İnsana Saygı, Yanlışa Sessizlik Değildir
İnsan, yalnızca insan olduğu için değerlidir. Her insanın onurunu, temel
haklarını ve yaşama değerini tanımak gerekir. Ancak bu ilke, her davranışı
doğru görmek ya da her yanlışı hoş görmek anlamına gelmez. Bir insanın değerini
kabul etmek başka, onun yaptığı her davranışı onaylamak başkadır.
Bu ayrımın kökleri oldukça eskidir.
Birincisi, Stoacılar bu ayrımı tam olarak bugünkü “kişiyi davranışından
ayırmak” formülüyle kurmazlar. Daha doğru ifade şudur: Stoacılar, insanları
ortak akıl doğasına katılan varlıklar olarak görür; yanlış davranan kişinin
davranışını onaylamadan, onunla ortak insanlık bağını koparmamayı öğütler.
İkincisi, Hristiyan gelenekte doğru formül “günahkarı sev, günahı sevme”
ya da daha doğal Türkçeyle “günahı reddet, günahkara merhamet göster”
biçimindedir. Bu söz İncil’de birebir geçmez; genellikle Augustinus’un bir
mektubundaki “kişilere sevgi, günaha nefret” anlamındaki ifadeye dayandırılır.
Bu iki noktayı birbirine karıştırmak, hem ahlaki hem de düşünsel bir
kolaycılıktır. Yanlışa sessiz kalmak, insana saygı değil; çoğu zaman
haksızlığın sürmesine izin vermektir.
Bu nedenle;
- Kamu kaynaklarını israf edenleri,
- İbadetini gösterişe dönüştürenleri,
- Sürekli yalan söyleyenleri,
- Başkalarına iftira atanları,
- Adaletten uzak davrananları,
- Liyakati hiçe sayanları,
- Güçsüzün hakkını gözetmeyenleri,
- Kamu görevini kişisel çıkar aracı gibi kullananları
eleştiririm ve bu davranışları doğru bulmam.
Bu liste elbette eksiksiz değildir. Aynı ilke; insan onurunu, toplumsal
güveni, adalet duygusunu ve ortak yaşam ahlakını zedeleyen bütün davranışlar
için geçerlidir. Çünkü ahlak, yalnızca iyi niyetli sözlerle değil, yanlış
karşısında alınan tutumla da ölçülür.
Burada önemli olan, eleştirinin kişiyi yok etmeye değil, davranışı
sorgulamaya yönelmesidir. Kişiyi bütünüyle hedef almak öfkeyi büyütür,
savunmayı sertleştirir ve düzelme olasılığını azaltır. Buna karşılık davranışı
hedef almak, hem ahlaki sınırı korur hem de değişim kapısını açık bırakır.
"Sen kötüsün" demekle "Bu davranış yanlıştır" demek
arasında büyük fark vardır.
Kimi zaman "insanı sev, yanlışı sevme" biçiminde özetlenen bu
ilke, pratikte söylendiği kadar kolay değildir. Çünkü insanlar çoğu zaman
eleştiriyi kişiliklerine yönelmiş bir saldırı gibi algılar. Eleştiren kişi de
kimi zaman davranışla kişiyi birbirinden ayırmakta zorlanır. Sosyal
psikoloji bu zorluğa bir ad verir: temel atıf hatası. Bu kavrama göre
insanlar, başkalarının davranışlarını değerlendirirken kişinin karakterine
aşırı ağırlık verme, içinde bulunduğu koşulları ise yeterince hesaba katmama
eğilimindedir — biri yanlış yaptığında "kötü biridir" sonucuna
varılır, oysa aynı davranış kendimizde olduğunda kolayca koşullara bağlanır. Bu
eğilim, eleştiriyi alan kişide de işler: davranışına yönelik bir söz, kimliğine
yönelik bir hüküm gibi algılanır. Bu nedenle ahlaki eleştiri hem cesaret hem de
ölçü ister; eleştiren, davranışı işaret ederken kişiyi bütünüyle
tanımlamadığını hem kendine hem karşısındakine hatırlatmalıdır.
Sessiz kalmak ise her zaman olgunluk değildir. Kimi zaman yalnızca
çatışmadan kaçınmanın rahat yoludur. Yanlışı görüp de susmak, özellikle
başkalarının hakkı zarar görüyorsa, tarafsızlık sayılamaz. Çünkü haksızlık
karşısında sessizlik, çoğu zaman haksızlığı güçlendirir.
Burada sıkça yanlış yorumlanan bir dinsel referansa da
değinmek gerekir. "Bir kulun ayıbını örten, kıyamet günü Allah'ın
onun ayıbını örteceği" anlamındaki hadis, kimi zaman yanlışın üzerini
örtmenin, görmezden gelmenin veya eleştirmemenin bir erdem olduğu biçiminde
yorumlanır. Oysa bu hadisin bağlamı, kişinin mahremiyetini, geçmiş hatalarını
veya kimseye zararı dokunmayan özel kusurlarını teşhir etmemekle ilgilidir;
kamuyu ilgilendiren bir haksızlığı, sürmekte olan bir zulmü ya da başkasının
hakkını gasp eden bir davranışı görmezden gelmekle değil. Mahremiyeti korumak
ile haksızlığa göz yummak birbirine karıştırıldığında, bu hadis tam tersi bir
işleve, yani yanlışı meşrulaştıran bir örtüye dönüşebilir. Dinsel duyarlılık
burada da aynı ayrımı gerektirir: kişinin özel kusuru başkadır, toplumu
ilgilendiren haksızlık başkadır.
İnsana saygı, insanın onurunu tanımaktır; yanlışa karşı çıkmak ise ahlaki
sorumluluktur. Bu ikisi birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, gerçek insan
sevgisi, insanı haksızlığa, yalana, iftiraya, israfa ve adaletsizliğe terk
etmemeyi gerektirir.
İnsanı değerli görmek başka, yanlışını onaylamak başkadır. Bu ayrımı
kuramayan toplumlar, ne gerçek bir sevgi kültürü ne de gerçek bir hesap sorma
bilinci geliştirebilir. Çünkü insan onurunu koruyan şey, yalnızca hoşgörü
değil; aynı zamanda adalet, dürüstlük ve yanlışa karşı gösterilen ahlaki
direnç.
11 Ocak 2024
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder