stratejik meydan okuma olarak tanımlıyor.
Ancak bir söylemin ABD’ye
stratejik yarar sağlaması, söylemin yanlış olduğunu göstermez.
Burada üç ayrı olasılığın
birbirinden ayrılması gerekir: Çin gerçekten güçleniyor olabilir; Çin’in gücü
bazı alanlarda olduğundan büyük algılanıyor olabilir; ABD aynı zamanda bu
gerçek veya algılanan tehdidi kendi küresel önderliğini güçlendirmek için
kullanıyor olabilir.
Bu üç olasılık birbirini
dışlamaz.
Sorunun sağlıklı biçimde
incelenebilmesi için niyet okumak yerine karşılaştırma yöntemlerine bakmak
gerekir.
Çin ekonomisini nominal dolar
üzerinden ölçmek başka, satın alma gücü paritesi üzerinden değerlendirmek başka
sonuç verir. Deniz gücünü gemi sayısıyla ölçmek başka, toplam tonaj ve ateş
gücüyle değerlendirmek başka sonuç verir. Bilimsel kapasiteyi yayın sayısıyla
ölçmek ile yüksek etkili çalışmalar üzerinden değerlendirmek aynı değildir.
Patent sayısı da tek başına teknolojik üstünlüğü kanıtlamaz.
Bu nedenle güç
değerlendirmesinde yalnızca “Rakam doğru mu?” sorusu sorulmamalıdır.
Bir soru daha gereklidir:
Bu rakam neden ve hangi rakamla
karşılaştırılıyor?
Gücün Ölçüsünü Kim Belirliyor?
Soğuk Savaş’ın belki de günümüz
açısından en değerli dersi budur. Sovyetler Birliği gerçek bir askeri güçtü;
fakat Sovyet gücüne ilişkin Batı’daki algı her zaman Sovyetlerin gerçek
kapasitesiyle tam olarak örtüşmedi. Zaman zaman tehdit olduğundan büyük
görüldü, zaman zaman da bazı Sovyet yetenekleri yeterince anlaşılamadı.
Bugün benzer bir dikkat Çin
konusunda gereklidir.
Çin’in yükselişi gerçektir.
Dünya üretimindeki payı, ticaret hacmi, altyapısı, teknoloji yatırımları ve
askeri modernizasyonu bunu açık biçimde gösteriyor. Ancak Çin’in gelecekte ne
kadar güçlü olacağı, hangi alanlarda ABD’yi geçeceği ve dünya sisteminin yeni
hegemon gücü olup olmayacağı artık gözlem değil, tahmin alanına girer.
Tahmin ile gerçek arasındaki
fark ise çoğu zaman politikanın başladığı yerdir.
Bu nedenle 21. yüzyılın güç
mücadelesini anlamaya çalışırken yalnızca “Çin mi daha güçlü, ABD mi?” sorusuna
odaklanmak yeterli değildir. Daha temel sorular sormak gerekir: Gücü hangi
göstergelerle ölçüyoruz? Hangi verileri öne çıkarıyor, hangilerini gözden
kaçırıyoruz? Ölçümlerimiz hangi varsayımlara dayanıyor? Tehdit algısı hangi
politikaların kabul edilmesini kolaylaştırıyor?
Sonunda belki de asıl mesele
şudur:
Bir devlet yalnızca gerçek
gücüyle değil, başkalarının bu güce ilişkin inancıyla da güç kazanır.
Bu nedenle geleceğin dünya
düzenini anlamak için “Çin ne kadar güçlü?” sorusunun yanına bir soru daha
koymak gerekir:
Çin’in ne kadar güçlü olduğuna
bizi kim, hangi verilerle ve hangi ölçütlerle inandırıyor?
Çünkü uluslararası politikada
gücü elinde tutmak kadar, gücün nasıl ölçüleceğini ve nasıl anlatılacağını
belirlemek de bir güç biçimidir.
Kaynakça
Central Intelligence Agency.
(1996). Intentions and capabilities: Estimates on Soviet strategic forces,
1950–1983. Center for the Study of Intelligence.
Jervis, R. (1976). Perception
and misperception in international politics. Princeton University Press.
Nye, J. S., Jr. (2011). The
future of power. PublicAffairs.
United Nations Industrial
Development Organization. (2025). International yearbook of industrial
statistics 2025. UNIDO.
U.S. Department of Defense.
(2022). 2022 National Defense Strategy of the United States of America.
Department of Defense.
Walt, S. M. (1987). The
origins of alliances. Cornell University Press.
World Trade Organization.
(2025). China: Trade profile. WTO.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder