16 Temmuz 2026 Perşembe

İnsana Saygı, Yanlışa Sessizlik Değildir

 İnsana Saygı, Yanlışa Sessizlik Değildir

İnsan, yalnızca insan olduğu için değerlidir. Her insanın onurunu, temel haklarını ve yaşama değerini tanımak gerekir. Ancak bu ilke, her davranışı doğru görmek ya da her yanlışı hoş görmek anlamına gelmez. Bir insanın değerini kabul etmek başka, onun yaptığı her davranışı onaylamak başkadır.

Bu ayrımın kökleri oldukça eskidir.

Birincisi, Stoacılar bu ayrımı tam olarak bugünkü “kişiyi davranışından ayırmak” formülüyle kurmazlar. Daha doğru ifade şudur: Stoacılar, insanları ortak akıl doğasına katılan varlıklar olarak görür; yanlış davranan kişinin davranışını onaylamadan, onunla ortak insanlık bağını koparmamayı öğütler.

İkincisi, Hristiyan gelenekte doğru formül “günahkarı sev, günahı sevme” ya da daha doğal Türkçeyle “günahı reddet, günahkara merhamet göster” biçimindedir. Bu söz İncil’de birebir geçmez; genellikle Augustinus’un bir mektubundaki “kişilere sevgi, günaha nefret” anlamındaki ifadeye dayandırılır.

Bu iki noktayı birbirine karıştırmak, hem ahlaki hem de düşünsel bir kolaycılıktır. Yanlışa sessiz kalmak, insana saygı değil; çoğu zaman haksızlığın sürmesine izin vermektir.

Bu nedenle;

- Kamu kaynaklarını israf edenleri,

- İbadetini gösterişe dönüştürenleri,

- Sürekli yalan söyleyenleri,

- Başkalarına iftira atanları,

- Adaletten uzak davrananları,

- Liyakati hiçe sayanları,

- Güçsüzün hakkını gözetmeyenleri,

- Kamu görevini kişisel çıkar aracı gibi kullananları

eleştiririm ve bu davranışları doğru bulmam.

Bu liste elbette eksiksiz değildir. Aynı ilke; insan onurunu, toplumsal güveni, adalet duygusunu ve ortak yaşam ahlakını zedeleyen bütün davranışlar için geçerlidir. Çünkü ahlak, yalnızca iyi niyetli sözlerle değil, yanlış karşısında alınan tutumla da ölçülür.

Burada önemli olan, eleştirinin kişiyi yok etmeye değil, davranışı sorgulamaya yönelmesidir. Kişiyi bütünüyle hedef almak öfkeyi büyütür, savunmayı sertleştirir ve düzelme olasılığını azaltır. Buna karşılık davranışı hedef almak, hem ahlaki sınırı korur hem de değişim kapısını açık bırakır. "Sen kötüsün" demekle "Bu davranış yanlıştır" demek arasında büyük fark vardır.

Kimi zaman "insanı sev, yanlışı sevme" biçiminde özetlenen bu ilke, pratikte söylendiği kadar kolay değildir. Çünkü insanlar çoğu zaman eleştiriyi kişiliklerine yönelmiş bir saldırı gibi algılar. Eleştiren kişi de kimi zaman davranışla kişiyi birbirinden ayırmakta zorlanır. Sosyal psikoloji bu zorluğa bir ad verir: temel atıf hatası. Bu kavrama göre insanlar, başkalarının davranışlarını değerlendirirken kişinin karakterine aşırı ağırlık verme, içinde bulunduğu koşulları ise yeterince hesaba katmama eğilimindedir — biri yanlış yaptığında "kötü biridir" sonucuna varılır, oysa aynı davranış kendimizde olduğunda kolayca koşullara bağlanır. Bu eğilim, eleştiriyi alan kişide de işler: davranışına yönelik bir söz, kimliğine yönelik bir hüküm gibi algılanır. Bu nedenle ahlaki eleştiri hem cesaret hem de ölçü ister; eleştiren, davranışı işaret ederken kişiyi bütünüyle tanımlamadığını hem kendine hem karşısındakine hatırlatmalıdır.

Sessiz kalmak ise her zaman olgunluk değildir. Kimi zaman yalnızca çatışmadan kaçınmanın rahat yoludur. Yanlışı görüp de susmak, özellikle başkalarının hakkı zarar görüyorsa, tarafsızlık sayılamaz. Çünkü haksızlık karşısında sessizlik, çoğu zaman haksızlığı güçlendirir.

Burada sıkça yanlış yorumlanan bir dinsel referansa da değinmek gerekir. "Bir kulun ayıbını örten, kıyamet günü Allah'ın onun ayıbını örteceği" anlamındaki hadis, kimi zaman yanlışın üzerini örtmenin, görmezden gelmenin veya eleştirmemenin bir erdem olduğu biçiminde yorumlanır. Oysa bu hadisin bağlamı, kişinin mahremiyetini, geçmiş hatalarını veya kimseye zararı dokunmayan özel kusurlarını teşhir etmemekle ilgilidir; kamuyu ilgilendiren bir haksızlığı, sürmekte olan bir zulmü ya da başkasının hakkını gasp eden bir davranışı görmezden gelmekle değil. Mahremiyeti korumak ile haksızlığa göz yummak birbirine karıştırıldığında, bu hadis tam tersi bir işleve, yani yanlışı meşrulaştıran bir örtüye dönüşebilir. Dinsel duyarlılık burada da aynı ayrımı gerektirir: kişinin özel kusuru başkadır, toplumu ilgilendiren haksızlık başkadır.

İnsana saygı, insanın onurunu tanımaktır; yanlışa karşı çıkmak ise ahlaki sorumluluktur. Bu ikisi birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, gerçek insan sevgisi, insanı haksızlığa, yalana, iftiraya, israfa ve adaletsizliğe terk etmemeyi gerektirir.

İnsanı değerli görmek başka, yanlışını onaylamak başkadır. Bu ayrımı kuramayan toplumlar, ne gerçek bir sevgi kültürü ne de gerçek bir hesap sorma bilinci geliştirebilir. Çünkü insan onurunu koruyan şey, yalnızca hoşgörü değil; aynı zamanda adalet, dürüstlük ve yanlışa karşı gösterilen ahlaki direnç.

11 Ocak 2024

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder