Bencillik, Denge ve Uygarlığın Temeli
Doğada her canlı, öncelikle yaşamını sürdürmeye ve soyunu devam ettirmeye
yönelir. Bu nedenle bireysel çıkar arayışı, yaşamın temel gerçeklerinden
biridir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, bu
doğal eğilimlerini akıl, vicdan ve ahlaki değerlerle dengeleyebilmesidir.
İlginç olan şudur ki, bu dengeleme yeteneğinin bir bölümü de evrimin bir
ürünüdür. Evrimsel biyolojinin "karşılıklı özgecilik" olarak
adlandırdığı mekanizma, birbirini tanıyan ve tekrar tekrar karşılaşan bireylerin,
uzun erimde yalnız başlarına elde edebileceklerinden daha fazlasını iş birliği
yoluyla kazanabildiklerini gösterir. Bu ölçüde, özveri ve dayanışmanın bir
kısmı, salt bencilliğin karşıtı olmaktan çok, onun uzun erimli ve akıllı bir
biçimi olarak okunabilir.
Ama bu açıklamanın bir sınırı vardır ve bu sınırı görmezden gelmek, yazının
ilerleyen bölümlerinde savunduğum ayrımı zayıflatır. Karşılıklı özgecilik
mekanizması, esas olarak tanıdık çevre ve tekrarlanan ilişkiler için işler:
karşılık görme ihtimali olan bir yakınlık çemberi içinde. Oysa insanı hiç
tanımadığı, bir daha karşılaşmayacağı, kendisine hiçbir karşılık veremeyecek
bir yabancının onurunu önemsemeye götüren şey, bu mekanizmanın açıklama
alanının dışında kalır. Evrimsel köken, işbirliğinin önemli bir bölümünü
aydınlatır; ama uygarlığın temeli olarak ileride önereceğim "ortak
sorumluluk bilinci", bundan daha fazlasını gerektirir. Bu farkı gözden
kaçırırsak, her özverili eylemi sonunda "aslında çıkardı" diye
açıklayan, dolayısıyla hiçbir gözlemle sınanamayan bir indirgemeye kayma
tehlikesi doğar.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Bir arada yaşayabilmenin ön koşulu yalnızca
çıkar ilişkileri değil; özveri, empati, adalet, dürüstlük ve karşılıklı güven
gibi değerlerdir. Toplum sözleşmesi geleneğinin düşünürleri de, Hobbes'tan
Rousseau'ya uzanan çizgide, farklı gerekçelerle benzer bir noktaya varır:
bireyler, sınırsız bireysel özgürlükten belirli ölçüde vazgeçmeyi kabul
ettiklerinde güvenli ve sürdürülebilir bir ortak yaşam kurulabilir. (Hobbes'ta
bu vazgeçiş neredeyse mutlak bir teslimiyete yaklaşırken, Rousseau'da bireyler
özgürlüklerini "genel irade" aracılığıyla kaybetmeden dönüştürürler;
ama her iki çizgi de ortak yaşamın belirli bir öz-sınırlama gerektirdiği
noktasında birleşir.) Bu değerler olmadan ne güçlü bir toplum ne de kalıcı bir
uygarlık oluşabilir.
Bencillik denetlenmediğinde açgözlülüğe, açgözlülük doyumsuzluğa,
doyumsuzluk ise her türlü yozlaşmaya kapı aralayabilir. Bu, kaçınılmaz bir yasa
değil, gözlemlenebilir bir eğilimdir: Kendi çıkarını her şeyin üstünde tutan
birey, başkalarının hakkını görmezden gelmeye başlayabilir; bu görmezden gelme
alışkanlığa dönüştüğünde haksızlık istisna olmaktan çıkıp norm haline
gelebilir; norm haline geldiğinde ise çevresindekiler de adil kalmanın bir
dezavantaj olduğunu düşünerek benzer bir yozlaşmaya sürüklenebilir. Böyle bir
eğilimin egemen olduğu yerde adalet de toplumsal güven de zayıflayabilir. Bir
kez zayıflayan güveni yeniden kurmak ise en zor toplumsal görevlerden biridir.
Bu noktada altı çizilmesi gereken bir ayrım vardır: Özveri, bireyin kendi
çıkarını bütünüyle yok saymasını gerektirmez. Sağlıklı denge, bireyin kendi
meşru çıkarlarını gözetirken başkalarının haklarına da saygı duyabilmesidir.
Sorun, çıkarın var olmasında değil, çıkarın tek ve mutlak ölçüt haline
gelmesindedir. Bu ayrımın tutarlı kalabilmesi için, yukarıda belirttiğim sınırı
hatırlamak gerekir: eğer her özveri sonunda "gerçekte" gecikmiş bir
çıkarsa, "meşru çıkar" ile "mutlak ölçüt haline gelen
çıkar" arasındaki fark yalnızca bir zaman ufku farkına indirgenir. Oysa
ben bu farkın nitel olduğunu, yani bazı davranışların çıkar hesabından bağımsız
bir kaynaktan, karşılık beklemeyen bir ilgiden doğabileceğini düşünüyorum.
İnsan olmanın ölçüsü yalnızca yaşamak değil; başkalarının da onurlu ve adil
bir yaşam sürmesini önemseyebilmektir. Uygarlığın gerçek temeli de bu ortak
sorumluluk bilincidir. Bu bilinç bireylerin vicdanında yeşermediği sürece, ne
kadar gelişmiş hukuk sistemi ya da ne kadar zengin ekonomi kurulursa kurulsun,
hiçbir kurum onun yerini dolduramaz.
13 Ağustos 2025
Kaynakça
Axelrod, R. (1984). The evolution of cooperation. New York, NY:
Basic Books.
Hobbes, T. (1996). Leviathan (R. Tuck, Ed.). Cambridge, England:
Cambridge University Press. (Original work published 1651)
Rousseau, J.-J. (1968). The social contract (M. Cranston, Trans.).
London, England: Penguin Books. (Original work published 1762)
Trivers, R. L. (1971). The evolution of reciprocal altruism. The
Quarterly Review of Biology, 46(1), 35–57. doi:10.1086/406755
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder