Görünür Dindarlık ile Toplumsal Ahlak Arasındaki Çelişki Üzerine
Bu konuda üzerinde durulması gereken ciddi bir çelişki vardır.
Bir yandan toplumda dinin görünürlüğü artıyor. Yeni camiler yapılıyor, dinsel
yayınlar çoğalıyor, resmi dinsel söylem kamusal alanda daha fazla yer buluyor.
Öte yandan yolsuzluk iddiaları, etik sorunlar, hukuka duyulan güvensizlik,
liyakat tartışmaları ve toplumsal yozlaşma yakınmaları da gündemden düşmüyor.
Elbette yolsuzluk iddialarının ya da etik tartışmaların artması, tek başına
toplumun ahlaki bakımdan daha kötüye gittiğini kanıtlamaz; bu durum, kimi zaman
medyanın, denetim yollarının ya da toplumsal duyarlılığın artmasıyla da
açıklanabilir. Ancak yine de ortada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir
soru vardır: Dinin kamusal görünürlüğü artarken, neden adalet, dürüstlük,
hukuk, liyakat ve güven duygusu aynı ölçüde güçlenmiyor?
Eğer dinin toplumdaki görünürlüğü tek başına ahlaki gelişmeyi sağlayacak
olsaydı, bu iki tablonun birbirine bu kadar uzak durmaması beklenirdi. Burada
birbirine karıştırılan iki farklı olgu vardır: dinin kurumsal ve görsel varlığı
ile dinin bireylerin vicdanında içselleşme düzeyi.
Bir toplumda cami sayısının, dinsel yayınların, törenlerin ya da resmi dinsel
söylemin artması, o toplumdaki bireylerin zorunlu olarak daha adil, daha
dürüst, daha merhametli ya da daha vicdanlı davrandığı anlamına gelmez. Bunlar
arasında kendiliğinden işleyen doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru
değildir. Din, ahlaki davranış için güçlü bir kaynak olabilir; fakat bu
kaynağın bireyin davranışına dönüşmesi için yalnızca görünürlük yetmez. İnancın
vicdana, vicdanın davranışa, davranışın da toplumsal düzene yansıması gerekir.
Dinler sosyolojisinde de buna benzer bir ayrım yapılır: kurumsal dindarlık
ile içsel ya da etik dindarlık. Kurumsal dindarlık; ibadet mekanlarının
yaygınlığını, dinsel pratiklere katılımı, dinsel kurumların gücünü ve dinsel
söylemin kamusal alandaki etkisini anlatır. İçsel ya da etik dindarlık ise
bireyin inancını dürüstlük, adalet, merhamet, kul hakkına saygı ve haksızlıktan
kaçınma biçiminde yaşama düzeyini gösterir.
Bu ayrımın, sosyoloji tarihinde de köklü bir temeli
bulunur. Max Weber, dinsel hareketlerin başlangıçta karizmatik
bir coşku ve içten bir bağlılıkla doğduğunu, ancak zaman içinde
kurumsallaştıkça bu coşkunun yerini törenlere, hiyerarşilere ve biçimsel
kurallara bıraktığını öne sürmüştür — kendisinin adlandırdığı biçimiyle karizmanın
rutinleşmesi. Bir dinsel hareket ne kadar kurumsallaşırsa, kurucu
değerlerinin özünü koruma konusunda o kadar zorlanabilir; form, içeriğin önüne
geçebilir. Peter Berger ise modern toplumlarda dinin kamusal alandan bireysel
vicdana çekilmesini, yani özelleşmesini incelemiştir; ona göre din
toplumun tümünü bağlayan ortak bir ahlaki çerçeve olmaktan çıkıp bireysel bir
tercih ve kimlik göstergesine dönüştüğünde, kurumsal görünürlüğü artsa bile
toplumsal ahlakı bağlayıcı gücünü yitirebilir. Her iki kuramcı da farklı
açılardan aynı noktaya işaret eder: dinin görünürlüğü ile dinin toplumu ahlaken
bağlayan gücü, birbirinden bağımsız olarak değişebilen iki ayrı eksendir.
Bu iki alan her zaman aynı yönde ilerlemez. Bir toplumda dinin görünür yüzü
güçlenirken, ahlaki duyarlılık zayıflayabilir; çünkü görünür dindarlık
sergilenebilir, ölçülebilir ve gerektiğinde toplumsal konum kazanma aracına
dönüştürülebilir. Oysa gerçek ahlak, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde ortaya
çıkar. Bir insanın haksız kazançtan kaçınması, güçsüzün hakkını gözetmesi, kamu
malına el uzatmaması, yalan söylememesi, kayırmacılık yapmaması ve hukuka saygı
göstermesi, yalnızca dış görünüşle anlaşılamaz.
Bu çelişki, yeni ya da yalnızca güncel bir mesele de
değildir. Osmanlı düşünce geleneğinde de benzer bir tartışma uzun
süre sürmüştür. Özellikle bazı tasavvuf çevreleri, dönemin resmi ulema kesimini
biçimsel bir dindarlıkla, yani ibadetin dış kurallarına harfiyen uyan ama iç
anlamından ve ahlaki özünden yoksun bir tutumla eleştirmiştir. Bu eleştirilerde
sıkça vurgulanan ayrım, zahir (görünen, dışsal) ile batın (içsel,
özsel) arasındaydı: kişinin yalnızca zahire, yani dış görünüşe ve şekle takılıp
batını, yani vicdanı ve niyeti ihmal etmesi, dinsel yaşamın en eski ve en
kalıcı tehlikelerinden biri olarak görülmüştür. Bugün "görünür
dindarlık" olarak adlandırılan olgu, aslında yüzyıllar öncesinden tanıdık
bir meseledir; her uygarlık, kendi tarihinde bu zahir-batın gerilimiyle bir
biçimde yüzleşmiştir.
Bu nedenle asıl sorun, dinin varlığı değil; dinin ahlaki içeriğinden
koparılmasıdır. Din, vicdanı güçlendiren bir kaynak olmaktan çıkıp yalnızca
kimlik gösterisine, tören diline ya da toplumsal meşruiyet aracına dönüşürse,
ahlakı güçlendirmek yerine ahlaki sorunların üzerini örten bir görüntüye
dönüşebilir.
Burada eleştirilmesi gereken şey inanç değildir; tam tersine, inancın
adalet, dürüstlük ve merhametle birlikte yaşatılmamasıdır. Bir insan ibadet
edebilir; fakat aynı zamanda kul hakkı yiyorsa, kamu malını kişisel çıkar için
kullanıyorsa, liyakati çiğniyorsa, hak edeni değil yakını olanı kolluyorsa,
orada dindarlığın özü değil, yalnızca görüntüsü kalmıştır.
Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir:
dinin görünürlüğü, gerçekten yalnızca boş bir gösteriden mi ibarettir?
Camilerin çoğalması, dinsel yayınların yaygınlaşması, aslında toplumsal
dayanışmayı, hayır işlerini, yardımlaşma ağlarını ve topluluk içi karşılıklı
denetimi de güçlendirebilir; nitekim pek çok toplumda dini cemaatler, yoksula
yardım, afet sonrası dayanışma ve komşuluk ilişkilerinin sürdürülmesinde önemli
bir kaynak oluşturur. Bu açıdan bakıldığında görünürlük, tümüyle içeriksiz
sayılamaz. Ancak bu itiraz, yukarıdaki ayrımı çürütmekten çok doğrular
niteliktedir: dayanışmayı ve yardımlaşmayı güçlendiren şey, dinin salt görünür
varlığı değil, o topluluk içinde hala canlı kalan içsel bağlılıktır. Sorun,
görünürlüğün kendisinde değil; görünürlüğün, içsel bağlılığın yerini
tutabileceği yanılgısındadır. Bir toplumda camiler çoğalırken yolsuzluk ve
güvensizlik de çoğalıyorsa, bu durum, o topluluk dayanışmasının hala hangi
ölçüde canlı olduğunu, yoksa yalnızca kurumsal bir kabuğa mı dönüştüğünü
sorgulamayı gerektirir.
Ahlak yalnızca ibadetle değil; hukukla, eğitimle, adaletle, liyakatle,
hesap verebilirlikle ve kamusal sorumluluk bilinciyle güçlenir. İbadet mekanlarının
çoğalması, tek başına erdemli bir toplum oluşturmaz. Hukukun işlemediği,
liyakatin zayıfladığı, denetimin etkisiz kaldığı ve kamu gücünün hesap
vermediği bir ortamda, dinsel görünürlüğün artması gerçek sorunları çözmez;
hatta kimi zaman bu sorunların üstünü örten bir perde işlevi görebilir.
Bu yüzden asıl soru şudur: Toplumda dinin görünürlüğü artarken, neden
ahlakın toplumsal karşılığı aynı ölçüde güçlenmiyor?
Bu soruya dürüstçe bakmadan, ne dinin toplumdaki yerini doğru anlayabiliriz
ne de ahlaki yozlaşma tartışmalarını sağlıklı biçimde değerlendirebiliriz.
Çünkü erdemli toplum, yalnızca görünür dindarlıkla değil; adalet, vicdan,
hukuk, liyakat ve hesap verebilirlik üzerine kurulur.
3 Aralık 2023
Kaynakça
Allport, G. W., & Ross, J. M. (1967). Personal religious orientation
and prejudice. Journal of Personality and Social Psychology, 5(4),
432–443. doi:10.1037/0022-3514.5.4.432
Berger, P. L. (1967). The sacred canopy: Elements of a sociological
theory of religion. Garden City, NY: Doubleday.
Glock, C. Y., & Stark, R. (1965). Religion and society in tension.
Chicago, IL: Rand McNally.
Luckmann, T. (1967). The invisible religion: The problem of religion in
modern society. New York, NY: Macmillan.
Ocak, A. Y. (1998). Osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler: 15.-17.
yüzyıllar. İstanbul, Türkiye: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Putnam, R. D., & Campbell, D. E. (2010). American grace: How
religion divides and unites us. New York, NY: Simon & Schuster.
Schimmel, A. (1975). Mystical dimensions of Islam. Chapel Hill, NC:
University of North Carolina Press.
Weber, M. (1978). Economy and society: An outline of interpretive
sociology (G. Roth & C. Wittich, Eds.). Berkeley, CA: University of
California Press. (Original work published 1922)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder