15 Temmuz 2026 Çarşamba

Küreselleşmenin günümüzdeki Durumu Bağlamında Bir Ülke Tam Bağımsız Olabilir mi?

Küreselleşmenin Günümüzdeki Durumu Bağlamında Bir Ülke Tam Bağımsız Olabilir mi?

Giriş

Bağımsızlık ve egemenlik, modern devlet düşüncesinin temel kavramları arasında yer alır; ancak anlamları tarih boyunca sabit kalmamıştır. Hükümdarın üstün yetkisini anlatan klasik egemenlik anlayışı zamanla halk egemenliğine; tek merkezli güç anlayışı ise uluslararası kurumlar, ekonomik ağlar ve ortak karar düzenekleri içinde işleyen daha karmaşık bir yapıya dönüşmüştür.

Günümüzde hemen her devlet hukuksal bakımdan bağımsız kabul edilir; ancak ekonomi, güvenlik, enerji, teknoloji, finans, çevre ve iletişim alanlarında başka ülkelerle yoğun bağlantılar içindedir. Dolayısıyla bir ülkenin hiçbir dış kaynağa gereksinim duymadan, hiçbir uluslararası yükümlülük üstlenmeden yaşayabilmesi gerçekçi değildir.

Karşılıklı bağlılık içinde bulunmak, bağımsızlığın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Temel sorun, dış bağlantıların bulunup bulunmaması değil, bu bağlantıların niteliğidir: tek yönlü mü karşılıklı mı olduğu, seçeneklerin çeşitliliği, dış baskılara dayanma gücü ve uluslararası kuralların oluşturulmasına katılma düzeyi, günümüzdeki egemenliğin gerçek kapsamını belirler. Bu nedenle çağdaş bağımsızlık, dış dünyadan kopuş değil; karşılıklı bağlılık ortamında kendi temel kararlarını verebilme ve uygulayabilme kapasitesi olarak değerlendirilmelidir.

Egemenlik Anlayışının Tarihsel Gelişimi

Antik Çağ ve Ortaçağda Katmanlı Yetki. Antik Çağda ve Ortaçağda, günümüzdeki anlamıyla bütün yetkileri elinde toplayan egemen devlet modeli yoktu. Krallar, derebeyleri, kentler, dinsel kurumlar ve kabileler farklı yetki alanlarını paylaşıyordu; egemenlik tek ve bölünmez bir güç değil, katmanlı ve değişken bir yapıydı.

Jean Bodin ve Sürekli Egemenlik. Bodin, Devletin Altı Kitabı'nda (1576), Fransa'daki din savaşlarının yarattığı parçalanma ortamında devlet düzeninin sürekliliği için üstün bir karar gücünün gerekliliğini savundu. Egemen gücü sınırsız görmüyor, doğal hukuk ve temel mülkiyet ilkeleriyle bağlı sayıyordu; buna karşın hükümdarı feodal güçlerin üzerine çıkararak merkezi devlet düşüncesini güçlendirdi (Bodin, 1992).

Thomas Hobbes ve Güvenliği Sağlayan Egemen. Hobbes, Leviathan'da (1651) egemenliği güvenlik gereksinimi üzerinden açıkladı: ortak bir otorite bulunmadığında güvensizlik doğar, bireyler düzeni korumak için özgürlüklerinin bir bölümünü bu otoriteye devreder. Bodin'de egemenlik devletin birliğini, Hobbes'ta güvenliği sağlayan üstün karar gücünü temsil eder (Hobbes, 1996).

Westphalia Düzeni ve Ülkesel Devlet. 1648 Westphalia Barışı, geleneksel tarihyazımında egemen devlet sisteminin başlangıcı sayılır; ancak günümüz araştırmacıları modern egemenliğin bir anda değil, merkezi devletlerin güçlenmesi, vergilendirme ve sürekli ordularla yüzyıllar içinde biçimlendiğini belirtir (Osiander, 2001). Bu aşamayla egemenliğin iki boyutu belirginleşti: iç egemenlik (ülke içindeki en yüksek karar gücü) ve dış egemenlik (başka bir devletin yönetimi altında bulunmama).

Hükümdar Egemenliğinden Halk Egemenliğine. Locke, yönetimin meşruluğunu toplumun onayına ve doğal hakların korunmasına bağladı; haklar çiğnendiğinde halkın direnme hakkı olduğunu savundu (Locke, 1988). Rousseau ise egemenliğin hükümdarda değil halkın genel iradesinde bulunduğunu, devredilemez olduğunu ileri sürdü (Rousseau, 1997). Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi'nin ardından egemenliğin kaynağı kraldan ulusa geçti; anayasa, seçim, temsil ve kuvvetler ayrılığı egemenliğin meşru kullanımının ölçütleri oldu.

Ulusal Egemenlik ve Sömürgelerin Bağımsızlaşması. 19. yüzyılda egemenlik, ulusal bağımsızlık düşüncesiyle birleşti. Yirminci yüzyılda sömürge karşıtı mücadeleler bu anlayışı dünya ölçeğine taşıdı; Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514 sayılı kararı (1960) sömürge halklarının kendi geleceğini belirleme hakkını güçlendirdi. Bağımsızlık artık yalnız ayrı bir hükümet kurmak değil, kaynaklar üzerinde karar verebilmek ve eşit devlet olarak tanınmak anlamına geliyordu.

Birleşmiş Milletler Düzeni ve Egemen Eşitlik. 1945 BM Antlaşması, devletlerin egemen eşitliği ilkesini uluslararası düzenin temeline yerleştirdi; devletlerden yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getirmeleri, anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözmeleri istendi. Devletler antlaşmalara kendi kararlarıyla katılır ve bunun sonucunda uluslararası yükümlülükler üstlenir; egemenlik, sınırsız hareket özgürlüğünden çok uluslararası hukuk içinde kullanılan bağımsız karar yetkisi biçiminde anlaşılmaya başlamıştır.

Küreselleşmenin Günümüzdeki Durumu

Küreselleşme, malların, sermayenin, bilginin, teknolojinin ve insanların sınırlar ötesi hareketlerinin yoğunlaşmasıdır. 1980'lerden 2008 krizine uzanan dönemde ticaret serbestleşmiş, üretim süreçleri çok sayıda ülkeye dağılmıştır: bir ürünün tasarımı bir ülkede, parçaları başka ülkelerde, montajı başka bir coğrafyada gerçekleşebilir duruma gelmiştir.

Ancak 2008 krizi, COVID-19, ABD-Çin teknoloji rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve tedarik kesintileri küreselleşmenin yönünü değiştirmiştir. Devletler artık yalnız düşük maliyetli üretime değil, güvenli tedarik ve ekonomik dayanıklılığa da önem verir. Bu değişim şu eğilimleri güçlendirmiştir: kritik üretimin ülkeye geri taşınması, yakın coğrafyalara kayması, dost ülkelerle tedarik ilişkileri, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi, yabancı yatırımların güvenlik denetimi, teknolojiye ihracat sınırlamaları ve risklerin azaltılması.

Bununla birlikte küreselleşmenin sona erdiğini söylemek doğru değildir. Dünya Ticaret Örgütünün Mart 2026 görünümüne göre dünya mal ticareti hacmi 2025'te yüzde 4,6 büyümüştür; bunda yapay zekayla bağlantılı ürün talebi ve gümrük artışları öncesi öne çekilmiş sevkiyatlar etkili olmuştur. Dünya Bankası, 2009 sonrası birikimli ithalat sınırlamalarının 2024 sonunda dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12'sini etkilediğini bildiriyor. Bu veriler, küresel ticaretin sürdüğünü fakat giderek daha parçalı ve güvenlik odaklı bir yapı kazandığını gösterir. Dolayısıyla yaşanan süreç küreselleşmenin sonu değil yeniden düzenlenmesidir; güvenlik, dayanıklılık ve stratejik özerklik de ekonomik kararların temel ölçütleri arasına girmektedir.

Bir Ülke Tam Bağımsız Olabilir mi?

Bu soruyu hukuksal bağımsızlık ile maddi bağımsızlık ayrımıyla yanıtlamak gerekir.

Hukuksal Bağımsızlık. Hukuksal bakımdan bağımsız bir devlet başka bir devletin yönetimi altında bulunmaz, kendi anayasasını belirler, dış ilişkilerini kendi kurumları yoluyla yürütür, antlaşmalara katılma veya çekilme kararı verebilir ve uluslararası alanda hukuken eşit kabul edilir. Bu anlamıyla bağımsızlık günümüzde de vardır.

Maddi veya Mutlak Bağımsızlık. Bir ülkenin dış ticaret, enerji, teknoloji, finans, savunma ve gıda alanlarında başka ülkelere hiç gereksinim duymaması mümkün değildir; en büyük güçler bile kritik madenlere, pazarlara ve küresel iletişim sistemlerine gereksinim duyar. Mutlak kendi kendine yeterlilik çoğu durumda üretim maliyetlerinin yükselmesine, teknolojik gelişmenin yavaşlamasına ve rekabet gücünün düşmesine yol açabilir. Tam bağımsızlığın çağdaş karşılığı, dış bağlantıları ortadan kaldırmak değil, tek yönlü ve yönetilemeyen bağımlılıkları azaltmak olmalıdır.

Bağımlılık ile Karşılıklı Bağlılık Arasındaki Ayrım

Her dış bağlantı bağımlılık anlamına gelmez. İki ülkenin birbirine gereksinim duyduğu ilişki karşılıklı bağlılık yaratır; ancak taraflardan biri ilişki kesildiğinde diğerinden daha ağır zarar görüyorsa asimetrik bir bağımlılık ortaya çıkar. Örneğin enerji gereksiniminin büyük bölümünü tek bir kaynaktan karşılayan ülke tedarikçinin baskısına daha açıktır; kaynaklarını çeşitlendiren, depolama kapasitesi bulunduran ülkenin hareket alanı genişler. Aynı biçimde tek bir dış pazara bağımlı ihracat, o pazardaki değişikliklere karşı kırılganlık yaratırken pazar ve ürün çeşitliliği daha geniş karar alanı sağlar. Bu nedenle çağdaş bağımsızlığın ölçüsü, başka ülkelere gereksinim duyup duymamak değil, bir ilişkinin kesilmesi veya baskı aracına dönüştürülmesi durumunda seçenek üretebilmektir.

Egemenlik Anlayışı Nasıl Dönüşmektedir?

Bazı araştırmacılar bu süreci devletin güç yitirmesi değil, egemenliğin yeni araç ve alanlarda yeniden konumlanması olarak okur (Sassen, 1996). Bu yeniden konumlanmanın belli başlı görünümleri şunlardır:

  • Mutlak egemenlikten anayasal egemenliğe: Çağdaş devlette egemenlik anayasa, temel haklar ve yargısal denetim çerçevesinde kullanılır; dışarıya karşı bağımsızlık, içeride hukuk düzeniyle bağlıdır.
  • Tek merkezli egemenlikten çok düzeyli egemenliğe: Karar yetkisi artık yalnız ulusal hükümette değil; yerel yönetimler, bölgesel yapılar ve uluslararası örgütler farklı alanlarda karar süreçlerine katılır.
  • Bölünmez egemenlikten paylaşılan egemenliğe: Devletler kimi yetkilerini ortak kurumlar aracılığıyla kullanabilir; Avrupa Birliği'nde münhasır, ortak ve destekleyici yetki alanları bulunur (European Union, 2012). Bu her zaman güç kaybı anlamına gelmez.
  • Biçimsel egemenlikten etkili egemenliğe: Bayrak, sınır ve uluslararası tanınma biçimsel egemenlik sağlar; ancak devlet kararlarını uygulayamıyorsa bu, etkili güce dönüşemez. Egemenlik artık devlet kapasitesini de gerektirir.
  • Denetim egemenliğinden dayanıklılık egemenliğine: Salgın, savaş veya tedarik krizi karşısında temel işlevleri sürdürebilmek öne çıkar; stratejik stoklar, enerji çeşitliliği ve siber güvenlik egemenliğin yeni araçlarıdır.
  • Kural koyan ve kural alan devletler: Büyük pazarlara ve teknolojilere sahip ülkeler uluslararası kuralların oluşturulmasında daha etkilidir. Asıl ayrım, kurala bağlı olanlarla olmayanlar arasında değil, kuralı biçimlendirenlerle başkalarının kurallarını uygulamak zorunda kalanlar arasındadır.

Günümüzdeki Önemli Kuramlar

Gerçekçilik ve yeni gerçekçilik, uluslararası sistemde bağlayıcı bir dünya yönetimi bulunmadığını, devletlerin temel amacının güvenlik ve hareket özgürlüğünü korumak olduğunu kabul eder. Morgenthau devlet davranışını güç mücadelesiyle, Waltz ise sistemin merkezi otoriteden yoksun yapısıyla açıklar (Waltz, 1979). Bu yaklaşıma göre küreselleşme devleti ortadan kaldırmaz; ticaret ve teknoloji bağlantıları güç araçlarına dönüşebilir, son kararı yine devletler verir.

Karmaşık karşılıklı bağımlılık kuramı (Keohane & Nye), uluslararası ilişkilerin yalnız askeri güvenlikle açıklanamayacağını savunur; devletler ticaret, enerji ve iletişim ağlarıyla birbirine bağlıdır, ancak bu bağlılık eşit değildir — bir ilişkinin kesilmesinden hangi tarafın daha çok zarar göreceği güç dağılımını belirler (Keohane & Nye, 2012). Temel önerme: çağdaş bağımsızlık bağlantısızlık değil, karşılıklı bağlılığı yönetebilme yeteneğidir.

Yeni liberal kurumsalcılık, uluslararası kurumların bilgi paylaşımını artırarak, belirsizliği azaltarak ve kuralları çiğnemenin maliyetini yükselterek işbirliğini kolaylaştırdığını savunur (Keohane, 1984). Devletin geleceğe dönük davranışlarını kurallara bağlaması her zaman egemenlik kaybı değildir; bu yolla güvenilirlik ve pazar erişimi kazanabilir.

Çok düzeyli yönetişim (Hooghe & Marks), karar yetkisinin yerel, bölgesel, ulusal ve ulusüstü kurumlar arasında dağıldığını, bunun egemenliğin yok olması anlamına gelmediğini savunur (Hooghe & Marks, 2001). Sorunu ise demokratik sorumluluğun belirsizleşmesidir.

Yapılandırmacılık (Wendt), egemenliğin doğal bir gerçek değil, devletler arasındaki düşünceler ve karşılıklı tanıma süreçleri içinde biçimlendiğini savunur; aynı askeri kapasite dost bir ülkede tehdit sayılmazken düşman bir ülkede tehlike sayılabilir (Wendt, 1992). Egemenlik de karşılıklı tanıma yoluyla işler.

Krasner'in örgütlü ikiyüzlülük yaklaşımı, egemenlik ilkesinin söylemde savunulduğunu ama uygulamada sık çiğnendiğini ileri sürer: güçlü ülkeler askeri müdahale, yaptırım ve koşullu yardımla başka ülkelerin iç düzenlemelerini etkileyebilir (Krasner, 1999). Sonuç: devletler hukuken eşit olsa da egemenliklerini kullanabilme kapasiteleri eşit değildir.

Bağımlılık kuramı ve Wallerstein'ın dünya-sistemleri yaklaşımı, küresel ekonominin merkez, yarı çevre ve çevre ülkeler arasında eşitsiz bir işbölümü yarattığını savunur; hukuksal bağımsızlık ekonomik özerklik anlamına gelmez (Wallerstein, 2004). Eleştiri: ülkelerin iç kurumları ve kalkınma farklılıkları yeterince açıklanmaz.

Kozmopolit yaklaşımlar (Held), iklim değişikliği, göç ve dijital veri akışı gibi sorunların ulusal sınırları aştığını, küresel gücün demokratik denetime bağlanması gerektiğini vurgular (Held, 1995). Eleştirenler ise etkili küresel demokratik denetim olmadan ulusüstü kurumların halktan uzaklaşabileceğini belirtir.

Küresel yönetişim ve ağ devleti yaklaşımı (Slaughter), dünyanın tek bir küresel hükümet değil birbirine bağlı kurum ve ağlar yoluyla yönetildiğini savunur; devlet ortadan kalkmaz, kurumları küresel ağların parçası durumuna gelir (Slaughter, 2004).

Rodrik'in küreselleşme üçlemi, ileri düzey küreselleşme, ulusal egemenlik ve demokratik politikanın aynı anda eksiksiz sürdürülemeyeceğini savunur; bir toplum bu üç amaçtan en fazla ikisini birlikte sürdürebilir (Rodrik, 2011).

Silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık kuramı (Farrell & Newman), küresel finans, iletişim ve lojistik ağlarının merkezi düğümlerini denetleyen devletlerin bilgiye erişme ve rakiplerin erişimini sınırlandırma gücü elde ettiğini savunur; ödeme sistemlerine erişimin engellenmesi veya yarı iletken ihracatının sınırlandırılması bu kapsamdadır (Farrell & Newman, 2019).

Stratejik özerklik, bir devletin temel güvenlik ve ekonomi kararlarını dış baskı altında kalmadan verebilmesini amaçlayan bir politika öğretisidir; savunma, enerji, gıda, kritik madenler ve yarı iletkenler gibi alanları kapsar. Amaç her şeyi ülke içinde üretmek değil, kritik alanlarda seçenek oluşturmaktır. Avrupa Birliği bunu "açık stratejik özerklik" olarak adlandırır (European Commission, 2021).

Bu kuramlar üç eğilim çevresinde toplanabilir: egemenliğin varlığını koruduğunu savunanlar (gerçekçilik), dönüştüğünü savunanlar (karşılıklı bağımlılık, kurumsalcılık, çok düzeyli yönetişim, kozmopolitanizm) ve eşitsiz kullanıldığını savunanlar (bağımlılık kuramı, örgütlü ikiyüzlülük, silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık). Hiçbiri günümüzü tek başına açıklayamaz; her biri farklı bir boyutu — güvenlik rekabetini, ekonomik bağlantıları, yetki paylaşımını, kavramsal değişimi, küresel eşitsizlikleri, ağların baskı aracına dönüşmesini — açıklamada güçlüdür.

Somut Örnekler

Avrupa Birliği üyeleri ticaret ve rekabet gibi bazı yetkilerini ortak kurumlar aracılığıyla kullanır; bu ulusal karar alanını daraltırken tek tek üye ülkelerin küresel güçler karşısındaki sınırlı etkisi ortak pazar yoluyla artabilir. Egemenlik burada devredilmiyor, bazı alanlarda birleştirilerek daha yüksek düzeyde kullanılıyor — ancak karar süreçlerinin yurttaşlara uzak görünmesi başlıca sorundur.

Brexit, Birleşik Krallık'ın göç, ticaret ve düzenleme alanlarında hukuksal hareket alanını genişletti; ancak Avrupa Birliği ile ekonomik ilişkilerin sürdürülmesi yeni bir Ticaret ve İşbirliği Antlaşması'nı (1 Mayıs 2021) gerektirdi. Hukuksal ayrılma mümkündür; karşılıklı gereksinim ise yeni antlaşmalar üretir.

Türkiye–Avrupa Birliği Gümrük Birliği (1996'dan beri), Türkiye'nin bazı ticaret düzenlemelerini Avrupa Birliğiyle uyumlaştırmasını gerektirirken Avrupa pazarına erişimini kolaylaştırmıştır. Avrupa Komisyonu verilerine göre iki taraf arasındaki mal ticareti 2025'te 217,6 milyar avroyu aşmış, Türkiye Avrupa Birliğinin beşinci büyük ticaret ortağı olmuştur. Temel sorun, Türkiye'nin bu kurallardan etkilenmesine karşın hazırlandıkları kurumlarda yer almamasıdır — bu da bir kurala bağlı olmanın yanında kuralın hazırlanmasına katılmanın önemini gösterir.

NATO, 5. madde uyarınca bir üyeye yapılan saldırıyı bütün üyelere yapılmış sayar (North Atlantic Treaty Organization, 1949); her devlet hangi önlemleri alacağını kendi anayasal süreçleriyle belirler. Ortak savunma, egemenlik sınırlaması ile güvenlik kazanımı arasındaki dengeyi gösterir.

Enerji bağımlılığı, karşılıklı bağlılığın nasıl baskı aracına dönüşebileceğini gösterir: tek bir tedarikçiye bağımlı ülke dış politika kararlarında kısıtlanabilirken kaynak ve ulaştırma yollarını çeşitlendiren ülkenin egemenlik alanı genişler.

Yarı iletkenler, üretim zincirinin az sayıda ülke ve şirkette yoğunlaştığı bir alandır; hiçbir ülke tek başına tüm zinciri denetleyemez. Teknolojik egemenlik, kritik teknolojileri anlayabilmek, nitelikli insan gücü yetiştirmek, alternatif tedarikçiler bulundurmak ve verileri koruyabilmek anlamına gelir.

Finansal ağlar ve yaptırımlar: doların merkezi konumu ve uluslararası ödeme ağlarının belirli ülkelerde yoğunlaşması, finansal bağlantıları güçlü bir baskı aracına dönüştürebilir — silahlandırılmış karşılıklı bağımlılığın en belirgin örneklerinden biridir.

Veri egemenliği: verinin nerede saklandığı ve hangi hukuk düzenine tabi olduğu sorusu, egemenliğin yeni bir boyutudur. Kamu kurumlarının yabancı bulut sağlayıcılarına bağımlılığı, teknik bir tercihten öte egemenlik sorunu durumuna gelir; yerli altyapı seçenekleri ve veri koruma standartları bu nedenle önem taşır.

Salgınlar ve sağlık egemenliği: COVID-19, küresel üretim ağlarının kırılganlığını ortaya koydu. Bunun sonucunda birçok ülke sağlık egemenliğini kendi kendine yeterlilikten çok stratejik stok, çeşitli tedarik kaynağı ve güçlü sağlık altyapısı biçiminde değerlendirmeye başlamıştır.

Yeni Bir Egemenlik Tanımı

Egemenliği devletin sınırsız ve bölünmez gücü olarak tanımlamak günümüz koşullarında yetersizdir. Daha gerçekçi bir tanım şu unsurları içermelidir: karar yetkisi (temel tercihlerin meşru ulusal kurumlarca alınması), uygulama kapasitesi (kararları yaşama geçirebilme), seçenek oluşturabilme (tek bir kaynağa aşırı bağımlılığın azaltılması), kural oluşturma gücü (kuralların hazırlanmasını etkileyebilme), demokratik meşruluk (devlet gücünün halk iradesine uygun kullanılması), ekonomik ve teknolojik kapasite ve dayanıklılık (kriz sırasında temel işlevleri sürdürebilme).

Bu çerçevede çağdaş egemenlik şöyle tanımlanabilir: bir devletin karşılıklı bağlılık ortamında temel kararlarını meşru biçimde verebilmesi, uygulayabilmesi, bağımlılıklarını çeşitlendirebilmesi ve uluslararası kuralların oluşturulmasına etkili biçimde katılabilmesidir.

Sonuç

Küreselleşme çağında bir ülkenin hukuksal ve politik bakımdan bağımsız olması mümkündür; ancak ekonomi, teknoloji, enerji, güvenlik ve sağlık alanlarında dış dünyadan tümüyle bağımsız olması mümkün değildir. Bu, egemenliğin sona erdiğini göstermez — egemenlik biçim değiştirir. Hükümdarın bölünmez gücü olarak başlayan kavram; halk iradesine, anayasal yönetime, paylaşılan yetkilere ve stratejik dayanıklılığa uzanan çok boyutlu bir yapıya dönüşmüştür.

Günümüzde tam bağımsızlık; dünyadan kopmak, bütün ürünleri ülke içinde üretmek, hiçbir uluslararası kurala bağlanmamak veya başka ülkelere hiçbir konuda gereksinim duymamak anlamına gelmemelidir. Asıl amaç, dış ilişkileri ülkenin uzun erimli çıkarlarına göre düzenlemek, tek yönlü bağımlılıkları azaltmak, kritik alanlarda yeterli kapasite oluşturmak ve uluslararası kurumlarda etkili olmaktır.

Bu bakımdan çağımızın temel ayrımı, bağımlı ülkeler ile hiçbir ülkeye gereksinim duymayan devletler arasında değildir. Gerçek ayrım, bağımlılıklarını yönetebilen ülkeler ile bağımlılıkları başkalarınca yönetilen ülkeler arasındadır. Bir devletin gücü, dünyadan ne ölçüde uzak durduğuyla değil, dünyayla kurduğu ilişkilerin koşullarını ne ölçüde etkileyebildiğiyle anlaşılır. Günümüzde egemenlik yalnız kalabilme yeteneği değil; karşılıklı bağlılık ortamında özgür, dayanıklı ve etkili hareket edebilme kapasitesidir.

Kaynakça

Bodin, J. (1992). On sovereignty: Four chapters from The six books of the commonwealth (J. H. Franklin, Ed. & Trans.). Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1576'da yayımlanmıştır). European Commission. (2021). Trade policy review: An open, sustainable and assertive trade policy. Brussels. European Commission. (2026a). EU trade relations with Türkiye. Erişim tarihi: 15 Temmuz 2026. European Commission. (2026b). The EU–UK Trade and Cooperation Agreement. Erişim tarihi: 15 Temmuz 2026. European Union. (2012). Consolidated version of the Treaty on the Functioning of the European Union. Official Journal of the European Union, C 326, 47–390. Farrell, H., & Newman, A. L. (2019). Weaponized interdependence: How global economic networks shape state coercion. International Security, 44(1), 42–79. Held, D. (1995). Democracy and the global order: From the modern state to cosmopolitan governance. Stanford University Press. Hobbes, T. (1996). Leviathan (R. Tuck, Ed.). Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1651'de yayımlanmıştır). Hooghe, L., & Marks, G. (2001). Multi-level governance and European integration. Rowman & Littlefield. Keohane, R. O. (1984). After hegemony: Cooperation and discord in the world political economy. Princeton University Press. Keohane, R. O., & Nye, J. S. (2012). Power and interdependence (4th ed.). Longman. Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized hypocrisy. Princeton University Press. Locke, J. (1988). Two treatises of government (P. Laslett, Ed.). Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1689'da yayımlanmıştır). North Atlantic Treaty Organization. (1949). The North Atlantic Treaty. Washington, DC. Organisation for Economic Co-operation and Development. (2025). Economic security in a changing world. OECD Publishing. Organisation for Economic Co-operation and Development. (2025). OECD supply chain resilience review. OECD Publishing. Osiander, A. (2001). Sovereignty, international relations, and the Westphalian myth. International Organization, 55(2), 251–287. Rodrik, D. (2011). The globalization paradox: Democracy and the future of the world economy. W. W. Norton. Rousseau, J.-J. (1997). The social contract and other later political writings (V. Gourevitch, Ed. & Trans.). Cambridge University Press. (Özgün çalışma 1762'de yayımlanmıştır). Sassen, S. (1996). Losing control? Sovereignty in an age of globalization. Columbia University Press. Slaughter, A.-M. (2004). A new world order. Princeton University Press. United Nations. (1945). Charter of the United Nations. San Francisco. United Nations General Assembly. (1960). Declaration on the granting of independence to colonial countries and peoples, Resolution 1514 (XV). New York. Wallerstein, I. (2004). World-systems analysis: An introduction. Duke University Press. Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. Addison-Wesley. Wendt, A. (1992). Anarchy is what states make of it: The social construction of power politics. International Organization, 46(2), 391–425. World Bank. (2026). Trade policy and fragmentation visualization tools. Washington, DC. World Trade Organization. (2026). Global trade outlook and statistics: March 2026. Geneva.

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder