24 Temmuz 2026 Cuma

Biz Halkız

 Biz Halkız

Gücümüz ÜRETİMDEN ve bizi yönetenleri SEÇİYOR olmamızdan gelir. Jean-Jacques Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nde tanımladığı "genel irade" kavramı bu gücün kaynağını açıklar. Rousseau'ya göre egemenlik, hiçbir kişiye ya da zümreye devredilemeyen, yalnızca halkta kalan bir haktır. Yöneticiler bu iradeyi belirli bir süre için temsil eder; fakat iradenin kendisi hiçbir zaman halktan ayrılmaz.

Kamunun sunduğu bütün hizmetlerin kaynağını, ödediğimiz VERGİLERLE biz oluştururuz. Bu basit gerçek, modern devletin en temel meşruiyet ilkesini taşır: "temsilsiz vergilendirme olmaz" ilkesi, on sekizinci yüzyılda Amerikan bağımsızlık hareketinin de çıkış noktasıydı. Vergiyi ödeyenin, o vergiyle oluşan kaynağın nasıl kullanılacağı konusunda söz hakkı olmadan hiçbir vergilendirme meşru görülemez.

Vergilerimizden oluşan KAYNAĞI yönetme ve dağıtma YETKİSİNİ de seçimlerle biz veririz. John Locke'un Yönetim Üzerine İkinci İnceleme'de geliştirdiği "vekalet" anlayışı bunu hukuki bir zemine oturtur. Locke'a göre yönetenler, halktan aldıkları yetkiyi yalnızca bir emanet olarak taşır. Bu emanet kötüye kullanıldığında, halkın onu geri alma hakkı ortadan kalkmaz.

Bu emanet anlayışının, Rousseau ve Locke'tan çok önce, kendi karşıtı bir görüşle de sınandığını hatırlamak gerekir. Thomas Hobbes, Leviathan'da halkın egemenliği bir kez ve geri dönüşsüz biçimde egemene devrettiğini savunmuştu; ona göre bu devir olmadan toplum kaos içinde kalırdı. Rousseau ve Locke'un tarihsel önemi tam da burada belirginleşir: onlar, Hobbes'un bu geri dönüşsüz devir fikrine karşı çıkarak, egemenliğin asla tümüyle bırakılamayacağını, yalnızca geçici olarak kullanıma verilebileceğini savunmuşlardır. Bugün "biz halkız" derken dayandığımız zemin, aslında bu tarihsel tartışmada Hobbes'a karşı kazanılmış bir zemindir.

Bugün bu yetkiyi SİZE veririz, yarın aynı yetkiyi bir BAŞKASINA verebiliriz. Abraham Lincoln'ün Gettysburg Konuşması'ndaki "halkın, halk tarafından, halk için yönetimi" tanımı, tam olarak bu geçiciliği vurgular: yönetenler değişir, halk kalır. Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi de aynı anlayışın Türkiye bağlamındaki karşılığıdır. Egemenlik hiçbir zaman bir kişiye, bir zümreye ya da bir makama bırakılmaz; yalnızca millet adına ve geçici olarak kullanılır.

Bu ilkenin Türkiye tarihinde de somut bir karşılığı vardır. 1950 seçimlerinde tek parti iktidarının yıllar süren kesintisiz yönetimine karşı yükselen “Yeter! Söz Milletin” sloganı, tam olarak bu geçicilik ilkesinin bir hatırlatmasıydı: Hiçbir iktidar, ne kadar uzun sürerse sürsün, milletin yerine geçemez; söz, her seçimde yeniden millete döner. O seçimde iktidarın el değiştirmesi, Türkiye demokrasi tarihinde bu ilkenin pratikte işleyebildiğini gösteren önemli bir dönüm noktası olmuştur. Ancak tarihin acı öğretisi şudur: İktidarın değişmesini özgürlük, millet iradesi ve çoğulculuk adına savunanlar, iktidara geldikten sonra zamanla aynı eleştirdikleri anlayışın izlerini taşıyabilirler. Bu nedenle demokrasi yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil; iktidara gelenlerin de sınırlanması, denetlenmesi ve hukukun üstünde görülmemesi ilkesidir.

Çünkü demokrasilerde makamların kalıcı kaynağı yöneticiler değil, HALKTIR. Perikles'in Atina'da verdiği Cenaze Söylevi'nde tanımladığı demokrasi de bu ilkeye dayanıyordu: yönetim birkaç kişinin değil, çoğunluğun elinde olduğu için demokrasi, yani halkın iktidarı adını taşır. Bu düşünce, iki bin beş yüzyıl önce dile getirilmiş olsa da bugün hala aynı güçle geçerlidir.

Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir: karmaşık meseleler -ekonomi, dış politika, güvenlik- uzmanlık gerektirmez mi? Halkın anlık tercihleri yerine, konusunda deneyimli kadroların karar vermesi daha isabetli olmaz mı? Bu itiraz, teknik uygulama düzeyinde belirli bir haklılık taşır; hiçbir demokrasi, her teknik kararın doğrudan halk oylamasıyla alınmasını savunmaz. Ancak bu itiraz, egemenliğin kaynağı sorusuyla karıştırılmamalıdır. Uzmanlık, YETKİNİN nasıl kullanılacağına ilişkin bir sorudur; YETKİNİN kimden geldiğine ilişkin bir soru değildir. Uzmanlar da içinde olmak üzere bütün yöneticiler, bu yetkiyi halktan geçici olarak devralır ve yine halka hesap verir. "Biz daha iyi biliriz, o yüzden hesap vermemize gerek yok" iddiası, tam da Rousseau'nun ve Locke'un karşı çıktığı geri dönüşsüz devir fikrinin başka bir kılığa bürünmüş halidir.

Kısacası, SİZ geçicisiniz; kalıcı olan BİZİZ.

25 Aralık 2024

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder