Küreselleşmenin Günümüzdeki Durumu Bağlamında Bir Ülke
Tam Bağımsız Olabilir mi?
Giriş
Bağımsızlık ve egemenlik, modern devlet düşüncesinin
temel kavramları arasında yer alır; ancak anlamları tarih boyunca sabit
kalmamıştır. Hükümdarın üstün yetkisini anlatan klasik egemenlik anlayışı
zamanla halk egemenliğine; tek merkezli güç anlayışı ise uluslararası kurumlar,
ekonomik ağlar ve ortak karar düzenekleri içinde işleyen daha karmaşık bir
yapıya dönüşmüştür.
Günümüzde hemen her devlet hukuksal bakımdan bağımsız
kabul edilir; ancak ekonomi, güvenlik, enerji, teknoloji, finans, çevre ve
iletişim alanlarında başka ülkelerle yoğun bağlantılar içindedir. Dolayısıyla
bir ülkenin hiçbir dış kaynağa gereksinim duymadan, hiçbir uluslararası
yükümlülük üstlenmeden yaşayabilmesi gerçekçi değildir.
Karşılıklı bağlılık içinde bulunmak, bağımsızlığın
ortadan kalktığı anlamına gelmez. Temel sorun, dış bağlantıların bulunup
bulunmaması değil, bu bağlantıların niteliğidir: tek yönlü mü karşılıklı mı
olduğu, seçeneklerin çeşitliliği, dış baskılara dayanma gücü ve uluslararası
kuralların oluşturulmasına katılma düzeyi, günümüzdeki egemenliğin gerçek
kapsamını belirler. Bu nedenle çağdaş bağımsızlık, dış dünyadan kopuş değil;
karşılıklı bağlılık ortamında kendi temel kararlarını verebilme ve
uygulayabilme kapasitesi olarak değerlendirilmelidir.
Egemenlik Anlayışının Tarihsel Gelişimi
Antik Çağ ve Ortaçağda Katmanlı Yetki. Antik Çağda ve Ortaçağda, günümüzdeki anlamıyla bütün
yetkileri elinde toplayan egemen devlet modeli yoktu. Krallar, derebeyleri,
kentler, dinsel kurumlar ve kabileler farklı yetki alanlarını paylaşıyordu;
egemenlik tek ve bölünmez bir güç değil, katmanlı ve değişken bir yapıydı.
Jean Bodin ve Sürekli Egemenlik. Bodin, Devletin Altı Kitabı'nda (1576), Fransa'daki din
savaşlarının yarattığı parçalanma ortamında devlet düzeninin sürekliliği için
üstün bir karar gücünün gerekliliğini savundu. Egemen gücü sınırsız görmüyor,
doğal hukuk ve temel mülkiyet ilkeleriyle bağlı sayıyordu; buna karşın
hükümdarı feodal güçlerin üzerine çıkararak merkezi devlet düşüncesini
güçlendirdi (Bodin, 1992).
Thomas Hobbes ve Güvenliği Sağlayan Egemen. Hobbes, Leviathan'da (1651) egemenliği güvenlik
gereksinimi üzerinden açıkladı: ortak bir otorite bulunmadığında güvensizlik
doğar, bireyler düzeni korumak için özgürlüklerinin bir bölümünü bu otoriteye
devreder. Bodin'de egemenlik devletin birliğini, Hobbes'ta güvenliği sağlayan
üstün karar gücünü temsil eder (Hobbes, 1996).
Westphalia Düzeni ve Ülkesel Devlet. 1648 Westphalia Barışı, geleneksel tarihyazımında egemen
devlet sisteminin başlangıcı sayılır; ancak günümüz araştırmacıları modern
egemenliğin bir anda değil, merkezi devletlerin güçlenmesi, vergilendirme ve
sürekli ordularla yüzyıllar içinde biçimlendiğini belirtir (Osiander, 2001). Bu
aşamayla egemenliğin iki boyutu belirginleşti: iç egemenlik (ülke içindeki en
yüksek karar gücü) ve dış egemenlik (başka bir devletin yönetimi altında
bulunmama).
Hükümdar Egemenliğinden Halk Egemenliğine. Locke, yönetimin meşruluğunu toplumun onayına ve doğal
hakların korunmasına bağladı; haklar çiğnendiğinde halkın direnme hakkı
olduğunu savundu (Locke, 1988). Rousseau ise egemenliğin hükümdarda değil
halkın genel iradesinde bulunduğunu, devredilemez olduğunu ileri sürdü
(Rousseau, 1997). Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi'nin ardından
egemenliğin kaynağı kraldan ulusa geçti; anayasa, seçim, temsil ve kuvvetler
ayrılığı egemenliğin meşru kullanımının ölçütleri oldu.
Ulusal Egemenlik ve Sömürgelerin Bağımsızlaşması. 19. yüzyılda egemenlik, ulusal bağımsızlık düşüncesiyle
birleşti. Yirminci yüzyılda sömürge karşıtı mücadeleler bu anlayışı dünya
ölçeğine taşıdı; Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514 sayılı kararı (1960)
sömürge halklarının kendi geleceğini belirleme hakkını güçlendirdi. Bağımsızlık
artık yalnız ayrı bir hükümet kurmak değil, kaynaklar üzerinde karar verebilmek
ve eşit devlet olarak tanınmak anlamına geliyordu.
Birleşmiş Milletler Düzeni ve Egemen Eşitlik. 1945 BM Antlaşması, devletlerin egemen eşitliği ilkesini
uluslararası düzenin temeline yerleştirdi; devletlerden yükümlülüklerini iyi
niyetle yerine getirmeleri, anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözmeleri istendi.
Devletler antlaşmalara kendi kararlarıyla katılır ve bunun sonucunda
uluslararası yükümlülükler üstlenir; egemenlik, sınırsız hareket özgürlüğünden
çok uluslararası hukuk içinde kullanılan bağımsız karar yetkisi biçiminde
anlaşılmaya başlamıştır.
Küreselleşmenin Günümüzdeki Durumu
Küreselleşme, malların, sermayenin, bilginin,
teknolojinin ve insanların sınırlar ötesi hareketlerinin yoğunlaşmasıdır.
1980'lerden 2008 krizine uzanan dönemde ticaret serbestleşmiş, üretim süreçleri
çok sayıda ülkeye dağılmıştır: bir ürünün tasarımı bir ülkede, parçaları başka
ülkelerde, montajı başka bir coğrafyada gerçekleşebilir duruma gelmiştir.
Ancak 2008 krizi, COVID-19, ABD-Çin teknoloji rekabeti,
Rusya-Ukrayna savaşı ve tedarik kesintileri küreselleşmenin yönünü
değiştirmiştir. Devletler artık yalnız düşük maliyetli üretime değil, güvenli
tedarik ve ekonomik dayanıklılığa da önem verir. Bu değişim şu eğilimleri
güçlendirmiştir: kritik üretimin ülkeye geri taşınması, yakın coğrafyalara
kayması, dost ülkelerle tedarik ilişkileri, enerji kaynaklarının
çeşitlendirilmesi, yabancı yatırımların güvenlik denetimi, teknolojiye ihracat
sınırlamaları ve risklerin azaltılması.
Bununla birlikte küreselleşmenin sona erdiğini söylemek
doğru değildir. Dünya Ticaret Örgütünün Mart 2026 görünümüne göre dünya mal
ticareti hacmi 2025'te yüzde 4,6 büyümüştür; bunda yapay zekayla bağlantılı
ürün talebi ve gümrük artışları öncesi öne çekilmiş sevkiyatlar etkili
olmuştur. Dünya Bankası, 2009 sonrası birikimli ithalat sınırlamalarının 2024
sonunda dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12'sini etkilediğini bildiriyor. Bu
veriler, küresel ticaretin sürdüğünü fakat giderek daha parçalı ve güvenlik odaklı
bir yapı kazandığını gösterir. Dolayısıyla yaşanan süreç küreselleşmenin sonu
değil yeniden düzenlenmesidir; güvenlik, dayanıklılık ve stratejik özerklik de
ekonomik kararların temel ölçütleri arasına girmektedir.
Bir Ülke Tam Bağımsız Olabilir mi?
Bu soruyu hukuksal bağımsızlık ile maddi bağımsızlık
ayrımıyla yanıtlamak gerekir.
Hukuksal Bağımsızlık. Hukuksal bakımdan bağımsız bir devlet başka bir devletin yönetimi altında
bulunmaz, kendi anayasasını belirler, dış ilişkilerini kendi kurumları yoluyla
yürütür, antlaşmalara katılma veya çekilme kararı verebilir ve uluslararası
alanda hukuken eşit kabul edilir. Bu anlamıyla bağımsızlık günümüzde de vardır.
Maddi veya Mutlak Bağımsızlık. Bir ülkenin dış ticaret, enerji, teknoloji, finans, savunma ve gıda
alanlarında başka ülkelere hiç gereksinim duymaması mümkün değildir; en büyük
güçler bile kritik madenlere, pazarlara ve küresel iletişim sistemlerine
gereksinim duyar. Mutlak kendi kendine yeterlilik çoğu durumda üretim
maliyetlerinin yükselmesine, teknolojik gelişmenin yavaşlamasına ve rekabet
gücünün düşmesine yol açabilir. Tam bağımsızlığın çağdaş karşılığı, dış
bağlantıları ortadan kaldırmak değil, tek yönlü ve yönetilemeyen bağımlılıkları
azaltmak olmalıdır.
Bağımlılık ile Karşılıklı Bağlılık Arasındaki Ayrım
Her dış bağlantı bağımlılık anlamına gelmez. İki ülkenin
birbirine gereksinim duyduğu ilişki karşılıklı bağlılık yaratır; ancak
taraflardan biri ilişki kesildiğinde diğerinden daha ağır zarar görüyorsa
asimetrik bir bağımlılık ortaya çıkar. Örneğin enerji gereksiniminin büyük
bölümünü tek bir kaynaktan karşılayan ülke tedarikçinin baskısına daha açıktır;
kaynaklarını çeşitlendiren, depolama kapasitesi bulunduran ülkenin hareket
alanı genişler. Aynı biçimde tek bir dış pazara bağımlı ihracat, o pazardaki
değişikliklere karşı kırılganlık yaratırken pazar ve ürün çeşitliliği daha
geniş karar alanı sağlar. Bu nedenle çağdaş bağımsızlığın ölçüsü, başka
ülkelere gereksinim duyup duymamak değil, bir ilişkinin kesilmesi veya baskı
aracına dönüştürülmesi durumunda seçenek üretebilmektir.
Egemenlik Anlayışı Nasıl Dönüşmektedir?
Bazı araştırmacılar bu süreci devletin güç yitirmesi
değil, egemenliğin yeni araç ve alanlarda yeniden konumlanması olarak okur
(Sassen, 1996). Bu yeniden konumlanmanın belli başlı görünümleri şunlardır:
- Mutlak egemenlikten anayasal egemenliğe: Çağdaş devlette egemenlik anayasa, temel haklar ve yargısal denetim
çerçevesinde kullanılır; dışarıya karşı bağımsızlık, içeride hukuk
düzeniyle bağlıdır.
- Tek merkezli egemenlikten çok düzeyli egemenliğe: Karar yetkisi artık yalnız ulusal hükümette değil;
yerel yönetimler, bölgesel yapılar ve uluslararası örgütler farklı
alanlarda karar süreçlerine katılır.
- Bölünmez egemenlikten paylaşılan egemenliğe: Devletler kimi yetkilerini ortak kurumlar aracılığıyla kullanabilir;
Avrupa Birliği'nde münhasır, ortak ve destekleyici yetki alanları bulunur
(European Union, 2012). Bu her zaman güç kaybı anlamına gelmez.
- Biçimsel egemenlikten etkili egemenliğe: Bayrak, sınır ve uluslararası tanınma biçimsel egemenlik sağlar;
ancak devlet kararlarını uygulayamıyorsa bu, etkili güce dönüşemez.
Egemenlik artık devlet kapasitesini de gerektirir.
- Denetim egemenliğinden dayanıklılık egemenliğine: Salgın, savaş veya tedarik krizi karşısında temel
işlevleri sürdürebilmek öne çıkar; stratejik stoklar, enerji çeşitliliği
ve siber güvenlik egemenliğin yeni araçlarıdır.
- Kural koyan ve kural alan devletler: Büyük pazarlara ve teknolojilere sahip ülkeler uluslararası
kuralların oluşturulmasında daha etkilidir. Asıl ayrım, kurala bağlı
olanlarla olmayanlar arasında değil, kuralı biçimlendirenlerle
başkalarının kurallarını uygulamak zorunda kalanlar arasındadır.
Günümüzdeki Önemli Kuramlar
Gerçekçilik ve yeni gerçekçilik, uluslararası sistemde bağlayıcı bir dünya yönetimi bulunmadığını,
devletlerin temel amacının güvenlik ve hareket özgürlüğünü korumak olduğunu
kabul eder. Morgenthau devlet davranışını güç mücadelesiyle, Waltz ise sistemin
merkezi otoriteden yoksun yapısıyla açıklar (Waltz, 1979). Bu yaklaşıma göre
küreselleşme devleti ortadan kaldırmaz; ticaret ve teknoloji bağlantıları güç
araçlarına dönüşebilir, son kararı yine devletler verir.
Karmaşık karşılıklı bağımlılık kuramı (Keohane & Nye), uluslararası ilişkilerin yalnız
askeri güvenlikle açıklanamayacağını savunur; devletler ticaret, enerji ve
iletişim ağlarıyla birbirine bağlıdır, ancak bu bağlılık eşit değildir — bir
ilişkinin kesilmesinden hangi tarafın daha çok zarar göreceği güç dağılımını
belirler (Keohane & Nye, 2012). Temel önerme: çağdaş bağımsızlık
bağlantısızlık değil, karşılıklı bağlılığı yönetebilme yeteneğidir.
Yeni liberal kurumsalcılık, uluslararası kurumların bilgi paylaşımını artırarak, belirsizliği
azaltarak ve kuralları çiğnemenin maliyetini yükselterek işbirliğini
kolaylaştırdığını savunur (Keohane, 1984). Devletin geleceğe dönük
davranışlarını kurallara bağlaması her zaman egemenlik kaybı değildir; bu yolla
güvenilirlik ve pazar erişimi kazanabilir.
Çok düzeyli yönetişim (Hooghe & Marks), karar yetkisinin yerel, bölgesel, ulusal ve ulusüstü
kurumlar arasında dağıldığını, bunun egemenliğin yok olması anlamına
gelmediğini savunur (Hooghe & Marks, 2001). Sorunu ise demokratik
sorumluluğun belirsizleşmesidir.
Yapılandırmacılık (Wendt), egemenliğin doğal bir gerçek değil, devletler arasındaki
düşünceler ve karşılıklı tanıma süreçleri içinde biçimlendiğini savunur; aynı
askeri kapasite dost bir ülkede tehdit sayılmazken düşman bir ülkede tehlike
sayılabilir (Wendt, 1992). Egemenlik de karşılıklı tanıma yoluyla işler.
Krasner'in örgütlü ikiyüzlülük yaklaşımı, egemenlik ilkesinin söylemde savunulduğunu ama
uygulamada sık çiğnendiğini ileri sürer: güçlü ülkeler askeri müdahale,
yaptırım ve koşullu yardımla başka ülkelerin iç düzenlemelerini etkileyebilir
(Krasner, 1999). Sonuç: devletler hukuken eşit olsa da egemenliklerini
kullanabilme kapasiteleri eşit değildir.
Bağımlılık kuramı ve Wallerstein'ın dünya-sistemleri
yaklaşımı, küresel ekonominin merkez, yarı çevre ve çevre ülkeler
arasında eşitsiz bir işbölümü yarattığını savunur; hukuksal bağımsızlık
ekonomik özerklik anlamına gelmez (Wallerstein, 2004). Eleştiri: ülkelerin iç
kurumları ve kalkınma farklılıkları yeterince açıklanmaz.
Kozmopolit yaklaşımlar (Held), iklim değişikliği, göç ve dijital veri akışı gibi sorunların
ulusal sınırları aştığını, küresel gücün demokratik denetime bağlanması
gerektiğini vurgular (Held, 1995). Eleştirenler ise etkili küresel demokratik
denetim olmadan ulusüstü kurumların halktan uzaklaşabileceğini belirtir.
Küresel yönetişim ve ağ devleti yaklaşımı (Slaughter), dünyanın tek bir küresel hükümet değil
birbirine bağlı kurum ve ağlar yoluyla yönetildiğini savunur; devlet ortadan
kalkmaz, kurumları küresel ağların parçası durumuna gelir (Slaughter, 2004).
Rodrik'in küreselleşme üçlemi, ileri düzey küreselleşme, ulusal egemenlik ve demokratik politikanın aynı
anda eksiksiz sürdürülemeyeceğini savunur; bir toplum bu üç amaçtan en fazla
ikisini birlikte sürdürebilir (Rodrik, 2011).
Silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık kuramı (Farrell & Newman), küresel finans, iletişim ve
lojistik ağlarının merkezi düğümlerini denetleyen devletlerin bilgiye erişme ve
rakiplerin erişimini sınırlandırma gücü elde ettiğini savunur; ödeme
sistemlerine erişimin engellenmesi veya yarı iletken ihracatının sınırlandırılması
bu kapsamdadır (Farrell & Newman, 2019).
Stratejik özerklik, bir devletin temel güvenlik ve ekonomi kararlarını dış baskı altında
kalmadan verebilmesini amaçlayan bir politika öğretisidir; savunma, enerji,
gıda, kritik madenler ve yarı iletkenler gibi alanları kapsar. Amaç her şeyi
ülke içinde üretmek değil, kritik alanlarda seçenek oluşturmaktır. Avrupa
Birliği bunu "açık stratejik özerklik" olarak adlandırır (European
Commission, 2021).
Bu kuramlar üç eğilim çevresinde toplanabilir:
egemenliğin varlığını koruduğunu savunanlar (gerçekçilik), dönüştüğünü
savunanlar (karşılıklı bağımlılık, kurumsalcılık, çok düzeyli yönetişim,
kozmopolitanizm) ve eşitsiz kullanıldığını savunanlar (bağımlılık kuramı,
örgütlü ikiyüzlülük, silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık). Hiçbiri günümüzü
tek başına açıklayamaz; her biri farklı bir boyutu — güvenlik rekabetini,
ekonomik bağlantıları, yetki paylaşımını, kavramsal değişimi, küresel
eşitsizlikleri, ağların baskı aracına dönüşmesini — açıklamada güçlüdür.
Somut Örnekler
Avrupa Birliği üyeleri
ticaret ve rekabet gibi bazı yetkilerini ortak kurumlar aracılığıyla kullanır;
bu ulusal karar alanını daraltırken tek tek üye ülkelerin küresel güçler
karşısındaki sınırlı etkisi ortak pazar yoluyla artabilir. Egemenlik burada
devredilmiyor, bazı alanlarda birleştirilerek daha yüksek düzeyde kullanılıyor
— ancak karar süreçlerinin yurttaşlara uzak görünmesi başlıca sorundur.
Brexit, Birleşik
Krallık'ın göç, ticaret ve düzenleme alanlarında hukuksal hareket alanını
genişletti; ancak Avrupa Birliği ile ekonomik ilişkilerin sürdürülmesi yeni bir
Ticaret ve İşbirliği Antlaşması'nı (1 Mayıs 2021) gerektirdi. Hukuksal ayrılma
mümkündür; karşılıklı gereksinim ise yeni antlaşmalar üretir.
Türkiye–Avrupa Birliği Gümrük Birliği (1996'dan beri), Türkiye'nin bazı ticaret
düzenlemelerini Avrupa Birliğiyle uyumlaştırmasını gerektirirken Avrupa
pazarına erişimini kolaylaştırmıştır. Avrupa Komisyonu verilerine göre iki
taraf arasındaki mal ticareti 2025'te 217,6 milyar avroyu aşmış, Türkiye Avrupa
Birliğinin beşinci büyük ticaret ortağı olmuştur. Temel sorun, Türkiye'nin bu
kurallardan etkilenmesine karşın hazırlandıkları kurumlarda yer almamasıdır —
bu da bir kurala bağlı olmanın yanında kuralın hazırlanmasına katılmanın
önemini gösterir.
NATO, 5. madde uyarınca
bir üyeye yapılan saldırıyı bütün üyelere yapılmış sayar (North Atlantic Treaty
Organization, 1949); her devlet hangi önlemleri alacağını kendi anayasal
süreçleriyle belirler. Ortak savunma, egemenlik sınırlaması ile güvenlik
kazanımı arasındaki dengeyi gösterir.
Enerji bağımlılığı, karşılıklı bağlılığın nasıl baskı aracına dönüşebileceğini gösterir: tek
bir tedarikçiye bağımlı ülke dış politika kararlarında kısıtlanabilirken kaynak
ve ulaştırma yollarını çeşitlendiren ülkenin egemenlik alanı genişler.
Yarı iletkenler, üretim
zincirinin az sayıda ülke ve şirkette yoğunlaştığı bir alandır; hiçbir ülke tek
başına tüm zinciri denetleyemez. Teknolojik egemenlik, kritik teknolojileri
anlayabilmek, nitelikli insan gücü yetiştirmek, alternatif tedarikçiler
bulundurmak ve verileri koruyabilmek anlamına gelir.
Finansal ağlar ve yaptırımlar: doların merkezi konumu ve uluslararası ödeme ağlarının belirli ülkelerde
yoğunlaşması, finansal bağlantıları güçlü bir baskı aracına dönüştürebilir —
silahlandırılmış karşılıklı bağımlılığın en belirgin örneklerinden biridir.
Veri egemenliği: verinin nerede saklandığı ve hangi hukuk düzenine tabi olduğu sorusu,
egemenliğin yeni bir boyutudur. Kamu kurumlarının yabancı bulut sağlayıcılarına
bağımlılığı, teknik bir tercihten öte egemenlik sorunu durumuna gelir; yerli
altyapı seçenekleri ve veri koruma standartları bu nedenle önem taşır.
Salgınlar ve sağlık egemenliği: COVID-19, küresel üretim ağlarının kırılganlığını ortaya koydu. Bunun
sonucunda birçok ülke sağlık egemenliğini kendi kendine yeterlilikten çok
stratejik stok, çeşitli tedarik kaynağı ve güçlü sağlık altyapısı biçiminde
değerlendirmeye başlamıştır.
Yeni Bir Egemenlik Tanımı
Egemenliği devletin sınırsız ve bölünmez gücü olarak
tanımlamak günümüz koşullarında yetersizdir. Daha gerçekçi bir tanım şu
unsurları içermelidir: karar yetkisi (temel tercihlerin meşru ulusal
kurumlarca alınması), uygulama kapasitesi (kararları yaşama
geçirebilme), seçenek oluşturabilme (tek bir kaynağa aşırı bağımlılığın
azaltılması), kural oluşturma gücü (kuralların hazırlanmasını
etkileyebilme), demokratik meşruluk (devlet gücünün halk iradesine uygun
kullanılması), ekonomik ve teknolojik kapasite ve dayanıklılık
(kriz sırasında temel işlevleri sürdürebilme).
Bu çerçevede çağdaş egemenlik şöyle tanımlanabilir: bir
devletin karşılıklı bağlılık ortamında temel kararlarını meşru biçimde
verebilmesi, uygulayabilmesi, bağımlılıklarını çeşitlendirebilmesi ve
uluslararası kuralların oluşturulmasına etkili biçimde katılabilmesidir.
Sonuç
Küreselleşme çağında bir ülkenin hukuksal ve politik
bakımdan bağımsız olması mümkündür; ancak ekonomi, teknoloji, enerji, güvenlik
ve sağlık alanlarında dış dünyadan tümüyle bağımsız olması mümkün değildir. Bu,
egemenliğin sona erdiğini göstermez — egemenlik biçim değiştirir. Hükümdarın
bölünmez gücü olarak başlayan kavram; halk iradesine, anayasal yönetime,
paylaşılan yetkilere ve stratejik dayanıklılığa uzanan çok boyutlu bir yapıya
dönüşmüştür.
Günümüzde tam bağımsızlık; dünyadan kopmak, bütün
ürünleri ülke içinde üretmek, hiçbir uluslararası kurala bağlanmamak veya başka
ülkelere hiçbir konuda gereksinim duymamak anlamına gelmemelidir. Asıl amaç,
dış ilişkileri ülkenin uzun erimli çıkarlarına göre düzenlemek, tek yönlü
bağımlılıkları azaltmak, kritik alanlarda yeterli kapasite oluşturmak ve
uluslararası kurumlarda etkili olmaktır.
Bu bakımdan çağımızın temel ayrımı, bağımlı ülkeler ile
hiçbir ülkeye gereksinim duymayan devletler arasında değildir. Gerçek ayrım,
bağımlılıklarını yönetebilen ülkeler ile bağımlılıkları başkalarınca yönetilen
ülkeler arasındadır. Bir devletin gücü, dünyadan ne ölçüde uzak durduğuyla
değil, dünyayla kurduğu ilişkilerin koşullarını ne ölçüde etkileyebildiğiyle
anlaşılır. Günümüzde egemenlik yalnız kalabilme yeteneği değil; karşılıklı
bağlılık ortamında özgür, dayanıklı ve etkili hareket edebilme kapasitesidir.
Kaynakça
Bodin, J. (1992). On sovereignty: Four chapters from
The six books of the commonwealth (J. H. Franklin, Ed. & Trans.).
Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1576'da yayımlanmıştır). European
Commission. (2021). Trade policy review: An open, sustainable and assertive
trade policy. Brussels. European Commission. (2026a). EU trade relations
with Türkiye. Erişim tarihi: 15 Temmuz 2026. European Commission. (2026b). The
EU–UK Trade and Cooperation Agreement. Erişim tarihi: 15 Temmuz 2026.
European Union. (2012). Consolidated version of the Treaty on the Functioning
of the European Union. Official Journal of the European Union, C 326,
47–390. Farrell, H., & Newman, A. L. (2019). Weaponized interdependence:
How global economic networks shape state coercion. International Security,
44(1), 42–79. Held, D. (1995). Democracy and the global order: From the
modern state to cosmopolitan governance. Stanford University Press. Hobbes,
T. (1996). Leviathan (R. Tuck, Ed.). Cambridge University Press. (Özgün
çalışma 1651'de yayımlanmıştır). Hooghe, L., & Marks, G. (2001). Multi-level
governance and European integration. Rowman & Littlefield. Keohane, R.
O. (1984). After hegemony: Cooperation and discord in the world political
economy. Princeton University Press. Keohane, R. O., & Nye, J. S.
(2012). Power and interdependence (4th ed.). Longman. Krasner, S. D.
(1999). Sovereignty: Organized hypocrisy. Princeton University Press.
Locke, J. (1988). Two treatises of government (P. Laslett, Ed.).
Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1689'da yayımlanmıştır). North
Atlantic Treaty Organization. (1949). The North Atlantic Treaty.
Washington, DC. Organisation for Economic Co-operation and Development. (2025).
Economic security in a changing world. OECD Publishing. Organisation for
Economic Co-operation and Development. (2025). OECD supply chain resilience
review. OECD Publishing. Osiander, A. (2001). Sovereignty, international
relations, and the Westphalian myth. International Organization, 55(2),
251–287. Rodrik, D. (2011). The globalization paradox: Democracy and the
future of the world economy. W. W. Norton. Rousseau, J.-J. (1997). The
social contract and other later political writings (V. Gourevitch, Ed.
& Trans.). Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1762'de
yayımlanmıştır). Sassen, S. (1996). Losing control? Sovereignty in an age of
globalization. Columbia University Press. Slaughter, A.-M. (2004). A new
world order. Princeton University Press. United Nations. (1945). Charter
of the United Nations. San Francisco. United Nations General Assembly.
(1960). Declaration on the granting of independence to colonial countries and
peoples, Resolution 1514 (XV). New York. Wallerstein, I. (2004). World-systems
analysis: An introduction. Duke University Press. Waltz, K. N. (1979). Theory
of international politics. Addison-Wesley. Wendt, A. (1992). Anarchy is
what states make of it: The social construction of power politics. International
Organization, 46(2), 391–425. World Bank. (2026). Trade policy and
fragmentation visualization tools. Washington, DC. World Trade
Organization. (2026). Global trade outlook and statistics: March 2026.
Geneva.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder