İnsan Doğaya Dönebilir mi?
Hiç düşündünüz mü?
Hiçbir insanın bulunmadığı bir yerde, tek başınıza
yaşamınızı sürdürmek zorunda kalsaydınız ne olurdu?
İnsan elinin hiç değmediği bitkilere dokunmak...
İnsan gözünün hiç görmediği bir manzarayı seyretmek...
İnsan sesinin ulaşmadığı bir sessizliği dinlemek...
İlk bakışta bu düşünce büyüleyici görünüyor. Doğanın en
yalın haliyle karşılaşmak, uygarlığın gürültüsünden uzaklaşmak, kendimizle baş
başa kalmak...
Ama biraz durup düşününce bu romantik hayalin yerini
bambaşka sorular almaya başlıyor.
İnsan tek başına doğada gerçekten yaşayabilir mi?
Belki de daha önemli soru şudur:
Toplumdan uzak kalan insan, ne kadar insan olarak
kalabilir?
Bu soruya yaklaşabilmek için iki farklı durumu düşünelim.
İlkinde, böyle bir yere kendi isteğiniz dışında gelmiş
olun. Batan bir gemiden kurtulan tek kişi sizsiniz (Bunun tarihte örneği var).
Ya da düşen bir uçağın sağ kalan tek yolcusu (Bunun da tarihte örneği var)...
Önce yaşadığınıza sevinirsiniz. Ardından kurtulmanın yollarını ararsınız.
Ufukta bir gemi görünür mü, gökyüzünde bir uçak geçer mi diye beklersiniz.
Günler geçer, umut azalır. Sonunda bir gerçeği kabullenmek zorunda kalırsınız:
Burada yaşamayı öğrenmelisiniz.
İkinci durumda ise yalnızlığı siz seçmiş olun. Belki
birkaç gün, belki birkaç ay, belki daha uzun bir süre... Amacınız yalnızca
dinlenmek değildir. Belki kendinizi tanımak, belki içinde yaşadığınız toplumu
daha iyi anlayabilmek, belki de zihninizdeki sorulara başkalarının sesleri
karışmadan yanıt arayabilmektir.
Bu iki yalnızlık birbirine benzer görünür.
Oysa aralarında önemli bir fark vardır.
Birincisi size dayatılmıştır. İkincisi sizin
seçiminizdir.
Fakat her iki durumda da değişmeyen bir gerçek vardır.
İnsan hiçbir yere yalnız gitmez.
Yanında görünmeyen ama kendisini biçimlendiren koca bir
geçmişi de götürür.
Dilini...
Kültürünü...
İnançlarını...
Ahlak anlayışını...
Bilgilerini...
Alışkanlıklarını...
Korkularını...
Umutlarını...
Önyargılarını...
Çocukluğunu...
Sevinçlerini...
Acılarını...
Kısacası bütün yaşamını.
İnsan doğaya çıplak ayakla gidebilir; ama zihni hiçbir
zaman çıplak değildir.
Aslında bu soruyu yalnızca bir düşünce deneyi olarak
sormamıza da gerek yok.
Dünyanın bazı köşelerinde, doğadan hiç ayrılmamış insan
toplulukları hala yaşıyor. Amazon ormanlarının derinliklerinde... Hint
Okyanusu'nun ıssız bir adasında... Bu topluluklar bizim "uygarlık"
dediğimiz şeyin dışında kalmışlardır.
Ama onlarda da bir dil vardır.
Bir töre vardır.
Bir inanç vardır.
Bir aile bağı vardır.
Demek ki doğaya en yakın duran insan bile kültürsüz
değildir.
Belki de aradığımız "saf insan" hiçbir zaman
var olmamıştır.
İlk günler yaşam mücadelesiyle geçer.
Su bulmanız gerekir. Barınak yapmanız gerekir. Ateş
yakmanız gerekir. Yenebilecek bitkileri tanımanız gerekir. Belki avlanmanız
gerekir.
Diyelim ki bütün bunları başardınız. Artık yaşamınızı
sürdürebiliyorsunuz.
Peki sonra?
Bir ay... Bir yıl... On yıl...
Yaşlanmaya başladınız. Gücünüz azalıyor. Gözleriniz
eskisi kadar iyi görmüyor. Elleriniz eskisi kadar güçlü değil. Bir gün gelecek,
artık avlanamayacaksınız. Belki yürümekte bile zorlanacaksınız. Üstelik
kurtulma umudunuzun da kalmadığını biliyorsunuz.
İşte o zaman ne yaparsınız?
Doğanın sizin adınıza karar vermesini mi beklersiniz?
Yoksa yaşamınızın sonunu kendiniz belirlemeyi mi
düşünürsünüz?
Bu soruların kolay yanıtları yoktur. Belki de hiç yoktur.
Şimdi ikinci duruma dönelim.
Bu kez yalnızlığı siz seçtiniz. Ama yaşamınızı yine
sürdürmek zorundasınız. Diyelim ki vejetaryensiniz. Ya da hiçbir canlıyı
öldürmemeyi yaşam ilkesi edinmişsiniz. Bulduğunuz bitkiler yaşamınızı
sürdürmeye yetmiyor. Çevrede avlayabileceğiniz hayvanlar var.
Ne yaparsınız?
Yaşamınızı sürdürebilmek için ilkenizden vaz mı
geçersiniz?
Yoksa ilkenizi koruyup yaşamınızı tehlikeye mi atarsınız?
Bu soru yalnızca beslenmeyle ilgili değildir. Yaşamımız
boyunca benimsediğimiz bütün değerler için geçerlidir.
Açlık...
Susuzluk...
Soğuk...
Hastalık...
Ölüm korkusu...
Bunlarla karşılaştığımızda hangisi ağır basacaktır?
Milyonlarca yıllık biyolojik geçmişimiz mi?
Yoksa birkaç bin yılda oluşturduğumuz kültürümüz mü?
Belki de insanın gerçek sınavı burada başlar. Çünkü doğa
bizi yalnızca açlıkla sınamaz. Kendimizle de sınar.
Kimsenin bulunmadığı bir yerde ahlakın anlamı değişir mi?
Kimse sizi görmüyorsa dürüst olmak ne demektir?
Kimsenin alkışlamadığı bir başarı gerçekten başarı mıdır?
Kimsenin ayıplamadığı bir davranış utanç doğurur mu?
Adalet, yalnızca bir kişi varken ne ifade eder?
Onur... Vicdan... Sorumluluk... Erdem...
Bütün bunlar yalnızca başka insanların varlığıyla mı
anlam kazanır?
Yoksa insan tek başınayken de aynı ağırlığı taşırlar mı?
Belki insanı insan yapan şey, yalnızca başkalarıyla
birlikte yaşaması değildir. Belki de insanı asıl insan yapan şey, yalnız
kaldığında bile kendisine karşı sorumlu kalabilmesidir. Çünkü insan, toplumun
içinde savunduğu değerleri, toplumdan uzakta da savunabiliyorsa gerçekten
içselleştirmiş demektir. Üstelik yalnızlığı seçme isteğinin kendisi bile
kültürden bağımsız değildir.
Diyojen'in fıçısını düşünün.
Zen keşişinin dağ manastırını düşünün.
Sufi dervişinin çilesini düşünün.
Thoreau'nun Walden Gölü kıyısındaki kulübesini düşünün.
Hepsi, kendi uygarlığının içinden doğmuş bir kaçış
isteğidir.
Demek ki doğaya kaçmak isteyen insan bile, o isteği kendi
kültüründen devralır.
Bir başka soru daha geliyor aklıma.
Konuşacak hiç kimseniz olmasa ne olur?
Günlerce... Aylarca... Yıllarca...
İnsan konuşmadan aynı insan olarak kalabilir mi?
Yoksa dili yavaş yavaş değişmeye mi başlar?
Düşüncelerimiz sözcüklerle biçimleniyorsa, konuşulmayan
bir dil zamanla düşünmeyi de değiştirir mi?
Sonra zaman geliyor aklıma.
Takvimin olmadığı bir yaşam...
Pazartesinin... Cumartesinin... Bayramların... Doğum
günlerinin... Yılbaşlarının...
Artık hiçbir anlam taşımadığı bir yaşam...
Geriye yalnızca güneşin doğuşu ve batışı kalıyor.
Mevsimler kalıyor.
Yağmur kalıyor.
Rüzgar kalıyor.
Acaba zamanı gerçekten saatler mi ölçer?
Yoksa birlikte yaşadığımız insanlar mı?
Bütün bunları düşündükçe fark ediyorum ki, başlangıçta
sorduğum soru eksikmiş.
Sorun, insanın doğada yaşayıp yaşayamayacağı değil.
Asıl soru şu:
İnsan toplumdan ayrıldığında geriye ne kalır?
Belki de doğa bizi değiştirmez. Yalnızca üzerimize
örttüğümüz katmanları yavaş yavaş kaldırır.
Mesleğimizi... Unvanımızı... Makamımızı... Servetimizi...
Ünümüzü... Bizi başkalarına tanıtan bütün kimliklerimizi...
En sonunda geriye yalnızca insan kalır. Fakat o
insan da bütünüyle yalın değildir. Çünkü milyonlarca yıllık evrimin izlerini
bedeninde, binlerce yıllık kültürün izlerini zihninde taşımaktadır.
Belki de "doğaya dönmek" dediğimiz şey,
sandığımız gibi geçmişe dönmek değildir. Çünkü doğa, insanı ilk ve saf haline
çağıran bir anne kucağı değil; onu bütün fazlalıklarından, bütün kendini
aldatma biçimlerinden arındıran sessiz bir aynadır. İnsan orada uygarlığın
koruyucu duvarlarını, toplumun verdiği rolleri, başkalarının bakışından aldığı
güveni kaybeder. Fakat aynı zamanda, insan olmasını sağlayan belleği, dili,
değerleri ve anlam arayışını da yanında taşır.
Bu nedenle doğaya dönen insan, aslında doğaya değil,
kendi çıplak gerçeğine yaklaşır. İnsan doğaya döndüğünde kültüründen kurtulmaz;
kültürünün ne kadar kendisine ait olduğunu sınar.
Belki de insan hiçbir zaman doğaya bütünüyle dönemez. Çünkü
nereye giderse gitsin belleğini de yanında götürür. Ve belki de insanın gerçek
yalnızlığı, çevresinde hiç kimsenin bulunmaması değildir. Gerçek yalnızlık,
insanın kendi zihniyle baş başa kalmasıdır.
Bu yüzden doğa, insan için yalnızca kaçılacak bir yer
değildir. Aynı zamanda insanın kendisine sorduğu en eski soruların sessiz mekanıdır.
Kimim?
Neye inanıyorum?
Korkularım mı beni yönetiyor, değerlerim mi?
Toplumun içinde savunduğum şeyleri, toplumdan uzakta da
savunabilir miyim?
Bu yüzden başlangıçta sorduğum soruyu şimdi değiştirerek
yeniden soruyorum:
İnsan gerçekten doğaya mı döner?
Yoksa yalnızca kendi kültürünü doğanın ortasına mı taşır?
Bu sorunun kesin bir yanıtını bilmiyorum. Belki de önemli
olan yanıt değildir. Belki önemli olan, insanın kendisine bu soruyu sormaya
cesaret edebilmesidir.
Osman Karadağ 2 Temmuz
2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder