Çağ dışı bir politika anlayışı ise bunun tersini yapar: vergiyi bir
kesimden toplar, oyunu başka bir kesimden alır; ardından ülkenin ortak
kaynaklarını, iktidarını sürdürmesine katkı sağlayacak çevrelere aktarır.
İktisatçı Mancur Olson'un "yağmacı devlet" ve "rant
kollama" kavramları bu mekanizmayı açıklamada yardımcı olur. Olson'a göre
bir iktidar, kamu kaynaklarını üretken yatırımlara değil, kendi politik
tabanını güçlendirecek ayrıcalıklı transferlere yönlendirdiğinde hem ekonomik
verimlilik hem de toplumsal güven geriler. Bu yalnızca bir dağıtım sorunu
değildir; devletin kendi yurttaşları arasında ayrım yapmaya başladığının da
işaretidir.
Bu mekanizmanın soyut bir kuram olmadığını, dünyanın
farklı bölgelerinde somut biçimler aldığını görürüz. Politika
biliminde klientalizm olarak adlandırılan düzenlerde, iktidarlar kamu
kaynaklarını -istihdam, sosyal yardım, altyapı yatırımı gibi araçlarla- belirli
seçmen gruplarına, özellikle seçim dönemlerinde yoğunlaşan biçimde yönlendirir;
buna karşılık bu gruplardan politik sadakat ve oy beklenir. Latin Amerika'dan
Güney Asya'ya, Ortadoğu'dan Balkanlar'a kadar geniş bir coğrafyada
araştırmacıların belgelediği bu örüntü, kamu kaynağını herkesin ortak varlığı
olmaktan çıkarıp, iktidarın elinde bir pazarlık aracına dönüştürür. Bu
düzenlerin ortak özelliği, kaynağın nesnel ihtiyaca göre değil, politik geri
dönüşe göre dağıtılmasıdır.
Bu anlayış ne vergi adaletiyle ne de demokrasiyle bağdaşır. Çünkü kamu
kaynakları, herhangi bir politik kadronun özel kullanım alanı değildir; o
kaynakları üreten ve vergileriyle oluşturan bütün yurttaşların ortak
varlığıdır. John Rawls'ın adalet kuramındaki "fark ilkesi" burada
aydınlatıcı bir ölçüt sunar: toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler ancak toplumun
en dezavantajlı kesimine de yarar sağladığında meşru görülebilir. Kamu
kaynaklarının belirli bir politik sadakat çevresine aktarılması ise tam tersi
bir sonuç doğurur; eşitsizliği, güçlü olanı daha da güçlü kılacak biçimde
derinleştirir.
Burada haklı bir itiraz da düşünülebilir: Her
seçilmiş hükümet, kendi seçmen kitlesinin önceliklerine göre politika üretmez
mi? Bir hükümetin belirli bölgelere yol, okul ya da hastane yapması ya da
belirli toplumsal kesimlere yönelik destek programları geliştirmesi,
demokrasinin doğal ve beklenen bir sonucu değil midir? Bu itiraz kısmen
haklıdır; demokratik politikanın doğası, farklı önceliklerin rekabeti ve
seçilenlerin bu önceliklere göre kaynak tahsis etmesini içerir. Ancak burada
belirleyici olan ölçüttür: kaynak dağıtımı, açık, genel kurallara, nesnel
ihtiyaç ölçütlerine ve hesap verebilirliğe dayanıyorsa, bu meşru bir politika
tercihidir. Buna karşılık dağıtım, sadakat karşılığında ve şeffaflıktan
kaçınılarak, yalnızca destek devam ettiği sürece sürecek biçimde yapılıyorsa,
artık kamu politikasından çıkıp Olson'ın tanımladığı rant kollama alanına
girilmiş olur. Fark, "kime hizmet ediliyor" sorusunda değil,
"hangi kural ve şeffaflıkla dağıtılıyor" sorusundadır.
Devletin görevi, kaynakları politik sadakate göre dağıtmak değil; hukuk,
adalet ve kamu yararı ilkelerine göre yönetmektir. Max Weber'in modern
bürokrasi tanımı da bu ilkeye dayanır. Weber'e göre modern devletin ayırt edici
özelliği, kararların kişisel bağlılıklara değil, nesnel ve genel kurallara göre
alınmasıdır: öfkesiz ve taraf tutmadan. Bir devlet kaynak dağıtımını sadakate
göre yaptığı anda, Weber'in tanımladığı modern-ussal devlet anlayışından
uzaklaşır; devletin bir hanedan ya da dar çevre mülkü gibi yönetildiği patrimonyal
bir düzene geri döner.
İktisat tarihçisi Douglass North, bu geri dönüşü
kavramsal olarak adlandırmak için yararlı bir çerçeve sunar.
North'a göre toplumlar kabaca iki düzen biçiminde örgütlenir: sınırlı erişim
düzenleri, kaynaklara ve fırsatlara erişimi dar bir koalisyonun ayrıcalığı
haline getirir; bu koalisyonun dışındakiler için erişim kısıtlıdır ve politik güç,
ekonomik ayrıcalık dağıtarak sürdürülür. Açık erişim düzenleri ise
kaynaklara erişimi genel kurallara bağlar, rekabeti korur ve ayrıcalığı politik
sadakatin bir ödülü olmaktan çıkarır. North'a göre bir toplumun gelişiminin en
kritik eşiği, sınırlı erişimden açık erişime geçiştir; bu geçiş
gerçekleşmediğinde, kurumlar demokratik görünse de, kaynak dağıtımının mantığı
hala dar bir koalisyonu beslemeye dönük kalır. Weber'in patrimonyal-ussal
ayrımı ile North'un sınırlı-açık erişim ayrımı, farklı disiplinlerden gelmiş
olsa da aynı temel soruna işaret eder: bir devletin modernliği, yalnızca
kurumlarının biçiminde değil, kaynaklarını kime ve nasıl açtığında ölçülür.
17 Ocak 2025
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder