Biz Halkız
Gücümüz ÜRETİMDEN ve bizi yönetenleri SEÇİYOR olmamızdan gelir.
Jean-Jacques Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nde tanımladığı "genel
irade" kavramı bu gücün kaynağını açıklar. Rousseau'ya göre egemenlik,
hiçbir kişiye ya da zümreye devredilemeyen, yalnızca halkta kalan bir haktır.
Yöneticiler bu iradeyi belirli bir süre için temsil eder; fakat iradenin
kendisi hiçbir zaman halktan ayrılmaz.
Kamunun sunduğu bütün hizmetlerin kaynağını, ödediğimiz VERGİLERLE biz
oluştururuz. Bu basit gerçek, modern devletin en temel meşruiyet ilkesini
taşır: "temsilsiz vergilendirme olmaz" ilkesi, on sekizinci yüzyılda
Amerikan bağımsızlık hareketinin de çıkış noktasıydı. Vergiyi ödeyenin, o
vergiyle oluşan kaynağın nasıl kullanılacağı konusunda söz hakkı olmadan hiçbir
vergilendirme meşru görülemez.
Vergilerimizden oluşan KAYNAĞI yönetme ve dağıtma YETKİSİNİ de seçimlerle
biz veririz. John Locke'un Yönetim Üzerine İkinci İnceleme'de
geliştirdiği "vekalet" anlayışı bunu hukuki bir zemine oturtur.
Locke'a göre yönetenler, halktan aldıkları yetkiyi yalnızca bir emanet olarak
taşır. Bu emanet kötüye kullanıldığında, halkın onu geri alma hakkı ortadan
kalkmaz.
Bu emanet anlayışının, Rousseau ve Locke'tan çok önce,
kendi karşıtı bir görüşle de sınandığını hatırlamak gerekir.
Thomas Hobbes, Leviathan'da halkın egemenliği bir kez ve geri dönüşsüz
biçimde egemene devrettiğini savunmuştu; ona göre bu devir olmadan toplum kaos
içinde kalırdı. Rousseau ve Locke'un tarihsel önemi tam da burada
belirginleşir: onlar, Hobbes'un bu geri dönüşsüz devir fikrine karşı çıkarak,
egemenliğin asla tümüyle bırakılamayacağını, yalnızca geçici olarak kullanıma
verilebileceğini savunmuşlardır. Bugün "biz halkız" derken
dayandığımız zemin, aslında bu tarihsel tartışmada Hobbes'a karşı kazanılmış
bir zemindir.
Bugün bu yetkiyi SİZE veririz, yarın aynı yetkiyi bir BAŞKASINA
verebiliriz. Abraham Lincoln'ün Gettysburg Konuşması'ndaki "halkın,
halk tarafından, halk için yönetimi" tanımı, tam olarak bu geçiciliği
vurgular: yönetenler değişir, halk kalır. Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir" ilkesi de aynı anlayışın Türkiye bağlamındaki
karşılığıdır. Egemenlik hiçbir zaman bir kişiye, bir zümreye ya da bir makama
bırakılmaz; yalnızca millet adına ve geçici olarak kullanılır.
Bu ilkenin Türkiye tarihinde de somut bir karşılığı
vardır. 1950 seçimlerinde tek parti iktidarının yıllar süren
kesintisiz yönetimine karşı yükselen “Yeter! Söz Milletin” sloganı, tam olarak
bu geçicilik ilkesinin bir hatırlatmasıydı: Hiçbir iktidar, ne kadar uzun
sürerse sürsün, milletin yerine geçemez; söz, her seçimde yeniden millete
döner. O seçimde iktidarın el değiştirmesi, Türkiye demokrasi tarihinde bu
ilkenin pratikte işleyebildiğini gösteren önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Ancak tarihin acı öğretisi şudur: İktidarın değişmesini özgürlük, millet
iradesi ve çoğulculuk adına savunanlar, iktidara geldikten sonra zamanla aynı
eleştirdikleri anlayışın izlerini taşıyabilirler. Bu nedenle demokrasi yalnızca
iktidarın el değiştirmesi değil; iktidara gelenlerin de sınırlanması,
denetlenmesi ve hukukun üstünde görülmemesi ilkesidir.
Çünkü demokrasilerde makamların kalıcı kaynağı yöneticiler değil, HALKTIR.
Perikles'in Atina'da verdiği Cenaze Söylevi'nde tanımladığı demokrasi de
bu ilkeye dayanıyordu: yönetim birkaç kişinin değil, çoğunluğun elinde olduğu
için demokrasi, yani halkın iktidarı adını taşır. Bu düşünce, iki bin beş
yüzyıl önce dile getirilmiş olsa da bugün hala aynı güçle geçerlidir.
Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir:
karmaşık meseleler -ekonomi, dış politika, güvenlik- uzmanlık gerektirmez mi?
Halkın anlık tercihleri yerine, konusunda deneyimli kadroların karar vermesi
daha isabetli olmaz mı? Bu itiraz, teknik uygulama düzeyinde belirli bir
haklılık taşır; hiçbir demokrasi, her teknik kararın doğrudan halk oylamasıyla
alınmasını savunmaz. Ancak bu itiraz, egemenliğin kaynağı sorusuyla
karıştırılmamalıdır. Uzmanlık, YETKİNİN nasıl kullanılacağına ilişkin bir
sorudur; YETKİNİN kimden geldiğine ilişkin bir soru değildir. Uzmanlar da içinde
olmak üzere bütün yöneticiler, bu yetkiyi halktan geçici olarak devralır ve
yine halka hesap verir. "Biz daha iyi biliriz, o yüzden hesap vermemize
gerek yok" iddiası, tam da Rousseau'nun ve Locke'un karşı çıktığı geri
dönüşsüz devir fikrinin başka bir kılığa bürünmüş halidir.
Kısacası, SİZ geçicisiniz; kalıcı olan BİZİZ.
25 Aralık 2024
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder