Zihinsel Ekoloji
Geçen ay bir gün yüzmeye gittiğimde, uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir
konu yeniden zihnime takılmıştı.
Kıyıda bir grup okey oynuyordu. Bir başka grup ise hararetle İran-İsrail
çatışmasını tartışıyordu. "İsrail bize de saldıracak." diyenler,
"ABD bunun hazırlığını yapıyor." diye kesin konuşanlar, "İran'ın
yanında yer almalıyız." görüşünü savunanlar… Herkesin söyleyecek bir sözü,
herkesin kendince kesin bir kanaati vardı. Oysa hiçbiri savaşın içinde değildi;
hiçbiri karar vericiler arasında değildi. Buna karşın, dünyanın yükünü
omuzlarında taşıyor gibiydiler.
Daha dikkatli dinleyince fark ettim: aslında konuşan çok kişi vardı ama
söylenen söz azdı. Herkes aynı üç dört cümleyi, sabah gördüğü aynı ekrandan
almış gibi tekrarlıyordu. Sesler farklıydı, düşünce tekti.
Bir süre onları dinledim. Sonra denize girdim.
Yüzerken aklıma şu soru geldi: Acaba insanlık gerçekten daha bilgili bir
çağda mı yaşıyor, yoksa yalnızca daha fazla enformasyona maruz kaldığı bir
çağda mı?
Bilgi, insanın olayları anlamasını sağlar. Enformasyon ise yalnızca
olaylardan haberdar olmasını sağlar. Biri zihni derinleştirir, diğeri —ölçüsüz
olduğunda— zihni kalabalıklaştırır. Bugün bilgiye ulaşmak tarihte hiç olmadığı
kadar kolay; buna karşılık düşünmek için hiç olmadığı kadar az zaman buluyoruz.
Burada, enformasyonu ham, kesikli, bağlamından kopabilen olgu ve
veriler anlamında bilgiyi ise bu olguların bir çerçeveye oturtulması,
ilişkilendirilmesi, yorumlanması anlamında kullanıyorum.
İletişim teknolojileri dünyayı küçülttü. Bir zamanlar haftalar sonra
öğrenilebilecek olaylar artık birkaç saniye içinde ekranlarımıza düşüyor.
Dünyanın herhangi bir yerindeki savaş, deprem, salgın ya da kriz, sabah kahvaltımızı
bitirmeden zihnimize yerleşiyor.
Bu, kuşkusuz önemli bir kazanımdır. Başkalarının acısından haberdar olmak,
ortak bir vicdanın gelişmesine katkı sağlar. Ama her kazanımın bir bedeli
vardır.
İnsan beyni, milyonlarca insanın acısını aynı anda taşıyacak biçimde
evrimleşmedi. Atalarımız küçük topluluklar içinde yaşıyor, çoğunlukla doğrudan
karşılaştıkları sorunlarla ilgileniyorlardı. Bugün ise hiç tanımadığımız
insanların korkuları, öfkeleri, acıları gün boyunca zihnimize akıyor. Yalnızca
bilgi edinmiyoruz; dünyanın duygusal yükünü de omuzlamaya çalışıyoruz.
Belki de bu yüzden çağımızın insanı, tarihte hiç olmadığı kadar çok şey
biliyor; ama hiç olmadığı kadar kaygılı yaşıyor.
Uzun zamandır televizyon izlemiyorum. Bunun nedeni dünyadan kaçmak değil,
dünyayı daha sağlıklı algılayabilmek. Çünkü haber bültenlerinin önemli bir
bölümü artık yalnızca bilgi vermiyor, duygu da üretiyor. En çok izlenen
haberler genellikle en korkutucu olanlar oluyor; insan zihni tehlikeyi
güvenlikten daha hızlı fark ettiği için, medya da bu eğilimi besliyor.
Sosyal medyada durum daha karmaşık. Haber ile yorum, gerçek ile iddia,
analiz ile propaganda aynı akış içinde birbirine karışıyor. İnsan bir süre
sonra olayları değil, olaylar hakkında üretilen bitmek bilmeyen yorumları
yaşamaya başlıyor. Gerçek, çoğu zaman gürültünün içinde kayboluyor.
Kimi zaman sosyal medyadan bütünüyle uzaklaşmayı düşünüyorum. Fakat hemen
ardından başka bir kaygı beliriyor: Ya dünyadan koparsam?
Sanırım çağımızın en büyük ikilemi bu. Bir yanda sürekli enformasyona maruz
kalmanın yorgunluğu, diğer yanda hiçbir şeyden haberdar olmamanın endişesi. İki
uç da insanı özgürleştirmiyor. Çözüm, ikisinin ortasında bir denge kurabilmekte
olsa gerek.
İnsan yalnızca bedenini neyle beslediğine dikkat etmez; zihnini neyle
beslediğine de dikkat etmelidir. Sağlıksız beslenme bedeni nasıl yıpratıyorsa,
sürekli korku, öfke ve felaket senaryolarıyla beslenen bir zihin de zamanla
yorulur, kuşkucu hale gelir, umudunu yitirmeye başlar.
Son yıllarda çevre kirliliği konusunda önemli bir bilinç oluşmaya başladı;
denizi, ormanı, toprağı korumaya çalışıyoruz. Oysa üzerinde yeterince
durmadığımız başka bir çevre var: zihinsel çevremiz.
Nasıl doğanın bir ekolojisi varsa, zihnin de bir ekolojisi vardır. Doğal
çevre nasıl kirlenebiliyor, bozulabiliyor, yaşanamaz duruma gelebiliyorsa,
zihinsel çevre de öyle kirlenir. Doğanın kirleticileri plastik atıklar,
kimyasallar, zehirli gazlardır. Zihnin kirleticileri ise sürekli korku üreten
haberler, doğrulanmamış iddialar, komplo teorileri, nefret söylemi ve insanı
sürekli öfke içinde tutan içeriklerdir.
Ama ekolojinin bir başka gerçeği daha vardır: bir sistemi zayıflatan
yalnızca kirlilik değil, çeşitlilik kaybıdır. Tek tür bitkiyle kaplanmış bir
toprak, ilk hastalıkta bütünüyle çöker. Kıyıdaki iki grup da, aslında birer
zihinsel monokültürdü: okey taşları hep aynı sırayla diziliyor, savaş üzerine
söylenen sözler hep aynı üç cümleye dönüyordu. Çeşitlilik göstergesi kalabalık
değil, farklı düşünüşün varlığıdır. Bugün pek çok sesin aynı tek düşünceyi
tekrarladığı bir zihinsel iklimde yaşıyoruz.
Modern psikoloji, insan zihninin dikkat kapasitesinin sınırlı olduğunu
gösteriyor. Sürekli uyarana maruz kalmak, düşünme ve odaklanma gücünü
zayıflatıyor. Korku ve kaygı uyandıran içerikler daha çok dikkat çektiği için,
algoritmalar da bu tür içerikleri öne çıkarıyor; insan, farkına varmadan
sürekli aynı duygularla besleniyor.
Schopenhauer bir yerde, gürültünün yalnızca kulağı değil, düşünme
yeteneğini de rahatsız ettiğini söylemişti. Bugünün gürültüsü kulaktan değil
ekrandan geliyor olsa da, sonuç aynı: sessizliğini kaybeden zihin, düşünme
gücünü de yavaş yavaş kaybediyor.
Belki de çağımızın sorunu bilgiye ulaşamamak değil, bilgiyi
ayıklayamamaktır. Haber bulamıyor değiliz; hangi haberin yaşamımızı gerçekten
ilgilendirdiğine karar veremiyoruz. Enformasyon bolluğu içinde anlam kıtlığı
çekiyoruz.
İnsan zihni de bir bahçe gibi özen ister. Bir bahçeye her tohumu
gelişigüzel atmadığımız gibi, zihnimize de her düşünceyi sorgulamadan
yerleştirmemeliyiz. Bahçeyi yabani otlardan temizlemek ne kadar önemliyse,
zihni gereksiz gürültüden temizlemek de o kadar önemlidir.
Kitap okumak, yazmak, yürüyüş yapmak, denize girmek, dostlarla sakin bir
sohbet etmek ya da hiçbir şey yapmadan sessizce oturmak — bunlar dünyadan
kaçmak değildir. Zihnin doğal dengesini yeniden kurmasına izin vermektir.
Denizden çıkarken kıyıya bir kez daha baktım.
Okey taşlarının sesi hala geliyordu. Savaş tartışmaları da sürüyordu.
Deniz ise hiçbir şey söylemiyordu.
Belki de en derin sözleri söyleyen, kimi zaman sessizliğin kendisidir.
Çağımızın en büyük yoksulluğu, bilgi eksikliği değildir.
Zihinsel sükunetin eksikliğidir.
Osman Karadağ
3 Temmuz 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder