Adalet, yalnızca eşit dağıtım değildir; külfet ile nimetin ölçülü biçimde
buluşturulmasıdır. Bir toplumda yük sürekli çalışanların, üretenlerin ve
sorumluluk alanların omuzlarına bırakılır; karşılık ise hiçbir ölçü, katkı,
ihtiyaç ve hak gözetilmeden dağıtılırsa, orada adalet duygusu zamanla zayıflar.
Bu durum yalnızca ekonomik bir dengesizlik doğurmaz; aynı zamanda ahlaki bir
aşınmaya da yol açar.
Bu sezgi, adalet felsefesinin de merkezi sorularından
biridir.
Aristoteles, adaleti tek bir kalıba sığdırmaz; dağıtıcı adalet
dediği türde, pay dağıtımının eşitlik değil, katkıya göre orantılılık ilkesiyle
yapılması gerektiğini savunur — herkese eşit değil, herkese hakkı kadar. Rawls
ise modern adalet felsefesine farklı bir katman ekler: ona göre bir toplumdaki
eşitsizlikler, ancak en dezavantajlı kesimin durumunu da iyileştiriyorsa meşru
sayılabilir — bu, kendisinin adlandırdığı biçimiyle fark ilkesidir. Bu
iki yaklaşım ilk bakışta farklı görünse de, birbirini tamamlar: Aristoteles
katkının görmezden gelinmemesi gerektiğini, Rawls ise en güçsüzün de bu
düzenden pay alması gerektiğini hatırlatır. Adalet, bu iki uyarıyı birlikte
tutabildiği ölçüde sağlamdır; yalnızca birini esas alan bir sistem, er ya da
geç dengesini kaybeder.
Çünkü insan, emeğinin anlamlı olduğunu görmek ister. Çalışanla çalışmayan,
sorumluluk alanla almayan, üretenle üretmeyen, liyakat gösterenle göstermeyen
arasında hiçbir fark kalmadığında, önce emek değersizleşir. Emek
değersizleştiğinde üretme isteği azalır. Üretme isteği azaldığında ise insanın
adalete olan inancı sarsılır.
Kalıcı başarı, emek ile karşılığın dengeli olduğu yerde ortaya çıkar.
Külfet ile nimet arasındaki bağ koptuğunda, hem çalışma azmi hem de ortak yaşam
ahlakı zarar görür. Bu bağ, toplumları ayakta tutan görünmez dayanaklardan
biridir. İbn Haldun'un asabiyet kuramında da benzer bir gözlem vardır:
toplumu bir arada tutan ortak bağ gevşediğinde çözülme sessizce başlar. Emek
ile nimet arasındaki bağ da buna benzer. Koptuğu an hemen fark edilmeyebilir;
fakat sonuçları zamanla kurumlarda, ilişkilerde ve toplumsal güven duygusunda
görülür.
Bu çözülme, tarihte defalarca somut biçimler almıştır.
Yirminci yüzyılın sosyalist rejimlerinde, eşitlik adına emek ile karşılık
arasındaki bağın büyük ölçüde koparıldığı, herkesin -ne kadar üretirse üretsin-
benzer bir karşılık aldığı bilinir. Bu düzenlerin pek çoğunda üretkenlik
zamanla ciddi biçimde düşmüş, çalışma isteği zayıflamış ve "herkes çalışsa
da çalışmasa da sonuç değişmiyor" biçiminde özetlenebilecek bir
tükenmişlik hissi yaygınlaşmıştır. Tersi bir sapma da mümkündür: aşırı
kayırmacı sistemlerde, karşılık emeğe göre değil yakınlığa göre dağıtıldığında,
bu kez liyakatli kişiler sistemden uzaklaşmış, kurumlar yetenekli insan kaybına
uğramış ve dürüstlük cezalandırılan bir tutum gibi görünmeye başlamıştır. Bu
iki örnek, birbirine zıt görünse de aynı hastalığın farklı biçimleridir: emek
ile karşılık arasındaki bağın, ister eşitlik ister kayırma adına olsun,
koparılması.
Bu dengesizliğin en tehlikeli yanı, başlangıçta olağan görünmesidir. Hak
etmeden sürekli yarar sağlayan kişi, önce bunda bir sakınca görmeyebilir. Ancak
zamanla hem kendi emeğine hem de başkalarının emeğine duyduğu saygı azalır.
Aynı biçimde, emeğinin karşılığını alamayan kişi de çalışmanın anlamını
sorgulamaya başlar. Böylece iki yönden birden çürüme doğar: bir yanda emeksiz
kazanıma alışanlar, öte yanda emeğinin değersizleştiğini görenler.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır. Sosyal destek
ile ölçüsüz dağıtım aynı şey değildir. Adil bir toplum, yaşlıyı,
hastayı, çocuğu, engelliyi, yoksulu ve geçici olarak güçsüz duruma düşeni
korumak zorundadır. Bu, nimetin haksız dağıtımı değil, insan onurunu koruyan
kamusal sorumluluktur. Ancak sosyal destekler insanı sürekli edilgen kılan,
üretimden koparan ve sorumluluk duygusunu zayıflatan bir yapıya dönüşürse,
amaçladığı adaleti güçlendirmek yerine zayıflatabilir.
Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir:
"hak ettiğini alır" mantığına dayalı bir sistem, kendisi de büyük bir
adaletsizlik taşımaz mı? Sonuçta insanlar aynı noktadan başlamaz; kimi iyi bir
aileye, iyi bir eğitime, sağlıklı bir bedene doğar, kimi ise en baştan
dezavantajlıdır. Şans, miras, doğuştan gelen yetenek ya da içine doğulan
koşullar, emeğin karşılığını da büyük ölçüde biçimlendirir. Bu açıdan
bakıldığında, salt "emeğine göre kazan" ilkesi, baştaki
eşitsizlikleri görmezden gelen ve onları meşrulaştıran bir söyleme dönüşebilir.
Bu itiraz gerçekten önemlidir ve göz ardı edilmemelidir; nitekim Rawls'ın fark
ilkesi de tam olarak bu kaygıdan doğmuştur. Ancak bu itiraz,
emek-karşılık bağının önemini ortadan kaldırmaz; onu tamamlar. Çözüm, emeği
görmezden gelmek değil, herkesin emeğini gösterebileceği bir başlangıç zemini
sağlamaktır: eğitim, sağlık ve temel güvenceye erişim eşitlenmeli, ama bu
zeminden sonra ortaya konan emek ve katkı da görmezden gelinmemelidir. Yalnızca
şansı düzeltmeye çalışıp emeği önemsizleştirmek, yalnızca emeği övüp şansın
rolünü yok saymak kadar tek yanlıdır.
Bu nedenle doğru ilke şudur: İhtiyacı olan korunmalı, çalışabilecek
durumda olan üretime katılmalı, emek veren emeğinin karşılığını almalı, kamu
kaynağı ise ölçü, denetim ve hakkaniyetle kullanılmalıdır. Sosyal adalet,
insanları tembelliğe alıştırmak değil; güçsüzü ayağa kaldırmak, çalışabilecek
olanı üretime kazandırmak ve emeği değersiz bırakmamaktır.
Liyakat sistemleri de bu dengenin başka bir yüzüdür. Atama, terfi, ödül ve
güven dağıtımında emek, yetkinlik, dürüstlük ve başarı yerine yakınlık,
sadakat, görünüş ya da kişisel ilişki ölçüt alınırsa, kurumların iç ahlakı
bozulur. Hak edenle etmeyen arasında fark kalmadığında, yalnızca bireysel
kırgınlıklar doğmaz; sistemin tümüne duyulan güven azalır.
Bir toplumda adaletin sağlığı, en çok külfet ile nimetin nasıl
dağıtıldığına bakılarak anlaşılır. Yük hep aynı insanların omuzlarındaysa,
karşılık ise emeğe ve hakka göre değil de rastgele, kayırmayla ya da ölçüsüz
biçimde dağıtılıyorsa, o toplumda adalet yalnızca sözde kalır.
Adalet, emeği tanımakla başlar; ama yalnızca emeğe indirgenemez. Gerçek
adalet, emeği ödüllendirirken güçsüzü koruyan, liyakati gözetirken insan
onurunu dışlamayan, kamu kaynağını dağıtırken hem hakkı hem sorumluluğu
birlikte düşünen dengeli bir anlayışla kurulabilir.
Bir toplumun adalet anlayışı, güzel sözlerle değil, külfet ile nimeti ne
kadar hakkaniyetli eşleştirdiğiyle ölçülür.
22 Ocak 2024
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder