Gençlerin Geleceğini Çalanlar
Gençleri sigara, uyuşturucu ve benzeri bağımlılıklara alıştıranlarla,
insanların yaşamına doğrudan zarar verenler arasında ahlaki bakımdan büyük bir
uzaklık göremiyorum. Elbette hukuk, suçları birbirinden ayırırken niyeti,
doğrudanlığı, eylemin biçimini ve sonucun ortaya çıkış biçimini dikkate alır.
Bu nedenle bağımlılık ticareti yapan kişiyi, her durumda doğrudan insan öldüren
biriyle aynı hukuki kategoriye koymak doğru olmayabilir. Ancak ahlaki
değerlendirme yalnızca hukuki sınıflandırmayla sınırlı değildir.
Bağımlılık ticareti yapan kişi, zarar verdiği insanın kim olduğunu, ne
zaman hastalanacağını ya da ne zaman öleceğini bilmeyebilir. Fakat sattığı
şeyin bir bölüm insanın yaşamını kısaltacağını, çoğunun bedenini, zihnini,
iradesini ve yaşam kalitesini bozacağını bilir. Bu bilgiye karşın kazanç elde
etmeyi sürdürüyorsa, "Ben kimseyi doğrudan öldürmedim" diyerek
ahlaken temize çıkamaz. Çünkü sonucu doğrudan istememek, öngörülen zararı göze
alan kişiyi sorumluluktan kurtarmaz.
Birinin verdiği zarar hemen ortaya çıkar; diğerininki ise yıllar içinde
bedenleri, zihinleri, aileleri ve gelecekleri tüketerek kendini gösterir. Bu
zaman farkı, çoğu kez ahlaki algımızı yanıltır. Ani ve görünür zararlara daha
güçlü tepki veririz; yavaş, dağınık ve zamana yayılan zararları ise daha kolay
kanıksarız. Oysa bağımlılık tam da böyle işler: insanı bir anda değil, yavaş
yavaş eksiltir. Önce merakını, sonra iradesini, sonra sağlığını, sonra da
geleceğini elinden alır.
Bu yavaş eksiliş, yalnızca bir gözlem değil; kökleri
antik felsefeye kadar uzanan bir sorunun da konusudur.
Aristoteles, bir insanın neyin doğru olduğunu bile bile yanlışı seçmesi
durumunu akrasia — istemsizlik ya da irade zayıflığı — kavramıyla
açıklamıştı: kişi zararı bilir, dahası kınar, fakat anlık dürtü karşısında
bilgisi davranışına yön veremez. Bağımlılık, tam olarak bu mekanizmayı işletir;
üstelik onu bir kez değil, tekrar tekrar üretir. Madde, beynin ödül sistemini
doğrudan hedef alarak kararı zamanla "bilme" ile "yapma"
arasında koparır: kişi zararı gördükçe bile iradesi bu bilgiye direnç
gösteremez hale gelir. Bağımlılık ticareti yapan kişi, işte bu noktayı —
bilginin davranışa dönüşmesini engelleyen bu kırılmayı — bilerek ve isteyerek
hedef alır. Bu da meseleyi, sıradan bir "kişisel tercih"
tartışmasından çıkarıp, iradenin doğrudan hedef alındığı bir sömürü biçimine
taşır.
Bu nedenle bağımlılık yalnızca bireysel bir alışkanlık sorunu değildir;
aynı zamanda toplumsal bir gelecek sorunudur. Özellikle gençler söz konusu
olduğunda bu sorun daha da ağırlaşır. Çünkü genç insan, çoğu zaman verdiği
kararın uzun erimli sonuçlarını tam olarak değerlendirecek yaşam deneyimine
erişmemiştir. Bağımlılık ticareti yapanlar da çoğu kez bu zayıf noktayı hedef
alır: merakı, özentiyi, arkadaş baskısını, yalnızlığı, kimlik arayışını ve
kendini kanıtlama isteğini kullanır.
John Stuart Mill'in zarar ilkesi burada önemli bir ayrım sunar. Bir
yetişkinin kendi yaşamına ilişkin özgür seçimleri elbette ayrı bir tartışma
konusudur. Ancak hiçbir özgürlük, başkasının bedenini, zihnini ve geleceğini
sömürme hakkı vermez. Hele bu kişi çocuk, ergen ya da kararlarının sonuçlarını
tam tartamayacak yaşta bir gençse, konu yalnızca "kişisel tercih"
olarak görülemez. Burada artık özgür seçimden değil, güçsüzün zayıf anını
kullanarak kazanç elde etmekten söz ederiz.
Sigara, uyuşturucu, sentetik maddeler ya da benzeri bağımlılık araçları
gençlerin yalnızca bugünkü sağlığını bozmaz; eğitimini, meslek yaşamını, aile
ilişkilerini, özgüvenini ve topluma katılma gücünü de zedeler. Bir gencin
bağımlılığa sürüklenmesi, yalnızca o kişinin kaybı değildir. Ailesi yıpranır,
çevresi zarar görür, toplum üretken bir insanını kaybeder. Bu nedenle
bağımlılık ticareti, görünürde tek tek bireylere yönelmiş olsa da sonuçta
toplumun geleceğine yönelmiş bir saldırıdır.
Bu bilerek göz yumma tavrının, tarihte belgelenmiş somut
örnekleri vardır.
Tütün endüstrisinin, yirminci yüzyılın ortalarından başlayarak sigaranın
bağımlılık yaptığına ve ciddi sağlık zararları doğurduğuna ilişkin kendi
araştırmaları olduğu, buna karşın bu bulguları uzun yıllar kamuoyundan
gizlediği, sonraki dönemlerde açığa çıkan iç belgeler ve mahkeme süreçleriyle
ortaya konmuştur. Benzer bir örnek, yakın dönemde opioid krizinde
yaşanmıştır: bazı ilaç şirketlerinin, güçlü ağrı kesicilerin bağımlılık riskini
olduğundan düşük gösterecek biçimde pazarladığı, bunun da milyonlarca kişinin
bağımlılığa sürüklenmesine katkı sağladığı iddiaları, çok sayıda hukuki sürece
ve kamuoyu tartışmasına konu olmuştur. Bu örnekler, bağımlılık ticaretinin
yalnızca sokaktaki bireysel satıcılarla sınırlı olmadığını; kurumsal, yasal
görünümlü ve büyük ölçekli biçimler de alabildiğini gösterir.
Daha da kötüsü, bu zarar çoğu zaman normalleştirilir. Sigara
"alışkanlık", uyuşturucu "gençlik hatası", bağımlılık ise
"kişisel zaaf" gibi anlatılır. Böyle söylendiğinde sorumluluk
yalnızca bağımlı hale gelen kişinin omuzlarına bırakılır. Oysa bu düzenin bir
de kazanç sağlayanları vardır: pazarlayanlar, özendirenler, görmezden gelenler,
denetlemeyenler ve gençleri koruması gerekirken onları yalnız bırakanlar.
Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir:
sonuçta herkes kendi özgür iradesiyle seçim yapmıyor mu? Sorumluluk, satan
kişide değil, seçimi yapan tüketicide olmalı değil mi? Bu itiraz, yetişkinler
ve tam bilgisi olan kişiler için belirli bir ölçüde haklıdır; Mill'in zarar
ilkesi de esasen bunu savunur. Ancak bu itiraz iki noktada zayıflar. Birincisi,
yukarıda değinildiği gibi, bağımlılık tam da "özgür seçim"
mekanizmasının kendisini hedef alır; ilk denemedeki seçim özgür olsa da, madde
iradeyi aşındırdıkça sonraki seçimler giderek daha az özgür hale gelir.
İkincisi ve daha önemlisi, konumuz zaten çoğunlukla gençlerdir — kararlarının
uzun erimli sonuçlarını tam olarak tartamayacak, deneyimi henüz olgunlaşmamış
kişiler. "Herkes kendi seçiminden sorumludur" ilkesi, bilgi ve
olgunluk bakımından eşit konumdaki yetişkinler arasında anlamlıdır; taraflardan
biri bu dengesizliği bilerek kullanıyorsa, itiraz haklılığını büyük ölçüde
yitirir.
Bir toplum, gençlerini bağımlılıktan koruyamıyorsa, yalnızca sağlık
sorunuyla karşı karşıya değildir; ahlaki bir sınavı da kaybediyor demektir.
Çünkü gençleri korumak, geleceği korumaktır. Onların bedenini, zihnini ve
iradesini hedef alan her kazanç düzeni, aslında toplumun yarınını çalmaktadır.
Bu nedenle bağımlılık ticaretiyle mücadele, yalnızca polisiye bir konu
olarak görülemez. Eğitim, aile, okul, mahalle, medya, hukuk ve kamu yönetimi
birlikte sorumluluk almalıdır. Gençlere yalnızca "yapma" demek
yetmez; onlara anlamlı bir yaşam, güçlü bir gelecek umudu, güvenli çevreler ve
sağlıklı ilişkiler de sunmak gerekir. Çünkü boşluk bırakılan yerde bağımlılık
pazarı kendine alan açar.
Sonuçta mesele şudur: Bir gencin geleceğini çalan kişi, yalnızca onun
bugünkü sağlığına zarar vermez; onun olabileceği insanı da yok eder. Bu yüzden
bağımlılığa alıştıranlar, yalnızca bir ürün satan kişiler değildir. Onlar,
gençlerin zamanını, iradesini, sağlığını ve geleceğini çalanlardır.
Bir toplum geleceğini korumak istiyorsa, gençlerin geleceğini çalanlara
karşı en az diğer ağır suçlar kadar kararlı, bilinçli ve örgütlü biçimde
mücadele etmek zorundadır.
14 Ocak 2024
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder