Kutuplaşma Nereye Kadar?
Toplumumuzda bugün hemen her konuda derin bir ayrışma
yaşanıyor. Dinden politikaya, etnik kökenden mezhebe, yaşam biçiminden dünya
görüşüne, eğitim anlayışından kültürel tercihlere, futboldan sanata, medyadan
sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir alanda insanlar giderek birbirinden
uzaklaşıyor. Farklı düşünmek artık olağan bir durum olmaktan çıkıyor; karşı
tarafı dinlemeden yargılamak, ötekileştirmek ve düşmanlaştırmak ise
sıradanlaşıyor.
Politika bilimcileri buna duygusal kutuplaşma (affective
polarization) diyor. İnsanlar artık yalnızca farklı düşünmüyor; karşı
tarafın düşüncesini değil, karakterini de değersiz görmeye başlıyor. Böylece
tartışma, fikirlerin yarışından kimliklerin çatışmasına dönüşüyor. İbn
Haldun'un asabiyet kavramı da benzer bir uyarı taşır. Bir toplumu ayakta
tutan bağ, ortak bir amaç çevresinde birleşebilme yeteneğidir. Bu bağ,
"biz" ve "onlar" ayrımına indirgenirse, toplum kendi
enerjisini dışarıya değil içerideki mücadelelere harcamaya başlar.
Elbette her ayrışma kötü değildir. Tam tersine, düşünce
özgürlüğünün olduğu bir toplumda görüş ayrılıkları kaçınılmaz olduğu kadar
gereklidir de. Bilim, felsefe ve demokrasi; farklı düşüncelerin özgürce dile
getirilebildiği ortamlarda gelişmiştir. Tarihte köleliğin kaldırılması,
kadınların politik haklar kazanması, çocuk işçiliğinin sınırlandırılması ya da
hukukun üstünlüğünün güçlenmesi gibi pek çok ilerleme, çoğunluğa karşı çıkan
insanların cesareti sayesinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle adaletsizliğe,
yolsuzluğa, ayrımcılığa ya da hukuksuzluğa karşı yükselen sesler,
"toplumsal huzuru bozuyor" gerekçesiyle susturulamaz. Gerçek
toplumsal barış, sessizlikten değil; hak arayışının güven içinde dile
getirilebildiği, farklı görüşlerin birbirini dinleyebildiği bir ortamdan doğar.
Burada eleştirilen şey farklı düşünmek değildir; farklı
düşüneni düşman ilan etmektir. Uzlaşma çağrısı, haklı eleştirileri bastırmak
anlamına gelmez. Tersine, farklı görüşlerin özgürce dile getirilebildiği, ancak
insanların birbirini düşmanlaştırmadığı ortak bir zemini güçlendirme
çağrısıdır.
Oysa demokratik toplumlarda farklılıklar bir
zenginliktir. Sorun, farklılıkların varlığı değil; bunların düşmanlığa
dönüştürülmesidir. Ne yazık ki son yıllarda, ülkeyi yönetme sorumluluğunu
taşıyan politikacıların bir bölümü de bu ayrışmayı azaltmak yerine körükleyen
bir dil kullanıyor.
Muhalefet dili ile düşman dili arasındaki fark tam da
burada ortaya çıkar. Muhalefet dili, politikaları, uygulamaları ve fikirleri
eleştirir; yanlış gördüğünü değiştirmeye çalışır. "Bu karar
yanlıştır.", "Bu politika ülkeye zarar veriyor." der. Düşman
dili ise eleştiriyi kişilere ve toplumsal kümelere yöneltir. "Bunlar bu
ülkenin düşmanıdır.", "Onlarla bir arada yaşanamaz." diyerek
insanları meşru birer yurttaş olmaktan çıkarıp tehdit olarak göstermeye başlar.
Böyle bir dil, yalnızca seçim meydanlarında oy toplamakla kalmaz; komşuyu
komşudan, aile bireylerini birbirinden, çalışma arkadaşlarını birbirinden
uzaklaştırır. Kısa erimli politik kazançlar uğruna toplumun ortak güven duygusu
aşınır.
Tarih bu yolun nereye çıktığını defalarca gösterdi. Bir
toplum, kendi içindeki farklılıkları düşmanlık diline çevirdiğinde önce ortak
dilini, sonra ortak geleceğini kaybeder. Geçmişte bunun acı örnekleri farklı
ülkelerde yaşandı. Kutuplaşmanın sürekli körüklendiği toplumlarda güven duygusu
zayıfladı, kurumlar yıprandı ve siyasal anlaşmazlıklar zamanla toplumsal
çatışmalara dönüştü. Tarih birebir tekrar etmese de benzer süreçlerin benzer
sonuçlar doğurabileceğini hatırlatır.
Bu durum böyle sürüp gidemez. Çünkü kutuplaşma yalnızca
toplumsal barışı bozmaz; ülkenin en değerli kaynaklarını da tüketir. İnsanların
enerjisi üretmeye değil tartışmaya, iş birliği yapmaya değil çatışmaya
harcanır. Ekonomi zarar görür, eğitim geriler, bilim ve sanat gelişemez. En
önemlisi de çocuklar, birbirine güvenmeyen, ortak gelecek kurmakta zorlanan bir
toplumun içinde büyürler. Güvenin olmadığı yerde yatırım azalır, girişimcilik
zayıflar, beyin göçü hızlanır; yalnızca insanlar değil, umut da ülkeyi terk
etmeye başlar.
Peki çözüm nedir?
Her şeyden önce farklı düşüncelere saygı duymayı yeniden
öğrenmeliyiz. Hiç kimse aynı düşünmek zorunda değildir. Ancak herkes, aynı
ülkenin yurttaşı olarak birbirinin onuruna, temel haklarına ve hukukuna saygı
göstermek zorundadır.
Politikacılar ayrıştıran değil, birleştiren bir dil
kullanmalıdır. Devleti yönetenlerin görevi toplumun bir kesimini diğerine karşı
kışkırtmak değil; bütün yurttaşların ortak geleceğini korumaktır. Sert eleştiri
demokrasinin gereğidir; düşmanlaştırma ise demokrasinin en büyük düşmanlarından
biridir.
Eğitim sistemimiz eleştirel düşünmeyi, kanıta dayalı
tartışmayı, uzlaşma kültürünü ve birlikte yaşama becerisini geliştirmelidir.
Medya ve sosyal medya da öfke ve çatışmadan beslenen yayın anlayışı yerine,
farklı görüşlerin birbirini dinleyebildiği sağduyulu tartışmalara daha fazla
alan açmalıdır.
Unutmamalıyız ki hiçbir toplum sürekli kutuplaşarak
güçlenemez. Güçlü toplumlar, herkesin aynı düşündüğü toplumlar değil; farklı
düşünen insanların ortak kurallar ve ortak değerler etrafında birlikte
yaşayabildiği toplumlardır. Gerçek güç, tek seslilikte değil; farklı seslerin
birbirini susturmadan aynı geleceği paylaşabilmesindedir.
Bu, yazgımız değildir; bizim tercihimizdir.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır:
Biz, birbirini yenmeye çalışan insanlar mı olacağız;
yoksa farklılıklarına karşın aynı geleceği birlikte kurmaya çalışan yurttaşlar
mı?
Osman Karadağ
19 Temmuz 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder