İnsan İnsana Neden Zulmeder?
1492’den 1992’ye Bir Yüzleşmenin Öyküsü
Değerli okurlar, dün Richard Venus'un Every Place Is
Holy Ground: When Religion Is Not Enough adlı kitabında insanın insana
zulmünden örnekler verdiği bir bölümü okurken içim burkuldu. Bu konuyu biraz
ayrıntılı incelemek istedim.
İnsanın insana yaptığı kötülük yeni değil. Tarihin hemen
her döneminde savaşlar, kıyımlar, köleleştirmeler, sürgünler ve işkenceler
görüyoruz.
Beni asıl düşündüren ise kötülüğün varlığından çok başka
bir soru oldu:
İnsan, başka bir insana böylesine büyük bir zulmü nasıl
yapabiliyor?
Daha da önemlisi:
Yaptığı kötülüğü nasıl haklı görebiliyor?
Venus'un Amerika yerlileri üzerinden verdiği örnekler, bu
sorular üzerinde düşünmek için çarpıcı bir tarihsel pencere açıyor.
Konukseverlikten Köleleştirmeye
Kristof Kolomb ve denizcileri 1492'de Bahama Adaları'na
ulaştıklarında Arawak/Taíno yerlileri onları dostça karşıladılar. Yiyecek, su
ve armağanlar sundular. Kolomb ise günlüğünde onların silah kullanmayı
bilmediklerini, kolayca boyun eğdirilebileceklerini ve hizmetçi olarak
kullanılabileceklerini yazdı. İkinci yolculuğunda beklediği altını bulamayınca
çok sayıda yerliyi tutsak aldı; yüzlercesini İspanya'ya göndermek üzere
gemilere bindirdi. Venus'un aktardığına göre yolculuk sırasında bunların önemli
bir bölümü öldü, kalanlar köle olarak satıldı.
Burada üzerinde durulması gereken garip bir karşıtlık
var.
Yerliler karşılarındakine konuk gözüyle bakıyor.
Kolomb ise karşısındakine kullanılabilecek insan gücü
olarak bakıyor.
Aynı karşılaşma, iki tarafta iki ayrı düşünce yaratıyor.
Birinde paylaşma...
Ötekinde yararlanma.
Belki zulmün ilk adımlarından biri tam burada başlıyor:
Karşındaki insanı, seninle aynı değerde bir insan olarak değil, sana
sağlayacağı yararla değerlendirmek.
İspanyol rahip Bartolomé de las Casas'ın aktardığı bir
olay bunu daha da ürpertici kılıyor. Papağan taşıyan iki yerli çocuğun
papağanları ellerinden alındıktan sonra yalnızca eğlence amacıyla başlarının
kesildiği anlatılıyor. Ortada savaş yok. Savunma yok. Zorunluluk yok.
O zaman insanın önüne çok daha ağır bir soru geliyor:
Bir başka insanın yaşamı nasıl bu kadar
değersizleşebilir?
Önce “Öteki” Yaratılıyor
Sanırım bunun yanıtlarından biri “ötekileştirme”de
yatıyor.
Bir insana zulmetmek kolay değil.
Ama onu sizin gibi bir insan saymamaya başladığınızda iş
değişiyor.
Önce insanlar ayrılıyor:
Biz ve onlar.
Uygar ve vahşi.
İnanan ve inanmayan.
Beyaz ve beyaz olmayan.
Bizim ulustan olan ve olmayan.
Venus'un aktardığı örneklerde beyaz, İngiliz ya da
Protestan olmayan insanların “öteki” olarak görülmesinin ayrımcılığı
kolaylaştırdığı vurgulanıyor.
Bu ayrım yalnızca sözcüklerden oluşmuyor.
Karşınızdaki kişi artık Ahmet, Mehmet, John ya da Pedro
değil; bir grubun adsız üyesi oluyor.
Adı kayboluyor.
Yüzü kayboluyor.
Öyküsü kayboluyor.
Sonra acısı da gözden kayboluyor.
Tarihteki birçok büyük zulmün öncesinde neden benzer bir
dil görüldüğünü düşünmek gerek.
Çünkü karşınızdakini sizden daha aşağı, daha değersiz ya
da daha az insan saymaya başladığınızda, normal koşullarda yapamayacağınız
şeyleri yapabilmenin ahlaki yolu açılıyor.
Ardından Çıkar Geliyor
Ancak yalnızca ötekileştirme yetmiyor.
Çoğu kez arkasından çıkar geliyor.
Altın gerekiyor.
Toprak gerekiyor.
Ucuz emek gerekiyor.
Yeni yerleşim alanı gerekiyor.
Güç gerekiyor.
İnsan burada ilginç bir özelliğini gösteriyor: Kimi zaman
önce istediği şeye karar veriyor, sonra onu almasının neden doğru olduğunu
açıklamaya başlıyor.
Amerika yerlilerinin toprakları konusunda bunun açık bir
örneğini görüyoruz.
Massachusetts Körfezi Kolonisi Valisi John Winthrop,
yerlilerin toprağı Avrupalılar gibi işlemediğini öne sürerek topraklarının
hukuken “boş” sayılabileceğini savundu. Böylece yerlilerin toprak üzerindeki
doğal hakları kabul edilse bile, Avrupalı anlayışa uygun mülkiyet hakları
olmadığı ileri sürülebiliyordu. Sonuçta üzerinde insanların yaşadığı toprak, o
insanların yaşam biçimi Avrupa ölçülerine uymadığı için alınabilir sayılıyordu.
Mantık şaşırtıcı ölçüde yalın:
Senin yaşam biçimini ben doğru bulmuyorsam, senin hakkını
da tanımayabilirim.
Böylece çıkar hukuka dönüşüyor.
Hukuk da vicdanı rahatlatıyor.
Din de Zulmü Haklı Göstermenin Aracına Dönüşebilir
Venus'un verdiği örneklerde beni en çok düşündüren
konulardan biri de din.
İnsanı sevgiyi, merhameti ve adaleti düşünmeye çağırması
beklenen din, insanın elinde kimi zaman yapılan kötülüğü haklı göstermenin
aracına dönüşebiliyor.
Püritenler, yerli topraklarının alınmasını kutsal
metinlerden seçtikleri bölümlerle açıklamaya çalıştılar. Mezmurlar'daki bazı
sözler yeni toprakların ele geçirilmesiyle ilişkilendirildi. Pavlus'un yönetime
itaati öğütleyen sözleri ise sömürge yönetimine karşı çıkmamanın dinsel
gerekçelerinden biri olarak yorumlandı.
Pequotların yaşadıkları daha da sarsıcı.
Venus'un aktardığına göre 1637'de yüzlerce Pequot
öldürüldü. Vaiz Cotton Mather bu olayı “iyi bir gün” olarak niteleyebiliyordu.
İnsan burada dinin kendisinden çok, insanın dini nasıl
kullandığı üzerinde düşünmeli.
Çünkü insan yaptığı kötülüğü kötülük olarak kabul ederse
vicdanıyla hesaplaşmak zorunda kalır.
Ama ona kutsal, hukuksal ya da ulusal bir ad verirse bu
hesaplaşmadan kaçabilir:
“Toprağını almıyorum; uygarlık götürüyorum.”
“Sürmüyorum; düzen kuruyorum.”
“Öldürmüyorum; kutsal bir görev yerine getiriyorum.”
“Köleleştirmiyorum; onları çalışmaya alıştırıyorum.”
Sözcükler değişiyor.
Yapılan değişmiyor.
Belki de tarihteki büyük zulümlerin en tehlikeli yanı
budur:
Kötülük çoğu zaman kendisini kötülük olarak tanıtmıyor.
Kendisine güzel bir ad buluyor.
Şiddet Kendi Karşıtını Üretiyor
Venus'un Powhatanlarla ilgili verdiği örnek başka bir
gerçeği gösteriyor.
İngilizler ilk geldiklerinde açlık çekiyorlar. Powhatan
yerlileri onlara yiyecek sağlıyor. Sonra ilişkiler bozuluyor. İngiliz askerleri
yerli köylerini yakıyor, insanları öldürüyor ve ekinleri yok ediyor. Yıllar
sonra yerliler de İngiliz yerleşimcilere saldırıyor. Çatışma sonunda topyekun
savaşa dönüşüyor.
Burada kimin ilk, kimin ikinci saldırıyı yaptığı
hesabından daha geniş bir sorun var.
Şiddet, yeni şiddet üretiyor.
Öldürülen insanın çocuğu olanları unutmuyor.
Yurdundan sürülen insan yaşadığını çocuklarına anlatıyor.
Aşağılanan topluluk yaşadığı aşağılanmayı belleğinde
taşıyor.
Bir kuşağın zulmü, sonraki kuşağın öfkesine
dönüşebiliyor.
Sonunda iki taraf da kendi yaptığını, ötekinin daha önce
yaptıklarıyla açıklamaya başlıyor.
Böylece şiddetin başlangıcını bulmak giderek güçleşirken,
şiddetin kendisi olağanlaşıyor.
Devlet Yapınca Zulüm Olmaktan Çıkıyor mu?
İnsanın insana zulmünün belki de en tehlikeli aşaması,
kötülüğün kişisel olmaktan çıkıp devlet siyasetine dönüşmesi.
1830'larda Başkan Andrew Jackson yönetimi sırasında yerli
halkların atalarının topraklarından çıkarılarak Mississippi Irmağı'nın batısına
gönderilmeleri bunun örneklerinden biri.
Venus'un aktardığına göre yaklaşık 13.000 Choctaw zorunlu
göçe çıkarıldı. İlk kışta yüzlercesi hastalık ve ağır hava koşulları nedeniyle
öldü; daha sonra kolera yeni ölümler getirdi. Ardından başka yerli halklar da
benzer sürgünlerle karşılaştı. Bu büyük yerinden edilmeler bugün “Gözyaşı
Yolları” adıyla anılıyor.
Burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor:
Yasal olan her şey adil değildir.
Bir yasayı parlamento çıkarabilir.
Bir emri devlet başkanı verebilir.
Mahkemeler bir süre onu geçerli sayabilir.
Çoğunluk destekleyebilir.
Din adamları onaylayabilir.
Bunların hiçbiri tek başına yapılan işi ahlaklı yapmaz.
Tarih, bir zamanlar yasal kabul edilen nice uygulamanın
daha sonra ağır insan hakkı ihlali sayıldığını gösteriyor.
Richard Venus'un kitabındaki tarihsel örnekleri okurken
benim zihnimde birbiri ardına şu sorular oluştu:
İnsan bunu nasıl yaptı?
Çevresindekiler neden sustu?
Din adamları nasıl onayladı?
Devlet nasıl yasalaştırdı?
Tarihçiler daha sonra nasıl anlattı?
Son soru bizi 1492'den tam beş yüz yıl sonrasına, 1992'ye
götürüyor.
Beş Yüz Yıl Sonra: Kutlama mı, Yüzleşme mi?
1992, Kolomb'un Amerika'ya ulaşmasının beş yüzüncü
yılıydı.
Aradan beş yüz yıl geçmişti ama tartışma bitmemişti.
Tam tersine, bu kez Kolomb'un yolculuğundan çok o
yolculuğun nasıl anlatılması gerektiği tartışılıyordu.
Bir kesim 1492'yi insanlık tarihini değiştiren büyük bir
keşif olarak görmeye devam ediyordu.
Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George H. W.
Bush, 1 Ekim 1992 tarihli Columbus Day bildirisinde Kolomb'un yolculuğunu:
“an epic journey that changed the course of history”
diye tanımladı.
Yani “tarihin akışını değiştiren destansı bir
yolculuk.”
Bush, Kolomb'un cesaretini ve bilinmeyene yönelmesini
överken Atlantik'in iki yakasında başlayan bilgi, kaynak ve düşünce
alışverişinin de önemini vurguluyordu.
Papa II. Jean Paul da aynı yıl Kolomb'un yolculuğunun:
“opened a new chapter in the history”
olduğunu söylüyordu.
Yani bu yolculuk “tarihte yeni bir bölüm açmıştı.”
Papa, özellikle Amerika'da Hristiyanlığın yayılmasını bu karşılaşmanın önemli
sonuçları arasında görüyordu.
Bu görüşleri tümüyle yanlış saymak kolaycı olur.
1492 gerçekten de dünya tarihinin akışını değiştirdi.
Avrupa ile Amerika arasında kalıcı ilişkiler başladı.
Bitkiler, hayvanlar, ürünler, düşünceler ve insanlar
kıtalar arasında dolaştı.
Daha önce birbirinden büyük ölçüde ayrı gelişmiş iki
dünya birbiriyle sürekli ilişkiye girdi.
Ama 1992'de giderek daha yüksek sesle başka bir soru
soruluyordu:
Bu tarih yalnızca Avrupa'nın gözünden mi anlatılacaktı?
“Keşif” Kimin Keşfi?
Yerli halkların temsilcileri tam bu noktadan itiraz
ettiler.
1990'da Ekvador'un Quito kentinde Amerika kıtasındaki 120
yerli ulusun temsilcilerinin katıldığı toplantının bildirisinde Avrupa'nın
Amerika'ya gelişi “keşif” değil, “European invasion”, yani “Avrupa
istilası” olarak adlandırıldı.
Bildiride beş yüzüncü yılı kutlama girişimine açıkça
karşı çıkılıyor; yerli halkların tarihinin beş yüz yıllık bir boyun eğme değil,
aynı zamanda beş yüz yıllık direniş tarihi olduğu savunuluyordu.
Böylece aynı tarih için iki ayrı anlatı ortaya çıktı:
Bir tarafta:
Beş yüz yıllık keşif.
Öte tarafta:
Beş yüz yıllık direniş.
Hangisi doğru?
Belki de sorunun kendisini biraz değiştirmek gerekiyor.
Çünkü “keşif” sözcüğünü seçtiğimiz anda olaya Avrupa'dan
bakmaya başlıyoruz.
Bir Avrupalı açısından Amerika yeni keşfedilmiş olabilir.
Ama orada binlerce yıldır yaşayan insan açısından
keşfedilen bir şey yoktur.
Guatemalalı Maya insan hakları savunucusu Rigoberta
Menchú Tum bunu 1992 Nobel Barış Ödülü konuşmasında çok açık dile getirdi:
“No se puede hablar de descubrimiento de América.”
“Amerika'nın keşfinden söz edilemez.”
Menchú'nun gerekçesi yalındı: Bir şeyin keşfedilmesi için
bilinmiyor ya da gizli olması gerekir. Oysa Avrupalılar geldiğinde Amerika'da
gelişmiş uygarlıklar vardı. Menchú, yerli uygarlıklarıyla Avrupa
uygarlıklarının karşılaşmasının barışçı biçimde gerçekleşmesi durumunda
insanlığın bundan çok daha büyük yararlar sağlayabileceğini de söylüyordu.
Bu düşünce önemli.
Çünkü sorun iki kültürün karşılaşması değil.
Sorun, karşılaşmanın eşitler arasında gerçekleşmemesi.
Bir tarafın öteki üzerinde egemenlik kurması.
“Kutlama Değil, Düşünme ve Tövbe”
1992 tartışması yalnızca yerli örgütleriyle resmi devlet
söylemi arasında da kalmadı.
Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Kiliseler Konseyi daha
1990'da önemli bir karar aldı. Kolomb'un gelişinin bazı insanlar açısından
özgürlük ve yeni olanaklar yaratırken yerliler ve Afrika'dan getirilen köleler
açısından baskı, aşağılanma ve yıkım getirdiğini belirtti.
Konsey, 1992'nin bir zafer kutlaması yerine:
“a year of reflection and repentance”
yani “düşünme ve tövbe yılı” olarak
değerlendirilmesini istedi.
Burada tarih anlayışında önemli bir değişim başlıyor.
Artık soru:
“Kolomb kahraman mıydı?”
sorusundan ibaret değil.
Daha önemli bir soruya dönüşüyor:
Bir toplum, geçmişte başarı diye öğrettiği olayların
mağdurlarını da görebilir mi?
Rigoberta Menchú ve 1992'nin Simgesel Anlamı
1992 Nobel Barış Ödülü'nün Rigoberta Menchú'ya verilmesi
bu açıdan simgesel bir olaydı.
Norveç Nobel Komitesi ödülü ona yerli halkların haklarına
dayalı toplumsal adalet ve etnik-kültürel uzlaşma çabaları nedeniyle verdi.
Nobel Komitesi Başkanı Francis Sejersted ödül töreninde
beş yüz yıl önce Kolomb'un Amerika'yı:
“‘discovered’ America ... or since colonisation began”
diye anımsattı.
“Keşif” sözcüğünü tırnak içine alıyor ve hemen arkasından
başka bir anlatım getiriyordu:
“Ya da sömürgeleştirme başladı.”
İşte belki 1992'nin asıl önemi burada.
Olay değişmemişti.
1492 yine 1492'ydi.
Değişen, ona bakan gözlerdi.
Yüzyıllarca yalnızca gemilerin nereden kalktığını,
denizcilerin nasıl yol aldığını ve hangi topraklara ulaştığını anlatmıştık.
Şimdi kıyıda bekleyen insanlara da bakmaya başlıyorduk.
Keşif, Karşılaşma, İşgal
Bir tarihsel olayı hangi sözcükle adlandırdığımız önemsiz
değildir.
Keşif dediğimizde
Avrupalının gözünden bakarız.
Karşılaşma dediğimizde iki
dünyayı aynı tarih sahnesine yerleştiririz.
İşgal dediğimizde ise
toprağı elinden alınan insanın gözünden bakarız.
Olay aynı.
Ama seçilen sözcük bize anlatıcının nerede durduğunu
gösteriyor.
Bence tarihyazımının en önemli sorunlarından biri de
burada.
Tarihi çoğu zaman kazananlar yazıyor.
Kazanan kendi denizcisini kaşif, askerini kahraman,
savaşını zafer, aldığı toprağı yeni yurt olarak anlatıyor.
Mağdurun kullandığı sözcükler ise başka:
İşgal.
Kıyım.
Sürgün.
Toprak kaybı.
Kölelik.
Aynı olayın iki ayrı adı olabilir.
Gerçeğe yaklaşmak istiyorsak ikisini de dinlemek
zorundayız.
Geçmişle Yüzleşmek Bugünü Suçlamak Değildir
Burada önemli bir yanlış anlamaya da düşmemek gerekiyor.
Beş yüz yıl önce yaşamış insanların yaptıkları nedeniyle
bugünkü insanları suçlamak doğru olmaz.
Geçmişle yüzleşmenin amacı çocuklara atalarının suçlarını
yüklemek değildir.
Ama geçmişte yapılanı gizlemek de doğru değildir.
Çünkü bir toplumun olgunluğu yalnızca gurur duyduğu
geçmişi anlatabilmesinde değil, utanması gereken geçmişle de yüzleşebilmesinde
görülür.
Venus'un kitabının sonunda öne çıkardığı düşünce bana bu
nedenle önemli geliyor:
İnsan yalnızca “var olanı” kabul etmekle
yetinmemeli, “doğru olanı” aramalı.
Bir davranış geçmişte olağan kabul edilmiş olabilir.
Yasal olabilir.
Dinsel gerekçelere bağlanmış olabilir.
Çoğunluk desteklemiş olabilir.
Bütün bunlara karşın yanlış olabilir.
İşte ahlakın görevi belki de burada başlıyor.
Peki İnsan Neden Zulmediyor?
1492'den 1992'ye uzanan bu öyküye baktığımda insanın
insana zulmünü tek bir nedenle açıklayamıyorum.
Korku var.
Çıkar var.
Güç tutkusu var.
Önyargı var.
Kendini üstün görme var.
Gruba uyma isteği var.
Dinin, hukukun ve devlet gücünün yanlış amaçlarla
kullanılması var.
Ama bütün bunların altında daha temel bir neden
görüyorum:
Karşımızdakini kendimiz kadar insan saymamak.
Bir annenin acısını kendi annemizin acısı gibi
duyabilsek...
Başkasının çocuğunu kendi çocuğumuz kadar yaşamaya değer
görebilsek...
Başka bir halkın yurdunu kendi yurdumuz kadar değerli
kabul edebilsek...
Zulmetmek sanırım çok daha güç olurdu.
Bu nedenle ahlakın en yalın sorularından biri hala
geçerliliğini koruyor:
Bana yapılmasını istemediğim bir şeyi başkasına hangi
gerekçeyle yapıyorum?
Din...
Ulus...
Devlet...
Güvenlik...
Hukuk...
Çıkar...
Verdiğimiz gerekçe ne olursa olsun, bu sorunun önüne
geçmemeli.
1492'den 1992'ye Değişen Ne?
Beş yüz yılda çok şey değişti.
Ama belki en değerli değişikliklerden biri, bir zamanlar
yalnızca kahramanın gözünden anlatılan tarihin kurbanın gözünden de okunmaya
başlanması oldu.
1992'de Kolomb'u övenler vardı.
Onun yolculuğunu insanlık tarihinin büyük başarılarından
biri sayanlar vardı.
Bunun yanında “keşif” sözcüğüne itiraz edenler,
sömürgeleştirmeyi anımsatanlar ve yerli halkların sesini tarihe katmak
isteyenler de vardı.
Bence bu iki anlatımdan birini silmek yerine ikisini
birlikte görmek gerekiyor.
Evet, Kolomb'un yolculuğu dünya tarihini değiştirdi.
Ama:
“Dünyayı değiştirdi.” demekle, “Dünyayı daha iyi yaptı.”
demek aynı şey değildir.
Bir olay tarihsel açıdan büyük olabilir.
Bilimsel, ekonomik ve politik sonuçları çok önemli
olabilir.
Ama aynı olayın ağır bir insani bedeli de bulunabilir.
Gerçek tarihyazımı bunlardan birini seçip ötekini
gizlememeli.
Hem gemiye bakmalı...
Hem kıyıya.
Hem kaşifi dinlemeli...
Hem yerliyi.
Hem kazananın ne kazandığını anlatmalı...
Hem kaybedenin ne kaybettiğini.
Ve sonunda kendimize şu soruyu sormalıyız:
Güç elimizdeyken bizden güçsüz olana nasıl davranıyoruz?
Belki uygarlığın gerçek ölçüsü budur.
Ne kadar güçlü olduğumuz değil...
Gücümüzü ne için kullandığımız.
Ve belki insanlığımız da bize benzeyenlere gösterdiğimiz
sevgiden çok, bize benzemeyenlere gösterdiğimiz saygıda sınanıyor.
Gerçekten çok derin bir analiz. Hayata tek taraflı bakmanın ne kadar yanlış olduğu. İnsan hayatında vicdan denilen şeyin her zaman en önde tutulması gerektiği ve sonuçta gerçekte iyi insan olmanın önemi. Kendi hakkımız kadar diğer insanların da haklarının olduğunun kabulü ve tabii ki tarihi gerçekler. Teşekkürler arkadaşım
YanıtlaSilBu derinlikte bir analiz bence içeriğe bağlı olarak ilköğretimden üniversiteye her seviyede okutulmayı ve içselleştirilmeyi hak ediyor, tek yanlı bakmayayım ama batı toplumlarına doğu toplumlarından daha çok benimsetilmesi gerek diye düşünüyorum.
YanıtlaSil