8 Temmuz 2026 Çarşamba

Gençlerin Geleceğini Çalanlar

 Gençlerin Geleceğini Çalanlar

14 Ocak 2024 tarihinde değindiğim bir konuyu biraz daha genişletmek istiyorum.

Gençleri sigara, uyuşturucu ve benzeri bağımlılıklara alıştıranlarla, insanların yaşamına doğrudan zarar verenler arasında ahlaki bakımdan büyük bir uzaklık göremiyorum. Elbette hukuk, suçları değerlendirirken niyeti, eylemin doğrudanlığını, davranışın biçimini ve sonucun ortaya çıkış şeklini dikkate alır. Bu nedenle bağımlılık ticareti yapan kişiyi, her durumda doğrudan insan öldüren biriyle aynı hukuki kategoriye koymak doğru olmayabilir. Ancak ahlaki değerlendirme, yalnızca hukuki sınıflandırmayla sınırlı değildir.

Bağımlılık ticareti yapan kişi, zarar verdiği insanın kim olduğunu, ne zaman hastalanacağını ya da ne zaman öleceğini bilmeyebilir. Fakat sattığı şeyin insanların bir bölümünün yaşamını kısaltacağını; çoğunun bedenini, zihnini, iradesini ve yaşam kalitesini bozacağını bilir. Bu bilgiye karşın kazanç elde etmeyi sürdürüyorsa, “Ben kimseyi doğrudan öldürmedim” diyerek ahlaken temize çıkamaz. Çünkü sonucu doğrudan istememek, öngörülen zararı göze alan kişiyi sorumluluktan kurtarmaz.

Birinin verdiği zarar hemen ortaya çıkar; diğerininki ise yıllar içinde bedenleri, zihinleri, aileleri ve gelecekleri tüketerek kendini gösterir. Bu zaman farkı, çoğu kez ahlaki algımızı yanıltır. Ani ve görünür zararlara daha güçlü tepki veririz; yavaş, dağınık ve zamana yayılan zararları ise daha kolay kanıksarız. Oysa bağımlılık tam da böyle işler: insanı bir anda değil, yavaş yavaş eksiltir. Önce merakını, sonra iradesini, sonra sağlığını, sonra da geleceğini elinden alır.

Bu yavaş eksiliş, yalnızca güncel bir gözlem değildir; kökleri antik felsefeye kadar uzanan bir insanlık sorunudur. Aristoteles, insanın doğru olanı bildiği halde yanlışı seçmesini akrasia kavramıyla açıklamıştı. Bu kavram, çoğu zaman irade zayıflığı olarak yorumlanır. Kişi zararı bilir, hatta onu kınar; fakat anlık dürtü karşısında bilgisi davranışına yön veremez. Bağımlılık, tam olarak bu mekanizmayı işletir; üstelik bunu bir kez değil, tekrar tekrar üretir. Madde, beynin ödül sistemini hedef alarak zamanla “bilme” ile “yapma” arasındaki bağı koparır. Kişi zararı gördükçe bile iradesi bu bilgiye direnemez hale gelir. Bağımlılık ticareti yapan kişi, işte bu kırılmayı; yani bilginin davranışa dönüşmesini engelleyen zayıf noktayı hedef alır. Bu nedenle mesele, sıradan bir “kişisel tercih” tartışması olmaktan çıkar; iradenin hedef alındığı bir sömürü biçimine dönüşür.

Bu yüzden bağımlılık yalnızca bireysel bir alışkanlık sorunu değildir; aynı zamanda toplumsal bir gelecek sorunudur. Özellikle gençler söz konusu olduğunda bu sorun daha da ağırlaşır. Çünkü genç insan, çoğu zaman verdiği kararın uzun erimli sonuçlarını değerlendirecek yaşam deneyimine henüz ulaşmamıştır. Bağımlılık ticareti yapanlar da çoğu kez bu zayıf noktayı kullanır: merakı, özentiyi, arkadaş baskısını, yalnızlığı, kimlik arayışını ve kendini kanıtlama isteğini hedef alır.

John Stuart Mill’in zarar ilkesi burada önemli bir ayrım sunar. Bir yetişkinin kendi yaşamına ilişkin özgür seçimleri elbette ayrı bir tartışma konusudur. Ancak hiçbir özgürlük, başkasının bedenini, zihnini ve geleceğini sömürme hakkı vermez. Hele bu kişi çocuk, ergen ya da kararlarının sonuçlarını tam tartamayacak yaşta bir gençse, konu yalnızca “kişisel tercih” olarak görülemez. Burada artık özgür seçimden değil, güçsüzün zayıf anını kullanarak kazanç elde etmekten söz ederiz.

Sigara, uyuşturucu, sentetik maddeler ya da benzeri bağımlılık araçları gençlerin yalnızca bugünkü sağlığını bozmaz; eğitimini, meslek yaşamını, aile ilişkilerini, özgüvenini ve topluma katılma gücünü de zedeler. Bir gencin bağımlılığa sürüklenmesi, yalnızca o kişinin kaybı değildir. Ailesi yıpranır, çevresi zarar görür, toplum üretken bir insanını kaybeder. Bu nedenle bağımlılık ticareti, görünürde tek tek bireylere yönelmiş olsa da sonuçta toplumun geleceğine yönelmiş bir saldırıdır.

Bu bilerek göz yumma tavrının tarihte belgelenmiş somut örnekleri vardır. Tütün endüstrisinin, yirminci yüzyılın ortalarından başlayarak sigaranın bağımlılık yaptığına ve ciddi sağlık zararları doğurduğuna ilişkin kendi araştırmaları bulunduğu; buna karşın bu bulguların uzun yıllar kamuoyundan gizlendiği, sonraki dönemlerde ortaya çıkan iç belgeler ve mahkeme süreçleriyle görülmüştür. Benzer bir örnek, yakın dönemde opioid krizinde yaşanmıştır. Bazı ilaç şirketlerinin, güçlü ağrı kesicilerin bağımlılık riskini olduğundan düşük gösterecek biçimde pazarladığı; bunun da milyonlarca kişinin bağımlılığa sürüklenmesine katkı sağladığı yönündeki iddialar, çok sayıda hukuki sürece ve kamuoyu tartışmasına konu olmuştur. Bu örnekler, bağımlılık ticaretinin yalnızca sokaktaki bireysel satıcılarla sınırlı olmadığını; kurumsal, yasal görünümlü ve büyük ölçekli biçimler de alabildiğini gösterir.

Daha da kötüsü, bu zarar çoğu zaman normalleştirilir. Sigara “alışkanlık”, uyuşturucu “gençlik hatası”, bağımlılık ise “kişisel zaaf” gibi anlatılır. Böyle söylendiğinde sorumluluk yalnızca bağımlı hale gelen kişinin omuzlarına bırakılır. Oysa bu düzenin bir de kazanç sağlayanları vardır: pazarlayanlar, özendirenler, görmezden gelenler, denetlemeyenler ve gençleri koruması gerekirken onları yalnız bırakanlar.

Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir: Sonuçta herkes kendi özgür iradesiyle seçim yapmıyor mu? Sorumluluk, satan kişide değil, seçimi yapan tüketicide olmalı değil mi? Bu itiraz, yetişkinler ve yeterli bilgiye ulaşabilen kişiler için belirli bir ölçüde anlamlıdır. Mill’in zarar ilkesi de esasen bunu savunur. Ancak bu itiraz iki noktada zayıflar.

Birincisi, bağımlılık tam da “özgür seçim” mekanizmasının kendisini hedef alır. İlk denemedeki seçim belirli ölçüde özgür olsa bile, madde iradeyi aşındırdıkça sonraki seçimler giderek daha az özgür hale gelir. İkincisi ve daha önemlisi, konumuz çoğunlukla gençlerdir. Gençler, kararlarının uzun erimli sonuçlarını her zaman yeterince tartamaz; deneyimleri henüz olgunlaşmamıştır. “Herkes kendi seçiminden sorumludur” ilkesi, bilgi, yaş ve olgunluk bakımından birbirine yakın konumdaki yetişkinler arasında anlamlıdır. Taraflardan biri bu dengesizliği bilerek kullanıyorsa, bu itiraz ahlaki gücünü büyük ölçüde yitirir.

Bir toplum, gençlerini bağımlılıktan koruyamıyorsa, yalnızca sağlık sorunuyla karşı karşıya değildir; aynı zamanda ahlaki bir sınavı da kaybediyor demektir. Çünkü gençleri korumak, geleceği korumaktır. Onların bedenini, zihnini ve iradesini hedef alan her kazanç düzeni, aslında toplumun yarınını çalmaktadır.

Bu nedenle bağımlılık ticaretiyle mücadele, yalnızca polisiye bir konu olarak görülemez. Eğitim, aile, okul, mahalle, medya, hukuk ve kamu yönetimi birlikte sorumluluk almalıdır. Gençlere yalnızca “yapma” demek yetmez; onlara anlamlı bir yaşam, güçlü bir gelecek umudu, güvenli çevreler ve sağlıklı ilişkiler de sunmak gerekir. Çünkü boşluk bırakılan yerde bağımlılık pazarı kendine alan açar.

Sonuçta mesele şudur: Bir gencin geleceğini çalan kişi, yalnızca onun bugünkü sağlığına zarar vermez; onun olabileceği insanı da yok eder. Bu yüzden bağımlılığa alıştıranlar, yalnızca bir ürün satan kişiler değildir. Onlar gençlerin zamanını, iradesini, sağlığını ve geleceğini çalanlardır.

Bir toplum geleceğini korumak istiyorsa, gençlerin geleceğini çalanlara karşı en az diğer ağır suçlar kadar kararlı, bilinçli ve örgütlü biçimde mücadele etmek zorundadır.

14 Ocak 2024

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder